• Gezerken yağmurda rüzgarda karda
    İçimde güneşi yakar giderim
    Ömrümü kaplayan karanlıklarda
    Ben bir şimşek gibi çakar giderim

    Varsın kovalasın gece gündüzü
    Bahar içimdedir düşünmem güzü
    Bana gülmezse de hayatın yüzü
    Ben ona gülerek bakar giderim

    Münir Nurettin Selçuk
  • 1914 yılında Bağdad valiliği yapan Süleyman Nazif Bey bir ifadesinde: "...Süleyman Askeri, vatanı için vatanından başka her şeyini isteyerek ve gülerek feda eden bir Osmanlı idi!..." demektedir.
  • "Ermeni Soykırımı" iddialarının had sahfada olduğun günümüzde, konuyla ilgili en çok eleştirilen Teşkilat-ı Mahsusa'nın Reisi Süleyman Askeri Bey'in, Ermeniler için " ...kesin zorunluluk olmadıkça kalplerinin kırılmasına dahi meydan verilmemesi..." sözü " Ermeni Soykırımı" iddiacılarına verilecek en güzel cevap olsa. gerektir.
  • SEKİZİNCİ BAP

    26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLAR

    İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR

    ve İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ'E

    BAKAN NEFER

    Saat 2.30.

    Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,

    ne ağaç, ne kuş sesi,

    ne toprak kokusu vardır.

    Gündüz güneşin,

    gece yıldızların altında kayalardır.

    Ve şimdi gece olduğu için

    ve dünya karanlıkta daha bizim,

    daha yakın,

    daha küçük kaldığı için

    ve bu vakitlerde topraktan ve yürekten

    evimize, aşkımıza ve kendimize dair

    sesler geldiği için

    kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi

    okşayarak gülümseyen bıyığını

    seyrediyordu Kocatepe'den

    dünyanın en yıldızlı karanlığını.

    Düşman üç saatlik yerdedir

    ve Hıdırlık-tepesi olmasa

    Afyonkarahisar şehrinin ışıkları gözükecek.

    Küzeydoğuda Güzelim-dağları

    ve dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyor.

    Ovada Akarçay bir pırıltı halinde

    ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde

    şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var :

    Akarçay belki bir akar su,

    belki bir ırmak,

    belki küçücük bir nehirdir.

    Akarçay Dereboğazı'nda değirmenleri çevirip

    ve kılçıksız yılan balıklarıyla

    Yedişehitler kayasının gölgesine girip

    çıkar.

    Ve kocaman çiçekleri eflâtun

    kırmızı

    beyaz

    ve sapları bir, bir buçuk adam boyundaki

    haşhaşların arasından akar.

    Ve Afyon önünde

    Altıgözler Köprüsü'nün altından

    gündoğuya dönerek

    ve Konya tren hattına rastlayıp yolda

    Büyükçobanlar Köyü'nü solda

    ve Kızılkilise'yi sağda bırakıp

    gider.

    Düşündü birdenbire kayalardaki adam

    kaynakları ve yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

    Kim bilir onlar ne kadar büyük,

    ne kadar uzundular?

    Birçoğunun adını bilmiyordu,

    yalnız, Yunan'dan önce ve Seferberlik'ten evvel

    Selimşahlar Çiftliği'nde ırgatlık ederken Manisa'da

    geçerdi Gediz'in sularını başı dönerek.

    Dağlarda tek

    tek

    ateşler yanıyordu.

    Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki

    şayak kalpaklı adam

    nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden

    güzel, rahat günlere inanıyordu

    ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,

    birdenbire beş adım sağında onu gördü.

    Paşalar onun arkasındaydılar.

    O, saatı sordu.

    Paşalar : «Üç,» dediler.

    Sarışın bir kurda benziyordu.

    Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.

    Yürüdü uçurumun başına kadar,

    eğildi, durdu.

    bıraksalar

    ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak

    ve karanlıkta akan bir yıldız gibi kayarak

    Kocatepe'den Afyon Ovası'na atlayacaktı.



    Saat 3.30.

    Halimur - Ayvalı hattı üzerinde

    manga mevziindedir

    İzmirli Ali Onbaşı

    (kendisi tornacıdır)

    karanlıkta göz yordamıyla

    sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi

    baktı manga efradına birer birer :

    Sağda birinci nefer

    sarışındı.

    İkinci esmer.

    Üçüncü kekemeydi

    fakat bölükte

    yoktu onun üstüne şarkı söyleyen.

    Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.

    Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı

    tezkere alıp Urfa'ya girdiği akşam.

    Altıncı,

    inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,

    memlekette toprağını ve tek öküzünü

    ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için

    kardeşleri onu mahkemeye verdiler

    ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için

    ona «Deli Erzurumlu» derdiler.

    Yedinci, Mehmet oğlu Osman'dı.

    Çanakkale'de, İnönü'nde, Sakarya'da yaralandı

    ve gözünü kırpmadan

    daha bir hayli yara alabilir,

    yine de dimdik ayakta kalabilir.

    Sekizinci,

    İbrahim,

    korkmayacaktı bu kadar

    bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp

    birbirine böyle vurmasalar.

    Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki :

    tavşan korktuğu için kaçmaz

    kaçtığı için korkar.

    Saat 4.

    ağzıkara - Söğütlüdere mıntıkası.

    On ikinci Piyade Fırkası.

    Gözler karanlıkta, uzakta.

    Eller yakında, mekanizmalar üzerinde.

    Herkes yerli yerinde.

    Tabur imamı

    mevzideki biricik silâhsız adam :

    ölülerin adamı,

    kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru,

    durdu boyun büküp

    el kavuşturup

    sabah namazına.

    İçi rahattır.

    Cennet, ebedî bir istirahattır.

    Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,

    meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir

    Cenâbı rabbülâlemîne şühedâyı.



    Saat 4.45.

    Sandıklı civarı.

    Köyler.

    Sarkık, siyah bıyıklı süvari,

    pınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

    Çukurova beygiri

    kuyruğunu karanlığa vuruyordu :

    dizkapaklarında kan,

    kantarmasında köpük...

    İkinci Süvari Fırkası'ndan Dördüncü Bölük,

    atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.

    Geride, köylerde bir horoz öttü.

    Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari

    ellerinin tersiyle yüzünü örttü.

    Karşı dağlar ardında, düşman elinde kalan

    bir başka horoz vardır :

    baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.

    Düşmanlar herhal onu çoktan kesip

    çorbasını yapmışlardır...

    Saat beşe on var.

    kırk dakka sonra şafak

    sökecek.

    «Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak».

    Tınaztepe'ye karşı Kömürtepe güneyinde,

    On beşinci Piyade Fırkası'ndan iki ihtiyat zabiti

    ve onların genci, uzunu,

    Darülmuallimin mezunu

    Nurettin Eşfak,

    mavzer tabancasının emniyetiyle oynayarak

    konuşuyor :

    -Bizim İstiklâl Marşı'nda aksıyan bir taraf var,

    bilmem ki, nasıl anlatsam,

    Âkif, inanmış adam,

    fakat onun, ben,

    inandıklarının hepsine inanmıyorum.

    Meselâ, bakın :

    «Gelecektir sana vaadettiği günler Hakkın.»

    Hayır,

    gelecek günler için

    gökten âyet inmedi bize.

    Onu biz, kendimiz

    vaadettik kendimize.

    Bir şarkı istiyorum

    zaferden sonrasına dair.

    «Kim bilir belki yarın...»

    Saat beşe beş var.

    Dağlar aydınlanıyor.

    Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.

    Gün ağardı ağaracak.

    Kokusu tütmeğe başladı :

    Anadolu toprağı uyanıyor.

    Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp

    ve pırıltılar görüp

    ve çok uzak

    çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak

    bir müthiş ve mukaddes mâcereda,

    ön safta, en ön sırada,

    şahlanıp ölesi geliyordu insanın.

    Topçu evvel mülâzımı Hasan'ın

    yaşı yirmi birdi.

    Kumral başını gökyüzüne çevirdi,

    kalktı ayağa.

    Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.

    Şimdi bir hamlede o kadar büyük,

    öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki

    bütün ömrünü ve hâtırasını

    ve yedi buçukluk bataryasını

    ağlanacak kadar küçük buluyordu.

    Yüzbaşı sordu :

    - Saat kaç?

    - Beş.

    - Yarım saat sonra demek...

    98956 tüfek

    ve şoför Ahmet'in üç numrolu kamyonetinden

    yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,

    bütün âletleriyle

    ve vatan uğrunda,

    yani, toprak ve hürriyet için ölebilmek kabiliyetleriyle

    Birinci ve İkinci ordular

    baskına hazırdılar.

    Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde,

    beygirinin yanında duran

    sarkık, siyah bıyıklı süvari

    kısa çizmeleriyle atladı atına.

    Nurettin Eşfak

    baktı saatına :

    - Beş otuz...

    Ve başladı topçu ateşiyle

    ve fecirle birlikte büyük taarruz...

    Sonra.

    Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.

    Bunlar :

    Karahisar güneyinde 50

    ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

    Sonra.

    Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihâta ettik

    Aslıhanlar civarında

    30 Ağustosa kadar.

    Sonra.

    Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyı külliyesi imha ve esir olundu.

    Esirler arasında General Trikopis :

    Alaturka sopa yemiş bir temiz

    ve sırmaları kopuk frenk uşağı...

    Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nurettin Eşfak'ın ayağı.

    Nurettin dedi ki : «Teselyalı Çoban Mihail,»

    Nurettin dedi ki : «Seni biz değil,

    buraya gönderenler öldürdü seni...»

    Sonra.

    Sonra, 31 Ağustos günü

    ordularımız İzmir'e doğru yürürken

    serseri bir kurşunla vurulan

    Deli Erzurumluydu.

    Devrildi.

    Kürek kemikleri altında toprağı duydu.

    Baktı yukarı,

    baktı karşıya.

    Gözler hayretle yandılar :

    önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları

    her seferkinden kocamandılar.

    Ve bu postallar daha bir hayli zaman

    üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından

    seyredip güneşli gökyüzünü

    ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

    Sonra...

    Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden

    ve Deli Erzurumlu ölürken kederinden

    yüzlerini toprağa döndüler...

    Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı.

    Kan içindeydi yüzü gözü.

    Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.

    Kaçanı kovalamıyordu yalnız

    ulaşmak da istiyordu bir yerlere

    ve sadece kahretmiyor

    yaratıyordu da.

    Ve kılıçların,

    nalların,

    ellerin

    ve gözlerin pırıltısı

    ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

    Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü

    ve şu türküyü duydu :

    «Dörtnala gelip Uzak Asya'dan

    Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan

    bu memleket bizim.

    Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak

    ve ipek bir halıya benziyen toprak,

    bu cehennem, bu cennet bizim.

    Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,

    yok edin insanın insana kulluğunu,

    bu dâvet bizim...

    Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür

    ve bir orman gibi kardeşçesine,

    bu hasret bizim...»>

    Sonra.

    Sonra, 9 Eylülde İzmir'e girdik

    ve Kayserili bir nefer

    yanan şehrin kızıltısı içinden gelip

    öfkeden, sevinçten, ümitten ağlıya ağlıya,

    Güneyden Kuzeye,

    Doğudan Batıya,

    Türk halkıyla beraber

    seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz'i.

    Ve biz de burda bitirdik destanımızı.

    Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,

    Türk halkı bağışlasın bizi,

    onlar ki toprakta karınca,

    suda balık,

    havada kuş kadar

    çokturlar;

    korkak,

    cesur,

    câhil,

    hakîm

    ve çocukturlar

    ve kahreden

    yaratan ki onlardır,

    kitabımızda yalnız onların mâcereları vardır...
  • Şahsiyetin bu en korkunç, en tehlikeli hastalığının daima kendisi ile beraber bulunduğu bir şey var, o da imansızlıktır hiçbir şeye inanmamaktır. Bunlar hiçbir şeye inanmayışları yüzünden, her tarafta kendileri için hürriyet ararlar. Serâzad yaşamayı, hasta varlıklarına ideal edinirler. Bütün şuurları, varlıklarının eriyip dağıldığı boşluktaki melankoliye bağlanır. Bu hal, mâziyi ve onunla birlikte benliklerini meydana getiren bütün unsurları terk edişlerinin tabiî neticesidir. Böylece kâinat içinde yapayalnız kalan varlıklarının bir tek ifadesi vardır: Imansızlık, iradesizlik demektir. Aciz ve zaaf içinde serilen varlıklarına, her tamas bir ok, her yaklaşma bir şimşek tesiri yapar. Kuvvetten, vefakârlıktan, aşktan, hakikattan, Allah'dan kaçarlar ve bütün bu ulvî değerlerden uzak yaşamak idealine, onlar hürriyet derler. Onlar için fedakârlık zulüm, hakikat bir kemend, din bir musîbettir. Kaidesiz, kayıtsız yaşamak, hayat idealidir. Bu hayatın tabiî nasibi hüsran olacağından, bunlar ömürlerini ışıksız bir boşlukta geçirirler.
  • Can Demirel
    Can Demirel Teşkilat-ı Mahsusa'nın Reisi Süleyman Askeri Bey'i inceledi.
    223 syf.
    ·10/10
    Eser gayet sade,gayet akıcı bir şekilde,Genel Kurmay Arşivlerinden faydalanılarak oluşturulmuştur. Süleyman Askeri fedakar bir Osmanlı Subayıdır,İttihat ve Terakki'de önemli görevlerde bulunmuş,Enver Paşa'nın kurmuş olduğu Teşkilat-Mahsusa'nın ilk Başkanı olmasıyla görev ağırlığı iyice artmıştır. Enver Paşa'nın en çok güvendiği,silah arkadaşlarından biridir. Bu eserde bu kahramanın ne kadar fedakar olduğundan, evlenmeye bile vakit bulamayıp savaştan savaşa,mücadeleden mücadeleye gidişi anlatılmıştır. Ruhu şad olsun.
  • Askeri Bey son derece üzgün olarak arabasına yalnız bindi. Bir silah sesi duyuldu. Bu ses çevreden,bir şarapnel sesi sanıldı. Kolordu komutanı ağzından kanlar akan Askeri Bey'in yanına gelerek durumun zorluğunu söylemişAskeri Bey sadece "Ya!..." diye cevap verebilmişti. Kolordu tarafından geri çekilme emri verildi. Nahile'ye geldiler. Askeri Bey orada yıkanıp gömüldü.