“Nasıl da eminsiniz yolunuzun doğruluğundan! Nasıl da eminsiniz üslubunuzun sıhhatinden!
Ulan hiç sorguya çekmez misiniz kendinizi? Hiç şüphelenmez misiniz halinizden? Hiç endişelenmez misiniz, acaba yanlış bir yolda mıyım, diye? Münafıkların listesi açıklandığında "Benim de adım var mıydı?” diyen Hz. Ömer'in endişesi, nasıl bir endişedir o hâlde?“
"Ne desem, hani olur ya günün birinde, deniz kıyısında kayalık bir yere gitmişsinizdir; elinizde bir şarap şişesi vardır; ayaklarınız çıplaktır; dalgaları seyretmişsinizdir ya da böyle bir şeyi hayal etmişsinizdir.
Boş bulunup da -ki başka türlü bir şey anlatılmaz- birine anlatırsanız, en geç iki üç gün sonra “Gel!” der, “sana bir sürprizim var”. Hâlâ alık alık bakarsınız, ve ayıptır söylemesi, bu yaşa gelmişsinizdir, hâlâ bir şey bekler, sürpriz bir şey olacak sanırsınız.
(Tüm sürprizlerin!… sizden çalınanlarla gerçekleştiğini ve yeni bir şey gibi sunulduğunu unutup.. -size müstahaktır ya neyse..).
Sizi, sizin kayalığınızdan daha alçak bir kayalığa götürür, elinize daha aşağılık bir şarap verir, ve “Hadi” der, “hadi mutlu ol.” ’
Bir cümle söyleyebilmek için - o da çoğu kez yalan - koca kitaplar yazılıyordu. En azından kapaklarına "Bu kitap bilmem kaçıncı sayfadaki o salakça cümleyi söylemek için yazılmıştır." diye not düşülebilirdi. Böyle olmayınca, kitabın anlatmak istediği saçmalık yüzlerce sayfanın arasına gizleniyor; ne yazan ne de okuyan, bunca kalabalığın arasında aradığını bulabiliyordu.