• "Benim başarım ancak Allah iledir. O'nun yardımı sayesindedir. O'na tevekkül ettim her halde ve sadece, içtenlikle O'na yönelip-dönerim."

    [Hud Suresi-88.ayet]
  • "Dahası da var: Kimi zaman benim de umurumda değil.Ya ben de ötekiler gibi olursam...Ya ben de umursamazsam.O zaman ne oluruz biz?"
  • O, benim için bir anneden daha fazlasıydı, savaştaki silah arkadaşımdı.
  • O geceden sonra -eğer o geceyse- şefkatten çok delilik gördüm ve çoğu zaman tek başıma uyudum; ama Marietta'nın delilikleri yorucu olmakla birlikte rüzgâr gibi geçiyordu. Hatta zaman zaman rüzgârdan etkileniyor gibiydiler. İlkbahar ve ilkbaharın değişken meltemleri -her tür ılıman hava- onun mizacında barometrik bir rahatsızlık yaratıyor gibiydi, bu da onda derin tedirginliklere yol açıyordu. Öte yandan şiddet -kasırgalar, gök gürültülü fırtınalar ve tipiler- mizacını yumuşatıyordu. Sonbaharda, kız isimleri taşıyan tayfunlar Bermudalari yerle bir ettiğinde ve Hetteras'ı geçip kuzeydoğuya çıktığında, markette nazik ve uysal olabiliyor, örnek bir eşe dönüşüyordu. Kar yolları kapatıp trenleri durdurduğunda Marietta melek gibi oluyordu; bir keresinde, asrın tipisinin doruk noktasında, beni sevdiğini söyledi. Aşkın, doğa ve tarihin kasılmaları tarafından üretilen evrensel bir ikilem olduğunu düşünüyor gibiydi. Altına dayalı para düzenini bıraktığımız gün ne kadar şefkatli olduğunu hiç unutmayacağım; Parthia kralını vurduklarında da tutkusu sınır tanımamıştı. (Adam bazilikada dua ediyordu.) Tek ortak noktamız çatı kirişi ve mobilyalar olduğunda, gaddar bir köle taciri tarafından satıldığı iğrenç bir hödükmüşüm gibi bakıyordu bana; ama gök gürültüsünün çarkları döndüğünde, suikastçinin bıçağı tam yerine indiğinde, hükümetler düştüğünde ve depremler şehir surlarını parçaladığında benim gurur kaynağımdı, benim eserimdi.
  • de ki dünya
    geldiğim ya da kaldığım
    beni tamam eden her neyse onun adına
    sana gelmiştim hayatta kaldım yanlışlıkla
    ki istesem karmakarışık yağmur da diyebilirdim buna
    kalbimde en güzel kara leke
    başını ve sonunu unuttuğum o uzun cümle
    şehirleri anladım
    ama anlamadım bu kadar köyü neden gezdirdin yanında
    bak benim kırk kere fotoğrafım da var kalbimle yan yana
    işte burada dağlarım çok üzgün
    burada hayatı sevme tehlikesi geçirmişim ben
    burada merak ettiğim uykularını uyumuşum senin
    siyah bi çiçeği dilim dilim vermişim sana
    sönen bi ışık
    biten bişey gibi bitmiş kalbim
    inanamadım dünya
    sen dönerken evine dönüyormuşsun aslında
    başını ve sonunu unuttum
    bu yüzden artık her şeyin tam ortasını konuşmalıyız galiba
    Ön sıralarda oturan
    Herşeye tıpatıp uyan
    Ve her şeyi çoktan bilenlerin
    Mümkünse uykusunu kaçırsın diyedir.
  • 280 syf.
    ·18 günde·5/10
    Kitap, 5 yaşında ailesini kaybetmiş bir çocuğun büyükanne ve büyükbabasıyla geçirdiği yılları anlatıyor. Kızılderili olan Çeroki kabilesinde hem zorlu yaşam şartları hem de modern dünyamızdan farklılıkları anlatılırken tüm bunları bir de çocuk gözüyle görüyoruz. İnsanların doğallığını, samimiyetini, kültür farkını net olarak görebiliyoruz. Küçük Ağaç, hikayenin temelindeki çocuğa verilen isim. Saf ve masum bir bakış açısıyla, bir yandan Kızılderili olmayı öğrenirken bir yandan da Çerokilere yapılan zulümleri izleyebiliyoruz.

    Arka kapakta Küçük Prens ve Şeker Portakalı kitaplarındaki havayı arayanlar için uygun olduğu yazsa da ben tam olarak bu görüşe katılamıyorum. Zaman zaman kendimi hikayeye kaptırdığım oldu. Duygusal kısımlara ve gerçekten mutlu ve doğal bir yaşama tanık olduğumu da hissettim. Otobiyografi türünde bir kitap olması da insana dokunuyor ve böyle gerçeklerin yaşandığı bir dönemde insanların nasıl acılar çektiğini hayal bile edemiyoruz. Ancak yine de bir kitapta tarafların çok keskin bir şekilde ayrılması beni her zaman hikayenin derinliğinden ve sıcaklığından koparıp rahatsız ediyor. İyiyle kötünün ayrımı, tek taraflı düşünmenin verdiği eksiklik ile birlikte hikayeye dışarıdan bakmayı imkansız kılıyor benim için. Objektif gelmediği için kitabın samimiyeti de tamamen kayboluyor ve gerçeklikten uzak bir hale dönüşüyor.

    Bunun dışında kitabın herhangi bir bölümündeki konu da genel kurgudan kopmama sebebiyet verebiliyor. Tarlada bir ekim işi veya dağa çıkarken yapılan işler gibi bizim alacağımız mesajın oluşması için arka plandaki işleyişler olsa da bazen o kadar uzatılmış ki bir roman yerine belgeselin ya da seyahat yazısının içindeymişim gibi hissediyorum. Bu tür kopmaları sık sık yaşayınca da hikayeye yeterince bağlanamıyorum.

    Yani genel olarak kitabı beğenmedim ama Küçük Ağac'ın samimiyetine ve Çerokilerin çektiği sıkıntılara da inandım. Tavsiye etmem ama okunabilir. Yine de Şeker Portakalı ve Küçük Prens'e göre yetersiz bir kitap diyebilirim.
  • 160 syf.
    ·22 günde·Puan vermedi
    Kitapları bu ara birbirlerine benzetmeye, birbirleri üzerinden örnekler vererek, bağlantılar kurarak incelemeye meyilliyim bu ara. Mesela bu kitap için de şu cümleyi kuramadan edemedim: Tutunamayanlar için bir giriş metni, Yusuf Atılgan başlatmış, Oğuz Atay devam ettirmiş gibi. Bu yorum tam doğru da olmayabilir, ama C’nin yaşantısını gördükçe benim zihnimde bu canlandı istemsizce. Aylak Adam gerçek anlamda bir aylak olan C’yi anlatıyor. Toplumun, insanların, yaşantıların, toplumsal normların, sıradan yaşantıların, hatta isimlerin bile önemi yok C için. Bu yüzden bu kadarını kafi görüyor anlaşılan Atılgan. Aylak olmakla övünmüyor C, ama kendisi için de aksi bir hayatı düşünemiyor. Sıradanlaşmak, standartlaşmak, pembe panjurlu evde 3 çocuklu mutlu mesut bir ailenin babası olmak düşüncesi onu korkutuyor, ürkütüyor, kaçırıyor ve yabanileştiriyor. Yabanileşiyor ama bokun içinde de yaşamıyor, entelektüel bir tarafı, cazibesi de var C’nin ki arkadaşları yokluğunu hissediyor, onun kaçışlarına saygı duyuyor ve dönüşlerinde de onu tekrar bağırlarına basıyor. O kadar yalın bir metinle anlatmış ki Yusuf Atılgan bu aylağın arayışlarını, kaçışlarını, kaçamayışlarını, sıkılmalarını, korkularını, düşüncelerini, buhranlarını; ne bir ekleme yapabiliyorum, ne de ekstra bir açıklama veya farklı bakış açısı getirebiliyorum. Bu kitapla ilgili yapabileceğim en net yorum şu ki, okuyun, okuduğunuzda neyi kastettiğimi çok iyi anlayacaksınız, C’yi çok iyi anlayacak ve kolayca empati kuracaksınız. Yaşantısına bakınca adam haklı değil, ama haklı da olabilir; mutlu değil, ama mutsuz da değil, daha çok mutsuz olmayı kabullenmiş biri. Bu bakımdan bir aylak değil bir kaybeden de demek mümkün C’ye. O kadar parasına, malına, mülküne rağmen, kimilerine göre o en büyük zaferin ortasında bir kaybeden.