• ... herşeyi biliyor ve yazılı olarak ulaşılmaz bir yerde muhafaza edilen o kitab, insana neden insanın kendini gormesini sağladı sorusunun oluştuğu gereksinimde onun gerçekte kım olduğunu anlamasına olanak sağlayan bilim neden hala ortada yok. Neden mantık, neden zihin insanın dışarıya vuran birleşimi ruhu gibi..
  • Insan gibi bir varlık yasıyorsa yaşadığı ve kendine yaşattığı, bu gerçekten o kişidir. Insan neden kendi varlığını merak eder, yaratılmış olduğu ıcın.
    Neden merak eder, gerçekleri bilmeden bir hıc sayılacağı ıcın.. , evet onlar birer hıc ama gerçek bir hıc. Tanrı'ya karşı varlık kazanmış üst varlıkların ıcınde yaşayan o olan, onu kullanan ve nimetlerinden faydalanan. Bunu biliyor olmak sizi siz yapar aslında, görünen değil. Sanki o biliciliğinizde ortaya çıkan bu varlığın kendini tanıması ıcın ayna tutulmus evrende gorduğunuz kadar da siz.. Ruh olarak uyanmak mı, nefisten yaratılmak mı sen nesin?
  • 283 syf.
    ·5 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Bu kitap benim için iki türlü önem taşıyor. Biri Puşkin'in, modern Rus edebiyatının kurucusunun, “ulusal şair”inin kaleminden çıkmış olması bir diğeri de elbette Aralık'tan beri yürüttüğümüz etkinlik ("Sabahattin Ali'nin Kayıp Kitaplarının İzinde" #34700268 ) yani kitabın Sabahattin Ali‘nin ölmeden önce yanında taşıdığı iki kitaptan biri olmasıydı.

    Öncelikle Sabahattin Ali'nin edebiyatımızda muhteşem bir yerinin olmasının yanı sıra onu anlamak, ona yaklaşmak adına hem kamp ekibi olarak hem de kendi şahsi araştırmalarımla her geçen gün farklı şeyler okuyor ve öğreniyorum. Bu etkinlik sonunda da kendimce bazı fikirler geldi aklıma. Mesela neden bu iki kitap vardı Sabahattin Ali’nin çantasında: Yevgeniy Onegin ve Modeste Mignon .

    İki kitabı da okumuş biri olarak, biri edebiyatın tanrısı Balzac diğeri Rus edebiyatının kurucusu Puşkin. İkisi de aynı yıl hatta neredeyse aynı gün doğmuşlar. Yani o zamanın şartlarında birbirlerinden haberlerinin olması çok da mümkün değil gibi. Ama ikisinin de bu kitapta o kadar çok ortaklıkları var ki. İkisinde de toplumsal sınıflara eleştiriler, kadınların eline, tercihine, aşkına, insafına bırakılmış şairler, okumuş güçlü kadınlar, toplumsal yapıyı değiştirmeye çalışanlar... Sonra düşünüyorum Sabahattin Ali bu iki kitabı boşuna seçmiş, öylesine seçmiş olabilir mi? Bence kesinlikle hayır. Bu benzerlikleri göz ardı etmeyecek zekada bir adamdı. Belki de çıkış noktası olarak bu iki kitabı kullanacak ve enfes bir roman daha yazacaktı.
    Ama işte ülkemiz...

    Etkinliğimiz sürerken kitabı okuma listesine alan 1000Kitap İstanbul Okuma Grubu 'na ayrı teşekkür etmem lazım bence. Çünkü benim bu etkinliği yapma amacım zaten bu okunmayan kitapları konuşma ihtiyacıydı. İhtiyacım fazlasıyla karşılandı tekrar teşekkürler. Öyle güzel oldu ki hem Sabahattin Ali'nin hem de Puşkin'in ruhuna değsin.

    Yevgeni Onegin'i daha önce okuduğum yine bir Puşkin kitabından, Bakır Atlı 'dan öğrenmiştim. Orda da muhteşem Puşkin şiirleri var, ama bu kitap dünyada şiirsel romanın ilk örneği. Peki bu kitap bir aşk romanı mı? Kusura bakmayın aptallar için öyle olabilir ama Anna Karenina ne kadar aşk romanıysa Yevgeni Onegin de o kadar aşk romanı.
    Puşkin sürgünde iken yazıyor bu şiir - romanı. Yani onu tam da toplumsal meselelerden uzak tutmaya çalışanlara dahiyane bir karşılık değil mi? O kadar çok şey söylemiş o kadar çok şey ima etmiş ki... Ama büyük başlar o kadar küçük beyinli oluyor ki içindekini anlayabilene rastlanmadı.

    Kitapta en etkilendiğim yerlerden biri coğrafya değişse de kadınların kaderinin yüzyıllarca değişmediğini görmemdi. Fikri alınmadan küçük yaşta kızların evlendirilmesi, tercihine bir şey bırakılmaması, evden çıkarılmaması, ikinci sınıf insan muamelesi görmesi... Puşkin bu algıyı bu kitapta yıkıyor, o döneme göre öylesine büyük bir adım ki bu, o yüzden de büyük işte. Kadın okuyor, düşünüyor, sağlam duruşla, cesaretle konuşuyor hareket ediyor ve reddediyor. O yüzden şu noktada Dostoyevski'ye katılmamak olanaksız:
    "Puşkin bize gelecekten haber getiren peygamberimizdir."
    Hatta Yevgeni Onegin kitabının ismi "Tatyana" olmalıydı, diyebiliriz ki o zamandan beri edebiyatımızda Rus kadınını böylesine olumlu, böylesine güzel görmedik de diyor, kesinlikle haklı.

    Biliyor musunuz Rusya'da kadınlar Tatyana'nın Yevgeni'ye mektubunu "güçlü kadınlar" ın cesaretini anlatma amacıyla kullanırlarmış, bir örneğini de koyayım;
    https://www.youtube.com/...7rr69E7pu9s&t=5s

    Onegin'in kişisel özellikleri, insanlarla olan ilişkileri, hayat tarzı üzerinden müthiş bir aristokrasi eleştirisi var. Onegin aslında her şeyden parça parça bilen ama aslında içi bomboş, kendini iyi satabilen, her şeyi tüketen,insanlara küçümseyerek bakan sevgisiz bir adam, o dönemde işaret ettiği bu adamlar kim ola ki... Bir yapıtı yazarından bağımsız düşünmek mümkün mü? Bence kesinlikle değil. Onegin'in iyi arkadaşı şair, duygusal, iyi niyetli, alçakgönüllü Lenskiy de aslında Puşkin'in ta kendisi işte. Belki bilerek bilmeyerek kendi sonunu bile Lenskiy'de yazmış Puşkin. Anlamsız bir gelenek "düello" da cabası.
    Lenskiy'in ölmesi de bence kitaptaki "iyi"nin ölmesi demek. Yani bu toplumsal şartlarla, baskılarla "iyi" olan yaşayamaz, içindeki iyi de böylece ölüyor. Yani dünya iyilerin yaşayacağı bir yer değil.

    Yevgeni Onegin üzerine yıllarca bir çok film, opera, bale, tiyatro yazılmış, nasıl yazılmasın. Bunlardan en etkileyici olanlardan biri ünlü besteci Çaykovski'nin çok etkilenerek -ki kendini Yevgeni Onegin ile eşleştirmiş buna benzer bir hayatı var- yazdığı senfonisidir. Dinlemek isteyen olursa küçük bir parça;
    https://www.youtube.com/watch?v=Cz7JREul22g

    Not: Ben hayıflanırken bu kitaplarla ilgili hiçbir bilgi yok diye, "etkinliğini yap da okuyak" diyerek beynimi açan canıms arkadaşım Li-3 ' e sevgiler, teşekkürler.
  • 181 syf.
    İnsan Olmak nedir diye sorsam şimdi yüzlerce cevap gelir değil mi? Herkes kendine göre bir şeyler anlatır. Herkesin insan olma kriteri farklıdır. Bu kitapta da Engin Geçtan neredeyse verilebilecek bütün cevapları enine boyuna ele almış..

    Öncelikle İstanbul'dan kalkıp Ankara'ya Engin Geçtan'ın yanına gidip "Hocam  lütfen bizim içinde bir şeyler yazın" diyen arkadaşa teşekkür ediyorum. Bu söylem olmasaydı da bu kitap yine yazılır mıydı veya yazılsa da aynı olur muydu sorularını da hoca önsöz de sormuş kendi kendine. Bu arkadaşın gidip böyle bir şey demesi hocada fitili ateşlemiş ve adeta fışkırırcasına bir çırpıda yazdım diyor kendisi. Ama siz bir çırpıda okuyamıyorsunuz orası ayrı bir mevzu. Bir çırpıda yazdım da dese zaten görüyorsunuz yılların birikimi var bu kitapta. Öyle çok insan irdelenmiş ki....
    Okurken o kadar çok insan aklıma geldi, o kadar çok kişiyi yeniden yaşadım ki zaman zaman bu kadar da olur mu dedim. Ve tabii ki kendinizi de yaşıyorsunuz. Çünkü kendinizi bilmeseniz başkalarını da bilmeniz pek mümkün görünmüyor. Her kelimesi, her cümlesi ayrı bir tespit, ayrı bir anlam ifade ediyor.

    Daha kitabın ilk sayfasıda karşımıza şöyle bir alıntı çıkıyor.

    "İnsan, varolduğu günden bu yana sürekli olarak içinde yaşadığı dünyayı ve evreni tanımaya ve anlamaya çalışmış, ancak bu çabası içinde en az tanıyabildiği varlık yine kendisi olmuştur."

    Bu ne yaman çelişki diyorum ben buna. Evet işte insan olmanın özeti de bu sanırım. Çelişkilerle dolu bir varlığız. Ne zaman ne yapacağımız, ne düşüneceğimiz, nasıl davranacağımız belli olmuyor. Şartlara göre hareket eden bir varlık işte. Bu demek değildir ki yanar döner bir varlık, ne olduğu belirsiz yalan dolan manasında değil. Değişim sürecinden bahsediyorum. Her an her saniye değişiyoruz ama farkında değiliz. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, öyle şeylerle karşılaşıp, öyle şeyler görüp işitiyoruz ki, değişmemek mümkün değil. Ancak bu değişim iyi yönde olursa bir anlamı olur. Yoksa zaten sonuç başta yazdıklarıma çıkıyor.

    İşte bu yaşanılan süreçlerin neden böyle olduğuna, nereden geldiğine, nasıl devam ettiğine, ilişkilerde sorunların tartışmaların nerelere dayandığına bir bir açıklık getiriyor. Tabii ki ilk olarak da konu Anne-Baba ve Çocuk ekseninde yoğunlaşıyor. Çünkü olan, olabilecek olumlu olumsuz tüm durumların temeli aile yaşantısına dayanmakta. Sevgi ortamında büyüyen bir çocukla, tam tersi bir ortamda baskıcı bir aile ile beraber büyüyen bir çocuğun aynı olması beklenemez zaten. Burada diyeceksiniz ki kimse aynı değil zaten. Evet iyi de burada anlatılmak istenen zaten başka.

    Biraz etrafımıza bakalım isterseniz. Bazı insanları mesela çok mutlu olarak görüyoruz değil mi? Hayatları yolunda, düzenleri yerinde, mutlu, yaşamaktan zevk alan vs. vs. öyle algılıyoruz. Bazıları da huzursuz mutsuz, yaşamdan zevk alamayan, evliyse ailesine de eziyet çektiren insanlar vs. Bunların temelinde yatan sebepleri ise kişinin çocuklukta yaşadığı durumlar olarak ele alıyor. Tabii ki tüm açıklamalarıyla birlikte. Annenin babanın tutumu, yaşadığı ortam, bulunduğu çevre, komşuları, arkadaşları, akrabaları vs hepsi birer etken. Öyle basit gibi görünse de ruhsal gelişime çok büyük etkileri olduğunu görüyorsunuz. Ve bu durumlar ileriki yaşantımızda da etki ediyor.
    Ve tabii ki işin ekonomi boyutu da var. Oralara çok fazla girmemiş. Toplumumuzda yaşanan çoğu sorunun temelinde de ekonomik nedenler var. Bu yadsınamaz bir gerçek.

    Sonra birey ve toplum ilişkisini ele almış.
    Bireyin toplumda yer edinebilmesi, daha doğrusu kendi olabilmesi için sağlıklı bireyselleşmesi gerekiyor. Bu sağlıklı bireyselleşme toplumdan kopmadan, kendi doğrularını da yok saymadan yapılabilen bir süreç. Ancak çok da kolay değil. İşte bu yapılırsa gerçekten birey olabiliyor insan. Onun dışında kendini soyutlayıp, tamamen toplumdan kaçmak bir anlam ifade etmiyor. Çünkü yaşadığımız hayat buna izin vermiyor.

    Burada şu alıntıyı eklemem gerekiyor.

    "Kişiliğin bireyleşebilmesi için, insanın kendisine ilişkin gerçekleri olabildiğince bilinçlendirebilmesi gerekir. Ne var ki, birçok insan kendini tanımak için çaba göstermeksizin yaşamına anlam katabilmeyi umar ve beklediklerini bulabilmek için bir mucizenin gerçekleşmesini bekler. Oysa insan, gerçeklerini tanıyabildiği oranda kendisiyle uzlaşır ve çevresine karşı da daha hoşgörülü olur. Bunu başaramayan biri ise hoşlanmadığı ve kabul etmediği bilinçdışı benliğini diğer insanlara yansıtır, onları eleştirir ve kınar. Bunu yaparken, aslında, tanımadığı gerçek benliğini seyretmekte olduğunun farkında değildir."

    Normal kavramını ele almış mesela. Normal davranışlar, normal söylemler vs. Bunlar kime göre neye göre normal bunları bir bir sıralamış. Herkesin kendine göre normal ve anormal değerlendirmesi vardır o yüzden genelleme yaparak bazı şeyleri anlatmaya da karşı olduğunu aldım ben. Zaten anlatımda genelleme ve kesin yargılar yok. Çünkü nasıl bir değişken yapıda olduğunuzu en iyi o biliyor. Kesin yargılar ve genellemelerin canı cehenneme diyorum :)

    Daha sonrasında insan ilişkilerindeki duygu düşünce durumlarını ele alıyor.
    Öfke, korku, düşmanlık, aşk, sevgi, nefret akla gelebilecek her şeyi tek tek incelemiş. İlişkilerdeki sorunların nelerden kaynaklandığı, kimin nasıl davranıp nelere yol açtığı bunları görüyorsunuz. Kadın-Erkek ilişkilerini de son derece çarpıcı boyutlarda derinlemesine ele almış. Gerçekten etkileyiciydi. Kendimi ve hayatımdaki süreçleri ve sonrasındaki sonuçların neden öyle olduğunu bu kitaptan sonra daha iyi anladığımı düşünüyorum. Çoğu sorunuza bu kitapta cevap bulacaksınız eminim.
    Benden bu kadar. Gerisi sizde. Umarım bu kitabı okuyup, iyice özümseyip daha iyi bir insan olma yolunda adımlar atabiliriz. Herkese keyifli okumalar.
  • 370 syf.
    ·9/10
    Bölgeye haber yapmak için giden dört gazetecinin hayatını ele alan kitapta yazarının tabiriyle, ''Kudüs'te ölümü değil yaşamı'' hissediyoruz. Farklı ülkelerden gelen ve farklı inançlara sahip bu insanlar, hayal ürünü değiller. Ayşe Karabat bize kendi anılarını ve arkadaşlarını anlatıyor.

    Bir Müslüman, bir Hristiyan, bir Yahudi ve bir ateist gazeteciden oluşan bir ekip. Birbirlerini yargılamayan, birbirlerine saygı duyan, haber yapmak için yardımlaşan bu insanlar, Kudüs'ün hayranları. Kudüs sendromu deniliyormuş, bir kere eteğine varınca insanın büyülenmekten kendini alamayışına. Yazar ''Kıskanç bir aşık değilim.'' diyor ve Kudüs'ün güzelliğini herkese anlatmak istiyor.

    Bir yandan Kudüs'ün tarihini ve güzelliklerini anlatırken, bir yandan da burnumuza barut kokusu getiriyor. Bir yandan barışa inananların varlığına ve inancına sevindirirken, bir yandan intihar saldırılarıyla şok etkisi yapıyor. Dört karakterle, her dini inancın ve milletin gözünden Kudüs'ü anlatıyor ve onun dünya için neden bu kadar önemli olduğunu açıklamak istiyor. Yer yer ''Yahudiliği mi övüyor acaba, yoksa İsrail'i haklı mı görüyor?'' desem de, kitabın Nadya'yla başlayıp Nadya'yla bitmesi yazarın tarafının neresi olduğunu gösteriyor. Ki Nadya Filistin asıllı mülteci bir Fransız vatandaşı. Nadya İsrail'e ve dünyanın diğer Yahudilerine öfke duyuyor. ''Buralar bizim, ben buraya aidim ve burada yaşamalıyım.'' diye düşünüyor.

    Bir Yahudi olan Steve birçok ayrıcalığa sahipken Kudüs'te mutlu olamıyor. Çünkü istediği hayat o değil. Kanla beslenmeyi sevmiyor, kutsalımız diye yücelttikleri şeylerin aslında insanlara ne kadar zarar verdiğini görmeyen düzenden nefret ediyor. Başkalarının hayatına müdahale eden, yaşamak için öldürmek gerektiğine inanan halkından nefret ediyor. Çünkü biliyor ki, bir gün namlu kendine dönecek, çünkü düzen böyle. Öldürecek, ölecek.

    Kitap, İsrail ve Filistin için en uygun düzeninin ne olacağını sorguluyor ve sorgulatıyor. İsrail'in bir devlet olma hakkı var mıydı, varsa bunu başkalarının topraklarını istila ederek yapması mı gerekirdi? Vatandaşı olan Araplara bile aşağılayıcı muamele eden İsrail de zaten Arap değil miydi? İki millet bir devlet olarak, iki halkın birlikte yaşaması gerçekten mümkün müydü? Peki Filistin, bu istilaya ve saygısızca yapılan yerleşimci politikasına neden güçlü çözümler üretemedi? Şimdiki durum birazda Müslümanların, özellikle de Arapların birbirlerinden ayrı hareket etmesinden kaynaklanmıyor mu? Bunlar ve benzeri sorular okuma boyunca zihninizde dolaşıp sizi rahat bırakmayacak. Ben bir Müslüman olarak Kudüs için bir şey yapabilir miydim diye kendime soruyorum. Umarım böyle gelen bu düzen böyle gitmez ve bir şeylerin değişeceği o günleri ben de görebilirim.
  • Bu öyküm bir dergide yayınlandı. Sizlerle paylaşmak istedim. İyi okumalar.
    https://www.babil.com/...018-dergisi-kolektif
    ***********

    Cennet yok diye mi, yoksa hava yağmurlu diye mi cam kenarında değil kuşlar? Gerçi hava nasıl olursa olsun hep gelirlerdi. Şimdi yoklar. Cennet de yok. Ev, küçük bir cehennem artık benim için.

    Cennetim hastanede. Geçen fenalaştı. Mutfaktaydım. Bakıcısı koşarak geldi. Hacı baba, Cennet Hanım’a bir şeyler oluyor. Çocukları ara hemen gelsinler. Bir telaşla gitti. Çocukları aradım. Apar topar kaldırdılar hastaneye cennetimi. Böbrekleri iflas etmiş. Yoğun bakımdaymış.

    Gidemiyorum hastaneye. Ayaklarım tutmuyor artık. Zaten her gün birini sokuyorlarmış yanına. Ben girsem ne yapabilirim ki bu halimle. Ama son bir kez de olsa görmek isterim. Dile kolay altmış sekiz yıllık eşim. Kendimi bildim bileli onunlayım. Zaman sanki etrafında dönüyordu. O gitti. Durdu saatler. Ama evde sürekli bir hareket. Torunlar koşturuyor ortalıkta. Bağırış çağırış. Kimse de şunlara sus demiyor. Damatlar, gelinler, çocuklar. Hepsi kendi aleminde.

    Büyük kız geldi. Baba çorba yaptım, hadi ye biraz. Cennet’siz nasıl yerim? Hiç düşündüğü yok. Sen beni odamıza götür kızım. Birini daha çağırdı. Götürdüler beni odaya. Siz çıkın, dedim. Sonradan gelen hemen çıktı. Büyük kızım çıkmadı. Tepemde dikilip kaldı. Çık, dedim tekrar. Sinirlenmiş gibi bir hali vardı. Çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Gençlerin yaşlıları anlamasını bekleyemezsiniz.

    Ceviz sandık köşede. Hala sağlam. Eskimesin diye kenarına muska bile astı cennetim. İçinde çeyizleri. Arada açıp bakar. Yaşlandık be hacı, der. Gözleri dolar. Yaşlanmayı hiçbir zaman kabul edemedi. Çok korkardı ölümden. Yerde Bünyan halısı. Kendi dokumuş. Çocukluktan itibaren dokurlardı memlekette. Her genç kız çeyizlik bir halı. Halının güzel olup olmadığına büyükler karar verirdi. Cennet’in dokuduğu halıyı görür görmez beğenmiş büyükler. Çok sevdiği anneannesi kalkıp öpmüş hatta onu. O yüzden çok değer verirdi bu halıya. Çocukları sürekli uyarırdı. Fazla tepinmeyin halının üzerinde, diye. Yine de renkleri soldu. Çiçek, böcek, aslan, geyik motifleri ile dolu üzeri. Büyükçe de bir mağara var ortada. Siyah insanlar ellerinde mızraklarla bekliyor bu mağaranın başında. Kendince bir hikaye oluşturmuş. İlk insanları anlatmış. Buna da okuduğu bir kitaptan sonra karar vermiş. Annesine, hikayenin ne olduğunu anlayan ilk insanla da evleneceğim, demiş. Dokuduğu halıyı gördüğüm an anladım hikayeyi. Annesine de anlattım. Annesinin anlattıklarını duyunca benimle görüşmek istemiş. Ne kadar mutlu olmuştum. Köyün en güzel kızıydı. Kolay değil. İyi anlaştık. Evlendik.

    Bakır başlıklı yatak. Köşede. Üzerinde bembeyaz çarşaf. Yatağın yanında iki küçük komodin. Üzerlerinde cennetimin aynaları, tarakları, kremleri. Süsüne çok düşkün bir kadın. Bir keresinde kalp krizi geçirmişti. O kadar korkmuştum ki. Allaha şükür hiçbir şeycikler olmadı. Odasına girdiğim zaman benden istediği ilk şey kremleri ve aynası olmuştu. Her yerini kokulu kremlerle kaplardı yatmadan önce. Sonra da aynanın karşısına geçip kendini izlerdi. Öyle yatardı yanıma. Ben de onun kokusuyla uyurdum.

    Yatağa uzanıyorum. Hala Cennet kokuyor. Sanki yanı başımda uyuyor. Gözlerimi kapatıyorum. Bembeyaz çarşaflı yatağımızın başında, ışıl ışıl suratıyla beliriyor. Gençleşmiş. Dipdiri. Öpüyorum. Kokusunu çekiyorum içime. O ana kadar hiç duyumsamadığım bir koku bu. Ellerimi tutuyor. Gitmeliyim, diyor. Ağlamaklı. Ev sana emanet, diyor. Panikle, nereye gidiyorsun, diye soruyorum. Bilmiyorum, diyor. Gözlerimin içine bakıyor. Bakışında metanet saklı. Olmuş ve olacak şeyler için kendimizi suçlamamalıyız, diyor. Gözümden akan ılık yaşı hissediyorum. Sonra beyaz bir güvercin konuyor cam kenarına. Elimi bırakmak istiyor. Sımsıkı tutuyorum ellerini. N’olur bırak. Ayrılmak bu kadar zor olmamalı, diyor. Öyle söyleyince bırakıyorum. Beyaz güvercinin üzerine biniyor. Güvercin, cennetimi alıp gidiyor. Arkalarından bakakalıyorum.

    Oda kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Bir isteğin var mı baba? Pencereye bakıyorum hala. Güvercin gitmiş. Yanıma oturuyor. Elimi tutuyor. Bir tek küçük oğlum elimi tutar. Diğerleri hep öper. Annem iyi olacak baba, inan bana. Suratıma bakıyor. Yeşil gözleriyle. Birkaç dakika oturuyor. Susuyoruz. Sonra kalkıp. Gidiyor. Benim yaşımdaki insanların öleceği fikri. İnsanlar tarafından daha kolay kabulleniliyor. Ölmenin yaşı varmış gibi.

    Cennetim ne yapıyor acaba şimdi? Yeşil gözleri neler görüyor? Yemek yiyor mu? Öyle her şeyi de yemezdi. Ne pişiriyorlar acaba hastanede? Çocuklara söyleyeyim. Sevdiği yemeklerden götürseler. Kremini, tarağını ve aynasını da götürmek lazım.

    Sadece tuvalete gitmek için çıkıyorum odadan. Kalan zamanlarda yataktayım. Cennetimin kokusunu çekiyorum içime. Çocuklar yemek getiriyor. Özellikle büyük kızım ye, diye tutturuyor. Azıcık yiyorum. Sana da bir şey olmasın sonra. Korktuğu için mi dedi yoksa başlarına bir bela daha almak istemediklerinden mi? Suratına bakmıyorum. İnsan ne düşündüğünü suratına yansıtır illaki. Hele ki bunca sene insan suratı gören benim gibiler için bu yansımayı görmemek mümkün değildir. Ama ben kimsenin suratına bakmak istemiyorum. Bir tek Cennet’in suratını görmek. Son kez de olsa onun güzel suratına doyasıya bakmak ve kokusunu içime çekmek.

    Alıştığımdan mı yoksa çok zaman geçtiğinden mi bilinmez, yataktaki koku azaldı. Artık daha da bastırıyorum burnumu yatağa. Bulabildiğim her koku zerresini içime çekiyorum. Kulağıma çocuk sesleri geliyor. Bir dünya. Ev misafir kaynıyor. Özellikle tembih ettim çocuklara. Kimseyi almayın odaya, diye. En azından bunu anlayışla karşıladılar. Gözüm sürekli cam kenarında. Ama kuşlar hala yok. Halbuki bu ara havalar çok güzel. Nereye kaybolmuş olabilirler ki? Seslerini de duymuyorum. Bu yaşta bile kulaklarım çok iyi duyar. Cennet’in kulakları ağır işitir. Kuş seslerini duyar duymaz haber ederdim. O da yem torbasını alıp. Gelirdi pencere kenarına. Kaçmazdı kuşlar. Buna rağmen kuşları korkutmaktan çekinir. Ellerini narince uzatarak koyardı yemi. Sonra oturup. Kuşları izlerdik. Kuğurdamalarını dinlerdik. Cennet bile duyardı bu sesi. Gülerdi. Güzel suratında bambaşka bir aydınlık peydah olurdu. Ben kuşları bırakıp. Cennetimi izlerdim. Ölüm korkusunu tadardım o dakikalar. Ölümden korkmazdım. Ondan ayrı kalmaktan korkardım.

    Yeme içmeyi kestim. Bugün Cennet’siz geçirdiğim onuncu gün. Elim ayağım tutmuyor. Bedenimden bir parça eksik sanki. Elimde olsa nefes almayı da bırakacağım. Büyük kızım iyiden iyiye sinirlenmeye başladı. Yemezsen öleceksin baba. Sinirli nefeslerini hissedebiliyorum. Ses etmiyorum. Gözüm hala pencerede. Beyaz güvercini bekliyorum. Cennetimi getirir belki.
    Günden güne ev kalabalıklaşıyor. En küçük kızım ve eşi de geldi Fransa’dan. Durum ciddi olmasa niye gelsinler ki? İki senede bir ancak gelirlerdi. Çocukları da olmuş. Bak baba torunun. Diğerleri bir neşeyle bebeği seviyordu. Kokusunu almama rağmen bakamadım. Dünyanın en trajik görüntüsü yaşlı bir insanın kucağındaki yeni doğmuş bebek görüntüsüdür. Büyük kızım huysuz huysuz nefes aldı yine. Yanındakinin kulağına, İyice huysuzlaştı bu adam. Canımı sıkmaya başladı, diye fısıldadı. Duydum. Kulağımın bu kadar iyi duyduğunu bilmiyor ki. Bir gün daha nasılsın baba, diyerek geldiğini hatırlamıyorum. Bayramdan bayrama bir tek. Hepsi öyle. Ezbere söylenmiş birkaç hal hatır. Sonra çekip giderler. Bilirim, o geçirdikleri bir saat bile eziyet gibi gelir onlara. Yaşlı iki kişinin başında beklemek yorar gençleri. Baba, anne de olsa değişmez bu. Hepsi birden gülmeyi kesip odadan çıktılar.

    Hava yağmurlu. Kuşlar ondan yok. Yoksa kesin gelirlerdi. Cennet de gelir yakında zaten. Yoğun bakımdan çıkmış bugün. Çocuklar bir sevinçle söylediler. Dünyalar benim oldu. Yarın yanına gideceğim. Büyük oğlum söz verdi. Götürecek. Şimdiden çok heyecanlıyım. İnsan uzun yıllar birlikte olduğu insanı hastane köşelerinde görünce garip hissediyor. Hiç bu kadar ayrı kalmamıştık. Bu defa çok daha zor olacak. Küçük kızıma söyledim. Takım elbisemi ütüleyecek. Kravatı da hazır edin. Pırıl pırıl olsun, diye tembihledim. Mendilimi unutmayın. Fötr şapkayı da çıkarın dolaptan. Tek başıma gireceğim odasına. Dimdik. Beni güçlü görsün. O zaman ona da güç gelecek. Biliyorum. Belki cennetimi de alıp çıkarım hastaneden. Kim bilir. Sabah erkenden kalkmam lazım. Gece olsa da uyusam.

    Uyuyamıyorum. Kafamda sürekli Cennet. Onu göreceğim an. Bir aksilik olmasa bari.

    Sabaha karşı uyuyakalmışım. Bebek sesiyle uyanıyorum. Hazırlanmam lazım. Nerede bu takım? İşte orada. Ütüsüz. Fötr de yerinde yok. Daha dün tembihlemiştim halbuki. Kan beynime sıçrıyor. Zehra neredesin? Neden ütülü değil bu takım? Hemen buraya gel. Bütün vücudum titriyor. Bir kez daha bağırıyorum. Kimse gelmiyor. Yatağa oturuyorum. Gözlerim cam kenarına takılıyor. Beyaz bir güvercin. Yalnız. Gözlerini dikmiş. Bana bakıyor. Özür diler gibi bir hali var. Ayağa kalkıyorum. Güvercine doğru yürüyorum. Bir iki adımdan sonra odanın kapısı açılıyor. Küçük oğlum. Gözleri kıpkırmızı. Ağlıyor. Bana bakıyor. Yutkunduktan sonra konuşacak gibi oluyor. Fırsat vermiyorum. Çık dışarı. Hemen. Kapıyı usulca kapatıp gidiyor.

    Beyaz güvercine bakıyorum. O da bana. Sonra havalanıyor. Kayboluyor. Yatağa uzanıyorum. Bulabildiğim bütün Cennet kokusunu içime çekiyorum.

    Ne kadar uyudum bilmiyorum. Uyandığımda hava pırıl pırıldı. Güneş odanın her yerini beyaza boyamış. Pencere açık. Onlarca güvercin. Önlerindeki yemi yiyor. Yanlarına gidiyorum. Kuğurdamalarını dinliyorum. Gökyüzüne bakıyorum. Işığı çoğaltan beyaz bir güvercin. Üzerinde cennetim. El sallıyor. Kalbim yerinden çıkacak. Pencereden içeri süzülüyorlar. Cennetim bembeyaz kıyafetiyle sarılıyor bana. Elimi tutuyor. Hadi. Gidiyoruz. Konuşamıyorum. Güvercinin üzerine atlıyoruz. Gökyüzünde süzülmeye başlıyoruz. Gittin diye ne çok korktum biliyor musun Cennet.
  • 516 syf.
    ·7 günde·Beğendi·10/10
    "SINIF'ın ozanıyım mimli,
    HABABAM SINIFI'nın yazarıyım ünlü.
    Kim ne derse desin,
    Çocuklar için yazdım hep.

    Canım yansın diye
    İşimden atarlar sık sık,
    Acısını hep çocuklar çeker…
    Kendi öz çocuklarım,
    Benden önce.

    Şunu demek istiyorum!
    İki iş tuttum ömür boyu köklü.
    Çocukları okutmaktı ilk işim,
    İkincisi,
    Yazdığımı çocuklara okutmak.

    Ne gençlerden, ne çocuklardan
    Bir yakınmam yok
    Arap'ın dediği doğru:
    "Çocuk mazbut…"
    Memleketse görülüyor işte,
    Güllük gülistanlık…
    Ne var ki güllerin dikeni çok!" diyen Rıfat Ilgaz'ın ölümsüz eseridir Hababam Sınıfı. Türk halkının, neredeyse bütün karakterlerini tanıdığı ve içerisinde kendisinden bir şeyler bulduğu başyapıttır. Halkın sıkıntılarının, eğitim sistemindeki aksaklıkların, yanlışlıkların, güllerin, dikenlerin ve bunların yalın, duru, akıcı, anlaşılır bir Türkçe ile mizah yollu anlatıldığı romanın adıdır. Koca Çınar'ın öfkesinin, sevgisinin, özleminin yansımasıdır...

    Hababam Sınıfı, 1956-1957 yıllarında Rıfat Ilgaz'ın "Stepne" takma adıyla "Dolmuş" dergisinde bölümler halinde yayımlanan yazı dizisidir. Bu, skeç ve kısa mizah öyküsü tadındaki bölümler birleştirilerek, 1957 yılında roman olarak yayımlanmıştır.

    Hababam Sınıfı Rıfat Ilgaz'ın  yazarlığından ziyade eğitimci yönünün  ortaya çıktığı bir eser. Dönemin eğitim sıkıntıları anlatılırken, eğitim sistemindeki yanlışlıklar eleştiriliyor. Rıfat Ilgaz bu eleştirileri yaparken aynı zamanda okuru da güldürmeyi başarıyor.

    Eser, o yılların eğitim yapısını yansıtan kültürel bir ayna niteliğinde. Dönemin eğitim sistemindeki aksayan veya iyi işleyen yönlerini görmek açısından oldukça önemli.

    Rıfat Ilgaz, yaşadığı çağın eğitim anlayışına yakışmayan eli sopalı, geri kafalı, bağıran çağıran öğretmenleri ve tembel, ezberci, kopyacı öğrencileri eleştiriyor aslında. Çünkü bir öğretmen olarak ezberciliğe dayalı eğitim sisteminin öğrencileri kopyacılığa, hırsızlığa sürükleyeceğini biliyor. Yarattığı olumsuz karakterlerin karşısına uygulayıcı, içten, sorgulayan, kendine güvenen, onurlu tipler çıkarıyor. Zaten insana yakışan da bu değil mi? Memleketi emanet edeceğimiz çocukların bu bilinçle yetişmesi gerekmiyor mu?

    Eleştirilen öğretmenler içerisinde öğrencileri koruyan, kollayan, dertlerini paylaşan bir kahramanımız var, Mahmut Hoca, namıdiğer Kel Mahmut. Bir tarih öğretmeni ve idareci olarak olumlu özelliklere sahip, tatlı sert yapısıyla eserdeki en önemli karakterlerden bir tanesi. Kel Mahmut gibi eserdeki bütün karakterlerin de bir lakabı var ve bu lakaplar Kel Mahmut'un dediği gibi yerinde isimler.( #38750091 )

    Bütün sınıfın alay ettiği, çalışkanlığı daha doğrusu ezberciliği ile meşhur, sabahlara kadar çalışıp dersleri geçen tek Hababamlı İnek Şaban; çelimsizliği, otlakçılığı, çocukça şakaları, cebindeki çatapatlarıyla meşhur Güdük Necmi; her konuyu gazozuna iddiaya girmek için araç olarak kullanan, oburluğu, kopyacılığı, arkadaşları üzerindeki otoritesiyle meşhur ve neredeyse bütün şakaların mimarı olan Tulum Hayri; okuldaki hocaların imzasını taklit etmesi ve yatakhanede arkadaşlarının yüzünü boyamasıyla meşhur Kalem Şakir; Palamut Recep, Refüze Ekrem, Hayta İsmail, Sidikli Turan, Domdom Ali, Küp Arif, Bereliler ve diğer öğrenciler...

    Beden eğitimi öğretmeni Badi Ekrem, tabiiyeci Maraton Raşit, edebiyatçı Piyale İhsan, kimyacı Paşa Nuri, coğrafyacı Vakvak Rıza, matematikçi Sıfırcı Hamdi ve diğer öğretmenler...

    Rıfat Ilgaz'ın eserde anlattığı konular gerçek hayatından kesitler ve yarattığı karakterler de eğitim hayatındaki hocaları, arkadaşları esasen...

    Rıfat Ilgaz bu eseri hakkında şöyle diyor:
    "Hababam Sınıfı'nın çok okunmasının bir nedeni vardı elbet. Her okul sıralarında dirsek çürüten içinde biraz kendini bulmasa, bu kitap bu kadar tutar mıydı?"

    Rıfat Ilgaz'ın oğlu Aydın Ilgaz'ın Hababam Sınıfı hakkında söylediği şu sözler de dikkate değer:
    "Ülkemizde Hababam Sınıfı hala filme alınıyor, basılıyor, izleniyor ve hala gülünecek bir yönü bulunuyorsa; ülkede hala eğitimde sorunlar yaşanıyor demektir. Ne zaman Hababam Sınıfı unutulmaya yüz tutarsa, o zaman eğitimimizde de bir gelişme yaşanmaya başlamış demektir."

    Hababam Sınıfı yazıldığı günden beri beğenilen, sevilen ve çok okunan bir eser olmuştur. Ama şüphesiz 1975 yılında film olarak uyarlanması eserin daha çok tanınmasını sağlamıştır. Rıfat Ilgaz'ın, eserinde yazılanları ve eleştirilerini tam olarak yansıtmaması sebebiyle filme karşı tepkili ve sitemkâr olduğunu biliyorum. Rıfat Ilgaz'ın anlatmak istediklerinin, Hababam Sınıfı filmini izleyince değil, eseri okuyunca daha iyi anlaşıldığını ve bu siteminde haklı olduğunu düşünüyorum. Ama bu durum, filmin Türk sinemasındaki, romanın da Türk edebiyatındaki yerini değiştirmiyor. Eser, her iki alanda da efsaneler arasında.

    İyi okumalar...