• "BİR ÖLÇÜM: Usta boksörlerin beyin hareketlerini ölçmüşler hassas aletlerle; dövüş sırasında birkaç kez kısa şuur kayıpları yaşadıkları anlaşılmış. Saliselik bilinç kayıplarıymış bunlar, ama vücut bunun geçici olduğunu biliyor, kendini koruyor; beynin gövdeyi yoldan çıkarmasına izin vermiyormuş. Şiir yazarken de benzer bilinç kayıp anları yaşandığı kanısındayım. En çok kalem tutan eliniz bilir bunu içinizin kamaşmasından ve o şiirler düz akılla ortaya çıkmaz."
  • ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız
  • “Ben çılgınım... Ben ne halt ettiğimi bilmiyorum... Bir insanın mukadderatını kendime bağlarken bunun sonunun nereye varacağını bir an bile düşünmüyorum... Yarın o benim karım olacak... Yanımda otuz beş kuruşum var... Otuz beş kuruş... Bir kişiye bir öğle yemeği zor yedirir... Yarından itibaren ev besleyeceğim... Bir karım olacak ve ben ona bakacağım... Hem nasıl bir karım?.. Şimdi, bir küçük işaretiyle derhal ölebileceğimi yüzde yüz bildiğim bir karım olacak... Halbuki ben ona, canımı falan vermeyi bırakalım, doğru dürüst bir sabah kahvaltısı bile temin edemeyeceğim... Buna rağmen aldım, hiçbir şeyden haberi olmayan bu güzel, bu zavallı mahluku yanımda sürükleyip götürüyorum... Benim evim epey uzak, dedim... Hiç ses çıkarmadı... Demek bize gittiğini biliyor ve bunu kabul ediyor... Bu kadar kolay kabul etmesi de pek hoş değil... Acaba mukadderatın kendisine oynadığı oyunlara kızdı da talihinden bir nevi intikam almak için kendini kurban mı ediyor? Onun zihninden böyle bir şey geçtiğim bilsem derhal yanımdan iter ve başımı alıp kaçarım... Ben sadaka istemem... Beraber gelmesinde beni sevmesinden, her şeyi unutacak kadar beni sevmesinden başka en küçük bir sebep daha varsa her şey bitti demektir. Hemen bunu soracağım.”
  • "Söyle, neden bu kadar kitap okuyorsun? İnsanlığı sen mi kurtaracaksın? Biliyor musun, bir kibrit çöpüsün. Ve karanlıktasın. Işığın seni aydınlatmaz, köreltir. Hiç ışık görmemiş, karanlık bir dünyanın yaratığısın. Işığın sana yol göstermez, gösteremez. O ışık yanınca, senin gözlerini kapatan bir perde olacak. Ve o perde, senin ellerin...Ne acı bir durum ki, sen yakan da ellerin..."

    "İnsanlığı kurtarmak için değil, kendini unutmak için okuyorum. İnsan kendini unutursa, yaşama şevki artar. İçinde üşüyen baharı, yaktığın zemheri ısıtır. Bir başkası beni yakarsa kül olurum, ben kendimi yakarsam, aydınlık yaratırım."

    "Kendini unutmak, bu kadar kolay mı? Okuduğun bir cümle, mırıldandığın bir mısra sana bir şeyler hatırlatmıyor mu? Kitap, hayatın bir yansıması değil mi? Nasıl olur da okuduğun kitapları acı çekmek için değil de unutmak için okuyorsun! Söyle, kitapların bir ruhu yok mu, salt kağıt parçalarından mı oluşuyor? Kelimeler bir duygu vermiyor mu? Artık hissetmiyor musun?"

    "Artık hissetmiyorum! Evet, bir ruhum vardı, onu da çaldılar. Belki de sattım. Belki de benden alınan ruhu mu, kitapların içinde arıyorum. Kitap, ruhunu kaybedenlerin, bir şey hissetmeyenlerin sığınağı değil mi? Kaçmak için, ruhu mu bulmak için, tekrar hissedebilmek için, unutmak için okuyorum."

    "Düşün ki, tekmil bibliyofiller sana kulak veriyor."

    "İyi de ben bu kulaklara göre ağız değilim. Mantı yedim, bir de ağzım sarımsak kokuyor. Bibliyofiller rahatsız olmaz mı?"

    "Neden sözümü kesiyorsun? Önce dinlemeyi öğren. Şu insanlar konuşmayı ne de çok seviyor."

    "İnsan, kendini unutmak için konuşur. İnsan, susunca benliğinin farkına varır, benliğinin farkına vardı mı, düş yolculuğuna çıkar. Düş yolculuğu, benzin yakmaz. Salt zenginler için değil, yoksullar için de bu yolculuk geçerlidir. Hem de oy vermeden. Bu zenginlik, maddi değil, manevi. Ve dünyadaki en yoksul insan, düş kuramayan insandır."

    "Senin de kitabının da düşlerinin de benliğinin de arasına ketçap sıkayım. Ben, Oğuz Atay okumaya diyorum. Seni de artık öldükten sonra anlamaya çalışırım."

    "Kendimi unutmak için, konuşuyorum. Anlamıyor ki! Artık konuşmuyorum."

    Ne bir romana öyle başlanılır ne de bir öyküye. "Yazmak, kendini unutmaktır," diyemesem de "okumak, kendini unutmaktır, " diyebilirim. Belki de "yazmak, kendini unutmaktır, " demek için, bu yazıyı yazma girişiminde bulundum.
  • Son umudum sende anlıyor musun ?

    Uzun yıllardır görüşmüyoruz ama kalbimin en derinliklerinde hep sen vardın Füsun. Belki geç gelen bir itiraf ama bunca yılımı sana daha fazla zarar vermemek için böylesine suskun, böylesine perişan geçirdim. Senden hiç bir şey istemedim ya da isteyemedim bugüne kadar, başka çarem kalmadı beni anlayabilir misin ? Peki ömrümün bu son dakikalarında yüce gönlünü bana açarsın, son isteğimi yerine getirirsin değil mi? Üstelik sadece kısa bir süre, en az bir yıl, mümkün olmaz mı?

    Son beş yıldır hayatımdaki en büyük değişikliği biliyorsun; Umut... Ona umut olmak hayatımın en büyük amacı oldu da görmedi hiçbir şey gözlerim. Artık benim için her şey bitti ama gözlerim arkamda kalıyor Füsun. Insanın bir ömrüne elinin kolunun bağlı olduğu, çaresizliğin dibine girdiği kaç an sığar bilir misin ? Belki çok kez fakat insan denen ... bir şekilde sıyırır kendini bu darboğazlardan, peki ya ben ... ben başaramadım. Kendime de hayatımdaki tek destekçim anneme de ömrümün en güzel yıllarını birlikte yaşadığım Umuduma da verdiğim sözleri tutamadım.
    Ah bilsen, senden başka güvenecek kimsem de yok ki.

    Onu ilk gördüğümde canavar gibi bir çocuktu, meraklı, heyecanlı, aykırı hem zehir gibi de bir zihni vardı. Az mı sıkıştırmıştı o gece beni yemek masasında; atomla, izotopla yetmedi kütle kanunuyla,olasılıkla, söz sanatıyla ... Hele ben bilemeyince büyüyünce bunlar bilinmiyor mu ya diyerek kocaman gözlerini açarak şaşırmış, kitap okur musun bari diye de alaylı sormuştu benden umudu kesmiş bir tavırla. İşte orda yakalamıştı beni. O gece en sevdiğimiz yazarın aynı olmasıyla tüm köprüler kuruldu da en yakın arkadaş olduk bilir misin? Yıllarca hep birleştirici gücüne inandığım Yaşar Kemal burda da kurtarmıştı beni.

    Senden isteyeceğim iyiliği kabul etsen öyle rahatlaycak ki ruhum.
    Ömrümde ilk kez inanacağım aksi olursa kemiklerimin sızlayacağına.
    Ah Füsun bu tertemiz çocuk öylesine şanssız gelmiş ki dünyaya. Gözleri önünde öldürülen anası için mi ağlasın, dört bir yana dağılan ve bir daha hiç göremediği kardeşleri için mi , yoksa küçük yaşta düştüğü yurtta her ağladığında yediği dayaklar, karanlıkta korku içinde geçirdiği geceler için mi ya da hiç başının okşanma hissini yaşayamadığı için mi isyan etsin hayata. Tam oldu derken yapamadım, yetişemedim bu kirli dünyada bir çocuğu tam olarak kurtarmaya. Elimi kolumu bağlıyor bu lanet hastalık. Işte bu yüzden önünde eğiliyorum , yalvarıyorum sana. Umudun ihtiyacı var elinden tutulmaya. İnan beni öylesine düşünüyor ki korkuyorum geleceğini karartmaktan. Dünyada güvendiği tek insanın artık olmayışı büsbütün öldürür umutlarını, hele oraya o cehenneme geri dönmesi fikri... daha hızlı öldürüyor beni.

    Yıllarca annemin ölmeden önce defalarca söylediği "bir ışık yak" cümlesini çok geç anladım biliyor musun? Ilk duyduğumda koşarak evin tüm ışıklarını yaktım da annemi memnun edemedim diye yüreğim kan ağlamıştı. Ne yapayım ben de çocuktum o zaman. Çınladı durdu beynimde yıllarca her bir cümlesi anamın. Ancak yıllar sonra annemin büyük özenle sakladığı fotoğrafların arkasına yazılmış küçük yazıları sökünce onu gerçekten anladım. Aydınlandım. "Bir ışık yak" diyordu annem. Her zaman tekrar ettiği 'aydınlat birilerini, yardım et, ihtiyacı olana koş... ' öğütlerinin şifresiymiş bu. Ve ben bunu Umudu bulduktan sonra çözdüm.
    Şimdi
    Şimdi tamamlanıyor sürem, başlıyor yolculuğum. Ve benim için her şeyin bittiği bu soğuk, hissiz odada; tüm kalbimi,tüm sevgimi,tüm hislerimi, tüm varlığımı gönderiyorum sana Umutla.
    Bir Umudum sende anlıyor musun ?

    ...
    Melih Kibar - Sessiz Veda
    https://youtu.be/rsUwajVpDSI