• Bu hayatta kendi irademle yaptım diyebileceğim tek şey var. Bunun dışında ne yaparsam yapayım, sadece seçeneklerden biri olduğu için, sunulmuş olduğu için seçtiğimi düşünürüm. Hayatımda aldığım en ciddi kararlar bunların başında gelir. Mesleğim, işim, eşim, çocuğum, anam, babam, memleketim, inancım, inançsızlığım, zevklerim, fobilerim… Hepsi bana sunulmuşlardır. Benim bu hayatta, böyle olmasını istediğim için böyle oldu diyebileceğim tek şey var.

    Onun ne olduğunu sözle değil eylemle yaparsam ancak anlam kazanır. Anlam kazanırmış, anlam kazanmak nedir ki, yazdıklarını birileri okuyacak zannediyorsun, ya da okursa mantıksız gelmesin diye kıvranıyorsun. Senin ne düşündüğün, nasıl düşündüğün, düşündüklerinin ne kadar anlamlı olduğu kimin için önemli ki! Sen neden bunun önemli olmasını arzuluyorsun? Her şeye bir anlam kazandırmak zorunda hissediyorsun kendini. Yaptığın her işin bir anlamı mı olmalı? Kime göre? Sana göre mi, anlamlı gelmesini isteğin kişilere göre mi? Sen değil misin insanların yaptığı her şeyde bir anlamsızlık bulan.

    İnsanlar, yaptıkları kendilerine anlamsız gelseydi yapar mıydı? Demek ki senin anlamlarınla diğerlerinin anlamları arasında bir fark var. Demek ki sen anlam kazandırmaya çalıştığın eylemler ve söylemlerle kendince anlam arıyorsun. Yoksa sana anlamlı gelen şeyler başkaları için zaten anlamsız senin gözünde. Sen ve diğerleri, diğerleri ve diğerleri, diğerleri ve senin gibiler. Sizin gibiler ve onlar gibiler. Ne kadar çok sınıfa ayırıyorsun, sanki o kadar bol çeşit varmış gibi. Hepiniz aynısınız. İnsanlar işte, sadece insanlar. Kadın, erkek bile değil, büyük, küçük bile, güzel, çirkin, iyi, kötü, çalışkan, tembel de değil, sadece insanlar. Hepiniz aynı bokun farklı renklerisiniz. Kiminiz kendini ya da kendine yakın olanları iyi, diğerlerini kötü olarak tanımlıyor. Kimileri cinsiyetlere göre sınıflıyor. Hepiniz biraz kadın, biraz da erkeksiniz. Alayız bolca kötü, korktukça iyisiniz. Hepiniz çirkin, hepiniz tembelsiniz. Kendinizi ne zannedersiniz? Yaptığın hiçbir davranışın sebebini bilmiyorsunuz? Nefes almak bunların en başında geliyor. Neden nefes aldığınız bilmeden yıllarca hiç vazgeçmeden, ara vermeden, durmaksızın, farkında bile olmadan nefes alıp veriyorsunuz. Hiç düşündün mü, neden bu işi hiç durdurmadığını, neden hiç ara vermediğini, niye bu eyleme bir son vermediğini düşündün mü? Ölmek diyorsun sanki duyuyorum seni. Ölmek ne? Yaşamanın ne olduğunu biliyor musun ki, ölümden korkarsın. Ölümün ne olduğunu biliyor musun? Bilemediğin şeyden mi korkuyorsun, onun geleceğini kabul ediyorsun ama sen ona gidemiyorsun. Demek bu yüzden nefes alıp veriyorsun. Ne olduğunu bilmediğin şeyden korktuğun için.
  • —Grip, nezle, burun tıkanıklığı, horlama, migren, baş ağrısı sıkıntısı olanlar! Toros nanesi geldi! Hoşgeldiniz hanımefendi...

    —Denemek ister misiniz?
    —Yok, teşekkür ederim.
    —Ne demek, ben teşekkür ederim.

    —Kış geldi, çatlak geldi, kış geldi, çatlak geldi! El -ayak-topuk çatlaklarına bitkisel kremlerimiz geldi! Tanesi 10 tl, 2 tane alana 15 tl!!!

    Ve yine bağırdım
    —“Kış geldi, çatlak geldi! Kış geldi, çatlak geldi!” derken yaşlı dedenin biri;

    —“80 milyon çatlak var ülkede hepsine yeter mi?” dedi:)

    ( bir an yetmez diyesim geldi ama sadece gülümsemeliydim)

    Ve ben devam ettim

    —Salyangoz özlü kremlerimiz, sarımsaklı şampuanlarımız var!

    —Hanımefendi bir dakika, sarımsağın faydalarını biliyor musunuz? Eski mısırda antibiyotik olarak kullanıldığından haberiniz var mı? Kepeğe, dökülmeye son veriyor.

    (sabah 4'te sarımsağın faydalarını araştırıp bir biyolog gibi sıralıyordum halka)

    —Peki salyangoz, Onu biliyor musunuz? Sivilcelere, siyah noktalara ilaç, ilaç!

    Ve kadın bana,

    —Peki neden senin yüzünün sivilcelerini yok edememiş...

    Offff yaaaa korktuğum başıma geldi işte. Biri soracak ama kim diye merak ediyordum ve tanışmış bulundum.

    —“Ya patron şu kozmetik ürünlerinin başına yüzüne, gözüne, sivilcelerine badana çeken birini bıraksaydın, bi ben mi elinde kaldım?” diyecektim ki aklıma geldi, çünkü gerçekten bi ben vardım vize haftası bu işi yapan...

    —“Hanımefendi” dedim sakince ve gülümseyerek, “ben sadece çalışanım, ürünün üreticisi değilim, sadece bugün için geldim ve faydalarını bana öğretildiği gibi aktarmaya çalışıyorum. O yüzden sivilcelerime... ” kadın sözümü keserek;

    —“Bağırmasan olmaz mı?” deyip gitti. Of ya cümlemi bitirmemiştim. “sivilcelerime laf söylemeyin” diye bitirecektim oysa ki...

    Halbuki fuar alanındaydık, “Tarım Fuarı” oraya 1 günlüğüne işçi olmaya gelmiştim ve çok kalabalıktı, bağırmam normaldi yani... Neyse konuya gelelim.

    “Tarım Fuarı”, Tarım!!!

    Okurlardan özür dileyerekten söylüyorum ki bazı nedenlerden dolayı ismini veremeyeceğim bir kitapta toplumun nitelikleri 6 tanedir diyordu.

    1-Tarih
    2-Zekâ
    3-Dil
    4-Tarım
    5-Kadın
    6-Ahlak ve Politika

    İşte bu niteliklerden 2 tanesi bugün acaip derecede midemi bulandırdı.

    1- Tarım
    2- Kadın

    Daha doğrusu onlar bulandırmadı midemi ama onlara iğrenç, ahlak dışı bir değer atfeden sistem midemi bulandırdı.

    Hayatım boyunca ilk defa hep nasıl olduğunu merak ettiğim ama ailem kızar korkusuyla cesaret edemediğim bir şey yaptım. “İşe gittim” iş bulmak kolay değil, çünkü tüm öğrenciler işi kapmış, iş dediğim de; garsonluk, temizlik, özel ders, kozmetik ürün satımı...

    Ancak bizim bu hafta vize haftası olduğu için normal öğrenciler işi bırakıp ders çalışmaya başlayınca bizim işverenlerde elemansız kalınca ben de havalara uçtum ama nasıl bir mutluluk sanki KPSS'm varmış da ben sınavdan yüksek almışım da mülakatı geçmişimde, atanmışım da... sonra da ilk iş günüme başlayacakmış gibi bir mutluluk, tabii benim yapacağım iş de bir günlüğüne Kozmetik ürün satma işi bağıracağım, çağıracağım; “sivilcelere iyi gelen Jellerimiz eklem ve bel ağrılarına iyi gelen kremlerimiz, dökülmeye karşı birebir olan Şampuanlarımız var!” diye bağıracağım, bağırdım mı peki? Hem de nasıl:)

    neyse sabah erkenden Uyanıp sarımsağın, salyangozun faydalarını araştırıp iş yerime yani Tarım fuarı alanına gittim fuar alanının ikiye bölünmüş, bir bölümünde dev traktörler ve adını bilmediğin onlarca tarım aleti...

    (ben köylüyüm Anne babam Çiftçi yani normalde o aletleri bilirim de Türkçe adlarını bilmem) ama o traktörler var ya zaten görür görmez Bunlar traktörse babamın kullandığı ne? Babamın kullandığı traktör ise bunlar ne? dedim...

    Vay be insan beyni ne Harikalar yaratıyor dedim , insanlar nasıl bu boyutta bu kadar güzel traktör tasarlayabilirler...

    Ama gittikçe kötü şeyler oldu...

    Neden biliyor musunuz, Çünkü her traktörün önüne kıyafetlerinin %70'i olmayan kadınlar yerleştirdiler (kıyafetinin %70'i eksik olan ya da daha azı eksik olan veya kıyafetlerinin %100 eksik olan ya da kıyafet kullanmamayı bir eksiklik olarak görmeyen kadınlardan çok özür dilerim Benim böyle bir cümle kurmanın nedeni insanların kılık kıyafetleri hakkında konuşma haddini kendinde bulmam değil kadının vücuduna yapılan haksız ve manasız metalaştırmadır. Yani insan giyinmek istediği tarzda giyinmelidir, sırf birilerine kendilerini beğendirmek için giyinmemeli ya da ne bileyim kapanmamalıdır o yüzden.... ) sonra bu kadınlardan her biri bir traktörün yanında narin vücudu ile traktör arasında bir bağ kurmaya çalışıyordu daha doğrusu çalıştırılıyordu.

    gelelim fuarın diğer bölümüne yani benim çalışacağım bitkisel ürünler bölümüne, orası da sanki insanlara “Bu Dünya zıtlıklar Dünyası” der gibi bağırıyordu bu bölümdeki herkes öyle gariban ki traktörle birlikte sergilenen kadınlar kadar acınası...

    bakanlar sadece köylü kesimi; yırtık şalvarlı, yazmalı Ve benim gibi sivilceli...

    Neyse patrondan nasıl bağırmam ve insanlara ürünü nasıl denetmen gerektiğini öğrendikten sonra işe koyuldum, nezle, grip, migren, baş ağrısı olanlar! Toros nanesi geldi!
    Kış geldi çatlak, geldi Kış geldi çatlak geldi! ve ben önümden geçen her insanın önünü kesiyorum elimde deneme için aldığım bir ürünü göstererek, Bu ürünü daha önce denediniz mi? diye soruyorum malumunuz Kış geldi, ayaklar, Eller çatlıyor, Denemek ister misiniz? sadece deneyin beğenirseniz alın zorla aldırmayacağım ve kadınlar, erkekler Yok sağolun der, vallahi zorla aldırmayacağım ya...Sadece bir kere denemek için elinize sürün ve gerçekten beğeniyorlar

    —kaç para
    —10 TL
    —ben birazdan daha bakınayım sonra gelip alırım.
    diyorlar...

    Peki almaya geliyorlar mı? diye sorduğunuzu duyar gibiyim Hayır gelmiyorlar ama ürünü beğenmedikleri için değil ürünü alacak Paraları olmadığı için.... ve bunu hep tekrarlıyorum.
    — 5 TL olmaz mı?
    — 2 tane 10 TL olmaz mı?

    Ablacım yemin ederim benim olsa hepinize beleş veririm ama benim değil sadece elemanım hemde etkisiz bir eleman...

    abartmıyorum gerçekten akşama kadar ürün denettirdim. Ellerini ver abla dedim, azıcık krem sıktım sonra nasıl dedim “güzelmiş ama çok pahalı” deyip gittiler

    — “Abi bak kremi benden alma” diyorum “senin elinin gerçekten kreme ihtiyacı var benden almıyorsan git başka yerden al, ama al, lütfen...” diye yalvarıyorum

    – “Ne yapalım kızım sabahtan akşama kadar tarladayız hep böyle zaten alıştım.”

    diyor.

    Evet gerçekten Alışmışlar, yaralarına öyle bir Alışmışlar ki artık dermansız da yaşayabiliyorlar, hatta çatlamış ellerini yara olarak olarak bile görmüyorlar. Biliyor
    musunuz Sonra biri geldi; “Dayı elini ver” dedim “yok” dedi “Vallahi bir şey yapmayacağım” dedim “sadece krem süreceğim, zorla aldırmayacağım“ dedim. İsteksiz isteksiz elini uzattı ve Elini gördüm simsiyahtı bir sürü çizgi vardı, elini neden vermek istemediğini o an anladım “kızım zeytin topladım da Tarladan yeni geldim o yüzden böyle”

    Tamam kiri pası anlarım, yıkarsa geçer ama o çizgiler o yaralar geçmeyecekti ki... çok normalmiş gibi “yok dayım ya ben de biliyorum o işleri Ellerin böyleyse Ne olmuş sanki?” deyip zorla gülümsemeye çalıştım

    kremi sürdü, kokladı “Güzelmiş” dedi. Onun almayacağını biliyordum utanmasın diye de ısrar etmedim. o da zaten diğerleri gibi “bir bakıp gezineyim tekrardan gelirim” dedi. gelmedi...

    Sonra elleri o dayınınki gibi olan bir sürü insan geldi. anladım tarlada paydos yapılmıştı...

    hepsinin eli kapkara, yapyara, çipçizgi...

    “kremi yarın alırım, şu an Cüzdanımı evde unuttum” diyen de bir sürü oldu tabii hiçbirinin birbirinden haberi yoktu, ama ben hepsinin önünü ayrı ayrı kestiğim için onlardan haberim vardı. hiçbiri hepsinin aynı masum ve saf yalanları söylediğini bilmiyordu ama o bütün “sonra alacağım” yalanlarının ortak muhattabı ben olduğum için biliyordum. hepsinin yaraları aynıydı çünkü hepsi aynı işi yapıyordu, hepsi tarımla uğraşıyordu, hepsi ameleydi, Ama kimsenin birbirini yarasından haberi yoktu akşam 19 a kadar bu şekilde geçirdim sonra patron bana o gün İnsanların eline sürdüğüm kremleri, koklattığım nanelerin karşılığı olarak 70 TL verdi. gerçekten iyi paraydı, zaten para için gitmiştim. öyle mutlu oldum ki. Çünkü, 150 tl ye olan iş hukuku kitabının fotokopisini 40 tl'ye alabilecektim 30 TL de bana kalacaktı...

    Aynen, bugün iş hukuku kitabını almak için işe gittim tabii öğrenci arkadaşlar bilir dönemin Bitmesine az kaldı acındırmak gibi olmasın ama kendini acındırayım; kitabımı Henüz almadım, zaten çalışmıyorum diye bir bahanem var. Hoca sayfa 350 ye kadar gelmiş olabilir Ama olsun sonuçta çalışmayacaksam ne önemi var... diye, düşüne düşüne iş yerinden ayrıldım Tabii ayrılırken birinci fuar alanından geçmem gerekiyordu; yani 1 milyonluk traktörleri Narin bedeniyle birlikte sergileyen kadınların yanından geçtim, sabah traktörler daha satın alınmamıştı Ama dönüşte her traktörün önüne A4 kağıdından kime satıldığı yazılıydı, ve bütün A4 kağıtlarından ortak olan bir kelime vardı “Ağa” . “x köyünden “ A” ağaya satılmıştır.” “Y köyünden “B” ağaya satılmıştır. Bu arada sabah Fuar alanına girdiğimde bir traktör acayip dikkatimi çekmişti, traktörün ön tekerleği benim boyumdan Uzundu! (Bu arada benim 1.68 boyum var) arka tekerlekleri benim Benim boyumu ikiye katlıyordu, elimi uzattığında bile tekerleğin ucuna yetişmiyordu. O kadar beğenmiştim ki yanında fotoğrafını çekip çifçilikle uğraşan abime atmıştım.

    “Abi ileride sana bundan alacağım” diye işte o da iş çıkışı “C” ağaya satılmıştı. (Bu arada ben C olarak tanıttığım ağanın gerçek adını hiç unutmayacağım. Zalımo abime alacağım traktörü almıştı...)

    Tabii düşüne düşüne Yurduma döndüm. bir tarafta kendisine el kremi bile alamayan tarımla uğraşan insanlar bir tarafta fotoğrafını çekmeye çalıştığım ama telefonumun kamerasının bir türlü tamamını çekemediği milyonluk traktörleri alan ağalar...

    Bu nasıl bir sistem ya!

    Peki ya o kadınlar size komik bir şey söyleyeyim mi, beni o traktörlerin yanına koysalardı daha mantıklı olurdu. Neden biliyor musunuz; Çünkü, traktör nedir biliyorum Tohum nedir, Toprak nedir, biliyorum traktörlere bakmaya gelen Ağalara o traktörün yumuşak toprakta bile nasıl hareket edebileceğini hangi bölgedeki tarlalar için uygun olduğunu anlatabilirdim. Çünkü köylüyüm. Mesela traktörlerin parçalarının işlevlerini anlatabilirdim Çünkü ben köylüyüm dedim ya, abim ne zaman traktör tamir ederse Çırağı ben olurum O yüzden traktörün parçalarını bilirim, tanırım... görevlerini, işlevlerini bilirim. ama o kadınlar (onlardan Gerçekten özür dilerim biliyorum onlar buna mecbur bırakılıyorlar
    Onların kendilerini kullanan pisliklerin, kendilerine vereceği paraya ihtiyaçları vardır benim gibi) o kadınlar traktörler hakkında, tarım hakkında, toprak hakkında.... hiçbir şey bilmiyorlardı Hatta tarlada hiç mavi lastik ayakkabılarla bile yürümemişlerdir. Ama bedenlerine kullanarak ağlara traktörlerle kendini sergiliyorlardı.
    Keşke Onlar da benim gibi sarımsağın faydalarını bağırsalardı diye düşünmeden edemedim... Eminim bu Onları daha mutlu ederdi. ( bilmiyorum, belki bende bedenim yerine karga sesimi sergiliyordum.... Belki de para için aynı şeyleri yaptık... bak bu açıdan düşününce üzüldüm ha...)

    Yazının başında toplumun niteliklerini Saydım ya size bu ülkede tarım işinin ne hale geldiğini, kadınların ne duruma düşürüldüğünü anladınız dimi?

    “Bir taraftan İnsanlar kendileri için el çatlağına, el yarasına iyi gelecek kremi bile alamayacak kadar fakir yaşıyorsa, bir tarafta milyonluk traktörler alabilecek insanların paraları çoğalıyor demektir.”

    Ne diyebilirim ki?

    “Allah topunuzun belasını versin tamam mı!”


    https://i.hizliresim.com/oXPWao.jpg

    https://i.hizliresim.com/mMjyDy.jpg

    (10.11.2018)
  • Guillermo' kızı Frida'yı Pek saygın bir Cizvit okulu olan, kuşaklar boyu bilim adamları, üniversite hocaları, entelektüeller ve devlet büyüklerinin beşiği unvanını taşıyan Ulusal Hazırlık Okulu'na göndermek istiyordu

    +"Evden bu denli uzak bir okula gitmesi gercekten de şart mı, Guillermo?"
    -"Bu kaliteteki tek okul orası, ne yapalım?"
    +"Ama okul kız-erkek karışık."
    -"Bunun hiç önemi yok. Hatta daha da iyi. Frida ileride, toplumda kendini iyi savunmasını öğrenir."
    +"Dediklerine göre, beş kıza üç yüz oğlan düşüyormuş."
    -"İyi de, bu Frida'nın başarılı olmasını engellemez ki.Neden çekiniyorsun?"
    +"Ne bileyim, onca oğlanın arasına gitmesi pek uygun değilmiş gibi geliyor bana."
    -"Frida aklı başında bir kız. Herhalde oğlanlarla konuşmasını yasaklıyacak değilsin."
    +"O okula giden kızların anneleri tam da bu dediğini yapıyorlarmış."
    -"Saçma. İlerleme, diyaloğun engellenmesiyle sağlanamaz."
    +"Guillermo, okula gitmek için bir saat yol katetmenin ne demek olduğunu biliyor musun?"
    -"Böylesine kaliteli bir okul, insanın arabayla, at sırtında hatta yürüyerek saatlerce süren yollar katetmesine değer."
    Matilde içini çekti.
    -"Bak Matilde, kısa zaman sonra Frida okula giriş sınavına girecek. Kazanamazsa, bütün bunları tekrar konuşuruz. Ama eğer kazanırsa, gurur duymamız gerekir."
    +Matilde ellerini kavuşturdu ve dışarı çıkmak için şalına sarınırken yakındı, " Kızımız o okula giderse tamamen dinsiz olacak" dedi
    Guillermo gülümsedi.
    1922'de, Frida ciddi bir yüksek eğitim görmenin zorunlu önkoşulu olan okulun sınavına girdi ve kazandı.
    Alıntı Frida Kahlo/ Aşk ve Acı
  • • Kısa Bilgi
    Küçük Prens gezegenini bırakıp diğer gezegenlere yolculuk yapmaktadır. Bu yolculuk esnasında vurgulamak istediği şey BÜYÜMEK 'tir.
    İnsanların büyüdükçe temel insani değerlerden uzaklaştığını bize masum bir şekilde anlatmaktadır.
    ( Kitap içeriği kısmında detaylıca anlattım)

    • Kitap Hakkında

    Küçük Prens, Fransız yazar ve pilot Antoine de Saint-Exupéry tarafından yazılan ve 1943'te yayımlanan masal. Dünyanın en çok satan ve okunan kitaplarından biridir.
    Eserde bir çocuğun gözünden büyüklerin dünyası anlatılır.
    Aslında 1000 sayfalık bir yapıtmış şu anki haline gelmeden önce .
    Kitabın içinde dikkatimi çeken bir konu oldu . M.Kemal Atatürk'ten bahsediliyor .
    Bir Türk gökbilimci Uluslar Arası Astronomi Kongresinde Asteroid-B612 gezenini tanıtırken fes ve şalvar giyiyor diye kimse onun söylediklerine değer vermemiş.
    Sonra TÜRK ÖNDERİ bir yasa koydu ; artık halkı Avrupalılar gibi giyinecek , yasaya uymayanlar ölümle cezalandırılacaktı.
    Aynı gökbilimci Asteroit B612 yi etkileyici ve şık giyisiler giyinmiş olarak tanıttı. Ve herkes onun görüşlerini kabul etti.

    Kitabın aslında Türk Önder değilde Diktatör diye gectiği için belli bir süre yasaklanmış. Çeviri yapılırken Önder diye çevrilmiş diye biliyorum.
    Yine de araştırtırabilirsiniz .



    • Kitabın içeriğine gelecek olursak ;

    Bir varmış bir yokmuş. Asteroid -B612 te bir Küçük Prens varmış . Onun dünyasında her şey o kadar küçükmüş ki tıpkı kendi gibi :)
    Sadece bir ev büyüklüğünde olan gezeninde bir çiçeği üç yanardağı ve baop ağaçları varmış. Küçük Prens gezegeninde günbatımını istediği kadar seyredebilirmiş ve çok keyif alırmış.
    Hatta bir keresinde tam 43 kere izlemiş:)
    Kitapta şöyle diyor :
    "Biliyor musun , insan üzgün olduğu zaman gün batımını çok sever "
    Galiba Küçük Prens'te 43 kere seyrettiğinde çok üzgündü...
    Bir gün ayrılır yaşadığı yerden ve başka gezegenlerde ‘tuhaf’ bulduğu ‘büyüklerle’ karşılaşır.
    Ayyaş, kral, kendini beğenmiş, işadamı, fenerci ve coğrafyacıyla tanışır.
    Tanıştığı kişiler doyumsuz bir yaşam sürdürmektedir.
    Tekdüze bir beklenti içindedirler tümü. Ayyaş içki dışlında bir şeyi görememektedir. Kral emir vereceği kulu, kendini beğenmişse ona hayran olacak kişiyi beklemektedir. İşadamı ise rakamları çoğaltma tutkusuna kaptırmıştır kendini, tüm zamanını yıldızları saymakla geçirmektedir.

    Karşılaştığı ‘büyükler’, Küçük Prens’i kendi beklentileri, kendi tutkuları kapsamında algılarlar. Ayyaş için içkisini engelleyen, kral için emir verebileceği, kendini beğenmiş için ona hayran olacak, işadamı içinse varoluşlu önemsiz bir kişidir Küçük Prens.
    Küçük Prens bu büyükleri anlayamaz, onlarla anlaşamaz, yanlarında kalamaz,ayrılır yanlarından.
    Bu kez Dünyaya , Afrika' ya düşer.
    Burada Yılan , gül , Tilki ile konuşur .
    Tamda bu sırada Pilot Sahra çölünde uçağıyla kaza geçirir.Ve uçağı tamir edecek usta yoktur.Yalnız başınadır . Gece orda kalmak zorundadır . Sabah uyandığın başın da ince sesli küçük biri vardır . İşte bu küçük prens ondan koyun çizmesini ister derken böyle tanışıp giderler .





    Umarım faydalı olmuştur :)
  • Jasmine'in savaşı kaybedeceğinin ispatı gibiydi. Genç kadın deli gibi çarpan kalbini kendi kulaklarında duyabiliyor, oradan bir anda kaçıp gidebilmek için kendini zorluyordu. Oysa, kendine inat, bedeni sanki sabitlenmiş bir şekilde Adrian'ı bekliyormuşçasına uyarılarak oraya çakılmıştı. Kasıklarını yakıp kavuran sıcaklık tüm kötü anılara rağmen orada alev alev yanıyor, ona bir kadın olduğunu haykırıyordu. Bir kadın! Anneanne çamaşırlı bir kadın! Adrian için yetersiz olacağı gün gibi ortalarında dururken Jasmine ona yetebilme hayali kurduğunun bile farkında değildi. Bu bilinçlenme onu daha da utandırarak geri çekilmesini sağlayacakken Adrian hızlı bir hamleyle dudaklarını kavrayarak kendi dudaklarına hapsetti.
    Geri çekilmesine izin veremezdi, hayır! Bu defa daha fazla bedeninin talepşerine arkasını dönmeyecekti ve bedeni deli gibi bu kadının dudaklarının tadına bakmak istiyordu. Genç kadında şaşkınlık uyandıran ani hamlenin ardından bir iki saniyeliğine geri çekilerek onun direnen dudaklarından uzaklaştı ve tekrar kokusunu derin derin içine çekerek aidiyetlik hissi yaratan dudaklara geri döndü. Tenlerinin ikinci buluşmasında Jasmine'in direnci gitgide kırılarak yumuşuyordu. Adrian dudaklarda bulduğu tanıdık tada şaşırdı. Dudaklarını bir kere daha bu tatlı çekiciliğe gömerek uzaklaştırırken olabildiğince tadı hissetmeye
    çalıştı. Genç kadının tadı sıcak bal gibiydi ve sanki Adrian yıllarca bu tadı aramışçasına deli oluyordu. Dudakları bir defa daha buluştuğunda öpüşmeleri git gide tutkuyla şiddetlenmeye başlamıştı. Tutku! Komik çamaşırlı bu kadın, o kalın kenarlı düz şeylerin içinde nasılda seksi göründüğünü biliyor muydu acaba? Kasıklarını, asi kadınının kasıklarına gömmek istercesine, tenini tenine bastırırken içinde oluşan fırtınaya engel olamayarak ellerini genç kadının bedeninde, susuz kalmışçasına, dolaştırmaya
    başladığındı. Her şey bir anda şekil değiştirirken aralarına çakan kıvılcımlar elle tutulabilirmişçesine gerçekti. Adrian dudaklarının istilacı hamlelerine karşılık vermeye çalışan tecrübesiz dudakların her hareketinden zevki tadıyordu. Zevk acıya karışırken acı
    tenlerinde boğulup hazza dönüşüyordu. Bedenleri küçük darbelerle birbirine sürtünürken Jasmine küçük dişlerini sıkmış ve hafifçe dudağına geçirmişti. Tatlı acı Adrian'ın gırtlağından derin bir hırıltıyla kendine yol bulurken dudakları istilasına acımasızca devam etti. Dilleri birbirine dolandığında sanki bir tangonun birbirini zorlayan iki dansçısı gibiydiler. Adrian'ın elleri hiç durmak sızın mermeri andıran soğuklukta ki tende keşif yapıyor, çoktan uyarılan erkekliği Jasmine'in derinliklerine açılan kapıyı zorluyordu.
    Bedenlerini ayıran iki ince kumaş yırtılacakmışçasına gerilmişti. Jasmine ne yapacağını bilmez bir halde kendine engel olmaya çalıştıkça daha bir çıkmaza batıyor gibiydi. Adrian'ı arzulamak bir beddua gibi yakasına yapışmışken nasıl olurdu da onunla aynı çatı altında yaşayabileceğini düşünmüştü ki?