• Ve birden bire Avenarius'u anlayıverdim: Kendini önemli sanan bir dünyaya önem vermeyi reddeder ve bu dünyada gülüşümüze hiç bir yankı bulmazsak, elimizde tek çare vardır: Dünyayı bir blok halinde ele alıp onu kendi oyunumuz için bir nesne haline getirmek; bir oyuncak haline getirmek. Avenarius oynuyor ve oyun önemsiz bir dünyada onun için önem taşıyan tek şey. Ama bu oyun kimseyi güldürmeyecek, o da bunu biliyor.
  • Hayat Neden Bu Kadar Sıkıcı ?
    DiyenLere …
    “Bugün ne Yaptın ? “ Hiiiç Aynı işte ne olsun ! DiyenLere , anlatacak bir çok şeyi olması için …
    Şimdilerde insanlığın en büyük sorun bu … Hayatın sıkıcı , monoton olması dışarıya dahi çıkmak istememek , gün ışığı görmemek … Herşeyin aynı olması insanın canını sıkıyor elbet , bunaltıyor , depresyona sokuyor … Sonuç ; hayatı suçluyoruz , hayata soru soruyoruz neden bu kadar sıkıcı , neden herşey aynı diye ? Peki bu soruyu hiç kendimize sorduk mu ?
    Bugün neler yaptınız ? Şu ana kadar yaptığın şeyleri bana bir anlatır mısın ? Peki ya dün ? İyi de anlattıklarının dün ile bugün arasında ki farkı yok ki ! Dün ne yaptıysan bugünde aynısını yapmışsın … İşden gelmişsin evine yorgun argın , yemeğini yemiş az dinlenmiş , bilgisayarın başına geçmişsin .. Ya da okuldan gelmiş yemeğini yemiş az ders çalışmışsın tamam ! Tek değişiklik dünkü okudukların ile bugün kü okuduğun yazıtLar ! Peki dün neler okudun kaç tanesini hatırlıyorsun ?
    Biliyorum bende böyle sorular sordukça sorunu iyice büyütüyorum ! Böyle düşünmeniz normal , ancak olayın esasî tarafı sorunu kendi kendimizin büyütmesi … Yani sorunun kendimiz olması … Hayatında değişiklik yapmıyorsun hiç ! Demek istediğim şey , işini , okulunu , arkadaşlarını değiştirmek değil … Demek istediğim şey kendini değiştirmek … Yani hayatı değiştirmek , çünkü hayattaki herkes senin için varoldu , onları lehine çevirmek senin elinde ! Demek istediğim şey , işten ya da okuldan eve geldikten sonra her zaman ki gibi olmaman , git yeni birşeyler üret ! MeseLa bir spor kulubune üye ol ! Hayır , hayır yorulmazsın kafanı hiç yorma ! ya da git bir kütüphaneye , al eline değişik bir kitap ! Hiç te sıkıcı değil , asıL sıkıcı olan senin bunları sıkıcı görmen ! Kaç kez gittin bir spor kulubüne ya da kütüphaneye , müzeye ? Gir bir Lokantaya ya da ne bileyim işte şimdilerde cafe diyorlar hiç yemediğin yemekleri tat ! Hiç giymediğin elbiseleri giy !
    İnsanOğlunun özgürlüğü kısıtlanmadık sürece , en hızlı yaşadığı dönem çocukluktur ! Neden biliyor musunuz ? Çünkü çocukluğunuzda herşeyi merak edersiniz .. Öğrenmek , yeni birşeyler üretmek … Çünkü çocukluğunuzda hayatı galeye almazsınız ! Şimdide öyle olun , hayatı kaleye hiç almayın … O zaten sizi alıyor ne gerek var ikinizin de aynı şeyi düşünmesine ! Siz sadece gerekli materyalleri düşünün tamam ! Gideceğiniz ve yapacaklarını yeni şeyler için gerekli parayı kazanın tamam ! Gerisi hiç önemli değil ! Burada ben bile heyecanlandım
    Unutmayın , siz depresyonada girseniz , sesiniz kısılana kadar bağırsanızda hayatın sıkıcı olduğunu o hiç dinlemez … Kum saati devamLı devrilmiş durumdadır ve o kumLar daima akmaya devam eder , siz ölene dek … Sizin ne durumda olduğunuzu hiç önemsemeden ! Zamanın ve hayatın bu kazığına göz yummayın , bir çocuk olun ve gittiğiniz gördüğünüz yerlere dahi sanki ilk kez gidiyormuş gibi heyecanLa gidin ! Binlerce Kez gittiğiniz yer sıkıcı olmaz çünkü sadece gittiniz hiç araştırmadınız ! Bu sefer gidin araştırın ! Gidin hiç oturmadığınız bir koltuğa oturun ! Bazılarının yaptıklarına apttallık dediğiniz şeyleri deneyin .. Emin olun bazen aptal olmak eğlenceli oluyor
    Dediğim gibi zaman akıp gidiyor ve hayatımıza yıllar ekleniyor sürekli ! Peki yıllarımıza hayat ekleye biliyor muyuz ? o zaman durma hadi kalk eline bir kağıt kalem al ve yarın yapılacakların , gezilecek yerlerin , alınacakların listesini çıkar !
    Eee Bugün Neler Yaptın ? Anlatsana !

    (ALINTI)
  • ŞU ÇILGIN TÜRKLER...

    Bir milletin romanını yazmak zor olmuş olsa gerek.
    Bu, kütüphanelerimizin baş köşesinde durması gereken, Türklerin yeniden kurtuluşunun romanı.
    Yirminci yüzyılda yeni bir Türk Destanı yaratarak bağımsız bir devlet kuran Türkler ' in romanı...

    Kitaba başladığınız andan itibaren siz de bir şekilde bu romanın içerisinde yer alıyorsunuz.
    Sizin bu romandakilerden bir farkınız, ülkemizin şu an içinde bulunduğu durumu biliyor olmanız..
    Ülkesinin kurtuluşu için varını yoğunu feda eden bir ulusun Milli Mücadele içerisindeki evlatlarının ne için mücadele ettiğini romanın bir kişisi durumuna gelerek anlıyorsunuz.Ve o günleri bugün yaşadığımız süreçle değerlendirerek, kimi zaman gözlerinizden yaşlar süzülerek okumaya devam ediyorsunuz romanı...

    Ülkemiz işgal güçleri arasında paylaşılmış, ordu diye bir şey kalmamış ortada, silahlarımıza el konulmuş, halk yoksul ve çaresiz..
    Mandacılar, işbirlikçiler, hainler, işgal güçleri, emperyalizmin güdümünde İzmir'e çıkan Yunan ordusu.. .Anadolu insanı yoksul ve çaresiz kendini savunacak azimden yoksun...

    İşte tam bu ortamda O Anadolu'ya çıkıyor. Samsun'a... O Türklerin kötü talihini tersine çevirecek, tarihimizi altın harflerle yeniden yazdıracak olandır.. O büyük insan ATATÜRK ' tür.

    Roman dil ve anlatım açısından o kadar güzel kaleme alınmış ki..
    Okumaya başlar başlamaz kendinizi Kurtuluş Savaşı'mızın içinde buluveriyorsunuz. Kimi zaman İstanbul'dan Anadolu'ya kaçak silah ve cephane gönderen Muharip örgütünün yiğit neferlerinin yanında bir depodan sağlanan silahları motorlara yüklüyor, kimi zaman İnebolu'dan Ankara'ya kağnı ile cephane taşıyan kadınların yanında, bazende Mangal Dağı'nı yeniden ele geçirmek için yaşamlarını feda eden yurtsever askerlerimizin yanında oluyorsunuz..
    Onların, yurtlarını yeniden kazanmak için canla başla mücadele ederken soluk alışverişlerini duyuyorsunuz.

    Bu ülkenin bağımsızlığını nasıl kazandığını öğrenmek isteyenlere 'ŞU ÇILGIN TÜRKLER'i okumalarını öneriyorum. İnanın çok severek okuyacaksınız.

    Turgut Özakman'a böyle bir kitabı yazıp, tarihimizle bizi yeniden yüzleştirdiği için teşekkür ediyor, saygıyla ellerinden öpüyorum.
  • En çok kim seviyor seni?
    Hayatının ilk 11'ini yazsan kalede misin defansta mı? Yoksa şutlarınla mı meşhursun?
    Hangi tribündesin? Kimlerlesin? En çok hangi mevsimi seversin?
    En son ne zaman kendi hatrını sordun? En son ne zaman iki elini boynunun arkasına götürdün de kendi sırtını sıvazladın?
    Kaç kere düştün, kaç defa ayağa kalktın?
    "Hayat rezümende" kaç ah var?
    En son kime, "Senin kredin sonsuz bende" dedin de sonra dostluğunu takside bağladın?
    Vazgeçtiklerinle vazgeçemediklerinin boyları kaç metre olmuş biliyor musun?
    En son kimi üzdün? O yanındakini üzdüğün akşamı ve rüyanda onu sana su uzatırken gördüğünü hatırlıyor musun?
    Şimdi sana kaybolan yıllarını verseler geri alır mısın?
    En çok neye ağlarsın?
    Empati kelimesini elbezi yaptın her yeri siliyorsun, kimse seni anlamayacak o vakit ne yapacaksın?
    Hiçbir hikaye bildiğin gibi değil, di mi?
    Çünkü uzaktan bilemez, uzaktan göremezsin miyopla astigmat var sende.
    Mızıkçılık yapamazsın, oyunun ortasındasın, tam kaybedecek gibiyken, " Hadi bana müsaade" de diyemezsin!
    Hayat bu. Sonra bir bakmışsın aklını, kalbini merdaneye kaptırmışsın. Kendini, herkesi üzüp geçer olmuşsun. Geçmiş hayatlardan kalma hesaplarını bırak, sen kalp kırmazsın.
    Bir gün yakınlarında düşer de dizlerimi, avuçlarımı kanatırsam koşar mısın? Cüzdanında yara bandı taşır mısın?
  • Zaman makinesi olsaydı ve kendi gençliğime, mesela 17 yaşıma, dönseydim, kendime şunları söylerdim;
    papatyakokulummm:

    “En önemli şey aşk. Onu doya doya yaşa bu bir.

    Ne yapmayı sevdiğini bul. ve sonra o sevdiğin şeyi yapabiliyor musun ona bak. Yapamıyorsan, boşuna enerjini tüketme, yapabilenler yapsın. Yapıyorsan, dünyanın en şanslı insanlarından birisin, dilini ısır, kimseye söyleme.

    Sevdiğin insanlar bul. İşlerini onlarla yapmanın yollarına bak. Hayat ‘yap et çalış başar’la geçiyor ve bu maraton çok sevdiklerinle geçerse, iş yapmamış, sürekli aşk yapmış olursun.

    Birkaç kişinin elini sıkı sıkı tut. Onların dertleriyle dertlen, mutluluklarıyla uç, dediklerine kulak ver. Onları kaybetme. Her şey değiştiğinde, senin en orijinal halini bilip sevenlere ihtiyacın olacak.
    Kendini onunla bununla karşılaştırma. Başkalarının kriterlerine göre seçim yapma. O zaman başkalarının gideceği yerlere gidersin. Oralarda ne işin var? Senin yolun başka. Yokuşların başka.
    ‘Konu komşu ne der’ diye dinleme. Komşu senin hayatın hakkında topu topu 15 dakika konuşacak. Sense ölene dek, onu yaşayacaksın.

    Hareket et. Her gün hareket etmeyi alışkanlık haline getir. Bir spora kafayı tak. Dansa kafayı tak. Satranca kafayı tak. Kafayı taktıkların ileride yaldız olup üzerine yağacak.

    Her gün oku. Her şeyi oku. Ağaç olmak nasıldır, Van Gogh olmak nasıldır, İkinci Dünya Savaşı’na katılmış olmak nasıldır? Öğren. Bir gün hepsi, bir yapboz gibi, birleşip sana inanılmaz gerçekleri gösterecek.
    Kızlar zekadan, çalışıp başarandan ve espriden hoşlanır. Erkekler güzellikten, edadan ve huzurdan hoşlanır.
    Hayat alışkanlıklarla yürüyor. Bir şeyi iyi yapmak istiyorsan hemen alışkanlık haline getir. Alışkanlıksa tekrarla oluyor. Beyin böyle programlanıyor. Bir şeyi sürekli yaparsan, başka şeyi düşünmüyor, onu hep öyle yapıyor. O yüzden alışkanlıklarına çok dikkat et. Neyi alışkanlık yaparsan, hayatın ondan oluşacak unutma.
    Erken kalkmak kulağa berbat geliyor biliyorum ama ‘erken kalkan yol alır’ hayatımda duyduğum en doğru şey. Bazen saat 8:30’da üç şey bitirmiş oluyorsun ve inanamıyorsun zamanın göreceliğine.

    Dedikodu yapma. Dedikodu nasıl bir şey biliyor musun… Böyle evinin içine çöp boşaltmışsın gibi. Ağzını, içini, evini kokutuyor. Rahatlatır sanıyorsun ama pisletiyor insanı. Gül geç. Hem dedikodu yapanların başına mutlaka, ayıpladıkları, beğenmedikleri, çekiştirip durdukları şey gelir, unutma. Hayatın mizah anlayışı böyle.
    Kızlar!

    Güzel mi güzel bir kadın olduğunuzda, kendi atınız olsun. Kendi paranızı kendiniz kazanın, onu şakır şakır harcayın. Böylece ayrılıklarla, boşanmalarla attan inip eşeğe binmezsiniz. Atınızı kimse altınızdan alamaz. Dörtnala başka yere gidebilirsiniz.
    Erkekler!

    Yakışıklı mı yakışıklı bir erkek olduğunuzda, kadınlara, çocuklara ve hatta birbirinize asla el kaldırmayın. O güç güç değil. Kaba kuvvet o. Korkudan kaynaklanır. Kaybetme korkusundan. Ve kimseyi avucunuzda sıkarak elinizde tutamazsınız. Tam tersi, avucu apaçık tutacaksınız.

    Kendinden başka kimseyi suçlama. Suçlamak, nasıl diyeyim, zehirli bir duygu. İnsanı frenler. İnsanı kurban psikolojisine sokar. Atıl bırakır. Hatta şimdiden duvara ‘kendimi suçlu hissetmiyorum’ yaz. Çok faydasını göreceksin.

    Ceplerden, bilgisayarlardan, televizyonlardan uzak 1 saat ayır kendine. Kendinle sosyalleş. Yoksa unutursun nasıl biri olduğunu. Hayatın sana başkaları tarafından yansıtılmayan bir aslı var. Onu dinle, deniz kabuğu dinler gibi. Yalnızlığını kimseye verme.

    Yalnızlığın hariç her şeyi paylaş. Çünkü reklamda dediği gibi, ‘hayat paylaşınca güzel’.

    Her gün şükret. Teşekkürü dualarından asla eksik etme. Teşekkür kadar insana iyi gelen şey yoktur. Bir şey istemekten, dilemekten bile iyidir. Sıcacık yapar ruhunu. ‘Bendeki bana yeter, hatta artar bile’ dünyanın en güzel felsefesidir.

    Birinden bir şey isteme. Onun yerine birine bir şey ver. Bak neler olacak seyret sonra.

    Karanlık günler olacak. Düşeceksin de. Yaralar da açılacak. O zamanlarda şunu unutma: Tünel bitecek. Kalkacaksın da. Kabuk da bağlayacaksın.

    Sevdiklerine bıkıp usanmadan, seni seviyorum, seni çok seviyorum de. Hatta sen ne yaparsan yap, kim olursan ol çok seveceğim de.
    Korkmaktan korkma. Ödün bile kopsun. Sonra kapa gözünü bas karanlığına. Belki biri bir taş döşemiştir kim bilir.

    Böbürlenme. Kibirlenme. Köpürme.

    Abart. Çoğalt. Parlat.

    Her gün, bir yazar tarafından hayatının hikayelendirildiğini düşün ve dinle. Böyle bir kahraman olmak ister miydin?

    İstiyorsan başarıyorsun. Ne mutlu sana.”

    -Nil Karaibrahimgil
  • " İnsan Sevince " ismini koyduğum ve on adet öykümün bulunduğu basıma hazır ( şu ana kadar bastırabilecek bir yayınevi bulamadım ) kitabımdan sizlere bir öykümü paylaşmak istiyorum. ( En kısa öykümü paylaşıyorum.) Eleştiri ve fikirlerinizle destek olursanız sevinirim. Daha çok kişiye ulaşabilmesi için paylaşabilirsiniz.

    Aşk Acı Şaraptır

    “ Madem o kadar merak ettin, geç şuraya sana bilebildiğim kadarıyla, dilim döndüğünce aşkı anlatayım. Âşıksan dinleyeceksin. Kuru kuruya aşk edebiyatı yapmayacaksın.”

    Böyle demişti arkadaşım. “ Sen nereden biliyorsun, ne gördün, ne yaşadın? ” diye sormadım. Çünkü yaşamadığın, hissetmediğin bir duyguyu yürekten anlatamazsın. Anlattıkların yavan kalır. Oturdum öğrenci misali dinlemeye başladım. Arkadaşım öyle yürekten, öyle coşkulu anlatıyordu ki “ Âşık olduğunu, aşkı tattığını” gözleri ve sözleri anlatıyordu. Kendisinin bir şey demesine gerek bırakmıyordu.

    “ Öncelikle âşık olup – olmadığını ortaya koyalım. Eğer âşık değilsen, aşkı sana ne kadar anlatırsam anlatayım sen aşkı anlamazsın.”

    “ Neden anlamayacakmışım?”

    “ Aşk anlatılarak değil yaşanılarak anlaşılır.”

    “ Âşık olduğumu nasıl anlarım? Bunun bir formülü yok var mı?”

    “ Gönlüne düşmeden bir damla ateş, kahredip kendini üzme arkadaş!”

    “ Yani? ”

    “ Âşık değilsen kahredip kendini üzmezsin, gönlüne ateş düşmez. ”

    “ Ya ateş düşmüşse gönlüme?”

    “ O zaman aşk kıvılcımları gönlünü ele geçirmeye başlamıştır.”

    Demek ki âşık insanın gönlüne ateş düşüyor, kalbini yakıp kavuruyor.

    Öyle miyim acaba? Değil miyim? Âşık mıyım yoksa?

    Kahredip kendimi üzmüyorum ki ben. Bilakis çok neşeliyim. Sevdiğim erkeği görünce neşem, sevincim daha da artıyor. Âşık değilsem niye ellerim titriyor, nefes alamaz gibi oluyorum. Acaba sadece seviyor muyum?

    “ Ayşe ne olur aşk için bana bir şeyler daha söyle.”

    “ Aşk acı şaraptır, kadehi dudaktır, içersen ıstıraptır!”

    “ Daha açık, anlaşılır şekilde anlat şunu ya! Anlayamıyorum.”

    Kendisi biliyor ya süslü cümleler kuruyor bana. Ben şurada âşık olup olmadığımı anlamaya çalışıyorum. Ayşe düşünüyor, gülümsüyor.

    “ Bunda anlamayacak ne var? Açık anlatıyorum.”

    “ Ben anlamıyorum!”

    “ Aşkı bir içeceğe benzetmiş eskiler. Şaraptır demişler. İçersin sonra ıstırabı başlar. Yani yakar kavurur.”

    “ Başka ne olur insan nasıl etkilenir? İnsana etkileri nasıldır aşkın?”

    “ Gözyaşın silinmez yani gözün yaşlı olur.”

    “ Başka?”

    “ Kıymetin bilinmez. Hiç hükmünde olursun. Sana değer vermez sevdiğin, seni önemsemez.”

    “ Başka?”

    “ Sonu bir ayrılıktır. Kendine âşık eder sonra bırakır gider.”

    “ Olur mu öyle şey?”

    “ Olmazsa aşk bu kadar yüce olur muydu?”

    “ Sevdiğin seni terk mi etti?”

    Yüzünü öte tarafa döndü Ayşe. Besbelli terkedilmiş o yüzden böyle hâkim aşka. Tamda anlattığı gibi! Demek sevmeye devam edersem gözyaşı dökeceğim. Sevdiğim için üzülüp acı çekeceğim. Olsun! Sevmekten vazgeçmek yok. Seveceğim. Madem kıymetimi bilmeyecek. Varsın bilmesin! Benim sevdam da “ Leyla ile Mecnun” gibi dilden dile anlatılsın. Ayrılık varsa kaderde ayrılalım ama sevmeye devam edeyim onu. Onu sevmekten nasıl cayarım ki? Ah! İçim ayrılığı duyunca nasıl da cız etti. Hayır! Hayır! Korkma… Sevmeye devam et gönül.
    Ayşe yine gözü yaşlı pencere kenarında oturuyor. Ne zaman aşk konusunu açsam ağlayıp çöküyor bir köşeye. İyi de neden böyle yapıyorsun arkadaşım. Gözyaşlarının kıymetini bilen mi var? Bana öğüt veriyorsun “ Kahredip kendini üzme arkadaş” diye bir de yaptığına bak. Sen böyle yaparsan ben nasıl âşık olabilirim ki! Aşktan korkuyorum sen böyle eriyip, bitip, kendini tüketirken.

    Ayşe ufukları süzerek söylenmeye başlıyor.

    “ Başında eserse bir deli rüzgâr, gezersin sonunda hep diyar diyar…”

    “Aşk, deli rüzgâr… Divane olup diyar diyar gezmeyi göze alamıyorsan âşık olmayacaksın. Aşkın yüceliğini ayaklar altına almayacaksın. Gözyaşı dökmekten korkmayacaksın.”

    “ Kıymetini bilmeyecekler aldırmayacaksın. Ayrılık kapıyı çalınca “ Hoş geldin” diyeceksin. Aşk acı şaraptır, sarhoşluğuna güç yetiremiyorsan içmeyeceksin. Istırap çekmeyi istemiyorsan mahallende keyifle dolaşıp bu işlere hiç bulaşmayacaksın.”

    Sende Mevlana gibi “ Ben ol da bil” diyorsun yani anladık arkadaşım. Aşk varsa nasibimizde emin ol ki sen gibi olmaktan bir an bile çekinmem.

    Eğer yolumu şaşırıp, “ Aşk şarabını içip ” sapıtacaksam uğramasın yurduma aşk. Ayrılıktan, ıstıraptan korkmuyorum gözyaşı çeşmem seni bekliyor. Yeter ki sevdiğim insaf edip seni sevmem izin ver. Aşkınla yanıp kül olayım. Sana kul, köle olayım…
  • "Bazen şu camdan dışarıya bakıyor, onu mahallenin çocuklarıyla
    oynarken görüyorum. Onu itip kakıyor, oyuncaklannı elinden alıyor, şurasına burasına dirsek atıyorlar. Ve o,
    asla karşılık vermiyor. Asla.
    23
    Yalnızca... başını öne eğiyor..."
    "Şiddeti sevmiyor demek ki," dedi Rahim Han.
    "Demek istediğim bu değil, Rahim; bal gibi biliyorsun," diye atıldı Baba. "Bu çocukta eksik bir şeyler var."
    "Evet, gaddarlık."
    "Kendini savunmanın gaddarlıkla bir ilgisi yoktur. Mahallenin çocukları ona sataşınca ne oluyor, biliyor
    musun? Hasan öne atılıp onları püskürtüyor. Kendi gözlerimle gördüm. Eve döndükleri zaman, ona
    soruyorum: 'Hasan'ın yüzündeki yara nasıl oldu?' O da, 'Düştü,' diyor.