• Kendi halinde bir tarih hocasıyken kitapları uluslararası çapta milyonlar satan bir kanaat önderi haline geldi. Şimdi herkes dünyada olan biteni anlamlandırmak için onun kapısını çalıyor. ‘Sapiens’, ‘Homo Deus’, ‘21’inci Yüzyıl İçin 21 Ders’ kitaplarının yazarı Yuval Noah Harari, Koç Holding’in üst düzey yöneticiler toplantısında bir konuşma yapmak üzere İstanbul’a geldi. Bir rock yıldızı kadar ünlü yazarla, Hindistan’da iki aylık meditasyon inzivasına çekilmeden hemen önce geldiği şehrimizde buluştuk, eşsiz Boğaz manzarasına karşı dünya hallerini masaya yatırdık.

    Bugün Fransa’nın sokaklarına bakınca ne görüyorsunuz?
    - Bir trendin devamını. Fransa siyaseti uzmanlık alanım değil ama şunu söyleyebilirim; eski usul, merkeziyetçi politikalar bugün ülkelerin problemlerini çözmüyor.

    Niye böyle oldu?
    - Pek çokları eşitsizliğin büyümesinin ve refah devleti anlayışının düşüşe geçmesinin insanları isyan ettirdiğini söylüyor. Ama ben buna katılmıyorum.

    Neden?
    - Çünkü elimizdeki veriler bunu pek doğrulamıyor. Sorun bunlar olsaydı sol yükselirdi, sağ değil. ABD’de insanlar bu sorunlardan dertli olsalardı, Demokratlara oy vermeleri gerekirdi, Cumhuriyetçilere değil. Ya da Obamacare için bu kadar tepkili olmazlardı. Onun yerine vergi ödemeyen bir milyardere oy vermeyi tercih ettiler. Ya da Rusya... Eşitsizliğin en derin olduğu ülkelerin başında geliyor. Ama Putin rejimi, Macron’unkinden daha istikrarlı görünüyor. İnsanları harekete geçiren şey çok daha derinde...

    Dertleri sömürülmek değil, kenara fırlatılmak Psikolojik bir şey mi?
    - Evet. İşe yaramaz hale gelme korkusu... 20’nci yüzyılda bütün ülkelerde sıradan insanlar birer kahramandı. İşçiler, askerler, memurlar... Geleceği inşa etmek için bu insanlara ihtiyaç duyardınız. Sovyetler Birliği’nde, ABD’de, hatta Nazi Almanya’sında bile durum böyleydi. Ama şimdi insanlar giderek işe yaramaz hissediyor. O yüzden dertleri sömürülmek değil, bir kenara fırlatılmak. Aslında devletler bu insanlara bakmaya devam ediyor ama bu onlar için yeterli değil. İnsanlar kendilerini önemli hissetmek ister. Popülizm, din, milliyetçilik bu yüzden bu kadar çekici. Ekonomik problemlere çözüm önerdikleri için değil, insanlara hâlâ “Sen çok önemlisin” dedikleri için...

    Liberalizm de bunu demedi mi? Özgür iradeye, eşitliğe, insan haklarına dayalı bir ideoloji sonuçta...
    - Evet, dedi ama onun yanında bir şey daha söyledi: “Her şey daha iyi olacak. Çünkü hayat devamlı gelişir”. Ama öyle olmadı. Hayatın sürekli iyiye gitmesi çok zor. Yine de liberalizm eninde sonunda ekonomi ve güvenlik açısından diğer ideolojilerden daha başarılı olacak.

    Yerini yeni bir ideolojiye bırakma ihtimali yok mu?
    - 20’nci yüzyılda ‘liberal hikâye’, ‘komünist hikâye’ ve ‘faşist hikâye’ vardı. Birbiri ardına çöktüler. Şimdi boşluğu dolduran yeni bir hikâye yok. Batı’nın en liberal ülkeleri bile liberal hikâyeye inançlarını kaybetmiş durumda. Trump gibi, Putin gibi popülist liderler de sürekli geçmişten bahsediyor. İklim değişikliği, yapay zekâ, biyoteknoloji... Bunlarla ilgili tek kelime etmiyorlar. Halbuki geleceğimizi bunlar şekillendirecek.

    ‘Yeni hikâye’ nereden gelecek, Silikon Vadisi’nden mi?
    - Belki bir gün çıkar ama şu an için o da mümkün görünmüyor.

    Neden?
    - Çünkü Silikon Vadisi’ndeki insanların doğal olarak böyle bir hikâye yaratacak donanımları yok. Kendi işlerinde çok iyiler ama siyasetle, toplumla ilgili derin bilgileri yok. Ama ilgilenmeye başladılar. Popülizmin böyle bir faydası oldu. Trump’tan önce Silikon Vadisi’ndeki hiç kimse Kentucky’deki insanlar kimdir, ne isterler merak etmiyordu.

    Fransa’ya dönersek... Olanları Fransız Devrimi’yle, 68 Mayıs’ıyla, Türkiye’deki Gezi eylemleriyle kıyaslayanlar var...
    - Tarihte hiçbir olay birbirinin aynısı değildir.Ama karşılaştırmalar perspektif kazandırır. Bir tarihçi olarak Fransa’da olanlara bakınca benim dikkatimi çeken şu; her şeye rağmen eylemlerin barışçıl düzlemde kalması. Sadece bugün Fransa’da olanlar için değil, genel olarak bunu söyleyebiliriz. Avrupa’da milliyetçilik yükseliyor diyoruz ama neyse ki kimsenin öldüğü yok.

    Tarihi iyi bilmek daha dikkatli olmamızı sağlar Brexit için de geçerli değil mi bu?
    - Kesinlikle. Yüz yıl önce Brexit gibi bir konu ancak büyük bir savaşla çözüme kavuşurdu. İskoç referandumu da böyle barışçıl oldu. Hatta Katalan referandumu bile böyle oldu denebilir. Yaralılar vardı ama kimse hayatını kaybetmedi. Evet, milliyetçilik yükselişte ama bir yüzyıl önceye kıyasla çok daha zayıf durumda. İnsanlar sahip olduğu şeyi kanıksıyor. 1948’den sonra doğanlar barışı kanıksıyor. Çünkü hiç dünya savaşı görmediler. O yüzden Brexit’le yaptıkları şeyin Avrupa’da barışı tehlikeye sokmak olduğunun farkında değiller. Tarihi iyi bilmek daha dikkatli olmamızı sağlar. Brexit hep para üzerinden konuşuldu. Barış-savaş denklemi göz ardı edildi.

    Oysa asıl önemli olan kısım o...
    - Evet. Avrupa Birliği’nin temel başarısı, ekonomik değildir. Avrupa kıtasına barış getirmesidir. Avrupa Birliği çökerse savaş Avrupa’ya dönebilir. “Para olduğu sürece Avrupa Birliği’nde varım.” Bu çok egoistçe bir bakış açısı. Dünyanın önde gelen milletlerinden biriyseniz, ne kadar maliyetli olursa olsun bu oluşumda kalmak sizin sorumluluğunuzdur.

    “Bugün hiçbir lider yeni bir dünya savaşının sorumluluğunu alamaz” diyordunuz...
    - Yakın gelecekte bir savaş beklemiyorum sahiden. Çünkü bedeli çok büyük olur ve hiç kimseye bir faydası yoktur. Ama 5, 10, 15 yıl sonra ne olacağını kim bilebilir ki? Yeterli çıkarı olmasa bile liderinin egoist istekleri bir ülkeyi savaşa sürükleyebilir. Özellikle diktatörlüklerde rejim tehlikeye girince, insanlar şikâyet etmeye başlayınca, yolsuzluk, eşitsizlik varsa... En iyi yol savaşa girmek gibi görünür. Çünkü savaştayken kimse bunlardan söz etmez.

    İki hafta önce düzenlenen G20 Zirvesi’ni takip ettiniz mi? Zirvenin sonunda çekilen o liderler fotoğrafına bakınca ne hissediyorsunuz?
    - Farklı dünya görüşlerine sahip, farklı siyasi sistemleri yöneten bu liderlerin bir araya gelip dünyanın sorunlarını tartışması her şeye rağmen iyiye işaret. Öte yandan hâlâ global bir işbirliğinden söz edemiyoruz. Oysa bugünün bütün büyük sorunları; iklim değişikliği, teknolojinin yıkıcı etkileri ancak global işbirliğiyle çözülebilir.

    Dünya birden çok vahşi bir yer haline gelebilir
    Yeni bir yılın arifesindeyiz. Yeni yıldan umutlu olmak için yeterince sebep var mı?
    - Dünyanın bazı bölgelerinde savaşlar olmasına rağmen tarihin en barış dolu dönemindeyiz. Artık kıtlık ya da salgın hastalıklar nedeniyle daha az insan ölüyor. Bunları tekrar tekrar söylemekte fayda var. Çünkü insanlar çoğu zaman ne kadar şanslı olduğumuzu unutuyor. Ama dikkatli olmazsak bu başarıların hepsini kaybedebiliriz. Dünya birden çok vahşi bir yer haline gelebilir. Çünkü bu başarıları borçlu olduğumuz global işbirlikleri aşınıyor. Bu da hem son jenerasyonun başarılarının altını oyuyor hem de çağın yeni sorunlarıyla baş etme şansımızı azaltıyor.

    Tarihteki en önemli şehirlerden biri İstanbul’a bakınca bir tarihçi olarak neler geçiyor içinizden?
    - Bu sefer dolaşma fırsatım olmadı. Daha önceki gelişimde biraz gezmiştim. Tarihteki en önemli şehirlerden biri. Neredeyse 2 bin yıldır ekonomik, kültürel, dini ve politik bir merkez oldu. Şehrin en karakteristik özelliklerinden biri, dünyaya açık olması. Boğaz sayesinde hep ticarete, dolayısıyla da bir zenginliğe yön verdi. Her dinden, ırktan, etnik kökenden insana açıktı. Ortaçağ Avrupa’sında toleranstan eser yoktu. Önce Konstantinopolis, sonra da İstanbul bir hoşgörü cennetiydi. 1600’de Paris’te herkes Katolik’ti. Bir Protestan şehre girdiğinde onu öldürürlerdi. Londra’da herkes Protestan’dı. Bir Katolik şehre girdiğinde onu öldürürlerdi. O yıllarda Avrupa’da Yahudiler sürülürdü... Kimse Müslümanları istemezdi... Oysa aynı dönemde İstanbul’da farklı mezheplerden Müslümanlar, Katolikler, Ermeniler, Ortodokslar, Rumlar, Bulgarlar yan yana mutlu mesut yaşarlardı.

    Şehrin bugünü nasıl sizce?
    - Şimdi bu biraz tehlikede. Bence enerjik, toleranslı, çokkültürlü geleneği bugün de sürdürmeli. Bu hem Türkiye hem dünyanın kalanı için çok önemli. Tarihi değiştiren olaylar belli başlı şehirlerde olur. Gezegenin tamamına bakın, önemli keşifler nerelerde yapılıyor, büyük organizasyonlar nerelerde kuruluyor? Çok az sayıda böyle şehir var. İstanbul onlardan biri. Farklı kökenlerden insanlar bir araya geliyor, fikir değiş tokuşu yapıp yeni bir şeyler yaratıyorlar. Bu dünyanın en önemli şeyi.

    Bugün iyi bir milliyetçi globalist olmalı, bu çelişkili bir şey değil
    Dünyanın farklı ülkelerinde toplumlar bıçakla ikiye ayrılmış gibiler. Bir tarafta milliyetçi, savaş yanlısı, ayrımcı, globalizm karşıtı bir kitle... Diğer tarafta hümanist, feminist, LGBTİ hakları destekçisi, çevreci, vegan, barış yanlısı bir kitle... Bu çağ, hangisinin çağı? Bu dünya hangisinin dünyası?
    - İkisinin de. Bu hep böyle oldu. İstediği kadar milliyetçi olsun herkes global dünyanın bir parçası. Hep milliyetçilikten söz ediyoruz ama bugün dünyadaki temel ayrım milletler arasında değil. Dediğiniz gibi milletlerin içinde. Her millette farklı gruplardan insanlar var. Bu yüzden de farklı kamplardan insanların birlikte çalışmasından başka bir alternatifimiz yok.

    İlk gruptakilere ne söylersiniz?
    - Bugün iyi bir milliyetçi, globalist olmalı. Bu çelişkili bir şey değil. İyi bir Türk milliyetçisiysen Türkiye’yi iklim değişikliğinin yarattığı sorunlardan, Türk vatandaşlarını da robotların iş pazarında yaratacağı sorunlardan koruman gerekir. Bunlar için de diğer ülkelerle işbirliği yapmalısın.

    İkinci gruptakilere ne söylersiniz? Aralarında umutsuzluğu çok derin olanlar, sık sık paniğe kapılanlar var...
    - Dünya Kupası’nı düşünsünler. Hiç olmadığımız kadar birlik halinde olduğumuzu unutmayalım. Yüzyıl önce Arjantin’den, Fransa’dan, Japonya’dan insanları bir oyun oynamak için Rusya’da toplamanız tamamen imkânsızdı. Ama bugün bu mümkün. Üstelik Dünya Kupası milliyetçi bir oyundur. Herkes kendi milleti için tezahürat yapar. Yine de çok çarpıcı bir işbirliği örneğidir. Sadece bu insanların aynı yerde bir araya gelmeleri değil, uydurma kuralları benimsemeleri açısından da... Evet, ulusal futbol takımları arasında rekabet var ama hepsi tamamen uydurma bir kurallar bütünün kabul ediyor.
    Meditasyon, kendini tanımak için bildiğim en iyi yollardan biri
    Son kitabınızda son bölümü oldukça ilginç; meditasyondan bahsediyorsunuz...

    - Evet. Çünkü kendimizi tanımak çok önemli.
    Hele de insanın beynini hack’lemeye çalışan onlarca uyaranın olduğu bugünün dünyasında... Devletlerin ve şirketlerin sizi tanıdığından daha iyi tanımalıyız kendimizi. Zayıflıklarımızı bilmeliyiz. Manipüle edilmekten ancak böyle korunabiliriz. Meditasyon bunun için benim bildiğim en iyi yollardan biri.

    http://www.hurriyet.com.tr/...i-gelebilir-41053200
  • Daha önce bu yazımda #36743054 Katalonta'ya Selamı okurken aklıma Malraux'un Umutu gelecek ve Orwell'i küçümseyeceğim gibi bir laf etmiştim.Lafımı geri alıyorum,saygılar Orwell ya da Blair.Umut'un yeri çok ayrı o başka ama iç savaşta siyasi çekişmeleri anlamam bu kitap sayesinde oldu.Şimdi yazacaklarım çok sıkıcı şeyler önerim hiç okunmaması yönünde,tamamen kendimi aydınlatmak için yazacağım.
    Ortak düşman Franco mu? Görünürde öyle fakat uygulamada bir düşman daha var "Devrim" Franco karşıtı grupların en güçlüsü P.S.U.C.yani koministler,ayrıca yanlarına esnaf,memur zengin köylüleride alarak önemli olanın savaşı kazanmak olduğunu savunuyorlar,devrim savaşı kazandıktan sonra konuşulacak bir şey.Ki bu daha sonra lafı tüm daha sonralarda olduğu gibi kandırmacadır,devrim işlerine gelmiyor çünkü.
    P.O.U.M
    Devrime inanan İşçilerin dahil olduğu grup,hiyerarşi yok,generalle er aynı seviyede,aynı yemeği yeyip aynı yerde yatıyorlar.Devrimle savaşı ayıramazsınızı savunuyorlar ki bence haklılar.işçiler ve anarşistler bu grubun başlıca güçleri.Zamanla iki güçlü grup çatışmaya başlıyor, p.s.u.c ve p.o.u.m yani,güçlü olan psuc mevki,toprak vb.şeylerin ağırlığıyla taraftarlarını arttırıyor,anarşistler neredeyse silahsızlandırılıyor,o kadar ki Franco şunları kesip biçsede bir kaç ağıt yakıp işimize baksak der gibiler.Rusya koministlerden yana çünkü Fransayla müttefik Fransanın son isteyeceği şey Devrimci bir komşu,Fas'da devrim dışı bir cumhuriyetin kurulmasından yana,İngiltere'nin epeyi bir parası var İspanyada,devrime yedirmek istemiyor bu paralarını,dolayısıyla ingilterede devrime karşı.Franco ise bu durumdan mutlu tabiki ,Madridi ayaklarının altına almak için gün sayıyor.

    Aragon (yine mi Aragon bu Louis olanı değil ,neyse)bölgesinde onbin kişilik milis grubu şans eseri hemen hemen aynı kafaya sahip adamlardan kurulu,Orwell de onlardan biri.Yerel bir sosyalizm içinde yaşıyorlar,belki açlar,açıktalar,fareler tarafından kemiriliyorlar ama eşitler...Belki her gün uyandıkları yeni güne lanet ediyorlar ama bu guruptan sağ kalanlar yıllar sonra hayatlarının en güzel anlarını bu cephede geçirdiklerini söyleyeceklerdir,hiyerarşisiz bir topluluk,para hırsı yok,patron yok,komutan yok,yemek az ama eşit,sigara bile eşit,tiryakilik seviyesine göre değil herkese eşit dağıtılıyor ,ah bu sigara ne zaman bir savaş romanı okusam sigaraya yeniden başlıyorum.Orwell de yırtik postallarıyla çorapsız olarak cephede dolaşırken,gecenin bir vakti üç beş tane patates için metrelerce sürünürken lanet etmiş ama yaklaşık 4 ay süren cephe kariyeri onun için unutulmaz bir tecrübe olmuş.Sosyalizmin varolabileceğini-herkes karşı çıksada profösörler bir takım çok bilmişler ne kadar karşı çıksada ,sosyalizmin de bir çeşit kapitalizm olduğunu savunsalarda- bu cephede görmüş ve ömrü boyunca etkisinden kurtulamamış.
    Kendi askerlik dönemim geliyor aklıma, komutanlardan it gibi korkardık orası ayrı ama eşittik sanki,ne kadar eşit olabiliyorsak o kadar eşittik işte,disiplin sınırsızdı ama belimize kadar karın içindeyken hep beraber üşürdük,Merzifonlu Devran borazan gibi sesiyle günaydın lan derken hepimiz küfrederdik,Devran küfürü yemezse işini tam yapmıyor demekti.Her gece başka bir koğuş nöbetçisi olurdu ama bizi hep Devran uyandırırdı,nedenini hala bilemem.Uyanmazdık ,hep birlikte ısrarla uyurduk, hayatımız kaymıştı nasıl olsa,kahvaltı etmesekde olur,kahvaltı dediğin demir tasa yapışmış donmus patatesle taş gibi ekmek değil mi sonuçta.Hayvan adam Ramazan palaskayla suratımıza suratimiza vurmayı şaka olarak tanımlamıştı,en manyağımız dahil hepimize vururdu ama kimse laf etmezdi şakaydı sonuçta ve istisnası yoktu, adam Hayvan Adamdı ve hepimize eşit sayıda vururdu sonuçta. Palaska darbesi çok acıtır ama eşitse o kadar da acıtmaz demek istiyorum.Ölmek acıtır ama ölüm şartlarımız aynıysa çok da acıtmaz demenin acemi askercesi yani.Ne demek istiyorum, bizim zamanımızdaki askerlik eşitlik üzerine mi kuruluydu? Korkunç bir ast üst ilişkisi vardı,vardı ama rahatsız olmazdık,geberip gidecektik hepimiz sonuçta bu ölüm duygusu hepimizin içindeydi ve hepimiz,komutanlar dahil bu buz cehenneminden paçayı kurtaracağımız konusunda umutlu değildik,bu umutsuzluk bizi kardeşliğe yaklaştırmıştı,teğmen ve binbaşı dahil hepimiz kardeşe yakın bir şey olmuştuk,şartlara küfredip dururduk elbette,dünyanın en şanssız insanları bizdik sanki ve hepimizin hayali aynıydı,sıcak bir oda,temiziz,bembeyaz bir yatak ve yastık sonrası derin bir uyku.Askerden sonra ,yıllar sonra bir şeyler dank eder kafamıza,hemen hemen hepsiyle konuştum,biz aslında hayatımızın en mutlu günlerini askerdeyken geçirmiştik ama haberimiz yoktu bundan,kendimizi cehennemde sanan cennetliklerdik biz.Askerde kimse kimseyi küçümsemez,küçümser derse yalan söyler,kimse kimsenin aklını geliştirmez ,cahil cühela adamları etkiledim ,düşünce yapısını değiştirdim diyen yalanın kuyruklusunu söyler,yalan söylemiyorsa askerlik filan yapmamıştır zaten.Askerde sadece bir şey öğrenilir ya da öğretilir; kardeş olmak! Gerisi yalan dolandır.Kardeş edinmeden terhis olanlarsa farkında değillerdir ama çok şey kaybetmişlerdir.Onbeşbin TL karşılığında olası kardeşlerini satanlaraysa lafım yok.Sami kardeşim, bu kardeşin seni düşünüyor,ölene kadarda bir telefon uzağında olacak.Hayvan Adam,ne zaman iki metrelik bir kar yığını görsem üstüne çıkar Hayvan Adam yazarım,nereden baksan görürsün o kadar kocaman yazarım.Kardeşlik sayesinde gelen ölümler ve kardeşlik sayesinde gelen kurtuluşlar.Ölen askerleri kardeşlik öldürdü kalanlarıysa kardeşlik kurtardı.En güzel ölüm ve en güzel kurtuluşla.Selamlar hepsine.

    Nereye bağlayacağım konuyu,pek bağlayacak halim kalmasada bir yerlere bağlamalıyım.Her şey hakkında çok atıp tuttuk her şeyi bildik herkesi etkilemeye çalıştık ,sinir bozucu şeyler yazdık ve okuduk,sinir bozucu olduğunu bilmeyerek,bazı şeyleri çok kolay söyledik(benim Orwell i küçümseyeceğim demem gibi) biz kim oluyoruz da bu kadar kolay atıp tutabiliyoruz,üç beş kitap okuduk mu felsefenin içinden geçtiğimizi sanıyoruz,basit insanlar olduğumuzu,bir halta yaramadığımızı,esasen kendimize bile bir faydamız yokken büyük büyük laflar ettiğimizi görmüyoruz,"çok bilmiş" olmayı erdem sayıyoruz ama bunun aslında korkunç bir kusur olduğunu bilmiyoruz,aynı tastan yemek yediğimiz arkadaşımızı engin düşüncelerimizle "adam etmeyi" övünerek anlatırken iğrençleştiğimizi görmüyor muyuz? Askerlik denilen şeyi "çalışacak adamı,en verimli çağında salakça bir göreve çağırmaya" indirgeyerek neyi amaçlıyoruz,askerliğini doğru düzgün yapan bir genç,bu kısacık zamanda kendini olağanüstü bir şekilde keşfeder,neleri yapabileceğini görür,bu paha biçilmezdir,çok değil sadece bir tane bile kardeş kazansa bu ömrünün 20 yıllık çalışmasına bedeldir.Kitabımızla ne ilgisi var şimdi bu dediklerimin,askerliği şiddet olarak görmek,ne bileyim en basiti bir tüfeği söküp yeniden takmasını bilmemek olası bir savaşta ölüm demektir,sadece kendi ölümü değil tüm ailesinin ölümü,silah söküp takmak için kaybedecek zamanı olmayanlara sözüm,ne yapmaya vaktiniz var,yarın öbürgün mecbur kalırsan bu nasıl çalışıyor diye sorduğunda öldün demektir ,askerlikle oynamayalım,bedellisi bedelsizi uzunu kısası...Mayamızda askerlik varken ,bu ülke evlatlarının yaptığı en iyi şeyi hemde tüm dünyadaki herkesten daha iyi yapabildiği belkide tek şeyi ellerinden almakla neyi amaçlıyor olabiliriz.Yine kitabı bağlayamadım,tekrar deneyeceğim.Sen kalk İngiltereden gel İspanya'ya hemde kendi ülken içten içe karşı tarafı desteklerken yap bunu,niye yaparsın böyle bir şeyi,Katalonya'ya selamı neden çakarsın,tahmin etmek zor değil,kardeşlik için tabiki,4 ay aç susuz ,kir pas içinde ne zaman öleceğini bilmeden sıcak yatağından kalkıp geliyorsan kardeşlik için yaparsın bunu başka bir şey için değil,savaşlar ve asker olmak insana nasıl kardeş olunur onu öğretir,hayatta kalmayı filan geçin.Barselona savaştan biraz uzak kalması sebebiyle,savaşın,yoldaşlığın etkisi yavaş yavaş etkisini kaybedince,isçi tulumları görünmez olur,şık giyimli insanlar caddelerde dolaşmaya başlar,lüks otellerde parası olan herkese sınırsız yiyecek vardır,Madridte çocuklar yiyecek ekmek bulamazken Bardelonada şişko şişko adamlar bıldırcın yerler,bu nedendir.Savaşın olduğu Madrid te insanlar daha gerçektir daha eşittir ve daha kardeştir.Tepenizde sürekli uçan kurşunlar görüyorsanız paraya olan ihtiyaç pek akla gelmez.Malraux İspanya'da sigara ikramı paket uzatılarak yapılmaz demişti,pek anlam verememiştim,şimdi anlıyorum.Tütün Faroe Adalarinda üretiluyor oda Franconun elinde,dışardan tütün getirtmekse yasak,paralar yiyecek ve cephane için kullanilmali,tütüne verilecek para yok.Sigara kıtlığibda elbette paketle ikram edilmez bir tane çıkarılır verilir o kadar.Biri paket uzatıyorsa onun devrim karşıtı olduğundan şüphe etmek komik bir düşünce olmasa gerek,Malraux bunu anlatmak istemiş galiba.Diyeceğim şu,iki saattir kıvranıyorum,gurbet,sıla özlemi,can korkusu,iki nöbetçiye güvenerek çekilen tatlı uykular,konserve kutular.Bir erkek,en güzel uykusunu askerdeyken uyumuştur,en lezzetli gelen yemeğini askerde yemiştir,en güzel çayını askerde içmiştir,özlemin en derinini oradayken tatmıştır,en anlamlı telefon görüşmesini oradayken yapmıştır.Askerlik bitincede aynı çocuk değildir artık,ömür boyu sürecek kardeşlikler edinmiştir.Bu fırsatı üstüne birde para vererek tepmek garibime gidiyor yeri gelmişken söyleyeyim dedim,söyleyeceklerim bu kadar,kitaba geri dönersek,aslında kitaptan hiç çıkmadık desem yalan söylemiş olmam.Orwell savaş karşıtı bir roman yazmamış,onu destekliyor mu,bunu söyleyemem,çare arıyor ve bunu savaşta buluyor; kardeş olabilmenin çaresi...
  • Aslında uzun zamandır üye olmayı düşündüğüm bir site idi burası. Kısmet Arda Çolakoğlu için oldu. Kendisine üye olmadığım için yorum yapamadım üye oldum bu sefer de yeni üyesiniz sayfasına yorum yapamazsınız deyince site ben de bari sayfamda yazımı paylaşayım dedim. Evet kendisini dolaylı yoldan tanıdığım için 16 yaşında olduğunu da sizlere iletmek isterim. Konu itibari ile kendisi benim okumadığım bir kitabı teknik ve yapı içerisinde inceleyerek bizlere tanıtmaya çalışmış. Gayet de başarılı bir inceleme sunum olmuş. Tebriklerimi buradan kendisine iletiyorum. Efendim, arkadaşların çoğu kitap incelemesinden yola çıkarak yaş ve bilgi arasında korteks bağ kurmaya çalışmışlar.Doğaldır. Ben de kendisinin çalışmalarını ilk okuduğumda hayretler içerisinde kalmıştım. Bu yaşta böyle bir dili kullanmak hele ki Türkçeyi yerinde ve eski Osmanlıca kelimeleri de aralara sıkıştırmak bu yaşta bizlerin bile ki çok okuyan biri olarak kendimden bahsederek söyleyeyim beceremeyeceğimiz takdire şayan bir dağarcıktır. Yani şuncacık çocuğu kıskanmadım desem yalan söylemiş olurum.
    Bir beyefendi kendi çocukluğumuzdan yola çıkarak zamanımızda algılarımızı ve beynimizi geliştirecek materyallerin çok sığ ve yetersiz olmasından bahsetti. bir yerde haklıdır. Arda kardeşimizin yaşlarındayken ansiklopedilerimiz ve şehir kütüphanelerinden başka kitap okuyabileceğimiz kaynaklar yoktu. Kitaplar da ne hikmetse bayağı pahalıydı. Ama bizlerin tek kazancı sadece genel kültür konularında bilgimiz oldu. Ansiklopedileri okuya okuya. Konumuza dönersek ben Orhan Pamuk'un sadece beş kitabını okumuşum. Sessiz Ev i raflarda çok gördüm ama elim bir türlü gitmedi. Şimdi hatırladım zamanında Samsundayken bir kitap kulübümüz vardı orada paylaştığımız kitapları okur herkes bir hafta sonra okuduğu kitabı açıklardı. Bir arkadaşımız galiba bu kitabı anlatmıştı. Şimdi hayal meyal hatırlıyorum. Yazarın ilk okuduğum romanı Kara Kitaptı ki üniversite yıllarında okumuştum. O dönem Orhan Pamuk okumayanı da dövüyorlardı. Tek hatırladığım o kitaptan "bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti". Başka da bir şey hatırlamıyorum. Ne yazmış konusu neydi inanın hiç bir şeyi hatırlamıyorum. Sanki sisler içerisinde gri karanlık bir şeyler var ya da olmuş gibi bir konuydu. bu kitaptan bir şey anlamadım. Yazarı da anlamadım diyerek bu sefer Cevdet Bey ve Oğullarını okudum. Bak burada hakkını yemeyelim gayet akıcı düzgün bir şekilde kitabı bir solukta okumuş hatta uzun süre etkisinden çıkamamıştım. Tıpkı Ahmet Altanın Kılıç Yarası gibi hatta o kitabın devamı çıkacak diye aylarca her kitapçıya sormuştum. Çıktı mı çıktı mı diye. Zamanımızda Volvo görmek zor zordu. Hatta Leman bir esprisini dahi yapmıştı adam her gün kapıkuleye gider geçti mi volvo geçti mi diye sorardı. Onun gibi bir şey. Sonra da çıktı İsyan günlerinde aşk. Neyse Beyaz Kaleyi okudum Kar ı okudum ama pek o kadar da etkilenmedim. Daha doğrusu gayet normal basit sıradan bir öyküler gibi gelmişti bana.Özür dilerim bu kitapları 15 yıl belki de daha uzun yıllar önce okuduğum için aklımda hiç bir şeyleri kalmadı. Ama bir kitabını okudum sonra Hay lanet dedim keşke okumaz olaydım. Benim Adım Kırmızı. Yok anlayamıyorum. Böyle bir dil üslup yok. İki kere okudum koskoca kitabı yok. Olaylar örgüler kişiler arasında bir bağ nedensellik ve sonuç göremiyorum kuramıyorum. Üçüncü kez okudum eh birazcık zorlama bir şeyleri kaptım dedim. Kapattım. aradan biraz zaman geçti bir yerde biri yazmış diyor ki Orhan Pamuk kitaplarında özellikle Benim adım kırmızıyı bir de Kabalistik felsefeyle okuyun dedi. Allah Allah nereden çıktı bu da şimdi. İyi dedim bari Önce Kabala yı öğreneyim. Nedir ne olduğunu. Ve hakikaten sultandan tutun da kırmızı renge kadar geçen her imge obje bir algı bir subliminal mesaj. Yok canım dedim. Olmaz bu kadar da. Tekrar beşinci kez okudum. Evet resmen kitap imge simge ve sembollerle doluydu. O zaman şunu düşündüm. Cevdet Bey ve Oğullarını yazan Beyaz Kale (ki onda da bir şeyler var) yi yazan "Kar"ı yazan adam bu adam mı. Uzun süre elimdeki kitaplarına teker teker özet olarak baktım üstünden geçtim yine ve İşte Nobel edebiyatı herkese niye vermediklerini de daha iyi anladım.
    Genç kardeşimizin yapmış olduğu üslup biçim ve teknik konularına değinmek istemiyorum. Ama onu bir yerde kutluyorum dediği gibi yazarın tamlamaları, benzetmeleri ve ağdalı cümlelerine katlanabilmek zor ve müphem bir olay. Kişinin burjuva tandanslı oluşu onun sınıf arasındaki farkları ve bilinci veremeyeceği anlamanı doğurmaz ama benim her zaman söylediğim bir kural varır. İnsan yaşamadığı duyumsamadığı ve hissedemediği bir şeyi yazamaz. Eline sağlık genç arkadaşım Arda ÇOLAKOĞLU.
  • Yazarlar,yüzlerce sene geçmesine rağmen hala insanların kalplerinden geçenleri anlatarak hayatlarına devam ediyorlar.
    Oblomov'da da bunu hissettiriyor Gonçarov. O anki hisler yaşamlar şimdiki yaşamlara hislere o kadar benziyor ki. Yine de Oblomovluk kolay ve çekici gibi görünse de zor iş vesselam.
    Oblomovluk aslında tembellik(ben öyle sanıyordum)değil yapmak istememek. Hayallerinin olması ama onları gerçek yapmak istememek her zaman hayal olarak kalsınlar demek belki.

    İlya namı diğer Oblomov beni çoğu zaman sinir kırizine soksa da o er meydanına çıkacak bir pehlivan olarak değil,sakın bir savaş seyircisi olarak doğup büyümüştü. Oblomov, yıkılmakta olan bir toplum düzeninin, Rus derebeyi sınıfının çocuğudur. Ailesi tarafından donanımlı ancak tembel yetiştirilmiş, bir çok sorumluluğu ve yapması gereken işleri olan ancak yattığı yerde bunları düşünürken bile “Of çok yoruldum, biraz dinleneyim,” diyerek içinden çıkmadığı yatakta derin uykulara dalan bir karakter.Çalışmak veya hareket etmek denildiğinde bile "peki ne zaman yaşayacağız" diye dertlenen üşengeçliği yüzünden sevdiği insanı kaybetmeye razı olup onun için savaşmaktansa, en yakın arkadaşıyla evlenmesine sevinerek mutluluk dileyen kişi Oblomov. Çünkü kızmak ve tepki göstermek için bile üşenmektedir…
    Yine de ben onun dürüstlüğünü,vefalı yüreğini sevdim. Bir çok zorlukla karşılaştı,donuklaştı,uyuştu,neşesi,zevki bozuldu,yaşama gücünü yitirdi ama yüreği hiç bir sahteliğe düşmedi,lekesiz kaldı. Hiçbir güç onu doğru yoldan çıkaramadı. Temiz ve dürüst kaldı.
    Gonçarov, Ştoltz-Oblomov karşıtlığında eski ve yeni Rusya’yı, Doğu’yla Batı’yı karşı karşıya koymuştur. Kendinin ve ülkesinin yaşadığı dramı anlatırken bir kötüleme ya da öğüt verme tatsızlığına düşmeden farkını ortaya koyarak romanın en acı yerlerinde bile sakin, hatta babacan bir hikâyeci tavrını yitirmiyor.
    Sözün ve leddāllīn'nine gelirsek
    İçinde yaşayan Oblomov’a söz geçirebilenler için okunası bir kitap olmuş. Sevgiler. Fotoğraftaki de benim Oblomovum işte :)
  • BİR BABA ANCAK BU KADAR GÜZEL ANLATILABİLİR

    Bir kadının itirafları:
    On yedi yıllık evlilikten sonra bir kadın şunları söylüyor:

    Erkek, Allah'ın yarattığı en güzel canlıdır.
    Eşine, kızına, kız kardeşine, annesine, babasına, torununa vermek için sahip olduğu herşeyi feda edip, vazgeçer.

    Gençliğini ve sağlığını eşi ve çocukları için feda eder, çünkü sürekli çalışır.
    Bazen gece geç vakitlere kadar çalışmaya devam eder, ailesinin hayatını, çocuklarının geleceğini inşa etmeye çalışır.
    Birkaç işte çalışmak zorunda kalsa ve bu sağlığına mal olsa dahi…
    Sürekli mücadele eder.

    Annesinden, diğer yakınlarından, hatta iş yerinde amirinden işittiği azarlara tahammül eder.

    Tüm bunların sonunda yine kabak onun başına patlar.

    Biraz eğlenmek için gezmeye çıksa, sorumsuz biri oluverir.
    Evde kalsa, tembel olur.
    Hata ettiklerinde çocuklarına kızınca, vahşi baba olur.
    Kızmasa, boşverici baba olur.
    Karısının çalışmasına izin vermezse geri kafalı, karısının başının belası,
    izin verse, karısının parasını istismar eden bir asalak olur.

    Annesinin sözünü dinlerse suçlu, karısının sözünü dinlerse yine suçludur.

    Tüm bunlara rağmen baba şunları yapar:
    Çocuklarının her hususta kendisinden daha iyi olmasını ister.
    Çocukları küçükken ayağını, büyüyünce yüreğini çiğnediklerinde tahammül eder.

    Dünyadakinin en iyisini veremezse dahi, sahip olduğunun en iyisini, hatta belki hepsini verir.
    Çocukları gökteki yıldızı istese, o gücü yetse güneşi getirmeye çalışır.

    Eğer anne dokuz ay çocukları karnında taşıdı ise, baba da aklında, zihninde, ömrü boyunca taşır.

    Aile için babası iyi olduğu sürece, tüm dünya iyidir..

    Yetim bir çocuğa sorun isterseniz..
    Baba kelimesini duyup da "Baba" diyecek kimseyi bulamamak ne zor bir şeydir, anlatsın size.

    Allah'ım, ana babalarımıza bizi ufakken merhametle yetiştirdikleri gibi, merhametinle muamele et, onları bağışla. Amin..
  • Alev yurt odasında bulunan eşyalarını topladığı sırada birdenbire kapının açılmasıyla ürktü. Gelen oda arkadaşı Filiz.
    Her zaman ki gibi telaşlı ve heyecanlı...

    Filiz'in telaşla odaya adım atmasıyla melankolik ruh halinden bir an için sıyrılan Alev, valizin ön bölümüne koymak için gardırobun sağ üst çekmecesinden çıkardığı çorapları, yanında ayakta durduğu yatağın üzerine eğilerek bıraktı.

    O esnada Filiz çoktan odanın ortasına kadar gelmiş, kollarını yana doğru açarak,
    " Neden hala buradasın?... "
    " Sinsice zihnime dolan gelecek kaygısı yüzünden! Mezun olmak demek bana göre, yeni bir hayata yelken açmak demek ve bu beni çok ama çok korkutuyor. "

    Filiz, sitem dolu bir ses tonuyla işaret parmağını duvardaki saate doğru uzatarak,
    " Tamam ama farkındasın değil mi? Otobüsün kalkma vaktine az bir zaman kaldı ve biz burada durmuş geleceğe kaygıyla bakıyoruz. "

    Mahçup bir edayla,
    " Üzgünüm..." dedi.
    " Üzgünüm ama... "
    " Aması falan yok, Alev! Seni anlıyorum. Ama seni anlamam sana hak verdiğim anlamına gelmesin! Ben de en az senin kadar endişeliyim. Hayatımda yeni bir sayfanın açılması beni de tedirgin ediyor ama bilinmezliklere doğru yelken açmak mutlu olmaya engel değil ki!... "

    Bakışları yerde duran bir kağıt parçasına takıldı ve eğilerek aldı.
    Hüzün dolu bir sesle,
    " Ne kadar planlar yaparsan yap, bir gün biz de bu kağıt parçası gibi sağa sola savrulacağız. Bir zamanlar şomizle kaplı, cildi parlak bir kitabın değerli bir sayfası iken, şimdi ise hunharca koparılarak savrulmuş değersiz bir kağıt parçası. O yüzden boşuna tasalanma! Geleceği asla ön göremezsin..." diye, ekledi.

    Sessiz adımlarla pencereye doğru yürüdü ve kampüsün bahçesinde büyük bir alanı kaplayan ağaçları, seyre daldı.

    Filiz'in önünde durduğu pencerenin kenarından bir hırsız gibi odaya girmeye çalışan cılız bir gün ışığına takılı kalan Alev, belli belirsiz bir ses tonuyla,
    " Haklısın..." diye, mırıldandı.

    Deminden beri kulağının arkasına girmekte inat eden bir tutam saçıyla oynamayı bırakarak,
    " Hadi, o zaman! Sadece yatağın üzerinde duran çoraplar kaldı. Onları da valize yerleştirdik mi, tamam! " dedi ve yatağa doğru seğirtti.

    Yatağın yanına geldiğinde çorapları almak için eğildiği anda bir tanesi kayarak yere fırladı. Düşen çorabı almak için sağ kolunu yere doğru uzattığı sırada, bakışları hukuk fakültesini kazandığında babası Kemal Bey'in armağan ettiği Swarovski taşlarla bezenmiş beyaz altın kaplamalı saatine takıldı.
    Panikle,
    " Eyvah! Çabuk, Filiz! Otobüsün kalkmasına az bir zaman kalmış. Hızlan!..."

    Filiz pencereden ayrılıp, gözlerine yansıyan sıcacık bir tebessümle Alev'e baktı.
    Sanki daha bir dakika öncesine kadar, denizde gemileri batmış gibi karalar bağlayan karşısındaki değildi!

    Hani sınırlı zamanda yapmakla mükellef olduğu bir işi tamamlamaya çalışan telaşlı insanlar vardır. Heyecanlarından elleri ve ayakları birbirine dolanır. Alevin şu anki ruh hali de tıpatıp, o insanlar gibiydi.
    Heyecanı, telaşına yansımıştı.

    Alevin duygusal geçişleri meşhurdu. Değişken bir mizaca sahip olmasıydı belki de Filiz'in Alev'i bu kadar çok sevmesi. Ya da en zor zamanında sinesinde yaralarını sarıp sarmalamasıydı. Sebep hangisi olursa olsun, onun nazarında Alev'in önem ve değeri mütemadi tartışmaya kapalıydı.

    Hani bazı hatıralar vardır, geçmişe sığmayan. Zaman geçse de daha dün yaşanmış gibi hatırlanan...

    Filiz de dün yaşanmış gibi hatırladı, annesinin vefat haberi yurda ulaştığında çektiği ızdırabı. O gün acı haber kendisine verildiğinde, sessizce akan gözyaşları sinesine değen kızgın bir kor gibi yüreğini dağlamıştı. Yüreği kanarken, nasıl da çareyi bomboş bakışlarla sınıf arkadaşlarında aramıştı. Oysa ki onlar uzaktan ibretlik bir film gibi, göz süzerek izlemişlerdi, gözlerinin önünde yaşanan trajediyi. Yaşamak zorunda kaldıklarına karşı hissettiği derin bir öfke ve acıyla, ayaklarını sürüye sürüye kampüsün en kuytu köşesine kadar gitmiş, gözüne kestirdiği büyük bir ağacın kovuğuna gizlenerek saatlerce ağlamıştı. Ağladıkça ruhundaki acı dağılacağına, katlanarak çoğalmıştı. Ta ki... Ne zaman yanına oturduğunu bile fark etmediği bir yabancının elindeki mendille gözyaşlarını silmesini, çektiği ızdırabı hafifletmek istercesine kollarını sımsıkı boynuna dolayıp bağrına basmasını, hissettiği ana kadar...

    Kabul ediyordu, kolay değildi! Sevdiğini ebediyete uğurlamak! Hele ki kaybedilen candan öte bir can, bir anne ise...

    Uğurlanan kim olursa olsun sizi sizden alır da bırakmaz mı, sonsuz denklemli bilinmeyenlere...
    Uğurlanan hisseder mi, hiç bu kadar özlendiğini...

    Hatıralarından sıyrılan Filiz, son kalan eşyalarını toplayan Alev'e yardım etti. Önünde duran son valizin fermuarını da kapattıktan sonra, buruk bir sevinçle Alev'in bulunduğu tarafa baktı.

    " Tamam mı? " diye, sordu.
    " Tamam, gidelim!... "

    Tam caddeye adımlarını atmışlardı ki aynı anda geri dönüp, bir kez daha uzun uzun baktılar dört yıldır yuva bildikleri kampüse. Karmaşık ve yoğun duygular içinde tekrar önlerine dönüp, ardısıra sürüklenen tekerlekli valizlerin çıkardığı tiz sesler eşliğinde maziyi geride bırakıp, geleceğe doğru yol aldılar.

    Öğleye doğru terminalin ön kapısından içeri girdiler. Neyse ki otobüsün kalkmasına az da olsa, biraz daha vakitleri vardı.

    Etrafta sağa sola doğru koşuşturan insanlar. Günlük yevmiyelerini çıkarabilmek uğruna, yolcuların peşisıra dolanan seyyar satıcılar. Meşhur, klakson sesleri.
    Tam bir şamata...

    Önlerine çıkan kalabalığı yarıp, otobüsün kalkacağı hatta vardılar. Ellerindeki valiz ve çantaları otobüsün önündeki kaldırım taşının kenarına koyup, valizlerin yanında duran boş banka oturdular.

    Filiz biletleri internet üzerinden almıştı. Fiyat olarak, Terminalden alınan biletlere oranla daha cazipti. Hem de istenilen koltukta oturma imkanı vardı. Biraz oturduktan sonra, birdenbire ayağa kalkan Filiz, bakışlarını Alev'e doğrultarak,

    " Basılı biletleri almak için, büroya gitmeliyim! "
    " Bastırmak şart mı? "
    " Şart değil, belki ama bilet mevzusunu şansa bırakmak istemiyorum. Geçen gün kampüsün yemekhanesinde yemek yerken, yan masada oturan grubun sözlerine, istem dışı kulak misafiri oldum. Benim gibi bir öğrenci, internet üzerinden bilet almış. Biletini bastırmış olduğu halde, nereye koyduğunu unutmasın mı? Yetkili birime mağduriyetini izah ettiğinde, herhangi bir problem teşkil etmez diye, teminat vermişler. Ayrıca ters bir durumda kullanılması için, referans numarası göndermişler!... "

    Kendisini pür dikkat dinleyen Alev'in mevzuya bakış açısını ölçmek adına,
    " Terminale gittiğinde söyle bakalım, ne olmuş? " diye, sordu Filiz.
    " Geçmiş yerine oturmuş. "
    " Hıı... Bekle oturmuş!.. "
    " Tam yerine oturduğu anda başka bir yolcu gelerek, koltuk üzerinde hak iddia etmesin mi! Meğerse aynı koltuk numarası o yolcuya da satılmış! "

    Merakının hükmü ağır basan Alev, Filiz'in cümlesini tamamlamasına fırsat vermeden,
    " Eee, sonra ne olmuş! " diye, sordu.
    " Neyse ki, bizim öğrenci basılı biletini son anda çantasının en küçük gözünde bulmuş da, indirilmekten kıl payı kurtulmuş!... " diye, cevapladı.
    " Şaka gibi, desene... "
    " Şaka gibi... "

    Filiz gülen gözlerle tam arkasını dönüp gideceği esnada, hafifçe yana doğru eğilerek,
    " Aç mısın? Atıştırmalık bir şeyler alayım mı? " diye, sordu.

    Hoşlanmayla karışık bir ilgiyle etrafı seyre dalan Alev, bakışlarını diktiği sabit noktadan ayırmadan,
    " Şu anda aç değilim! Ama al, istersen! Belki yolda yeriz. " diye, mırıldandı.

    On dakika sonra Filiz bir elinde biletler, diğer elinde yiyecek poşetleri ile çıkageldi.
    Elindeki poşetleri valizin üzerine koymak üzere eğildiği anda arkasından,
    " Bakar mısınız, genç bayan! " diye, gür bir erkek sesi duydu.

    Filiz doğrulup, ayağa kalktı. Uzun boylu, kısa saçlı, vakur bir duruşu olan, bu genç adamı kısık gözlerle süzerek,

    " Buyrun, problem nedir? " diye, sordu.
    " Kusura bakmayın! Rahatsız ediyorum ama deminden beri size yetişmeye çalışıyorum. Durmadan önüme geçip duran insanlar yüzünden, malum hafta sonu Terminal'de adım atacak yer yok! "
    Genç adamın bakışları bir an için, önündeki bankta arkası dönük olan Alev'e takılı kalsa da tekrar Filiz'e odaklanarak,

    " Neyse, asıl bahsetmek istediğim mevzu, İzmir'e kalkacak olan otobüs yedinci hattan değil, birinci hattan kalkacak! Son dakika gerçekleşen teknik bir arıza yüzünden, otobüslerin kalkış saatleri değişti. "

    Bu sefer de bakışları, bir yolcuya yön tarif eden kısa boylu, ama atletik bir fiziğe sahip olan delikanlıya takıldı. Üzerinde bulunan giysilerin ambleminden şirketin elemanı olduğu anlaşılan gence,
    " Fuat, bakar mısın? " diye, seslendi ve akabinde Filiz'e doğru dönerek,

    " Siz önden gidebilirsiniz! Eğer bir mahsuru yoksa valizlerinizin şirket elemanı tarafından bagaja yerleşmesinden emin olurum. "

    Filiz mahçup bir edayla,
    " Ah! Teşekkür ederim. " diye, cevap verdi. Alev'in yanına doğru giderek, sol omzundan hafifçe sarstı.
    " Alev! Hadi, gidelim! "

    Onlar konuşurken, paytak paytak yürümeye çalışan sevimli, küçük bir çocuğun kendinden büyük pamuk şeker yeme çabasını gülümseyerek izleyen Alev, yavaşça ayağa doğru kalktı ve tebessüm ederek,
    " Tamam..." dedi.
    Az önce izlediği manzara yüzünden, içinden attığı kahkahanın tınısı, istemsizce ses tonuna yansımıştı.

    Tam ayrılmak üzere olan genç adam, kulağına müzikal gibi gelen neşeli sesin sahibini görmek adına, bakışlarını Alev'e doğrulttuğu anda Alev'in meraklı bakışlarıyla karşılaştı. Gözlerini kırpıştırarak şaşkın bir vaziyette, karşısında duran genç kızdan ilk görüşte etkilendi. Öyle gösterişli bir kız değildi, etkilendiği kişi. Bilakis ufak tefek, çelimsiz ve miyon bir cüsseye sahipti. Ama tebessüm ederken etrafına yaydığı o saf, katışıksız enerji muhteşemdi. Öyle ki genç ergenler gibi yaşamında ilk defa, bir genç kızın bakışlarına esir oldu. Asıl enteresan olan ise, Alev'in de genç adamın bakışlarında kaybolmasıydı.

    İkili arasında hissedilen yoğun atmosferin ayrımına varan Filiz, usulca Alev'in koluna değerek,
    " Hadi, gidelim!..." dedi.

    Zihin dünyası alt üst olan Alev, çaresizce Filiz'in ardı sıra otobüsün olduğu birinci hatta doğru yürüdü. Otobüsün yanına geldiklerinde binmeden son bir kez daha genç adamı görme isteğiyle dolup taştığı için, ümitle başını geriye doğru eğdi.

    Oradaydı...
    Hemen bakışlarını kaçırdı ve önüne döndü.
    Basamak yerine boşluğa adım attığı anda, elinde olmadan sendeledi. Bakışları ile Alevi takip eden genç adam Alevin basamaklarda sendelediğini gördüğü zaman, ileri doğru bir hamle yapsa da yerinden kıpırdamadı. Çünkü Alev dengesini çabuk sağlamış ve içeri girmişti bile! Filiz olanları fark etmedi. O sırada muavinle havadan sudan koyu bir sohbete dalmıştı. İçeri giren Alev Elinde tuttuğu yiyeceklerin olduğu poşeti üst rafa yerleştirip cam tarafındaki yerine geçip oturdu. Şoförün muavine seslenmesiyle muhabbetleri yarım kalan Filiz de Alevin arkasından otobüse binip, koridor tarafındaki yerine oturdu

    Filiz yerine oturduktan sonra, yan gözle Alev'i seyre daldı. Alev hissis bakışlarla, kucağında tuttuğu kol çantasının sapı ile oynuyordu.
    Kısa bir zaman sonra, daha fazla mevzuya kayıtsız kalamayan Filiz, Alevin omzuna dokunup gözlerinden yansıyan sıcacık sevgi dolu bakışlarla,
    " Alev! Nasılsın " diye sordu.

    Alevin aklı karışmıştı.
    Hislerine bir anlam vermeye çalışıyor ama anlam veremediği gibi, içinde bir yerlere de sığdıramıyordu. Parmak uçlarına kadar yüreğini titreten bu hisse o kadar çok yabancıydı ki!...

    Kendisine sevgi dolu gözlerle bakan Filize doğru yaklaşıp, yanağına kuşun kanadının değmesi gibi küçücük bir buse kondurdu. Sessiz kelimelerle tekrar önüne dönüp, bu sefer istem dışı otobüsün camından dışarı bakmaya başladı.
    Bakıyordu ama görmüyordu...

    Filiz hislerini tahlil edebilmesi için, Alevi daha fazla sorgulamadı. Ön koltuğun arkasına taktığı kol çantasını açtı ve içinden kitabını alıp, yarım kaldığı bölümden itibaren okumaya başladı.

    Bomboş gözlerle camdan dışarı bakmaya devam eden Alev, birden bir çift gözün üzerinde olduğu hissine kapıldı. Görüşü netleştiğinde,
    " Aman Tanrım!... " diye, fısıldadı.

    Bu sefer gözlerini kaçırmadı. Doya doya baktı, yüreğinde fırtınalar kopmasına vesile olan, o bakışların sahibine.
    O anda klasik Türk Edebiyatı tarihine damga vurmuş olan Eylul deki Suata benzetti varlığını . Necib de ismi meçhul genç adam...

    Eylül, Alevin favori kitabıydı. Kurgu olduğunu bildiği halde eser bütün varlığına tesir etmişti. Ve dahi tesir etmekle kalmamış, üstüne üstlük ruhunu esaret zincirleri ile kahramanlarına bağlamıştı. Bir çok okuyucusuna göre Eylül, simgesel olarak yasak bir aşka konukseverlik yapmış olsa da, Alevin nazarında saf ve tertemiz bir aşka timsaldi

    Muavin elinde tuttuğu mikrofona doğru,
    " Sayın yolcular!... Hayırlı yolculuklar dilerim!..." dedi ve otobüs yavaş yavaş hareket etmeye başladı.
    Alevin bakışları bir saniye hoparlöre doğru kaysa da, tekrar pencereye döndü. Bu sefer genc adam gözden kayboluncaya kadar bakışlarını ayırmadı. Genc adam gozden kaybolunca perişan bir vaziyette, ilgiye mazhar olmak isteyen bir kedi gibi, kitap okurken uyuyakalan Filize doğru yavaşça sokuldu.

    Alev böyle perişan bir vaziyette iken, genç adamda ondan farklı değildi.
    Genç adam, Alevin bindiği otobüs şirketinin sahibi, makina mühendisi Kenan Turan. Ailesini çok küçük yaşta trafik kazasında kaybettiğinde, yapayalnız ve tek başına hayatta kalma mücadelesi vermişti. Hem çalışmış, hem de okumuştu. Azmi ve cesaretiyle başarılı atılımlar yaparak, yirmi sekiz yaşında büyük bir şirketin sahibi olmuştu.

    O gün Terminalde teknik bir arıza olduğu haberini alır almaz, şirketteki işlerini yarım bırakıp soluğu terminalde aldı. Yaşanan problemlere bilfiil iştirak ederek çözmeye çalışmasıydı belki de, genç yaşında sektörde pay alması!

    Filiz'in basılı biletleri almak için büroya uğradığı sırada, arka masada yardımcısı Ahmet beyi dinlemekle meşguldü. Ahmet beyi acil bir iş için şirkete gönderdiği için, yolcuları bilgilendirmek görevi ona kalmıştı. Gerek saha da, gerekse de saha dışında, işine hakim olmayı seviyordu.

    Saha da yolcuları bilgilendirme esnasında karşılaştı, kalp çarpıntılarına vesile olan kişiyle. Bakışları karşılaştığında nefes almayı unuttu, gördüğüne inanamadı. İnanmak istemedi belki de! Böyle temiz yüzlü, masum insanların var olabileceğine dair olan inancı o kadar çok zayıftı ki...

    Etrafında zaman zaman kadınlar tarafından ilgiye mazhar olsa da, hiç bir kadın ona şu an hissettiği duyguları hissettirememişti. Nereye dönse yapmacık bakışlar ve sahte gülüşler...

    Klakson sesleri eşliğinde ağır ağır kalkan otobüsün ardından, bomboş gözlerle baktı Kenan bey. Yanına koşarak gelen yardımcısı Ahmet beyin,
    " Kenan bey, efendim dosyaları getirdim! " sözlerini ayrımsamadı. Telaş içinde özel aracına doğru yöneldi.
    Kenan Bey'in cevap vermeden telaşla ayrılması, Ahmet beyi endişelendirdiği için arkasından ısrarla,
    " Kenan Bey, Kenan Bey... "
    "Efendim, iyi misiniz" diye seslendi.

    Duygusal bağlamında tamamen perişan olan Kenan Bey, aracına binerek yardımcısına uzaktan el sallamakla yetindi.
    Ahmet Bey bir süre şaşkın bir vaziyette, Kenan Beyin arkasından bakakalsa da Fuat yanına gelip,
    " Ahmet bey, özel hattan eşiniz Lale hanım aradı. Sizi cep telefonunuzdan aramış ama ulaşamamış. Derhal onu geri aramanızı istedi. " demesiyle, panikle koşar adım büroya giderken, Kenan beyi unutmuştu bile!...

    Özel aracına binen Kenan bey, kendinden emin olarak otobüsün ardından yola koyuldu. Şirketin İlk mola yerinde Alev'le tanışmak ve hislerini anlatmak niyetindeydi. Alevin hislerinden de en az kendi hislerinden emin olduğu kadar emindi. Sessizce o bakışların bir anlamı olmalı diye, fısıldadı.

    Ne yazık ki Terminalden ayrılır ayrılmaz, kader ağlarını örmeye başlamıştı bir kere!...

    Otobana çıktıktan sonra yaklaşık bir kilometre yol almışlardı ki, karşıdan son sürat gelen ticari bir araç, Alevin otobüsüne sağ tarafından hızla çarptı.Ticari aracı son dakika fark eden otobüs şoförü, direksiyonu sola doğru kırıp manevra kabiliyetini konuştursa da, kazaya engel olamadı.

    Uzaktan kazanın şiddetini tam görmese de olaya şahit olan Kenan Bey, aklı başından gitmiş bir halde aracını yol ortasında durdurarak, panikle araçtan fırladı. Kendisine seslenen arkasındaki araç sahiplerinin uyarılarını dikkate almadan, koşarak kaza mahaline vardı.

    Olay mahaline vardığında gördüğü manzara karşısında dehşete kapıldı. Ortalık yolcuların feryat figanlariyla yankılanıyordu. Doğruca çarpma şiddetinin en fazla olduğu tarafa yöneldi. Otobüsün sağ ön kısmı tamamen içeri doğru çökmüş, yolcularin kimisi dışarı çıkmış, kimisi de arka kapının önünde yığın oluşturmuşlardı.
    Otobüsün etrafını çepeçevre dolaşarak, kırılan camların ardından içerisini görmeye çalıştı.

    Aradığını göremedi...
    Korku dolu bir ifade ve boğazından yükselen tuhaf ağlamaklı bir sesle
    " Tanrım yardım et! " diye yalvardı.

    Çok değil! Daha bir saat öncesine kadar, bir kuşun kanadı gibi kanatlanan kalbi, şimdi acıyla daralmaya, vücudu da çaresizliğin yarattığı hüzünle titremeye başladı. Aslında ilk defa bir kazaya şahit olmuyordu. Mesleği gereği, daha vahimlerini de görmüştü. Ama bu farklıydı. Ailesinin ölüm haberini aldığı günde, küçük olmasına rağmen tıpkı böyle yıkılmıştı.

    Alevi bulamamış olmanın hüznüyle boğuşurken, arka taraftan yaşlı bir amcanın acı içinde,
    " Yardım edin! Lütfen!..."
    " Kapının önünden çekilin!..."
    " İçeride yaralılar var, biri benim eşim!" haykırışıyla, aniden camdan içeri girmeye karar verdi. Gözüne az ileride, yerde duran dağılmış bir metal parçası ilisti. Hemen gidip o parçayı eğilerek yerden aldı ve sol ön camdaki kırık alanı geçebilecek kadar genişletmeye çalıştı. O esnada gördü. Kalbini esir alan kız, çarpmanın şiddetiyle koridora savrulmuş, arkadaşı da baş ucunda eğilmiş,
    " Alev! Yalvarırım, uyan!..." diye, hıçkırıklarla ağlıyordu.
    Bir an için başını kaldırıp kırılan cam seslerinin geldiği tarafa baktı, Filiz.
    " Yardım edin!..."
    " Arkadaşım uyanmıyor!... " diye, haykırdıktan sonra tekrar önünde boylu boyunca uzanan Alev'e döndü. Saçlarını usulca okşayarak,
    " Alev! Lütfen, uyan! Sen de beni bırakıp gitme!..." diye, yalvarıyordu.

    Alevin tepki vermediğini gören Kenan bey, cam parçalarının vücuduna batmasına aldırmadan bir hışımla koridora girdi.
    Filiz bakışlarını Alevden alarak, karşısında duran adama baktı. Terminaldeki genç adamdı.
    Yanılmamıştı...

    Demek ki Alev'le arasında, söze dökülmeyen bir şeyler yaşanmıştı. Az önceki vakur duruşlu adam gitmiş, yerine acı çeken bir adam gelmişti. Vücudu cam kesikleri ile doluydu. Derin kesiklerin olduğu yerlerden, koridora kanlar damlıyordu. Canı acıyordu ona şüphe yoktu ama çektiği acıya rağmen gözlerinde daha büyük bir keder ve derin bir acı vardı.

    Alev'i kaybetmekten ölesiye korkan Kenan Bey, söze dökmeye korktuğu soruyu, bakışlarıyla sordu. Gözlerinin içine hüzünle bakan, genç kıza.

    Anlamıştı Filiz...
    Belli belirsiz bir fısıltıyla
    " O yaşıyor! " diye, mırıldandı.
    Kenan bey buruk bir sevinçle,
    " Allahım sana şükürler olsun! " diye, haykırdı olanca sesiyle.

    Cam parçalarının derin kesikler bıraktığı kollarına aldırmadan, incitmekten korktuğu Alev'i usulca kollarına alarak, Filiz ile birlikte boşalan arka kapıdan dışarı çıktılar.

    Olay mahaline ambulans gelmiş, neyse ki birkaç hafif yaralı dışında can kaybı yaşanmamıştı.

    Alev hastanede gözlerini açar açmaz, ilk anda esiri olduğu bakışların sahibini gördü. Yanında da her zamanki gibi, sevgi dolu gözlerle bakan Filiz.
    Filiz sevinçle, el çırparak,
    " Nihayet hastamız uyandı. Ben kahve almaya gidiyorum. İsteyen var mı? " dedi. Her ikisinden de bir cevap gelmediği için, kapıya doğru yöneldi.
    Tam kapıdan dışarı adım attığı anda, Alev'in,
    " Filiz!..." diye, seslenmesiyle, arkasına döndü.
    Bakışlarıyla gitme, diye yalvaran arkadaşına,
    " İyi olacaksın! Hem de çok iyi!..." diyerek, dışarı çıktı ve usulca kapıyı kapattı.

    Kapanan kapının ardından genç adam, dayandığı duvar dibinden ayrılarak Aleve doğru yaklaştı. Hissettiği yoğun ve derin aşkıyla,

    " Merhaba! İsmim Kenan Turan..."

    https://youtu.be/bHuGC7k8YIA