• Neam, O Zât-ı Melik elbette ve elbette kıyamet gününün, ölülerin diriltileceği günün, haşir gününün, durup bekleme yapılacak günün, sorguya çekileceğimiz günün, amellerimizin tartılacağı günün, sırattan geçeceğimiz günün ve nihayetinde tüm amellerimizin karşılığının verileceği günün sahibidir. Evet, kâinatın ve bütün mevcudatın gerçek ve tek sahibi ve mutlak hükümdarı, mülk ve saltanatı devamlı olan zat elbette hâkimiyetin ve saltanatın zirvesi olan din gününün dahi sahi-bidir.
  • Neam, O Zât-ı Melik elbette ve elbette kıyamet gününün, ölülerin diriltileceği günün, haşir gününün, durup bekleme yapılacak günün, sorguya çekileceğimiz günün, amellerimizin tartılacağı günün, sırattan geçeceğimiz günün ve nihayetinde tüm amellerimizin karşılığının verileceği günün sahibidir. Evet, kâinatın ve bütün mevcudatın gerçek ve tek sahibi ve mutlak hükümdarı, mülk ve saltanatı devamlı olan zat elbette hâkimiyetin ve saltanatın zirvesi olan din gününün dahi sahibidir.
  • insanlığın sınıflı toplumunun sınıfsız topluma dönüşeceği o yılları ön görürce " din gününü" bu gelecek günlere yakıştırır; Allah sistemini bu yönde geliştirir.
    " Allah " şüphesiz ki bu "din gününün" de biricik sahibidir. " [ İnfitar ]
  • O güzel atlara binip giden o güzel insanlardan biriyle, Aziz Nesin'le ve onun kıymetli bir eseriyle tekrar beraberiz sevgili okur dostlarım...

    Son günlerde 'timeline'larımızın bu değerli aydınımız ve onun eserleriyle dolup taşmasına vesile olan #28388406 etkinliğini tertip eden NigRa 'ya ve tabii ki etkinliğin fikir babası, Nesin Vakfı'nın fahri temsilcisi, Aziz Nesin'in 1k'da daha çok okunması ve tanıtılması için gerçekten çok büyük bir emek ve mesai harcayan çok değerli dostum Tuco Herrera 'ya en içten teşekkürlerimi gönderiyorum...

    İncelemem daha çok Aziz Nesin üzerine odaklanacak ama öncesinde kitapla ilgili kısa bir bilgi paylaşmalıyım sizinle;

    Sizin Memlekette Eşek Yok Mu adlı eser, 'Aziz Nesin'in Aziz Nesin'den Seçtikleri' alt başlığıyla ilk olarak 1995 yılında AD yayıncılık tarafından basıldı. AD yayıncılık, Doğan Yayın Holding'e bağlı olan, şimdi Doğan Egmont olarak bildiğimiz yapının ilk versiyonudur. O yıllarda Milliyet Yayıncılık harika bir proje ortaya koydu. Gazete yayıncılığının avantajlarını kullanıp, gazete kağıdına kitaplar basarak ve yine yay-sat aracılığıyla bunu tüm gazete bayiilerine ulaştırarak maliyeti ucuza gelen bu kitapları çok cüzi fiyatlarla okurla buluşturdular. Kitaplarını basacakları yazarlarla da yine sembolik telif anlaşmaları yaptılar. Çünkü bu bir okuma projesiydi ve bu proje sayesinde pek çok kitap yüz binlerce eve girmiş oldu.

    İşte Aziz Nesin de AD Yayıncılık'ın yönetmeni Yalvaç Ural'ın teklifi üzerine bu eseri hazırladı. Kendince beğendiği, okurlarının da seveceğini düşündüğü öyküleri bu kitapta bir araya getirdi. Ee böylesine seçmece bir eser olunca, yıllar içerisinde Aziz Nesin'in en çok okunan kitaplarından biri oldu bu kitap... Ben de yayınlandığı sene ilk baskısını alıp okuduğum bu kitabı, 23 yıl sonra tekrar okuma şansı elde etmiş oldum... Meraklısı için ilk baskının görsellerini de paylaşayım sizinle:)

    https://i.hizliresim.com/EPjR5A.jpg

    https://i.hizliresim.com/XPZXkk.jpg

    Şimdi size Aziz Nesin'in gülmece öyküleri gibi komik mi komik, sizi gülmekten kırıp geçirecek, gözünüzden yaşlar akıtacak küçük bir hikaye anlatmak istiyorum...

    Zamanın birinde, Doğu ile Batı arasında, tam sınırda kalan güzel bir ülke varmış. Tam sınırda kaldığı için ne Doğu ne de Batı sahipleniyormuş bu ülkeyi... O yüzden bu ülkede yaşananlar yine bu ülkeye mahsus kalıyormuş... Ülkenin ak saçlı, kara kaşlı, buruk bakışlı bir aydını varmış... Bu aydın hayatı boyunca ülkede yaşayan fakir fukaranın, ezilmişlerin, horlanmışların, kenara atılmışların sesi olmaya, onların sesini yukarılara duyurmaya gayret edip durmuş... O kadar çok kitap yazmış ki, kitapları üst üste dizseniz aydının boyunu geçiyormuş neredeyse...

    Aydınımızın anlatacak çok hikayesi varmış... Bu hikayelerde toplumun belini büken zamlardan tutun da, arap saçından hallice bürokrasi taşlamalarına kadar ne ararsanız varmış... Aydınımız gittiği her köyde, geçtiği her kasabada mutlaka orada yaşayan insanların arasına girer, onlarla konuşur, dertleşir ve tüm sıkıntılarını dile getirmek için notlar tutarmış... Sonra da evine gelir bunları tek tek kaleme alırmış...

    'Yukarıdakiler' lafı düzünden anlamaz veya anlamazdan gelirler diye, edebi kaygıları bir kenara bırakıp bol bol mizah ve güldürü katmış yazılarına... Tabiri caizse her cümlesinde bir taş atıyormuş yukarı doğru... Olur ya, belki birisinin kafasına gözüne isabet eder de, lütfedip aşağı bakar; oradaki insanları da görür diye umut içinde bıkmadan, sıkılmadan yazmaya, konuşmaya, anlatmaya devam etmiş...

    Aydınımızın yaptıkları bununla da bitmemiş. O her zaman kendisinin yaşadığı ülkeye ve topluma borçlu olduğunu ve borcunu ödemeden ölmek istemediğini sık sık dile getirirmiş... Yazdıklarından belli bir gelir elde etmeye başlayınca kazandığı o parayla eğitim olanaklarından yoksun çocuklar için bir vakıf kurmuş. Kazandığı her kuruşu işte bu vakfa ve vakıftaki çocuklarının eğitimine harcamış... Çünkü o aydın, toplumu geliştirmenin ve daha iyiye doğru dönüştürmenin yegane yolunun eğitim olduğunu çok iyi biliyormuş...

    Sonra efendim, günün birinde aydınımız kültürel bir etkinliğe katılmak üzere yollara düşmüş ve Anadolu'nun bir vilayetine gitmiş... O vilayette kendisi gibi başka okur-yazar-çizer aydınların ve diğer davetlilerin de katılımıyla etkinlik için otelde bir araya gelmişler... Onlar içeride konuşmalarını yapıp dostluk ve birlik mesajlarını iletirken otelin dışında küçük bir kalabalık birikmeye başlamış. Bu kalabalık kısa bir süre sonra gittikçe büyümüş büyümüş ve otelin dışında adım atacak yer kalmamış. Sonra bu kalabalık grup bir anda bağırıp çağırmaya başlamış... Her biri öfkeden çıldıracak duruma gelmiş... Sonra bakmışlar bu iş böyle olmayacak; bağırıp çağırarak öfkelerini dindiremiyorlar... Peki sonra ne yapsalar beğenirsiniz?

    Dayanamayıp bizim aydınımızın da içinde olduğu oteli dört bir tarafından ateşe vermesinler mi?

    Ve geldik hikayemizin sonuna... O yangın içinde 35 kişi dumandan boğularak ölmüş... Bizim aydın ise can havliyle cama dayanan itfaiye merdivenine kendini zor atmış... Sonra da merdivendeki görevli 'sen misin kurtulmaya çalışan' deyip bizim aydını darp etmiş ve aşağıdaki öfkeli kalabalığın arasına fırlatmış... Tam kalabalık aydınımızı linç etmek üzereyken polisler son anda gelmiş ve her tarafı kan içinde kalan aydını o kalabalığın arasından çekip çıkarmış... Hikaye de böylece bitmiş...

    -----------------------------

    İyi de neden kimse gülmedi bu hikayeye?

    Hikaye yeterince komik mi değildi, yoksa ben mi güzel anlatamadım acaba?

    Sanırım ben hikaye anlatırken Aziz Nesin kadar komik olmayı başaramıyorum... Kusur bende mi yoksa benim yazdığım hikayede mi, orasına siz karar verin...

    -------------------------------

    Ataol Behramoğlu'nun yukarıda bahsettiğim Madımak Katliamı'nda hayatını kaybedenler anısına yazdığı şiiri pek çoğunuz bilirsiniz;

    yaşamak bu yangın yerinde
    hergün yeniden ölerek
    zalimin elinde tutsak
    cahile kurban olarak
    yalanla kirlenmiş havada
    güçlükle soluk alarak
    savunmak gerçeği çoğu kez
    yalnızlığını bilerek
    korkağı, döneği, suskunu
    görüp de öfkeyle dolarak
    ***
    toplanır ölü arkadaşlar
    her biri bir yerden gelerek
    kiminin boynunda ilmeği
    kimi kanını silerek
    kucaklıyor beni metin altıok
    aldırma diyor gülerek
    yaşamak görevdir yangın yerinde
    yaşamak insan kalarak

    Aziz Nesin'in hayatını da tek cümleyle özetlemeye kalksak sanırım bu şiirin son iki dizesi gibi etkili bir ifadeyi zor buluruz: Yaşamak görevdir bu yangın yerinde, yaşamak insan kalarak... Çünkü tam da bunu başarmıştır Aziz Nesin, yani başarması belki de en zor olanını... Adına ölüm fetvalarının verildiği, kitaplarının bir dönem okul kütüphanelerine sokulmadığı, adının geçtiği pek çok evde küfür kıyamet koptuğu ve nihayetinde yakılarak yok edilmeye çalışıldığı bir ortamda, daha doğrusu bir yangın yerinde inadına yaşamıştır Aziz Nesin ve inadına insan kalmayı başarabilmiştir son nefesine dek...

    Gelelim onu yakmaya gelen ve adına 'Müslüman' deyip Müslümanlığa onarılmaz bir leke süren o insafsız, yüreksiz, vicdansız yobaz takımına...

    Onların o oteli yakmaya çalışması tesadüf değil, bilinçli bir tercihtir. Çünkü bildiğiniz gibi yanma eylemi bir şekilde kutsal kitaplardaki cehennem tasviriyle özdeşleşen bir eylemdir. Yani aslında bu yobazlar, oteldeki insanları yakmaya çalışarak haşâ, kendilerini Allah yerine koymuşlar, kendilerince belirledikleri günahkârlara daha ölmeden ceza vererek, yakmak suretiyle sözüm ona bu dünyada o insanlara cehennemi yaşatmışlardır.

    Yüzsüzlük bu ya, sonra da bunu yapan o caniler utanmadan, kıldıkları her namazın her rekatında Fatiha suresini büyük bir pişkinlikle okuyabilmişlerdir. Oysa ki Fatiha suresinin 4. ayeti olan 'Maliki yevmid din' ifadesinde Allah'a ithafen 'Hesap ve ceza gününün (ahiret gününün) mâlikidir/sahibidir' denmektedir.

    İşte bu yobaz takımı, günde 100'den fazla okudukları ayeti idrak edecek şuurdan yoksun oldukları için rahatlıkla kendi başlarına kararlar alıp yalnız Allah'a ait olan hesap ve ceza gününü onun adına veya kendilerini onun yerine koyarak bu dünyada uygulamayı kendilerine reva görmekten hiç çekinmemişlerdir.

    -------------------------------

    Durun daha bitmedi:) Madem buralara kadar geldik, sonunu da getirelim o halde...

    Farklı meallerden defalarca okuduğum Kuran-ı Kerim'de, Allah'ın bizlere vermiş olduğu ve konumuzla yakından ilgili olduğunu düşündüğüm bazı emir ve tavsiyeleri kısa kısa paylaşmak istiyorum sizinle;

    * Yetimlere sahip çıkın (sayısız ayet var ama örnek olarak Nisa-36)
    * Yoksula ve yolda kalmışa hakkını verin (İsra-26)
    * İhtiyacınız olandan fazlasını infak edin/paylaşın (Bakara 215)
    * Her kim bir kişiyi,öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de bir adamın hayatını kurtarırsa, bütün insanların hayatını kurtarmış gibi olur. (Maide-32)

    Bir de hadis-i şerif var;

    * “Sizin en hayırlınız insanlara en hayırlı olanınızdır.”

    Şimdi bu ayetleri ve hadisi şerifi okuyunca insan, üzerine düşünmeden edemiyor... Bir tarafta kendini ateist olarak ifade eden Aziz Nesin, diğer tarafta ise din uğruna onu yakmaya çalışan birtakım yobazlar... İnanın kafam çok karışıyor bazen... Eğer Aziz Nesin yaşasaydı, vakfında, tüm eğitim masraflarını kendi cebinden karşıladığı yetim çocuklarını da yanına alarak şöyle derdi herhalde;

    Hadi Müslümanlar, bunu da açıklayın!

    Herkese keyifli okumalar dilerim...

    https://youtu.be/R0HlRdijGF0
  • 1- Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
    2- Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah'adır.
    3- O Rahmân ve Rahîmdir.
    4- O, din gününün sahibidir.
    5- Yalnız sana kulluk eder, yalnız senden yardım dileriz.
    6-Bizi doğru yola ilet.
    7- Nimet verdiklerinin yoluna ilet. Bizi gazaba uğramışların ve o sapmışların yolundan koru.
  • Es-Selam..!
    Okumuş olduğum tefsir ve meallerden çalışmalar yapıyorum kendi çapımda:))
    Bu bağlamda Fatiha Suresini sizlerle paylaşmak istedim..
    Umarım beğenirsiniz..
    Varsa bir yanlış ifadem veya hatam şimdiden affola...

    FATİHA SURESİ
    Allah Rasulü(sav)'in peygamberliğinin ilk yıllarında Mekke'de nazil olduğu hususunda ittifak vardır. 7 âyettir. Hamd (el-Hamdü…) ile başlayan beş sureden (En'am, Kehf, Sebe' ve Fatır'ın) ilkidir. Kur'an'ın hem bir mukaddi¬mesi hem de bir özeti gibidir. Surenin birden fazla adı vardır; ancak bunlardan "Fatiha, es-Seb'u'l-mesânî (tekrarlanan yedi), Ümmü'l-kitab (kitabın özü ve temeli)" adları hadislerde geçmektedir(Buhârî). Fatiha "ilk, evvel, başlangıç" demektir. Bütün olarak gelen ilk sure olduğu, Kur'an-ı Kerim'i okumaya ve yazmaya onunla başlandığı için bu adı almıştır. Fatiha'nın yedi âyetli bir sure olduğunda görüş birliği vardır. Fatiha-Kur'an ilişkisi bir dua-cevap ilişkisidir. Bu sure ilahî kitabın bütün amaçlarının; getirdiği mânâ, bilgi ve hükümleri özet hâlinde ihtiva etmektedir. Hülâsâ Kur'an'ın gönderiliş amacı cahiliye sisteminin amacı olan kullara kulluğu ortadan kaldırıp bütün kulları sadece Allah'a kul yapmaktır. Allah'ın Rasulü(sav), Ebu Saîd b. Muallâ isimli sahâbîye, Kur'an-ı Kerim'deki en büyük sureyi mescidden çıkma¬dan bildireceğini ifade buyurmuş, sonra da bunun Fatiha olduğunu açıklamıştır(Buhârî). Yine birçok sahih hadiste Fatiha suresinin şifa özelliği ile ilgili açıklamalar yapılmış, sahâbeden birinin hasta bir adamı yedi defa okuduğu Fatiha suresiyle tedavi ettiği rivayet edilmiştir(Buhârî).

    1 Rahman ve Rahim Allah'ın adıyla
    (Bu âyetin kısa adı besmele olup "Çok esirgeyen, çok merhamet eden Allah'ın adıyla başlarım" anlamına gelmektedir. Bu şekliyle Neml suresi 30. âyette geçmekte ve Tevbe suresi dışında bütün surelerin başında yer almaktadır. Âlimlerin çoğunluğuna göre sure başlarında ge¬çen besmeleler o surelere ait müstakil birer âyettirler. Peygamber(sav)bir hadiste: "Bismillah ile başlamayan her ciddi iş noksandır" buyurmuştur. (İbn Mâce)
    2 Hamd (övme ve övülme), âlemlerin Rabbi Allah'a mahsustur.
    (Hamd kelimesi hem övgü hem de şükür için kullanılan bir ifadedir. Allah bütün kâinatın ve içindeki herşeyin yegâne sahibi olduğuna göre, kâinatta görülebilen her tür mükemmellik, düzen, hikmet, güç ve güzellik için övgüye lâyık olan da sadece Allah'tır. Rabb ise; melik, malik, kefil olan, rızık veren, ihtiyaçları karşılayan, koruyucu, hükümran, kanun koyan, yöneten, düzenleyen, terbiye eden ve kula nasıl bir hayat yaşayacağını belirleme makamında olan varlık demektir. Allah'ın umumi isimlerindendir. Kur'an'da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat, Rab ismi olduğu gibi, Kur'an'ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fatiha'nın başlangıcında da yine O'nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan Rab ismidir.)
    3 (O,) Rahman'dır, Rahim'dir.
    (Rahman ve Rahim: Rahmet kalpteki acıma duygusudur. Bu duygu sahibini lütuf ve iyiliğe sevk eder. Rahman, çok merhamet eden, rahmeti herşeyi kuşatan, ihsanı her şeye yaygın sözleriyle açıklanabilir. Bu rahmet, iyiye de, kötüye de, mü'mine de, kâfire de yaygındır. Rahim de çok merhametli demektir. Fakat bu rahmet, varlıkların başlangıcından çok sonuçlarına, yani ahirete ilişkindir. Bundan dolayı Allahü Teâlâ; "Dünyanın Rahmanı, ahiretin rahîmidir". Yani O'nun ihsanı, dünyada inananlarıda, inanmayanları da kapsamaktadır. Ahirette ise sadece inananlara özgüdür.)
    4 Din (ceza ve mükâfaat) gününün sahibidir.(24/25)
    5 (Rabbimiz!) Sadece sana kulluk eder ve sadece senden yardım isteriz!
    (Allah'a kulluk, yalnız O'na ibadet etmekle değil, hem ibadet hem de emir ve yasaklarına itaatle gerçekleşir. Bunun içindir ki İslam "lâ ilâhe illallah" ile başlar, "iyyake na'büdü" ile yürürlüğe girer. Kur'an'da birçok yerde Allah'a kulluk emredilir. Çünkü insanları, bütün emirlerine itaatte kul etme hakkı ancak O'nundur. Zaten Allah da insanları bunun için yaratmıştır (51/56). Çünkü Bir'e kul olmayan bine kul olur; Allah'a kullukta yücelik ve hürlük, kula kullukta ise esaret ve küçülme vardır. Seyyid Kutub, tefsirinde; "Öyle bir zaman gelir ki insanlar, Allah'ı sözde inkâr etmeyebilir, O'na ibadeti de terketmezler ama o ibadeti ya birine gösteriş olarak yaparlar, ya helal ve haramı (serbestlik ve yasakları) tayin ve ilanda, başkalarının İslam'a aykırı emirlerine istekle itaat ederler, ya da İslam'a aykırı olarak bir kimseye sığınmak ve ondan bir pâye elde etmek isterler ki (4/139; 35/10) bu durumda onları rab kabul etmiş, onlara tapmış ve kulluk etmiş olurlar (9/31). Böylece 'müslümanım' dedikleri hâlde –Allah korusun– şirke düşerler" der.)
    6 Bizi doğru yola ilet,
    (Doğru yolda olmak sadece dua ile olmaz. Allah'tan doğru yola iletilmeyi dilerken, insanın, doğru yolu bulma ve o yolda kalma konusunda kendisine yaratılıştan verilen aklî ve maddî nimetleri Allah'ın istediği şekilde kullanması yolundaki ahlakî sorumluluğunu bilerek iradesini ortaya koymalıdır.)
    7 Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna… Gazaba uğramışların ve sapmışların yoluna değil!
    ("Kendilerine nimet verilenler"; Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve salihlerdir.(Nisa,69) "Gazaba uğramışlar"ın yahudiler, "sapmışlar"ın ise hıristiyanlar olduğu rivayet edilmiştir (Tirmizî). Âyette geçen "gazaba uğramışlar" ifadesini, Allah'ın mesajından tam haberdar olan, onu anlayan fakat hakka karşı direnerek kendilerini Allah'ın rahmetinden yoksun bırakanlar, "sapmışlar" ifadesi ise, Allah'ın mesajının hiç ulaşmadığı, ya da ulaştığı hâlde mesajın gerçekliğini kabul edemeyecek kadar değişmiş ve yozlaşmış olan kimseler şeklinde anlamakta mümkündür. Kur'an'ın mukaddimesi niteliğindeki bu surede geçen gazaba uğramışları bir sonraki sure olan Bakara suresi uzun uzun anlatmaktadır. Madde planında sapan Yahudilerin özelliklerini bu surede ayrıntılı olarak görmek mümkündür. Mânâ planında sapan ve ruhbanlaşan hıristiyanlar ise üçüncü sure olan Âl-i İmran da genişce anlatılmaktadır. Yahudileşme; Peygamberlerin mesajına açıkca karşı çıkma, onların hayatlarına ve mesajlarına kastetme biçiminde "açık düşmanlık" şeklinde tezahür eder (dinlerini merasimleştirme gibi). Hıristiyanlaşma ise; Peygamberi yüceltmek suretiyle mesajını ortadan kaldırma şeklinde "gizli düşmanlık" olarak tezahür eder(din vicdan işi söylemi gibi). Fatiha suresinin okunması tamamlanınca "öyle olsun, kabul eyle!" mânâsına gelen "âmin" denilmesi de sünnettir.(Müslim)

    KAYNAK TEFSİR KİTAPLARI:

    El Esas Fit-Tefsir ( Said HAVVA )
    Tefhimü'l Kur'an ( MEVDUDİ )
    Tefsir'ül Münir ( Vehbe ZÜHAYLİ )
    Kısa Açıklamalaı K.Keim Meali ( Mahmut KISA )
  • Bir ömür, sabah güneşin doğuşundan akşam güneşin batışına kadar ve karanlık
    gecelerin kalbinde zaman zaman şunu tekrarlar durur o: "Hamd ve sena yalnızca âlemlerin rabbi olan Allah'a mahsustur. Rahman ve Rahîm'dir O. Din gününün
    sahibidir O, mülk ve saltanat da O'nundur. Biz yalnızca O'nun önünde eğilir, O'na kul
    oluruz ve yalnızca O'ndan yardım bekleriz (Küçük ve günlük gereksinimlerini
    giderecek yardımlar değildir yalnızca istediğimiz). Kendilerini nimetlendirdiklerinin yoluna, doğru yola ilet bizi; bu yola girmemiz için bize yardım et; kötülerin,karamsar düşünenlerin, bitkinliğine ve boşluğa düşenlerin ve gazaba uğrayanların yoluna iletme."
    Böylece insan Allah'a biat ediyor, takva elbisesini giyip tevhîd kalesine giriyor;
    irfanla görüyor, duâ ediyor ve ibâdetle rablığm cevherine varıyor; aşk ateşinde yanıp hicret ve cihâd kazanında pişerek tam insan oluyor.