• ÜLKESİ İÇİN AYAKLANMIŞ YÜREKLER-
    Her sabah olduğu gibi Uğur erkenden kalkmış,sabah namazını kılmış ve oğlu Umut ile oynadıktan sonra evden çıkmıştı. Babasından yadiğâr, küçük olsada kendilerine yeten bir de bakkal dükkanları vardı. Bakkal dükkanlarına doğru giderken kafasında çocuğunun bugün doğum günü olduğunu ve buna rağmen daha bir hediye almadığını düşünüyordu. Bunlar aklından geçerken aile dostları da olan Komiser Yılmaz, arabanın kornasına basarak Uğur'u durdurdu. Ve devam etti:
    -Ooo Uğur. Nasılsın kardeşim?
    -İyiyim Yılmaz Komiserim. Sizi sormalı?
    -İyiyim bende Uğur. Sağolsın.
    -Bu arada dün seni aradım ama sanırım duymadın telefonu. Herhalde görevdeydin. Akşam Umut'un 7. doğum günü var. Gelin sizde. Hem Aligil de geliyor.
    Yılmaz Komiserin bu daveti kabul etmesinin ardından yollarına devam ettiler. Uğur bakkal dükkanına geldi. Yerleri süpürdü, ürünlerin tarihini kontrol etti. Kendini işine kaptırdı, dükkan müşteri ile dolup taştı. Havanın karardığını fark edince saatine baktı. Yandaki oyuncakçı dükkanı kapatmadan hızlı adımlarla oraya gitti. Oğlu Umut için eğiminde de kullanabileceği eğitici tarzda bir oyuncak alıp hızlı adımlarla henüz kapatmadığı bakkal dükkanına gitti. Daha sonra bakkal dükkanından meşrubatları alıp evinin yolunu tuttu. Eve geldiğinde ise daha kimsenin gelmediğini gördü. Kayınbabası salonda oturuyor; kayınvalidesi ve eşi Rüzgâr Hanım ise Umut'u akşam için hazırlıyorlardı. Rüzgâr Hanım görmeden ağzına bir kurabiye atıp kayınbabasının yanına geçti. Aralarında şu konuşma geçtikten sonra Uğur oradan ayrıldı.
    -Selamün aleyküm baba.
    -Aleyküm selam evladım. Hoşgelmişsin. İşlerin nasıldı?
    -Hoşbuldum babacım. İşler bugün her zamankinden daha iyiydi çok şükür.
    -Öyle mi evladım çok sevindim. Allah bundan geri koymasın.
    -Amin babacım. İzninle ben bir namazımı kılıp geleyim.
    Uğur namazını kıldıktan sonra tekrar salona geldi. Salona geldiğinde misafirlerinin gelmiş olduğunu gördü. Demin kalktığı koltağa geri oturdu ve kayınbabasıyla arkadaşlarının ülke hakkında olan konuşmasına dahil oldu. Bu konuşmalarda ise, ülkemizin diğer ülkeler tarafından kıskanıldığı ve onların nasıl bize gıpta ile bakıldığı konuşuluyordu. Tüm bu konular konuşulurken Yılmaz Komiser'in aniden telefonu çaldı. Yılmaz Komiser panik olsada etrafındakilere belli etmeden konuşmaya çalıştı. Telefon kapandıktan sonra ise Uğur ve eşi Rüzgâr Hanımdan özür dileyip göreve çağrıldığını ve acil olarak gitmasi gerektiğini söyledi. Merak ve telaş içinde bakan eşini sardı ve oğlunu bir daha göremeyecekmişçesine sarılıp öptü. Sanki ilerleyen saatlerde yaşanacak kötü olayları bilir gibi... Ev halkı ile vedalaşıp onlara baktı ve " Her şey güzel olacak!" dedi. Yılmaz Komiser gittikten sonra eşi Zeynep Hanım içindeki huzursuzluğu ve korkuyu dile getirip çocuklara bakma bahanesiyle dışarı çıktı. Asıl dışarı çıkmasının altındaki neden ise gözlerinin dolması ve onların yanında ağlamak istememesiydi. Geri geldiğinde ise Yılmaz Komiser'in giderken söylediği cümleye aklının takıldığını söyledi. Sahi neden giderken öyle demişti. Neden " Her şey güzel olacak!" demişti? Kesin bir şeyler biliyor ama söylemiyor diye geçirdi aklından. Pastanın kesileceğini haber vermek için tekrar çocukların yanına gitti. Mutlu ve gözleri ışıl ışıldı çocukların. İçerdekiler de dahil herkes Yılmaz Komiser'in ani gidişini düşünürken çocukların oynadıkları oyunu kimin kazanacağını düşünmesi nasıl bir şeydi? Bencillik mi yoksa umursamazlık mı? Hayır! İkisi de değildi. Çocuktu onlar çocuk. Tabii oynadıkları oyunu düşüneceklerdi üstelikte hiçbir şeyden de haberleri yoktu. Zeynep Hanım'ın aklından bunlar geçerken Uğur odaya gelmiş herkesi pastayı kesmek için salona çağırmıştı. Pastayı kestikten sonra herkes korkusunu belli etmemek için birşey olmamış gibi davrandılar. Bu çaba nafileydi ama... Akşam aniden görve çağrılan bir polis memuru ve göreve giderken söylediği o sözü kim unutabilirdi ki... Bu olanları kim normal karşılayabilirdi ki. Yine akıllarda korkunç senaryolar, yine kötü haberlerle dolu bir gece olacağını kim bilebilirdi ki... Ama hal böyle olunca ağızlarda bilinen tüm dua ve senaryolar. Herkes bunları düşünürken Ali'nin telefonu çaldı. Arayan İlayda Hanım idi.(Yani Ali'nin annesi.) "Haberleri açın oğlum haberleri!" diyordu endişeli ve korku dolu bir sesle. "Bazı kişiler ülkedeki bütünlüğünü ve huzurumuzu bozmak istiyorlar. Ama unuttukları bir şey var evladım. Bu millet ülkesi için canını bile verir. Hadi sizde çıkın sokağa!" dedi ve telefonu kapattı. Neler olup bittiğini anlamak adına televizyonu açtırdı Ali. Bir son dakika haberi adı altında savaş uçaklarının alçak uçuş yaptığı ve bu olayların terör alarmı mı yoksa darbe girişimi mi olduğu konuşuyordu. bu kötü haberlerin ardından gelen haber ise Genelkurmay ve MİT binasına yapılan hain saldırıydı. Bu olanlardan sonra, Ali'nin aklında sadece iki soru vardı. Birincisi Yılmaz Komiser bu saate kadar neden onları daha aramamıştı? Yoksa başına bir şey mi gelmişti? İkincisi ise ülkeyi,vatanı nerede savunacaklardı? Peki şimdi bunları düşünmenin zamanı mıydı? Bunları düşünmek elbette gerekiyordu ama şimdi değil. Şu an yapılması ve düşünülmesi gereken tek şey şanlı bayrağımızı alıp meydanlara,sokaklara,caddelere çıkmaktı. Tam televizyonu kapatacakken bir son dakika haberi daha. Atatürk Havaalanı'na askerlerin baskın yaptığı ve uçuşların iptal edildiği idi. Uçuşları iptal edilen yolcular, korkarak ve telaşlanarak etrafa bakıyor; ardından gelen patlama ve bomba sesleri içinde daha da korkuyorlardı. Tüm olanları öğrenen insanlar vatanı korumak amacıyla sokağa atıldılar. Tabii ki Uğur ve diğer kişilerde...Akıllarına merkezde olmasa da merkeze yakın olan bakkal dükkanına gitmek geldi. Hem orada insanlara su falan da vererek yardımcı olabilirlerdi. Yoldayken Zeynep Hanım'ın aklına eşini aramak geldi. Biraz korkarak biraz da umutlanarak aldı telefonu eline. Elinde duran telefondan aradı eşini. Aradı,aradı,aradı. Açan olmadı. Tam ümidini kaybetmişken telefonu çaldı. Arayan eşiydi.Belkide eşine bir şey olmuştu ve bunu haber vermek isteyen başka biride olabilirdi. Neden kötü düşüneyim diye geçirdi aklından ve telefondakinin Yılmaz Komiser olduğunu biliyormuş gibi açtı telefonunu.
    -Alo! Yılmaz!
    -Zeynebim. Güzel karım. Korkma ben iyiyim. Nasılsınız?
    -İyiyiz biz. Sen iyisin dimi yalan söylemiyorsun?
    -İyiyim canım. Çok vaktim yok. Telefona Ömer'imi de verde onunda bir sesini duyayım.Ne olacağı belli değil sonuçta. Hakkını helal et Zeynebim!..
    -O nasıl söz Yılmaz'ım hakkımız sana her zaman helal-i hoş olsun. Ama bunları konuşmanın sırası değil. Ömer'e veriyorum yine ara bizi...
    Zeynep Hanım telefonu tam Ömer'e verirken, Yılmaz Komiser'in telefonuna kurşun isabet etti. Eee hal böyle oluncada doğal olarak telefon kapandı. Ömer telefonu aldı; konuştu,konuştu,konuştu. Baktı ki ses yok, telefonu annesine verdi. Zeynep Hanım da telefonun kapandığını ve eşini arayacağını söyledi oğluna. Aradı ama telefon kapalıydı. İşte o anda içindeki korku heyelana dönüştü ve Zeynep Hanım'ın içindeki her şeyi alıp götürdü. Önce aklına eşinin vurduğu geldi, sonra ise gözünün önü karardı ve olduğu yere yılıp kaldı. Ömer korkup ağlamaya başladı. Ömer'i Umut sakinleştiriken; Rüzâr Hanım ise Zeynep Hanım ile ilgilendi. Çantasından su alıp ona içirdi. Yüzünü yıkadı. Bir süre sonra Zeynep Hanım kendine geldi. Ve yürümenin ona iyi geleceğini söyleyip yürümeye başladı. Yılmaz Komiser hayatında ilk defa korkmuştu böyle. Yanlış anlamayın sakın! Ölmekten değil, ailesinden haber alamamaktan korkmuştu. Yılmaz Komiser, Başkomiser'inin yanına gitti ve olanları anlatıp oğlunu aramak için telefonunu istedi. Başkomiser ise az kalsın vurulacakmışsın diye başlayıp sitem dolu bir konuşma yaptı. Sitemi ailesi ile konuşmasına değil, konuşurken dikkatli olmamasınaydı. Yılmaz Komiser susamıştı ve bir bakkal vardı ilerde. Bu bakkalı görünce aklına Uğur geldi,eşi geldi. Saate baktı. Gece yarısını geçmesine rağmen insanlar hâlâ sokaktaydı. Bakkala girdiğinde televizyonda bir haber vardı. Darbe yapmaya çalışan -ama yapamayan- askerler bir haber kanalını basıp, spikere yalan yanlış şeyler söyletiyordu. Verdiği paranın bile üstünü almayı unutan Yılmaz Komiser suyunu alıp dışarı çıktı. Tam suyunu açmış bir yudum alacakken şiddetli bir ses duydu. Bomba sesiydi bu. Evet bomba sesiydi. İleri baktı. Etraf kıpkırmızı olmuştu sadece bu da değil. Yerde parçalanmış vücutlar, ağır yaralı insanlar... Yanlarına doğru giderken arkadan bir ses geldi. "Kaldır ellerini havaya yoksa olacakları biliyorsun." Arkaya döndüğünde meslektaşı Adil'i gördü. Adil, Yılmaz Komiser'i önce bombayı patlatıp sonra ölen olmuş mu diye bakmaya gelen insanlardan sandı. Gayet normaldi. Çünkü, Yılmaz Komiser'in üzerinde üniforma yoktu. Acil olarak çıkınca sivil vatandaş sanılma ihtimali yüksekti. Yılmaz Komiser bunları yaşarken, Uğurgil çoktan bakkal dükkanına gelmişti. Hatta insanlara yiyecek bile dağıtıyorlardı.Ama kimsenin ne bir şey yemeye meceali vardı ne de bir şey içmeye... Söz konusu vatan olunca insanlar her şeyi unutuyorlardı. Gece böyle geçmiş, vakit çoktan öğlen olmuştu. Başbakan ve Cumhurbaşkanımız önderliğinde, kahraman Türk polisleri ve askerler tarafından savunulmayla ve tabii ki sivil vatandaşlarının da katkısıyla TÜRKİYE büyük bir felaketten kurtulmuştu. Aslında her şerde bir hayır vardır dedikleri burada anlam kazanıyor. Bu olaylar evet kötü şeylerdi. İnkar etmiyorum. Ama bir de şu pencereden bakalım.
    Hani amaçları ülkemizdeki huzuru ve bütünlüğü bozmak isteyen insanlar varya işte bu olay asıl onlara acı verirken aynı zamanda da bir şey öğretti. Türkiye Cumhuriyeti çatısı altında yaşayan her vatandaş (dil,din,ırk farketmeksizin) bu vatan için malını,mülkünü hatta canını bile verir. Ne demişler "MEVZUBAHİS OLAN VATAN İSE, GERİSİ TEFERRUATTIR".
    BİR DAHA YAŞAMAMAK ÜMİDİYLE...

    Gökçen Kız
  • Yasaklarla çevrili bir dünyada yaşamasak yasaksız yaşayamazdık. Halbuki hayvanlar, hele ehlileri, yasaksız ne de güzel yaşıyorlar. Hafif, cilve gibi, o da boğaz derdinden doğan zırıltılardan başka, gel keyfim gel, yaşamıyorlar mı? Yasakları kabul ettik. İNSANOĞLU İÇİN YASAKLI HAYVANDIR DA DİYEBİLİRİZ. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır. İnsanlar birbirine yasaktır.
  • Sanırım 1sene oluyor kitabı bitireli.. Márquez'in kalemiyle tanıştığım ilk kitap olması sebebiyle yeri bir başka olacak sanırım.. O cümlelerin arasında yer yer durağanlaşsam da kitap beni son sayfayı okumaya ikna etti.. Ve anladım ki 'Márquez'in harflerle yaptığı dansı seviyorum'..

    Hayatın içinde ki döngüyü şu cümlelerle öyle güzel anlatmış ki Gabo ;

    "İnsanlar bir kere doğmazlar. Bu iş annelerinin onları doğurduğu gün bitmez. Fakat hayat yeniden ve yeniden onları kendilerini doğurmaya mecbur eder."
  • Siz hiç kahveye gittiniz mi ? Ben gittim, hem de çok gittim. Lisedeyken gittim, üniversitedeyken gittim, üniversiteden mezun olunca gittim. Şimdi gider miyim gitmem. Yahu şehirde kahveye mi gidilir, şehirde starbucksa gidilir. Oraya da ben gitmem. Köyde olsam ama öfff, kahveden çıkmam. Sabahtan akşama kadar kahvenin başını beklerim. Çay içerim, cigara içerim, Süleyman Dayım ile bu yıl ektiği mahsul üzerine muhabbet ederim, Halil Amcama uzaktaki oğlunu sorarım, Hasan dedemin ihtiyarlıktan çektiklerini dinlerim, masayı tamamlarsam iskambil oynarım, canım isterse falıma bakarım, bulmaca çözerim, gazete okurum hiçbir şey yapmazsam oturur hülyalara dalarım be.. Kahvede hiç yapılacak iş biter mi?

    Kahvelerde insanlar gibidir, mevsimlerden etkilenirler, yazları başka kışları başkadır. Yazları ben pek sevmem, insanlar hep yorgun olurlar, işlerden konuşurlar. Kışın öyle mi ama ne iş vardır ne güç. Herkes kahveye gelir. İş güç derdi yoktur. Bu dert olmadı mı da değmeyin keyfimize. Dışarıda lapa lapa kar yağar. Kahvenin ortasında kocaman bir soba yanar. Sobaki ne soba, kocaman böyle. Kahveci Topal Hasan kocaman bir kütük getirir içine atar. Gümbür gümbür yanar, kıpkırmızı kesilir. Millet sobaya sarılır, ohh sıcacık. Dışarıda her yer buz kesmişken sobanın dibinde olmak gibi var mı be.

    Ben tüm kış sobanın hemen yanına otururum, sıcak gibisi var mı be, kemiklerim ısınsın biraz. Oturur çayımı içer, muhabbeti dinler, etrafı seyrederim. Bazısı hiddetli muhabbete dalar, bazısı uyuklar, bazısı derini hülyalara dalar, bazısı iskambil oynar, bazısı televizyon seyreder ben sadece onları seyrederim. Birisi daha göründü buğulu camların ardından. Üstünü silkiyor. Külahını çıkardı, kapıyı açtı içeri girdi. Hasan Dede’ymiş. Ulan be, bu adam da hem ihtiyarlıktan şikayet eder hem karda kışta o kadar yolu teper kahveye gelir. Kim bilir yolda kaç kere düşüp şaşmıştır. Senin evinde soba yok mu be, otursana başında sıcacık, ne işin var bu karda. Her Allah ‘ın günü buradasın. Nene ne yapacak kendi başına evde. Kapıyı açar açmaz yüzünde bir ferahlama. Yine geldim, başardım, ısınmayı hak ettim, biz eski toprağız pabuç bırakır mıyız ifadesi. Daha sobaya beş metre varken uzattı titreyen ellerini. Gözlükleri de girer girmez buğulandı. Çek bakalım Hasan Dede bir sandalye sobanın başına. Hasan Dedeme bir çay benden.

    İşte bu da bir hikaye tadında inceleme. Kahvelerin sıcaklığını, samimiyetini, Sait Faik’in eserinin ismini niye Mahalle Kahvesi koyduğuna dair bir öngörü. Hikayenin sonunun merak ediyorsanız; bir dönem çok kar yağdı belki yarım metre belki daha da fazla. Hasan Dede üç gün kahveye gelmedi, dördüncü gün ölüm haberini aldık, diyebilirim çok başka finallerde yazabilirim. Hem insan da öldürmek istemiyorum hikayelerim de, onlar gerçekten yaşayıp ölmüş gibi hissediyorum (Sait Faik). Buradaki konumuz Sait Faik ve hikayeleri, hikayelerine seçtiği isimler. Kendi hayatını anlatıp kitabın ismini Lüzumsuz Adam koyması. Doğayı ve adayı anlattığı kitabını ismini Son Kuşlar koyması, hatta orada bir cümlesi vardır Faik’in; biz yaşadık, gördük. Ah be çocuklar en çok sizin için üzülüyorum, siz ne göreceksiniz, diye. Neredeyse her cümlesinden ölüm ve yalnızlık akan, kendinin de son kitabı olduğunu bildiği Alemdağ’da Var Bir Yılan. Samimiyeti, sıcaklığı, güzel insanları anlattığı Mahalle Kahvesi.

    Ah be Faik seni ne zaman anlatmaya kalksam içim burkuluyor, ciğerim yanıyor. Ne güzel şeyler yazmışsın yine. Kahvedeki gözlemlerin, polislerin evine gelip “o kestaneci çocuğu kurtaralım, adam olsun, okusun,” dedikleri Kestaneci Dostum , benim en çok sevdiğim hikayelerinden biri olan Plajdaki Ayna, Karanfiller ve Domates Suyu, aslını kaybedip tekrar yazdığın Ermeni Balıkçı ve Topal Martı, Sinağrit Baba… Daha neler neler.. Her kitabın ayrı bir tat, her kitabın her hikayen bambaşka bir dünya.

    Ulan be Sait, bunları nasıl gördün, nasıl duydun, nasıl yazdın? Nerelere gittin nereleri gördün, kimler sana neler yaşattı? Bilmiyorum belki de bir yerlerden yazdıklarımı görüyorsundur, okuyorsundur. Senden ilham alan, senin büyüklüğün gören, yaşadıklarını hisseden insanlarda var yeryüzünde. Belki üzülüyorsundur belki seviniyorsundur. Kim ne kadar bilir seni, ne kadar insan, ne kadar derin bir insan olduğunu. Yalnız şunu bilki o kısacık ömründe öleceğini bile bile yazdığın; yalnızlık, hüzün kokan hikayelerini birileri senden yüzyıl sonra okuyor, tekrar tekrar okuyor, hikayelerin arkasındaki o Sait Faik’i görüyor senden ilham alarak hikayeler yazmaya çalışıyor.

    En derin saygı ve en içten sevgilerimle…
  • Sizin derdiniz nedir güzel insanlar? Daha hayırlı bir meşguliyetiniz yok mu? Bunca zan nedendir? Başkasının ağzından çıkan yanlışları yakalama derdi niçin? Birbirimizin kusurunu bulmaya çalışmakla o kadar meşgulüz ki, güzellikleri paylaşmaya zaman kalmıyor.
  • Bazen öyle bir anda koparmak gerekli ipleri, hiç
    yokmuş gibi davranmak...
    Vazgeçilmez olduğunu sanarak ukalalığı kendinde hak görenlere, sen olmadan da olur demek gerek...
    insan kendinde olan sihirli görmeli aslinda, sen olduğun için herşey güzel ve anlamlı...
    Ama o insan yükleri gelin görün ki öylesine esir alır ki hayatlarımızı kendi sihirini unutur insan...
    Etrafdaki insanların ön yargıları yüzünden kalbimizi susturup sürekli sen sus insanlar neder demekten. Kendimizi değersiz yapmaktan vaz geçmeliyiz. Biz biz olduğumuz için zaten sihirliyiz. Kimse vaz geçilmez değildir. Kendini sevmeyen hiç bir canlıya değer veremez. Iç sesimi seviyorum. Onla sohmet etmek güzel :)