• Bedenlere değil,
    size güç veren nedenlerinize tutunun...
    Nihayetinde sizi ayakta tutacak tek şey,
    yarın neye dönüşeceğini hiç bilmediğiniz insanlar değil,
    yine kendi ayaklarınız olacaktır...
    Ki şu zamanda insan kendini bile çok zor taşırken,
    yükü ağır ama yüreği boş hiç kimseye,
    yer vermemeli değer vermemeli hayatında...
    O yüzden,hayatı basit yaşayın.
    Ama asla basit insanlarla değil...
    .
    Uğur Gökbulut
  • "O iyi insanlar, o güzel atlara bindiler çekip gittiler" cümlesiyle başlayaan kitap nasıl kötü olabilir? Yaşar Kemal toplumsal olaylara dokunurken, yine içindeki güzellikle, güzelliğe olan özlemle ve iyilikle kucaklıyor bizleri. "Zaten eceli gelince ölecek olan biz insanoğlu, neden bir başkasının ölümü üzerine kuruyoruz geleceği?" sorusunu her sayfada bir daha soracaksınız kendinize. Para, şöhret, toprak, ağalık, büyüklük, öldürme, yükselme, aşağılama vb kavramlar etrafında şekillenen hayatlarımızda biz herşey iken aslında hiçbir şeyiz evrenin sonsuz boşlğunda. Yaşar Kemal insanca yanımızı bulmamıza yardım ediyor. Ve tabi toplumsal ahlak çökkünlüğünü ve bunun da muktedirler tarafından aşılandığını sayfa sayfa nakşediyor yazar. Yaşar Kemal bildiğiniz gibi. Yine mükemmel...
  • Çizgili Pijamalı Çocuk

    İkinci dünya savaşının en çok etkilenen kitlesi yahudiler bunların içinde en çok etkilenen ise kuşkusuz çocuklardır. İnsanın mantığı almasa da tarihi boyunca yetişkin insanlar şu veya bu şekilde karar vermiş cezasını ise çocuklar çekmiştir. Oysa adı üstünde "ÇOCUK".
    Kitabın son paragrafında;
    "Elbette tüm bunlar çok uzun zaman önce oldu ve böyle bir şey bir daha asla olamaz. Bu zamanda ve bu çağda tabii ki..." bu iki cümle geçmektedir. Ne kadar ironik değil mi? Özellille şu cümle "böyle bir şey bir daha asla olamaz"...
    Sizinde bildiğiniz gibi 2018'in yaşandığı şu anda da bunlar hatta daha ağır derecede olanları yaşanmakta ve yaşatılmaktadır. Ortadoğu, (özellikle, Filistin, suriye ve Irak), Myanmar ve afrikada...
    Ve kitabın son cümlesine inanmadığımı belirtmek istiyorum. Hatta diyorum ki; DÜNYA DÖNDÜKÇE BU ZULÜM DEVAM EDECEKTİR. ÇOCUKLAR YETİM KALACAK VE ÇOK KEZ DE ÇOCUKLARIN BİZZAT KENDİSİ ÖLECEKTİR. Bu ekoemparyel dünyada para ve onun köleleri olduğu sürece (ki hep olacaklar) üzülerek söylüyorum ki bunlar yaşanacaktır...
    Gelelim kitapta anlatılanlara.

    Bu nazi ideolojisinin ne boyutlara ulaştığının kısa bir gösterimidir. Gerçekte durum daha şiddetli daha korkunç daha fena olmuştur...
    Bruno, ablası gretel Annesi ve babası yaşadıkları şehir olan Berlin'den nazi kampı olan başka bir yere taşınmak zorunda kalırlar. Ailenin babası üst subay payesinde bir nazi komutanı ve kampın en üst amiridir. Bruno camdan bu kampı görür ve ablasına anlatır. Fikir yürütür ne olduğunu tam bilemezler. Bu dönem de ayrıca kardeşler yeni evlerinden sıkılmakta ve sık sık Berlin'i özleyerek oraya dönmek istemektedirler. Ancak babalarının kararı katidir. Orada kalınacak!
    Bir süre daha günler böyle geçer. Çocuklar oraya alışöaya başlarlar.

    Bir gün bruno kampı çevreleyen tel örgülere kadar gider. Orada gezinirken shmuel isminde kendisiyle aynı gün doğmuş olan bir çocukla karşılaşır. Bu çocukla dostluk kurarlar hemen hemen her gün beraber vakit geçirirler.

    Aradan 1 yıl geçmiştir. Bir gün bruno'nun annesiyle babası şiddetli bir tartışma yaşarlar. Anne oradan gitmek, Berlin'e dönmek istemektedir. Sonunda general razı olur. Hazırlıklar başlar.
    Bu esnada Yahudi çocuk symuel'in babası kaybolmuş ve symuel bu durumu Bruno'ya anlatmıştır. Bruno babasını bulma konusunda arkadaşına söz vermiş ve tel örgünün diğer tarafına geçmek için arkadaşından çizgili pijama istemiştir. Ertesi gün yağmur dindiğinde Bruno sözleştikleri gibi arkadaşının yanına gitmiş ve çocuğun getirdiği çizgili pijamayı giyerek çitin öte yanına geçmiştir.
    O günden sonra Bruno'dan haber alınamamış, çocuğa ne olduğu öğrenilememiştir...

    Nazi Almanyasını ve dönemin şartlarını iyi betimlemiş güzel bir eser....

    Okunmalı.

    Vesselam.
  • Madem " canlı kalmak" ifadesinin anlamı biz insanlar için ot gibi veya it gibi yaşamayı kapsamıyor; o halde insan hayatının kendine mahsus alanına dair bir anlayışımız, bir şuurumuz olsa gerek. Bilgi ve kavrayış seviyesi ne olursa olsun bütün insanlar kendilerine özgü iyi, doğru, güzel bir hayat olduğu kabulü ile yaşıyor. Kültürler arası farklar bu hayatın ne olduğuna dair yorumlardan doğuyor.
  • Öncelikle beni bu keşfedilmemiş hazineyle tanıştıran Tacdin ‘ e teşekkür ederim. Hatta bana ilk söylediğinde okusaydım keşke bu kadar ertelemeseydim. Ertelememin sebebi ise bir türlü yenemediğimiz isim takıntım. Şimdi ben ne Ayşegüller tanıdım falan demicem :D Sırası da değil zaten. (O Ayşegüller bazı boşlukları doldurup kendi boşluklarında kaybolup gitti. Daha da ağzımı açmam bu konuyla ilgili :D )

    Yazarı bana önerirken Tezer Özlü’ye benzediğini hatta “inanmazsın Tezer’den daha iyi” demişti. İnanmam niye inanayım :) Tezer Özlü’den daha iyi olsa bile hatırasına saygısızlık etmemek için bunu dile getirmezdim :) Şimdi cümlelerini bir yana bırakıyorum simaları da benziyor garip biçimde. Ya da Tacdin öyle dedi diye bende benzerlikler icad etmeye başladım bilmiyorum.

    Hikayeyi kurgulayışı bakımından Barış Bıçakçı’nın Herkes Herkesle Dostmuş Gibi kitabına benzettim. Demek yeni nesil yazarlar bu tür kurgular üzerinde çalışıyor. Her ikisinin de kendine has kısımları var ve ayrı tadları var. İkisini de ayrı ayrı beğendim. Biraz hızlı okuduğum için kaçırdığım kısımlar olabileceğini düşünüyorum. Normal insanlar için yavaş bile okudum. Ama benim için hızlıydı. Benimseyerek, özümseyerek okumayı seviyorum çünkü.

    Bir çok kitap okuyor bir çok yazarla tanışıyoruz. Okuduğumuz her yazar cümle kuruyor, bu olağanüstü bir şey değil. Ama ben bu kadının kurduğu cümleleri, yaptığı tasvirleri olağanüstü buldum. Ard arda yaptığım alıntılardan bunları görebilirsiniz. Bunlar sadece kısa parçalar olarak aradan seçilebilecek olanlardı. Bir de bütünden koparamadığım için payalaşamadıklarım var. Hangi bütün hangi parça diyebilirsiniz, tamam bende biliyorum kitap kısacık :) Ama kadın başarmış o kısacık kitaba koca bir lunapark şenliği ve hüznü sığdırmayı.

    Arada yazılar yazıyorum burda bilen vardır. Bazı arkadaşlar sağolsunlar beni yazmak konusunda cesaretlendirmeye çalışırlar. Bende genelde “kelimem yok” o yüzden yazamıyorum derim. Ayşegül Çelik’i okuyunca kıskanmadım değil. Yani bu kadar güzel kelimeyi kimden aldığını sormak isterdim. Onu okudukça kelimelerinden bana da verir sanırım. Size de verecektir :) Okudukça göreceksiniz.

    Karakterlerin bir çoğunu sevdim kitapta. Suna’yı biraz daha sevdim. Ve onların aşklarını. Aileyi ve toplumu özellikle o kısımda çok çarpıcı ve masum bir temizlikle, 17 yaşında yeni aşık olmuş, gözleri yeni açılmış, daha önce hiç “sınıf kini” duymamış bir gencin masumluğuyla ve duygululuğuyla ortaya koymuş.
    Sonra Hızır peygamberin dileklerini çalmaya çalışırken Hızır’a yakalanan o küçük kızı çok sevdim. Öyle güzel anlatmış ki insanların severken ki çaresizliğini. Öyle ki Hızır peygamberin dileklerini bile çalmaya kalkarsın. Çocukluk işte. Aşk işte. Hep aynı şey. Aynı şey çünkü çocukken şeylere karşı duyduğumuz tutku ve bağlılık büyüdükçe azalır. Aşıkken duyduğumuz tutku ve bağlılıkta o aşk bir şekilde bitince azalır. Bu yüzden benim gözümde ikisi aynı şeydir. “Haziran Dilekleri” hikayesini okurken de aynı şeyleri düşündüm yine.

    Aslına bakılırsa artık sevdiğim yazarlar konusunda kıskanç olmaya başladım. Herkes bilsin de istemiyorum. Sonra kitaplarının sonları Tutunamayanlar ve Kürk Mantolu Madonna ve daha niceleri gibi olacak diye. Uydurma alıntılar vs. O yüzden Ayşegül Çelik’i kıymet bilen sadık okurlara teslim ediyorum :) Kendisiyle tanışırsanız içinizde güzel bir yere dokunacak emin olun :))
  • O güzel insanlar güzel atlara binip gittiler geriye iyi rol oynayan dalkavuklar kaldı sadece..