• Cehennem azabının sonsuza kadar süremeyeceğini göster­mek için Şeyh (İbn Arâbi), Kur’an ve Hadislerden faydalanır.[1] Günahkârla­rın[2] orada sonsuza kadar kalacağını söyleyen Kur’an âyetlerini tartışma konusu yapmaz. Şeyh, bu âyetlerdeki orada zamir ifade­sinin her zaman dişil olmasına dikkatimizi çekerek, bunun “azab”a değil “Ateş”e işaret ettiğini söyler. Kur’an ve Hadiste aza­bın sonsuza kadar süreceğine dair hiçbir şey vahyedilmemişken, Cennet Bahçesinde durum böyle değildir. Ayrıca, Allah’ın rahme­tinden ümidinizi kesmeyin. Muhakkak ki, Allah günahları bağış­lar (39:53) böylece hiçbir şey azabı sonsuz yapmaz. Buna ek ola­rak, ceza sadece işlediklerine uygun (78:26) olabilir, bu yüzden sınırlı bir günah sınırsız bir cezayı gerektirmez.

    Cehennemin azabının ortadan kalkması gerekir, çünkü en sonunda (bi’l-ma’âl) rahmet, herşeyi kapsadığını, üstünlük ve önceliğini gösterecektir. “Azap ilâhî gazaptan, saadet ise rızadan kaynaklanır. Rıza sonsuz rahmetin gözler önüne serilmesidir, ama gazap sona erer.” (III 382.35)

    Vücudun hakim gelen rahmet sıfatları Rahman’ın Nefesi’nin ilk cevherine ait olan sıfatlardır. İnsanın “ilâhî ahlâk ile ahlâklanması”, o insana vücudla daha çok uyarlığı, yani Allah’a daha faz­la yakınlaşmayı kazandırır. Rahmet, Hakk’ın en aslî mahiyetine ait olduğu için insanların yaratıldıkları ilâhî suret rahmetin hük­mü altındadır. Gazap ise ikincil bir niteliktedir. Tüm bunların an­lamı şudur; rahmet, aşk ve merhamet olan hakikatin kendini zâ­hir etmesi gerekir, insanları hakikatten uzaklaştıran ise sadece bâtıl olan şeylerdir. Bâtıl yok olur, Hakk kalır. Cehennemin geçi­ciliğinin kaynağını açıklayan bu düşünceler aşağıdaki pasajda da­ha açık olarak görülür:

    Allah kalpleri hak ve bâtıl, iman ve imansızlık, ilim ve ce­haletin yeri yapmıştır. Batılın, imansızlığın ve cehaletin nihaî so­nucu sona erme ve yok olma olacaktır, çünkü bunlar vücudda kaynağı bulunmayan özelliklerdir. Bunlar zâhir bir özelliği ve bi­linen bir sureti olan bir tür yokluktur. Bu özellik ve bu suret va­roluşlarına ait bir destek ararlar ama bulamazlar; böylece sona erip hiç olurlar. Bu yüzden nihaî akıbet saadet olur.

    Bunun aksine iman, hakikat ve ilim, varlığını Hakk’ta bulan bir özden beslenirler. Hükümleri bu özde sabittir, değişmez. Baş­ka bir ifadeyle bu isimlerle isimlendirilen bu öz Hakk ile aynıdır. Yani Hakk olan, Alim olan, Mümin olan O’dur. Buna göre, iman Mümin’den, ilim Alim’den, hak ise Hakk’tan beslenir. Vücud O ol­duğu için Hakk bâtıl olarak isimlendirilemez. “Cahil” ve “kafir” olarak da isimlendirilemez. O bunlardan münezzehtir, Yücedir.

    Buna göre ilâhî kitapların manası müminin, halifelerin ve mi­rasçıların kalplerine nüzul eder. Bunların faydaları her türlü iyi­liğin yeri olan kalpleredir. Ne var ki Şeriatın ilâhî emirlerinde varolmayan hâllere ahval adı verilir ve “sapma” olarak adlandı­rılır. Bunların kalıcılığı yoktur; kendileri yok olduğu için hükümleri de ortadan kalkar. Eğer bir kimse cehenneme girmişse, bu sadece onun kötülüklerinin yok olması, geriye iyiliklerinin kalması içindir. Kötülükleri kaybolup iyilikleri kaldığında, “Sa­adeti kötülükleri tarafından tüketilmiş saadet ehli” , olarak adlan­dırılır. (III, 417.35) –

    Kısaca, âlem Rahman’ın Nefesi’nden çıkar ve Rahman salt ha­yırdır. Varolan herşey kendi kaynağına dönmek zorundadır bu nedenle herşey salt hayra, iyiliğe geri döner. Bir şeyin salt iyiliği o şeyin saadet içinde bulunmasını ister. Varlıkların karşılaştık­ları “şer” onların mümkün şeyler olmalarından -yani kayıtsız olan vücudun gerekliliği ile yokluğun mümkün oluşluluğu ara­sında bulunan iki anlamlı durumlarından- ya da Allah’tan gayrı herşeyin O Değil olması gerçeğinden kaynaklanır. Âleme bir şer’in girmesi ise “Allah tarafından değil, mümkün olan bir şey tarafından zâhir olur.” (III 389.25) Şer ve azaba ait olan yön en sonunda ortadan kalkar, çünkü kaynağı yokluktur. Öte yandan, varlıklar yok olmazlar, çünkü onlar vücudun niteliğindedirler: “Yokluktan gelen şeyler vücudda asla varolmazlar.” (I 312.34) Özetlersek; “Âlem, özü itibariyle rahmetin nesnesidir; sadece ikincil sebeplerden dolayı gazaba maruz kalır.” (III 207.28)[3]

    İbn Arabî bazı ilâhiyatçıların ve fakihlerin kendi görüşlerine göre günahkâr gördükleri kimselerin sonsuz azapta kalacakları iddialarını kabul etmez. Böyle bir Allah anlayışını yanlış bula­rak, birçok yerde bu kimseleri eleştirir. Buna bir örnek aşağıda verilmiştir:

    (Bu anlayışa ulaştığında) Allah’ın rahmetini itaatkâr olsun veya olmasın tüm kullarına dağıtmak isteyen bir kimse ile Al­lah’ın rahmetinden bazı kullarını mahrum etmek isteyen bir kim­se arasındaki farkı anlamaya başlarsın. Bu ikinci kimse Allah’ın herşeyi kuşatan rahmetini yasaklarken kendini bu yasağa dahil etmez. Allah’ın rahmetinin gazabını aştığı hakikati olmasaydı, böyle bir sıfata sahip bir kimse asla Allah’ın rahmetine ulaşamaz­dı. (III 370.15)

    Rahmetin en sonunda hakim olacağı hakikati, gazap sıfatının sona ereceği anlamına gelebilir. Yine de Allah’ın “iki eli” vardır ve O’nun hakikati değişmez. Kozmolojik olarak cehennemin, gaza­bın birtakım tesirlerinin olduğu alanlara, yani semalara ve arza yerleşmiş olduğu gerçeği Allah’ın gazabının bekâ bulacağını gös­terir ve cehennem asla yok olmaz. Ama insanlar gazabı azap ola­rak tecrübe ederler ve bu azabın bir sonu vardır. Ne var ki Şeyh, saadetin tanınmasının, onun zıddı olan şeyin anlaşılmasını ge­rektirdiği için azabın hayalde bulunmaya devam edeceğim söyler.

    Sadece ilâhî isimlerin ahkâmlarını sürdürmeleri için Hazreti Hayale ait azabın dışında cehennemde hiçbir azap kalmaz. Bir isim sadece kendi hakikatinin gerektirdiği hükümlerin zuhurunu gerekli kılar. Bir ismin zuhuru Alim ve Mürîd isimlerinin hüküm­lerine ait bir şey olduğu için herhangi bir varlığı gerektirmez.

    Buna göre, hayalî ya da cismanî bedende ya da herhangi bir şeyde Müntekim’in hükmü zâhir olduğunda bu ismin hakları, ahkâmının ve etkisinin ortaya çıkmasıyla yerine getirilir. Bu yüzden ilâhî isimler geçerliliklerini, tesirlerini sürdürürler ve her iki âlemin sakinleri isimlerin hükümlerinden ayrılamazlar. (III, 119.2)

    Başka bir pasajda Şeyh, ilâhî isimlerin hükümleri meselesine farklı bir yönden yaklaşır ve Allah’ın yaratılmışlara gazaplı olma­sının sona ermesinden sonra da tesirlerini nasıl sürdüreceklerini açıklar. Bu ise, Şeyh’e göre Kur’an’da (20:4) zikredilen ve elli bin yıl sürecek olan kıyamet gününün sonunda gerçekleşir.

    [Şeyh genellikle kıyamet gününü 50 bin yıl olarak ifade eder ve bunun nedenini çeşitli şekillerde açıklar. Ama bir yerde bu sürenin tam olarak uzunluğundan emin olmadığını çünkü Allah’ın bu ilme ait keşfi vermediğini söyler(III 383.10).]

    Şeyh Kur’an’da zikredilen Allah’ın bazı gazap sıfatlarına işaret etmektedir: İntikam alıcı, cezalandırıcı, geciktirici ve mani olucu.

    Bu sürenin bitiminden sonra hakim hüküm, Rahman ve Rahim’e geri döner. En güzel isimler (17:110) Rahman’a aittir ve hakim hükümlerinin yöneldiği kimseye göre bunlar “en güzel” isimlerdir. Rahim Rahmeti yoluyla gazaptan intikam alır ve Ra­him cezalandırıcıdır. Rahmet yoluyla gazabı mani ederek hakika­tini geciktirir. Buna göre isimlerin karşılıklı zıtlıklarına ait hü­küm ilişkilerinde devam eder, ama yaratılmışlar rahmete boğul­muşlardır. Karşılıklı zıtlıklara ait hüküm isimlerde sonsuza dek kalır, ama bizde kalmaz. (111 346.14)

    Başka bir yerde Şeyh isimlerin kendilerine değil de, acı çek­meye ve derde yol açan gazap isimlerinin tesirlerini sürdüreme­yeceği gerçeğinin pratik sonuçlarına bakar. Bu işlemde Kur’an ve Hadis’te anlatılan cehennemde görevli şiddetli meleklere ve cehennemdekilere acı veren hayvanlara değinir. Bu pasajın başlan­gıcında, “Her nereye dönerseniz dönün Allah’ın yüzü oradadır.” (2:115) Kur’an âyetine değinen Şeyh, bunun varoluşun evrensel bir kuralı olduğunu ve cehennemin bunun dışında olmadığını söyler. Şeyh cehennemi kişileştirirken, “O gün cehenneme: Dol­dun mu? deriz. O da: Daha var mı?” der (50:30) Kur’an âyetini takip eder.

    Günahkârlar Cehennem’de saadete ulaşacaklardır; ama onla­rın saadeti ile Cennet Bahçesi sakinlerinin saadeti arasındaki farklılığı sürdüren bir faktör vardır: Cehennemdekiler her zaman Allah’tan mahcup kalırken, Cennet Bahçesindeki saadet ehline Allah’ın rüyeti sunulacaktır. Buna göre Şeyh şöyle der:

    “Ahiretin iki meskeni vardır: rüyet ve hicap.” (II 335.18)

    Hadislerde cennetin sekiz ve cehennemin yedi kapısından söz edilmiştir. Şeyh’e göre, cehennemin yedi kapısı en sonunda açılacaktır. “Ama Cehennemin sekizinci kapısı olup bu kapı ki­litlidir ve asla açılmayacaktır: Bu kapı Allah’ın rüyetine perdeli olma kapısıdır.” (I 299.5) Allah’ın rüyetini görmeleri azaplarını artırmasın diye cehennemdekiler azabı tattıkları sürece bu perde orada kalır. Allah’ı görmüş olsalardı mahrumiyetleri hakkında daha derin bir fikre sahip olurlardı ve azapları artardı. Ve azap sona erdiğinde, onların saadeti tatmaları için bu perde yerinde kalır.

    Eğer Allah cehennemdekilere kendini gösterseydi, onların önceki kötü işlerinden ve cezayı hak etmelerinden dolayı bu gü­zel tecelli, önceden yaptıkları şeylerden Allah’ın karşısında utan­madan başka bir şey getirmezdi ve bu utanma azaptır. Ama azap sona ermiştir. Bu nedenle onlar müşahede etmenin ve rüyetin zevkinden habersiz kalırlar. Perdeli olmaları sayesinde saadete sahiptirler. Amaç saadettir ve bu perde yoluyla sağlanmıştır. Ama kimler için? Allah’ın rüyetinin saadeti ile perdenin saadeti nasıl karşılaştırılabilir ki! O gün onlar Rablerinden perdelenmişlerdir. (83:15) (III 119.7)

    En son analizde, saadet, bir kimsenin mizacı ile uyum sağla­ması gereken bir şeydir. Bu, cehennem sakinlerinin huzur içinde bulunmalarını açıklar. Şeyh bu hususu, “Nihayet onların arasına kapısının içinde rahmet, dışında azap olan bir duvar çekilir” (57:13) Kur’an âyetinde zikredilen cennet ile cehennem atasın­daki duvarın mahiyetini anlattığı uzunca bir pasajda açıklar. Şeyh, aslında duvarın kendisinin özellikle bir rahmet olduğunu, çünkü duvarın bâtın boyutunda azap olsaydı cehennemdeki aza­bın da cennetteki saadet gibi sonsuz olması gerektiğini söyler. Şeyh Cennet ehlinin istedikleri vakit bu duvara tırmanıp Cehennemdeki insanların görünüşlerini seyretmekten hoşlanacağını söyler. Duvarın üzerinde rahmete gark olmuş bir şekilde Cehen­nem ehlini seyrederken, Cennet Bahçesi’nde bulamadıkları fark­lı bir saadeti bulurlar, çünkü korku içindeyken aniden gelen gü­vende olma hissi, her zaman güvende olmaktan daha fazla zevk verir. Cehennem ehli de rahmete dahil edilmelerinden sonra, duvardan Cennet ehlini seyrederler.

    Rahmet, Cehennem ehlini de kucakladıktan sonra, Cehen­nemde olmaktan zevk duymaya başlarlar ve Cennet’te olmadık­ları için Allah’a hamd ederler. Bunun nedeni ise bu hâldeki miaçlarının böyle olmasını gerekli kılmasıdır: Bu mizaçla birlikte Cennet’e girmiş olsalardı, acıya gark olup elem içinde olurlardı. Bu nedenle- eğer anladıysan- ne olursa olsun saadet uygun olan­dan, azap da uygun olmayandan başka bir şey değil. Buna göre, nerede olursan ol, mizacına uygun olan şey seni bulduysa saadet içinde olursun, mizacına uygun olmayan şey seni bulduysa azap­ta olursun.

    Bulunulan yerler oraların sakinleri için sevimli kılınmıştır. Ateş cehennem ehlinin bulunduğu yerdir ve onlar bu yerin sa­kinleridir. Ondan yaratılmışlardır ve oraya geri dönerler. Cenne­tin sakinleri olan cennet ehli ise cennetten yaratılmışlardır ve oraya geri dönerler. .

    Bulunulan yerden zevk almak o yerin sakinlerine ait bir sıfat­tır. işlerinde aşırıya gitmelerinden veya hiç yapmamaktan dolayı perdeli olabilirler. Bu, durumlarının değişmesine neden olur. Be­raberinde getirdikleri illet bulundukları yerin zevkinden perdeli olmalarını doğurur.

    Örneğin cehennem ehli elemi ve acıyı gerektiren işler yapma­mış olsalardı ve mizaçlarına uyan yerde mezarlarından yeniden diriltildiklerinde cennet ile cehennem arasında bir seçim yapma­ları istenilseydi, aynen bir balığın yeryüzü sakinlerinin hayat bul­duğu havadan kaçarak suyu seçmesi gibi, onlar da cehennemi se­çerdi. (IV 14.34)[4]

    İbn Arabi’nin ölümden sonrasına ait öğretilerinin kısa bir özetinin sonunda, konuya başladığım noktayı hatırlatmama izin verin: Şeyh’in görüşünde ölümden sonraki yaşama dair gelenek­sel tanımların tamamı, akla ne kadar tuhaf gelirse gelsin, vücu­dun sahip olduğu tahayyül gücüne dayanılarak açıklanabilir.

    Kur’an ve Hadis, insanların büyük bir çoğunluğunun ya imanla kabul ettiği ya da akıl ve mantığın kurallarına uygun yorumladı­ğı, Allah ile ahiret hakkında çeşitli ifadelerle doludur. Ancak Şeyh, özellikle Müslüman olan bir kimsenin yaptığı, açık anlam­dan uzaklaşan her türlü yoruma karşı çıkar. Böyle bir kimse, “vahyedilmiş Kitaplara değil de kendi yorumuna imanı olduğu­nu” (I 218.26) gösterir.[5]

    Allah’ın bir kimsede yarattığı o kimse gibi geçici bir hayata sahip kuvveler olan kendi düşüncelerinin ve zanlarının hüküm­lerine uyulması, bizim gözümüzde en şaşılacak şeydir. Allah bu kuvveleri aklın kulları olarak yaratmıştır. Ne var ki akıl onların hükmüne uyar. Akıl aynı zamanda bu kuvvelerin kendi seviyele­rinin ötesine geçemeyeceğini ve hafıza, suret verme, hayal ya da dokunma, tatma, koklama, duyma, görme gibi hissî kuvvelere ait özelliklerden yoksun olduğunu da bilir. Yine de tüm bu yetersiz­likleriyle birlikte, akıl Rabb’ine ait bilgide bu kuvveleri takip eder. Öte yandan, Peygamber’in diliyle Rabb’inin kendisi hakkın­da bildirdiklerini takip etmez. Bu ise âlemde olan en şaşılacak ha­talardan biridir. (1 228.27)

    Şeyh’in eleştirilerine maruz kalan aklî yorumlama gerçek bil­giye götüren yaklaşımı göz ardı eder. Yani, akla en olmadık gelen şey, aslında aynen Kitap’ta anlatıldığı şekliyle hayal gücü sayesin­de gerçekleşir.

    Sh: 138-154



    Kaynak: William C. Chittick, Hayal Alemleri, Tercüme: Mehmet Demirkaya Orijinal Adı: İmaginal Worlds: İbn Al-‘İrabi And The Problem Of Religious Diversity ,2. Basım: Ekim 2003, İstanbul
  • CENNET HAYATI

    Cennet bahsinden seçmeler: Ebû Hüreyre (Radıyallahu Anh) bildiriyor ki: Resûlullah (Sallallahu Aleyhi ve Sellem.) buyurdu:

    “Cehennem köprüsünün yedi ayağı vardır. İki ayak arası yetmiş senelik yoldur.
    Köprünün genişliği, kılıncın ağzı kadar incedir. Ondan ilk geçecek olanlar, gözlerini açıp kapayacak kadar zamanda geçerler. İkinci grup, şimşek gibi geçerler. Üçüncü grup, kuvvetli esen rüzgâr gibi geçerler. Dördüncü grup, kuş gibi uçarak geçerler.
    Beşinci grup, koşar at gibi geçerler. Altıncı grup, sür‟atle yürüyen insan gibi geçerler.
    Yedinci grup, yürüyen adam gibi geçerler. Sonra bir kimse kalır ki, Cehennemin üstündeki köprüden en son geçecek olan odur.

    Ona Cehennem köprüsünden geç denir.
    Ayaklarını köprünün üzerine koyar, bir ayağı kayar, sonra köprünün üstüne binip dizleri üzerine sürünerek gider. Bu hâlde Cehennem, onun deri ve kıllarına te‟sîr eder.
    O kimse yok olmayıp, karnı üzerinde sürünmekte, sarsılarak emeklemekte iken, yine bir ayağı kayar. Eliyle yapışıp, diğer ayağıyla asılır. Yine ateş kıllarına ve derisine dokunur. Kendisinin bu ateşten kurtulamıyacağını sanır. Devamlı karnı üzerine sürünerek ve sarsılarak gider. Böylece, köprüyü geçip, Cehennem ateşinden kurtulur.

    Cehennemden kurtulduğunda, Cehenneme bakıp der ki: Bütün mülkün tasarrufu kudret kabzasında olan, fayda, zarar, izzet ve zilletten herseye kadir olan Allahü teâlâ, senden beni kurtardı. Allahü teâlânın bana ihsân ettiği yüksek ihsânı, geçmiş ve gelecekte hiç kimseye vereceğini sanmam. Cenâb-ı Hak, bana seni gördükten sonra kurtuluş verdi.
    Bu hâlde meleklerden bir melek gelip, o kimsenin elinden tutup, onu Cennet kapısının yanında bir göle getirip, bu gölde yıkan ve su iç der. O da yıkanır ve su içer.
    Kendisine Cennet kokusu erişir. Aynı melek onu alıp. Cehennem kapısı önüne getirir.
    Allahü teâlâdan izin gelinceye kadar burada dur der.
    O kimse Cehennemliklere bakıp, köpeklerin havlaması gibi seslerini duyar.
    Ağlayıp, yâ Rabbî! Cehennem ehlinden yüzümü çevir, senden başka şey istemem der.
    O melek, Allahü teâlânın katından gelip, o kimsenin yüzünü Cehennemden Cennet tarafına döndürür.

    O kimsenin bulunduğu yer ile Cennet kapısı arasında bir adım yer vardır. Bu durumda Cennet kapısına bakar. Cenâb-ı Hakka yalvarmağa başlayıp: “Yâ Rabbî, sen her türlü ihsânı bana verdin. Beni Cehennemden kurtarıp, yüzümü Cehennem ehli tarafından Cennet tarafına döndürdün, benimle Cennet kapısı arası ise bir adımlık yerdir. İzzet ve celâlin hakkı için beni Cennet kapısından içeri sok. Senden ancak bunu isterim, başka şey istemem. “Bu hâlde iken yine o melek, âlemlerin Rabbi olan Allahü teâlânın katından gelip, ey insanoğlu! Niçin yalan söylersin, başka birşey istemem dersin der.
    O kimse, Allahü teâlânın izzetine yemîn ederek, bundan başkasını istemedim der.
    Melek elinden tutup, Cennet kapısından içeri sokar. Sonra melek, Allahü teâlânın katına gider. Bu hâlde o kimse sağından ve solundan Cennete bakar. Bulunduğu yerden bir yıllık mesafede, ağaç ve meyveden başka birşey yoktur. Bulunduğu yerden Cennetin en aşağı ağacına ise bir adımlık yer vardır.

    O kimse, bu durumda Cennet ağacına bakıp, kökünün altından, dalı ve budaklarının beyaz gümüş ve yapraklarının, insanoğlunun dünyâda gördüğü en güzel giyeceklerden güzel olduklarını, meyvelerinin kaymaktan yumuşak, baldan tatlı ve misk kokusundan güzel olduğunu görünce, gördüğü şeylerden şaşar kalır.

    O kimse, o hâlde: “Yâ Rabbî, beni Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Her türlü ihsânı bana verdin. Benimle Cennetin bu ağacı arasında bir adım vardır. Senden onu isterim. Başka şey istemem” der.
    Melek yine gelip, ey insanoğlu, niçin yalan söylersin? Fazlasını istemem dedin. Bu istediğin nedir? Ettiğin yemîn, içtiğin and nerede kaldı? Haya etmez misin? der.
    O melek, o kimsenin elinden tutup onu en aşağı dereceye getirir. Orada bir yıllık mesafesi olan inciden bir köşk vardır.
    O kimse, o köşke varınca etrâfına bakar. Bir yer görür ki, güya o köşk ve onun ötesinde bulunanlar, şimdi gördüğü yerin yanında rü‟yâ gibi kalır. Onu görünce, kendini tutamayıp hemen: Yâ Rabbî, şu makamı senden isterim, başka birşey istemem der.
    Bu anda meleklerden bir melek gelip, ey insanoğlu, sen başkasını istemem diye Rabbine yemîn etmiştin. Niçin yalan söylersin? Hadi burası da senin olsun der. O kimse o makama geldiğinde, oradan da diğer bir makam görür ki, biraz önce kavuşmuş olduğu makam yanında rü‟yâ gibi kalır.

    O kimse yine duramayıp, şu makamı senden isterim yâ Rabbî! der. O melek yine gelip, ona; Ey insanoğlu! Verdiğin sözü tutmazsın. Başka şey istemem demiştin der.
    Fakat onu ayıblamaz ve hakaret etmez. Zîrâ o kimse, kendisine pek yakın şeyleri gördüğünden, şaşılacak hâllere kapılır. O melek ona: İşte bu da senindir der.
    O kimse, o makamına da gelince, oradan da bir başka makam görür, önceki makamları onun yanında rü‟yâ gibi kalınca, artık hayretle şaşıp kalır. Konuşmaya gücü yetmez.

    Bu hâlde ben o kimseye, sana ne oldu ki, Rabbinden istemiyorsun derim. O da, ey efendim (Sallallahu aleyhi ve sellem) Cenâb-ı Rabbil izzete and içtim. Bana korku geldi. Rabbimden istedim.
    Artık bana haya geldi. Utanır oldum der.
    Allahü teâlâ o kimseye hitaben, dünyâyı yarattığım günden, onu yok eylediğim güne kadar olan her türlü hazzı sende toplasam, sonra onun on katını sana versem, seni râzı kılar, hoşnut eder mi? der. O kimse, yâ Rabbî, benimle şaka mı edersin, hâlbuki Sen âlemlerin Rabbisin der. Allahü teâlâ ona, ben onu yapmağa ve ihsân etmeğe kadirim. Dilediğin şeyi benden iste buyurur.

    Der ki, yâ Rabbî, beni insanların yanında bulundur. O anda bir melek gelip, elinden tutup, onu Cennete götürür. Onu Cennet içinde gezdirir. Bu hâlde iken bir şey görünür ki, sanki ona benzer bir şey yoktur. O kimse secdeye kapanıp, secdesinde:
    Rabbim bana tecellî etti der. Yanındaki melek ona başını secdeden kaldır, bu gördüğün, senin derecenin en aşağısıdır der. O kimse, eğer Allahü teâlâ benim gözümü korumasaydı, şu köşkün nûrundan benim gözüm görmezdi der.
    O kimse o saraya iner. O anda bir kimse ile karşılaşır. O adamın yüzünü ve elbiselerini gördüğünde hayretler içinde kalıp, onu melek sanır. Bu adam: Esselâmü aleyke ve rahmetullahi ve berekâtûhü diyerek hizmetinde bulunmak için geldiğini söylediğinde, selâmını alır ve sonra ona: Sen kimsin ey Allahın kulu? der. Ben senin en büyük hizmetçinim ve ben bu makamdayım ve senin için benim gibi bin büyük hizmetçi vardır ki, onlardan her biri senin köşklerinden bir köşktedir. Senin için bin köşk vardır. Her köşkte bin hizmetçi ve hûrîlerden de zevceler vardır, der.

    O kimse, o köşke girer. Orada beyaz inciden bir kubbe görür, içinde yetmiş bölüm vardır. Her bölümde yetmiş yüksek çardak ve her çardağın yetmiş kapısı, her kapı için inciden bir kubbe vardır. O kimse o kubbelere girip, onları açar. Hâlbuki kendinden önce onları mahlûkattan bir ferd açmamıştır. O kubbenin içinde kırmızı cevherden bir kubbe görür ki, boyu otuz metredir. Yetmiş kapısı vardır. Her kapıda, o kubbeye benzer kırmızı cevhere açılır ki, o kırmızı cevherin de yetmiş kapısı vardır. Kırmızı cevherde, onun sahibinin ve diğerinin rengine benziyen bir renk yoktur. Her cevherde, yüksek çardaklar, sedir, koltuk ve tahtlar vardır.

    O kimse o cevhereye girdiği zaman, içinde hûr-i ayndan bir zevce bulur. O zevce, ona selâm verip, o da selâmını alır. Sonra o kimse hayretle dururken, o zevce ona: Bizi ziyâretiniz bu vakit için takdîr olunmuştu. Ben senin zevcenim der. O kimse, onun yüzüne bakar. Sizden biriniz aynada yüzünü gördüğü gibi, zevcesinin yüzünün güzelliği ve temizliği sebebiyle, o kimse kendi yüzünü onun yüzü aynasında görür.
    Zevcenin üzerinde yetmiş hulle vardır. Her hulle yetmiş renklidir. O renklerde birbirine benziyen hiç bir renk yoktur. Elbise şeffaf olduğundan içi görünür. O kimseyi tiksindirecek hiçbir şey onda yoktur. Ancak zevcinin her bakışında, zevcenin güzelliği artar. Onlar birbirlerine bakınca, kendilerini gördükleri birer ayna kadar temiz ve saftırlar.

    Her köşkün, üçyüz altmış kapısı vardır. Her kapı üzerinde, inci, yakut ve cevherden üçyüz altmış kubbe vardır. Bunların hiç birinin rengi, diğerinin rengine benzemez. O kimse köşküne bakınca, gözü o kadar ilerilere ulaşır ki, onda yürüyecek olsa, yüz sene yalnız kendi mülkünde seyretmiş olur. Başka birşey görmez. Gördüğü hep kendi mülkü olur. Ra‟d sûresinin yirmidört ve Meryem sûresinin altmış ikinci âyetlerinde bildirildiği gibi, melekler o kimseye, her gün köşk ve saraylarının kapısından selâm ile ve Allahü teâlâ tarafından hediyelerle gelirler. O hediyeleri takdim edip selâm verirler. Bir meleğin elindeki hediye, diğerininkinden başkadır.
    Onlar için orada akşam-sabah rızıklar vardır.

    Cennet ehli, o kimseye miskin, zavallı derler. Çünkü Cennettekilerin hepsi, derece ve makam bakımından ondan yüksek ve üstündür. O miskin dediklerinin yemeğinde seksen hizmetçi vardır. Canı yemek istediği zaman, ona mahsûs sofralardan kırmızı yakuttan bir sofra kurarlar. Sarı yakutlarla donatılmış ve kuşatılmıştır. Sofranın altlığı incidendir. Çevresi yirmi mildir.
    O sofra üzerine yetmiş türlü yemek konur. O kimsenin huzûrunda seksen hizmetçi ayakta durur. Her birinin elinde yemekle dolu bir tabak, şarabla dolu bir kâse vardır. Her tabaktaki yemek ayrı, her kâsedeki şerbet diğerinden ayrıdır. Sofraya önce getirilen yemeği, sonunda verilen yemek gibi, sondakinin lezzetini baştakinin lezzeti gibi, tam arzu ve istekle duyar. Biri diğerine benziyor sanır. Sofrada bulunan her yemekten yer. O yemek önünden kaldırıldığında, ondan her hizmet edenin nasîbi verilir.

    Cennet ehlinden yüksek derecede bulunanlar, o kimseyi ziyâret ederler. O ise, onları ziyâret etmez. Cennettekilerden yüksek derecelerde bulunan herkesin hizmetinde sekiz bin hizmetçi çalışır. Her hizmetçinin elinde yemek dolu bir sini vardır. Hepsinde ayrı ayrı yemekler vardır. O sofrada bulunan her yemekten yer.
    Yemek önünden kaldırıldığında, ondan her hizmetçisinin payı verilir. Her bir kimse için hûr-i ayn ve dünyâ hanımları vardır. Her zevce için yeşil yakuttan bir köşk vardır.
    Ortası dâire şeklinde kızıl yakuttan donatılıp kuşatılmıştır. Köşkünün yetmiş bin kapısı vardır. Her kapıda inciden bir kubbe vardır. Zevcelerinin üstünde binlerce Cennet hullesi vardır. Her hullede binlerce renk vardır. Hiç biri diğerine benzemez.
    Zevcelerinden her birisinin yanında ihtiyâcını gören bir câriye, meclis içinde bin câriye vardır. Her câriyeyi kendi hizmetinde kullanır. Kendisine yemek getirildiği zaman, önünde yetmiş bin câriye ayakta durur. Her bir câriyenin elinde, başkasının elinde olmıyan yemek dolu bir tabak ve şarabla dolu bir kâse vardır.
    O kimse, dünyâda Allah rızâsı için sevdiği bir mü‟min kardeşini görmeği arzu edip, ona şefkatten dolayı, acaba helak mi olmuştur, düşüncesiyle, keşke kardeşimin ne olduğunu bilsem der. Allahü teâlâ o kimsenin kalbini anlayıp, meleklere, “Benim şu kulumla kardeşinin bulunduğu yere gidiniz” buyurur. O anda, bir melek, üzerinde nûrdan eyerle seçkin bir burak getirir.
    Bu melek, o kimseye selâm verir. O da selâmını alır. Melek ona: Kalk, bu buraka bin de, kardeşine gidelim der. O da buraka biner. Cennette bin yıllık uzaklığı, dünyâda en güzel bir atla bir fersah mesafeyi almanızdan daha kısa zamanda alır. Hemen kardeşinin makamına ulaşır.
    O kimse, o anda kardeşine selâm verip, kardeşi selâmını alır. Merhaba deyip, memnun olduğunu bildirir ve: Kardeşim, sen nerede kaldın? Senin için korkmuştum der. Bu hâlde birbirlerine sarılıp, sonra ikisi de: “Allahü teâlâya hamdolsun ki, bizi birleştirdi ” diyerek, buluşmalarına güzel seslerle hamd ederler.
    Bu hâlde Allahü teâlâ onlara buyurur, ki: Kulum, bu zaman amel zamanı değildir.
    Selâm ve dilemek zamanıdır. Benden isteyiniz vereyim. Onlar da: “Yâ Rabbî! Bizi bu derecede bir arada bulundur” diyerek yalvarırlar.
    Allahü teâlâ o dereceyi inci ve yakutla süslenmiş bir çadır içinde onlara meclis yapar. Zevceleri için ondan başka makamlar ihsân eder. O mecliste yiyip, içip, zevk ve safâda olurlar.
    Cennet ehlinden bir kimse yemekten bir lokma alıp ağzına koyarken, aklına bir başka yemek gelirse, ağzındaki o lokma, aklına gelen yemek olur.
    Cennette olanların küçük ve büyük hepsinin boyları Âdem aleyhisselâmın boyu kadar olur. Onun boyu otuz metredir. Cennettekiler sakalı çıkmamış gençler gibi olup, hakkın kudreti ile gözleri sürmelidir. Letâfet ve temizlikte, hamamdan yeni çıkmış gibidirler. Kendilerinin ve hanımlarının boyları birdir.
    Cennet ehli bu durumda iken bir ses duyulur. Bu sesi Cennetin yüksek ve alçak, yakın ve uzağında olanların hepsi işitir. Der ki: “Ey Cennet ehli! Hepiniz makam ve yerlerinizden memnun musunuz?” Hepsi birden, evet diyerek râzı ve memnun olduklarını bildirirler. Allahü teâlâya yemîn ederiz ki, bize iyi yerleri ihsân eyledi.
    Bulunduğumuz yerlerin değişmesini istemeyiz. Yâ Rabbî, senin nidanı işittik, ona doğru sözle cevap verdik; Yâ Rabbî, mübârek cemâline bakmak isteriz, bize kendini göster. Çünkü senin yüksek katında en üstün sevâbımız ve büyük mükâfat ve karşılığımız, mübârek cemâline bakmaktır derler.

    Bu hâlde Allahü teâlâ, Dârüsselâm adındaki Cennete, süslen ve kullarımın beni görmelerine hazırlan diye emreder. Dârüsselâm, Allahü teâlânın emrine uyarak süslenir ve görecek olanlar için hazırlanır. Allahü teâlâ meleklerden birine, kullarıma söyle, gelsin beni görsünler buyurur. Allahü teâlânın bu yüksek emri üzerine, o melek, Allahü teâlânın katından ayrılıp yüksek ve tatlı bir sesle seslenir ve der ki; “Ey Cennet ehli ve ey Allahü teâlânın sevgili kulları, Rabbinizi görünüz.” Bu sesi Cennette bulunanların yüksekleri ve aşağıları işitip, hep birden bineklerine atlayıp, beyaz misk ve sarı za‟ferandan yüksek bir tepenin üstüne çıkarlar. Orada kapının yanında selâm verirler. Selâmlarında; “Esselâmü aleynâ min rabbinâ” diyerek, izin isterler.

    Kendilerine Allahü teâlâ tarafından izin çıkınca, Dârüsselâmın kapısından girmek isterler. Bu hâlde Arş‟ın altından Mesire adında bir rüzgâr esip, misk ve za‟feran tepeleri üzerinden geçerek, kaldırmış olduğu misk ve za‟feranı, cenâb-ı Hakkı göreceklerin üzerlerine saçıp, onların elbise, baş ve boyunlarını güzel kokularla muattar kılar. Bu hâl ile Dârüsselâm‟a girer. Arş ve Kürsî‟ye bakarlar. Henüz tecellî olmadan ve üzerlerine bir nûr parlamadan: Sübhâneke rabbenâ, kuddûsün rabbül melâiketi ver-rûh, tebârekte ve teâleyte emâ nenzurü vecheke diyerek, Allahü teâlâyı tesbih ve takdis ile cemâlini kendilerine göstermesi için yalvarırlar.

    Bu durumda, Allahü teâlâ nûrdan perdelere: “Çekiliniz” diye emredince, birbiri arkasında olan nûr perdeleri kalkar. Hattâ yetmiş perde kalkar. Her perde, bir sonrakinden nûr bakımından yetmiş kat kuvvetlidir. Bu hâlde Allahü teâlâ onlara tecellî eyler. Onlar Hakkın dilediği kadar secdeye kapanırlar. Secdede: “Sübhâne lekel hamdü ve ttesbîhu ebeden. Bizi Cehennemden kurtarıp Cennete koydun. Cennet ne güzel yerdir. Senden tamamen râzıyız, sen de bizden râzı ol” derler. Hamd, tesbih ve takdis ederler, Allahü teâlânın kendilerinden râzı olmasını isterler.

    Bu hâlde Allahü teâlâ onlara: “Kullarım, ben sizden her hâlinizle râzıyım. şu an amel zamanı değildir.
    Ancak cemâlimi görmek, ondan lezzet almak ve ni‟metlerim zamanıdır. İhsân ve lika zamanıdır. İstediğinizi dileyin vereyim. Temenninizi arzedin ki, fazlasını ihsân edeyim” buyurur.
    Cennet ehli, o zaman tekbîr ile başlarını secdeden kaldırırlar. Onu görürler. Fakat Allahü teâlânın nûrunun çokluğundan, ona bakamazlar. Bu durumda Allahü teâlâ onlara: “Merhaba ey kullarım, ey asfiyâm, ey ahbabım, ey evliyâm, ey seçkin kullarım” buyurur ve onları rahatlandırır.
    Allahü teâlâ, Cennettekilere hitaben: “Geliniz, makamlarınıza oturunuz”
    buyurduğunda, önce Resûller gelip minberler üzerine otururlar. Sonra nebiler gelir, kürsîler üzerinde otururlar. Sonra sâlihler gelip, kıymetli örtüler üzerine otururlar.
    Bu hâlde onlara, inci ve yakutla süslü yetmiş türlü renkle renklendirilmiş nûrdan sofralar kurulur. Allahü teâlâ, o sofraların hizmetçilerine, onları yediriniz buyurur.
    Onlara ziyâfet için konan her sofra üzerinde, inci ve yakuttan yetmiş bin tabak vardır.
    Her tabakta yetmiş çeşit yiyecek vardır.
    Allahü teâlâ: “Ey kullarım, yiyiniz” buyurur. Onlar da, Allahü teâlânın dilediği miktarda yerler. Birbirlerine, bizim esas makâmımızdaki yiyecekler, bu yiyeceklerin yanında rü‟yâ gibi kalır derler. Allahü teâlâ hizmet edenlere, kullarıma su veriniz, buyurur. Sofrada hizmet görenler, onlara şarab getirirler. Cennet ehli ondan içerler.
    Birbirlerine, bizim makâmımızdaki şarablarımız, bunların yanında rü‟yâ gibidir derler.
    Allahü teâlâ, yine sofrada hizmet edenlere, meyveler ikram ediniz buyurur.
    Hizmet görenler meyve getirirler. O meyveleri yedikleri zaman, yine birbirlerine, bizim kaldığımız yerdeki meyveler, bunların yanında rü‟yâ gibidir derler.
    Allahü teâlâ onlara, kullarımı yedirdiniz, içirdiniz ve onlara meyva verdiniz. şimdi hulleler giydiriniz. Hizmetçiler hulleler giydirirler. Yine birbirlerine, şu giydiğimiz hullelerin yanında, kendi makamımızda giydiklerimiz rü‟yâ gibi kalır derler.

    Hulleleri ile kürsîleri üzerinde otururlarken, Allahü teâlâ onlara Arş‟ın altından bir rüzgâr gönderir. O rüzgâra Mesire denir. O rüzgâr onlara Arş‟ın altından, kardan beyaz, misk ve kâfur getirir. Onların elbise, yaka ve başlarını çok güzel kokutur. Sonra önlerindeki sofraları, üzerlerinde yemekler olduğu hâlde kaldırırlar. Allahü teâlâ onlara hitaben; şu anda benden dilediğinizi isteyiniz vereyim, arzunuzu beyân edin, fazlasını ihsân edeyim, buyurduğunda, hepsi birden: “Ey Rabbimiz, senden istediğimiz, ancak, zâtının bizden râzı olmasıdır” derler. Allahü teâlâ: Ey kullarım, ben sizden râzıyım buyurur.

    Bu durumda Cennettekilerin hepsi Sübhânallah ve Allahü ekber deyip, secdeye vardıklarında, Allahü teâlâ, kullarım, başlarınızı secdeden kaldırınız, bugün amel günü değildir. Bugün cemâlime bakınız, ni‟metlerime kavuşmanız, sevinç ve lezzet içinde olmanız icâbeden gündür. Bu hâlde, Rablerinin nûruyla, yüzleri nurlanmış ve parlamışolup, başlarını secdeden kaldırırlar.

    Allahü teâlâ onlara, “Menzil ve makamlarınıza dönünüz” buyurmasıyla, oradan ayrılıp giderlerken, hizmetçilerini, binekleri hazırlamış bekler vaziyette bulurlar. Sonra bineklerine binerler. Her biri için yetmiş bin hizmetçi de onlar gibi bineklere biner.

    Onlardan isteyen, köşklerine kadar cemâat ve cem‟iyyetle beraber gider. Sonra diğerleri de, bu şekilde diledikleri köşklerine giderler. Bunlardan biri köşküne varıp, zevcesi onu güler yüz ve tatlı sözle karşılayıp: “şu anda bana, şimdiye kadar sende görmediğim bir güzellik, nûr, koku, elbise, hulle ve süsle geldin” der.
    Bu anda Allahü teâlânın katından bir melek yüksek sesle: “Ey Cennet ehli! Bunun gibi size, her zaman sonsuz ni‟metler verilecektir” diye seslenir.

    Ra‟d sûresinin yirmidördüncü âyet-i kerîmesinde bildirildiği gibi, Melekler onlara Cennetin her kapısından gelirler. Dünyâda sıkıntı ve günahtan ve her türlü kötülüklerden sabırları sebebiyle, Allahü teâlâ, onları her âfet ve kederden sâlim kıldığını ve Cennetin onlar için güzel son ve ebedî kalınacak yer ve makam olduğunu müjdeleyerek, Allahü teâlânın selâmını onlara ulaştırır. O melekler ile beraber, onlara Allahü teâlâ tarafından hediye olarak sunulacak her türlü yiyecek, içecek, elbise ve süsler de vardır. Onları da verirler.

    “Cennette yüz derece vardır. İki derece arasında bir emîr vardır. Cennet ehli O emîrin fazilet ve üstünlüğünü görürler. Cennette beyaz misk ve za‟ferandan dağlar vardır. Cennet ehli, yemeklerini yiyip miskten güzel kokulu şarablarını içince, terlerler.

    Büyük ve küçük abdest bozmazlar. Tükürmezler, sümkürmezler. Başları ağrımaz. Hasta olmazlar.
    Cennetliklerin üstünleri ve aşağı derecede olanları yemek yiyip, iki saat dayanıp, otururlar, iki saat da, birbirlerinin üstün meziyetlerini sayarlar. Dört saat, kendilerini yaratanı temcîd ve takdis ederler. İki saat, birbirlerini ziyâretle meşgûl olurlar.

    Cennette bulunanların en aşağı dercede olanına, ihsân ve bahşiş vardır. Yanına insanlar ve cinler gelse, yanında insan ve cinlerin üzerinde oturup dayanacakları kürsîler, yatak ve yastıklar vardır. Sofra, tabak, hizmetçi, yiyecek ve içecekten bir kişinin payına düşecek kadar da fazla vardır.

    Cennet ağaçlarının ba‟zısı altın, ba‟zısı gümüş, ba‟zısı yakut, ba‟zısı da zeberceddendir. Budakları da böyledir. Yaprakları, sizden birinizin dünyâda gördüğü kumaşların en güzeli gibidir. Meyvesi kaymaktan yumuşak, baldan tatlıdır. Her ağacın uzunluğu beşyüz yıllık, kökünün kalınlığı yetmiş yıllık mesafe miktarıdır. Cennet ehlinden bir kimse, Cennet ağaçlarına bakınca, o ağacın gövde, dal ve yapraklarının ve meyvelerinin sonuna varıncaya kadar görür. Her ağaçta yetmiş bin çeşit meyve vardır.

    Herbirinin renk ve tadı diğerinden başkadır. Cennet ehlinden biri, o meyvelerden birini arzu ettiğinde, o meyvenin bulunduğu dal, o kimse o meyveyi alsın diye, ne kadar uzakta olsa da eğilir. O kimse o meyveyi eliyle alamazsa, ağzını açar ve meyve ağzına düşer. O ağaçtan bir meyve koparıldığında, Allahü teâlâ onun yerinde, ondan daha güzel, daha üstün ve daha güzel kokulusunu yaratır. O kimse, o ağaçtan kendisine yetecek kadar alıp, aynı dal yine eski yerine gider. Cennette ba‟zı ağaçlar daha vardır ki, ipek, hulle ve sündüs adı verilen ince dibalar ve eşsiz süsler onlardan meydana gelir.

    Cennette ba‟zı ağaçlar daha vardır ki, tomurcuklarından misk ve kâfur saçılır.
    Cennet ehli her Cum‟a günü Rablerini görürler.
    Eğer Cennet taçlarından bir taç semâdan sarkıtılmış olsaydı, güneşin ışığı elbette görünmez olurdu.

    Cennette köşkler ve kasırlar vardır. Onlarda su, süt, şarab ve baldan dört ırmak vardır. Sürahileri misk ile mühürlenmiştir. Cennet ehli onlardan, Cennet pınarlarından, ya‟nî Zencefil, Tesnîm ve Kâfur çeşmeleri nden birisiyle karıştırmaksızın saf olarak içmezler. Ancak mukarrebler bunlardan hiçbir şey karıştırılmadan, saf olarak içerler.
    Eğer Allahü teâlâ Cennettekiler arasında sevinç ve neş‟elerinin çokluğundan ötürü, şarab dolu kâselerin sunulmasını, birbirlerine rağbet ve iştiyak ile takdimlerini hükmetmemiş olsa idi, kâseyi hiçbir zaman ağızlarından çekmezlerdi.

    Cennet ehli, binlerce yıllık veya bundan fazla mesafeden gelip, birbirlerini ve kardeşlerini ziyâret ederler. Kardeşleri yanından döndükleri zaman, kardeşleri tarafından onların bulundukları yere hediyeler gönderilir.
    Cennet ehli, Allahü teâlâyı görüp, dönmek istedikleri zaman, herbirine yeşil birer nar meyvesi verilir. İçinde yetmiş tane vardır.
    Her tane diğerine benzemiyen bir renktedir.

    Dönüşte Cennetin çarşılarına uğrarlar. Orada alış-veriş yoktur. O çarşılarda, hulleler, sündüs, istebrak, ipek, inci ve yakuttan, eşi, benzeri olmıyan süsler ve asılmış taçlar vardır. Her çeşitten taşıyabildikleri kadar alıp giderler. Hâlbuki Cennet çarşılarından birşey eksilmez.
    Cennette, insanlardaki şekil ve güzellikten daha güzel sûretler vardır. Bir kimse, kendi sûretinin benim güzel sûretim gibi olmasını temenni eder, kendi yüzünün güzelliğinin, benim yüzümün güzelliği gibi olmasını isterse, Allahü teâlâ, onun yüzünün güzelliğini arzusuna uygun yapar diye, bu sûretlerin üzerinde yazılmıştır.

    Sonra onları, köşk ve makamlarına dönünce, hizmetçileri saf hâlinde ve ayakta, hoş geldiniz diyerek karşılar. Herkes yanındakine müjde vererek, dilden dile zevcesine ulaştırılır. Zevcesi sürûr ve neş‟esinin çokluğundan, onu karşılamaya çıkıp, kapının yanında merhaba deyip selâm verir. Muhabbet ve sohbet hâlinde köşke varırlar.

    Cennet ehli, yemekten sonra öyle bir şarab içerler ki, daha içer içmez, yedikleri yemek ve içtikleri şerbetleri misk gibi eder. Ona (ġarâb-ı Tahûr) denir. Misk gibi kokusu çıkar. Karınlarında eziyyet verecek, rahatsız edecek bir hâl olmaz. Bunu içtikten sonra, yine yemek isterler. İşte Cennet ehlinin hâli böyledir, her zaman yenilenerek, ebedî olarak böyle devam eder.

    Cennet ehlinin binek hayvanları, beyaz yakuttan yaratılmıştır.
    Cennet üçtür: Cennet, Cennet-i Adn ve Dârüsselâmdır.
    Cennet, Cennet-i Adn‟den milyon kere küçüktür. Cennet köşklerinin dıĢı altından, içi zebercedden, çıkma ve sundurmaları kırmızı yakuttan, şerefe ve balkonları incidendir.

    Cennet ehli, Cennette zevcesiyle sohbet edince, zevki yediyüz yıl devam eder.
    Eksilme ve değişme olmaz. Sonra öncekinden daha güzel zevcesi, sizinle kavuşma zamanımız gelmiştir der. O kimse ona, sen kimsin? der. Ben, Allahü teâlânın Secde sûresinin onyedinci âyet-i kerîmesinde vasfeylediklerindenim deyince, o kimse onun yanına gider. Onunla yiyip, içer, sohbet eder.

    Cennette, altından ırmaklar akan ağaç vardır ki, süvari bir kimse, onun gölgesinde yediyüz yıl yürüse sonuna erişemez. Dallarının herbirinde kurulmuş Şehirler vardır. Bu şehirler binlerce kilometre uzunluğundadır. İki şehrin arası, doğu ile batının arası kadardır. Selsebil çeşmesi, Cennet köşklerinden o şehirlere akar. O ağacın bir yaprağının altında büyük bir cemâat gölgelenir.

    Cennet ehlinden bir kimse zevcesinin yanına vardığında, zevcesi ona: Beni sana ikram ve ihsân eden Allahü teâlâya yemîn ederim ki, Cennette bana senden sevgili ve muhabbetli bir başka şey yoktur der.

    Cennette, anlatanların anlatamadığı, âlimlerin kalb ve hatırlarına gelmediği, dinleyenlerin kulaklarının duymadığı, insanların görmediği şeyler vardır.

    Dünyâda hiç bir menfaat ve karşılık beklemeden, yalnız Allah rızâsı için sevişenlere, Adn Cennetinde kırmızı yakuttan bir direk üzerinde makamlar vardır. O direğin kalınlığı binlerce yıllık mesafedir. Üzerinde binlerce bina ve her binada bir köşk vardır. O Allah için sevişenlerin alınlarında: “Bunlar, dünyâda Allah için sevişenlerdir” diye yazılıdır. Bunlardan birisi kendi köşkünde, Cennet ehline göründüğünde, güneşin ışığı yer yüzünün evlerini aydınlattığı gibi, onun nûrunun şua ve ziyası Cennettekilerin köşk ve saraylarını pür nûr ve ziyadar eder, aydınlatır. Cennettekiler onun yüzüne bakıp, onu tanırlar. Şu kimse, Allah için sevişenlerden olur” derler ve onun yüzünü, ondördüncü gecedeki Ay‟ın nûru gibi görürler.

    Cennet ehlinden bir kimsenin, hizmetçisinden üstünlüğü, ondördüncü gecedeki Ay‟ın parlaklığının diğer yıldızlardan olan üstünlüğü gibidir.

    Cennetteki kadınlar yemeklerden sonra güzel ve yüksek sesler çıkarıp, biz sonsuz olarak Cennetteyiz, ölmeyiz. Emniyetteyiz, asla korkmayız. Hakkın rızâsına kavuşmuş uz. Artık ebedî olarak Hakkın gazâbına düçâr olmayız. Biz genciz. Asla ihtiyârlamayız. Elbiseler ile örtülüyüz, hiçbir zaman çıplak olmayız. Bizler hayrân-ı hisânız, ya‟nî huyları ve yüzleri güzel olanlarız. İyi insanların zevceleriyiz derler.

    Cennet kuşlarının yetmiş bin kanadı vardır. Her kanadının rengi ayrı ayrıdır. Her kuşun büyüklüğü, en ve boy olarak birer mildir. Mü‟min olan kimse, onlardan kebab ve kızartma yapmak isteyince, kuş onun yanına gelip, tabak içine konup silkinir. Pişmiş ve kızarmış olarak, yetmiş çeşit yemek olarak ortaya çıkar. Tad ve lezzeti, kudret helvası denilen mennden iyi, hafiflik ve yumuşaklığı kaymaktan çok ve sütten beyazdır. Mü‟min ondan yiyince, aynı kuş silkinip uçar, bir tüyü ve kanadı eksilmez.

    Cennet kuşları ve binekleri, Cennet bahçelerinde ve Cennet köĢkleri etrâfında güdülürler.

    Allahü teâlâ, Cennette olanlara altın yüzükler ihsân eder. O yüzükleri takarlar. Bu yüzüklerin adı, sonsuzluk yüzükleridir. Bunlar Cennette sonsuz kalmağa alâmettir.

    Sonra Cennet ehli, Dârüsselâmda Allahü teâlâyı gördüklerinde, Allahü teâlâ, onlara inci ve yakuttan da yüzükler ihsân eder.
    Cennette bulunanlar, Dârüsselâmda Allahü teâlâyı görmek için toplandıkları zaman, yerler, içerler ve çeşit çeşit ni‟metler ile ni‟metlendirilirler. Allahü teâlâ, Dâvûd aleyhisselâma: “Ey Dâvûd, o güzel sesinle beni temcîd ve takdîs eyle” buyurduğunda, Dâvûd aleyhisselâmın güzel sesini dinlemek ve ondaki lezzet ve te‟sîre kapılmak ya‟nî Cennet içinde onu dinlemek için susmayan bir şey kalmaz.

    Sonra Allahü teâlâ, onlarahulleler giydirir. Sonra Dârüsselâmdan kendi yerlerine dönerler. Cennette herkes için bir ağaç vardır. O ağaca Tûbâ denir. Cennette olanlardan biri iyi elbiseler giymek istediğinde, Tûbâ ağacının tomurcukları onun için açılır. Her tomurcuk altı renktir. Her renkte altmış renk vardır. Bir tomurcuk ve elbise, diğerine benzemez, istediğini alır.

    Cennet kadınlarının sinesinde: “Sen benim habîbimsin, ben de senin habîbinim.
    Ben senden şaşmam ve ayrılmam. Kalbimde de vesvese, endişe, kıskançlık, çekememezlik ve hıyânet yoktur” diye yazılıdır. Cennet ehlinden birisi zevcesinin göğsüne baktığında, kemik ve etlerinin arkasında, karaciğerini ve yüreğini görür.

    Zevcesinin ciğeri kendine, kendi ciğeri zevcesine ayna olur. Nitekim Errahmân sûresinde: “Cennet ehlinin zevceleri, beyazlık ve kırmızılıkta, saf yakut ve temiz mercan gibidirler” âyet-i kerîmesi bunu gösteriyor.
    Cennet ehli öyle bineklere binerler ki, onların ayağı, gözünün gördüğü son noktaya erişir. Bu binekler, yakut ve inciden yaratılmıştır. Büyüklükleri de yetmiş mildir. Dizginleri, inci ve zebercedden halkalar ile sıra sıra işlenmiştir.”
  • 352 syf.
    ·Beğendi·
    Herkese Merhaba;

    Fazlasıyla iyi bilinen bir kitapla geldim bu gece.

    1984 kitabı, 1948 de yazılmış ve basılmış fakat ne tesadüf ki ülkemizde ilkkez 1984 yılında basılmış. O yıl ben henüz yeni doğduğum için ancak Ocak 2018 61. Baskı olan bu kitabı okudum.
    İtiraf etmeliyim ki isminden dolayı okudum.

    Kitap, son derece güzel. Distopya severler için fazlasıyla uygun. Özellikle yazıldığı yılları düşünürsek yazarın hayal gücünün üstünlüğü büyüleyici.
    1948 de tamamlanan kitap 1984 yılındaki ütopik bir sistemi anlatıyor. Biraz bilim kurgu diyesim geliyor fakat tam olarak değil.
    Tüm kurgu bir karakter üzerinden geçiyor. Tabiki başka karakterlerde var ama kurgu okuru öyle bir etkiliyorki başkalarını gözünüz görmüyor Tıpkı kurguda ki sistemin istediği gibi Bu yorumumu kitabı okuduğunuzda anlayabilirsiniz.
    Öyle bir rejim, sistem ya da nasıl desem yönetim şekli düşünün ki her şey onların kontrolü altında. Düşünemiyor, kendinizle başbaşa kalamıyor konuşamıyor, okuyamıyor, yazamıyor ve hatta bildiğinin hiç bir şeye inanamıyor ama inanmak zorunda bırakılıyorsunuz.

    Konuyu anlatmayı pek sevmediğim için atlıyorum. Üslup biraz karışık. Aslında karışık degil ama yeni bir dil var kurgunun içinde ve o dili de biraz anlamanız gerekiyor. Ayrıca çeviriyi yapan Celal Üster öyle güzel sıradışı az kullanılan ama aslında herkesin bilmesi kullanması gereken kelimeler serpiştirmiş ki sözlük sayfaları arasında buldum kendimi. Bu kesinlikle benim hoşuma gitti.

    Mesela; ".... olayın farkındaydı." diye çevirmek yerine ".....olayın ayırdındaydı." şeklinde çevirmiş yazar. Kesinlikle bir kazanç. Can yayınlarının çevirilerini bu yüzden seviyorum.

    Anlatım basit. Zor konulardan bahsediyor fakat çok fazla kafa karıştırıcı olmuyor. Ben biraz konuya girmekte zorlandım. Birazda kitabın içinde hareketlenmeyi bekledim. Ama bu beklentilerim olmadan yarılamıştım. Bu durum; olay örgüsünden çok bilgi aktarımı olduğu icin.

    Oyle bilgiler veriyor ki yazar, bugünü anlatıyor gibi hissedip korktuğum anlar oldu. "Kaç yıl önceden nasıl bilebilir", "bak şimdi de aynı durumdayız" dediğim yerler çok oldu.

    İnsan ve insan iradesine dair bir çok felsefik yaklaşımlar var. Duyguların dış etkenlerle nasıl yonetilebilecegini bir kere daha okuyoruz bu kitapta.

    Ben bir de; karanlık oda ve farelerin bir insana yaptıramayacağı hiçbir şey yoktur sonucunu çıkardım.

    Özel bir kitap, özel fikirler, ustaca kurgulanmış distopik bir yaşam ve sıradışı son.

    Okumalısınız.
  • 509 syf.
    ·4 günde·Puan vermedi
    Spoiler içerir

    Okudum bitti. Yazarın kalemiyle daha önce tanışmıştım. İlk okuduğum çilek mevsiminde yan karakterler burada ana karakter. Çilek mevsimini okuduğum da Demir Ve Burcu 'nun hikayesini merak etmiştim. Ama o kadar okunacak kitaplar var ki bir türlü alıp okuyamamıştım. Bu kitabı da, bir günah gibi ve Cezayir menekşesi kitaplarını bana arkadaşım hediye etti. Çok teşekkür ederim bu güzel hediyeleri için.
    Gelelim kitabın yorumuna. Genel anlamda sevdim. Bazı yerlerde çok kızdım.
    Despot bir karakterimizden bahsetmek istiyorum yani Demir. Gerçi sonlara doğru uysal oldu. Demir ya okurken sakın bunu yapma dediğim yerler oldu ki. Ama son yaptığın orada sana neler dedim neler. Ya sen nasıl yaparsın bunu. Hem güvendiğini söyleyip hem kırmak nedir ya. Karşı tarafı dinlemeden yargılamak bunu yapmak hiç güzel değil. Gerçi bunu herkes yapıyor. Yine de senden beklemezdim birinci de haklısın dedim yani son yaptığın da sana hak veremedim. Arkadaşının yaşadıklarını sende yaşamaktan korktun belki ama her insan aynı değildir. Pişmanlığını hissettim. Keşke biraz daha fazla olsaydı. Affetitme sahneleri.
    Gelelim Burcu sana ilk başta söylemen gerekenleri söylemedin o zaman ah bu kız neden söylemiyor. Demir ondan öğrensin derken hop başkasından öğreniyor. Tamam ilkinde söylemedin. Peki diğerleri ya Demir ne kadar kızan karakter olursa olsun. Sen ona söylemen lazım. Sonra geliyor yanlış anlamalar. Demir son yaptığı şeyi canının ne kadar yandığı o kadar hissettim ki. Seninle üzüldüm. Sen çok güçlü bir karaktersin. Neleri tek başına mücadele ettin.
    Kenan Bey(Burcu'nun babası) sen nasıl anlamadan dinlemeden kızına sırtını çevirirsin. O senin kızın canından bir parça. Yaptığını hiç doğru bulmadım. Pişman olup özür diledin.. Keşke biraz daha baba kız sahnesi olsaydı. Kendini affetirmeye çalışan bir baba okumak isterdim.
    Kitapta o kadar isim var ki hepsinin bir kitabı olsa okunur. Hayır merak ettim. Buğra ve Binnur arasındaki çekimi hissetmemek mümkün değil. Öğrendim ki bu ikilinin bir kitabı olacak.
    Aysun ve Murat ikilisi çok sevdim onların nasıl bir hikayesi var. Hele Ceren ve Uğur bayıldım.
    Beliz neler yaşacak merak ediyorum.
    Yan karakteri de merak ediyorum.
    Ve son olarak psikopat Çağlar hak ettiğini buldun sonunda.
    Keşke Savaş hikayesi orada bitmeseydi. En çok onu okumak isterdim sanırım.
    Evet kimler okudu bakalım?
  • 672 syf.
    ·6 günde·4/10
    Serinin son kitabı olduğu için okumak zorunda kaldığım bir kitap oldu benim için. Bayılmadım, ama... Neyse, önemli değil. Ben incelelmeme geçeyim.
    Öncelikle bakış açılarının arttığını görüyorsunuz. 3. kitapta Mare, Cameron ve Evangeline vardı. Bu kitapta Cameron yan karakter olmaya geri dönüyor ve yeni 3 bakış açımız geliyor. Iris, Cal ve Maven. Kitaptaki Mare bölüm sayısını sayarken Maven'ı görüp direk kitaba başlamıştım. O da olmasa kitaplık süsü olabilirdi. Zaten kitaplık süsü yapmayı düşünmedim de değil.
    İlk kısımlarda kızımız Mare, kalp kırıklığıyla falan mücadele etmeye çalışıyor. Yok Cal değil Tiberias diyeceğim ben demediği kalmıştı bir, boş boş tripleriyle ömrümü bitirmese dert değil. Ama kız iticilikte dünya markası olduğu için (bana göre) onun kısımlarını okurken başka karakterlere daha çok odaklandım. Biraz işe yaradı. Sonrasında ise aksiyon yaratmaya çalışan yazarımızın başarısız olmasından doğan saçma sapan bir savaş sahnesi... İlk 200- 250 sayfa çöptü neredeyse. Fakat kitap biraz değişti son kısımlarda.
    Ne oldu derseniz, iki gram entrika göreceğiz diye Maven'ı o kadar kolay bizimkilere teslim eden Iris ve ailesi. Beni benden aldılar. Yok Poyrazdan nefret ederek doğdumlar, yok hepsini ele geçireceğizler... Ne yaşıyor bu aile anlamadım. Yok, budur amaç anlarım. Kötü falan derim. Ama en kötü bile kendinin o kadar kötü olduğunu düşünmemek için hafiften kendine yalan söyler. Hatta olayları kendi kafasında yanlış yorumlar falan. Buna güvenilmez anlatıcı tekniği denir ve ilahi bakış açısında kullanılabileceği gibi kahraman bakış açısında da kullanılabilir. Gördüm mü? Hayır. Maven bile kendinin kötü olduğunu kabul ediyordu yani ne diyeyim. Maven'a gelmişken... Onun bakış açısından okumak HARİKAYDI. Bütün kitabı okuma sebebim oydu zaten. Karaktere bayıldığımdan hata var mı çok hatırlamıyorum, okurken sadece sayfaları çevirmek için duraksadım çünkü. Sadece 3 bölüm koymasına çok üzüldüm. Ama bu bile fazlaydı. Kötü adamın zihninin ana karakterin düşündüğü gibi olduğunu saklama özverisinde bulunursun en azından. Bulunmuş mu? Hayır. Ben bambaşka yansıtacak sandım ama yok. Mare ne düşündüyse doğrudur. Farklı bir karakter olsaydı çok güzel bir plot twist olurdu ve serinin bazı yerlerini bir daha okumak ve düşünmek isteyebilirdi okuyucu. Mazallah tabii. Ne diyeyim artık.
    Cal'ın bölümlerine gelirsem... Yazılamamış savaş sahnelerinden sona aldığı krallıktan sonra vazgeçişini okuduk. Bence kitapta yazılmış en iyi yerlerdi. Kafasının içini tamamen bilmediğimi düşündüğüm bir karakteri okudum ve karakterin yavaş yavaş sevginin ve diğer her şeyin taçtan daha önemli olduğunu kavramasını izledim. Annesinin günlüğünü okuması falan güzeldi. Yan kitabı asla okumayacağım ama yine de güzel bir andı. Yani öyle olduğunu umuyorum çünkü kitap üzerine uğraşıldığını düşünmüyorum. O savaş sahnelerinden sonra...
    Ve Gölbölgelilerin en son "Kaybedebiliriz. Ailemizden birileri daha ölmesin. Gidelim" demeleri de beni benden alan bir başka şey. Orda nasıl oluyor bilmiyorum ama Dünya'da antlaşma falan imzalıyorsunuz ve diplomasi oluyor her şey bitince. Tabii bizim gördüğümüz Mare'nin Maven'ı öldürmesinden sonra(Maven ona izin verdiği için öldürdü yoksa asla yapamazdı. Plot armor böyle bir şey. Tabii o kadar hızlı geçildi ki ben ne ara oldu anlamadım. Bir baktım güzelim çocuk gitmiş.) kızın Cal'den uzak durmaya çalışması, ailesiyle takılması, Cal'in artık kral olmadığını öğrenmemiz ve kızımızın hisleri... Sonu da seri gibiydi resmen. Önemli yerler geçilmiş, sadece boş yerler uzun uzun anlatılmış. Kitapta, diğer ktapta olmayan bir gelişme vardı ama. Bir bakış açısının, diğerinin hayatına müdahale etmesi. Evangeline trenle kaçtığında, Maven'ın treniyle kaçmıştı veya böyle küçük olaylar olmuştu. Çok değil, ama gelişme var.
    Yine akıcı ama keyif vermeyen bir kitaptı. Özellikle mesajı vermesi gereken sonun hiçbir şey açıklamaması, hayal kırıklığıydı. Mare'nin tek başına yükselmesi neydi? Karakterler ne yapacak? Ne yaptılar bunca zaman? Barış antlaşmasının koşulları vs. Tabii biz de
    "Tabii ki özlüyorum."(Cal, Shade, biraz da Maven...)Evet. Bu kız 1 bölüm önce Maven'ı öldürdü. Offf, of. Yemin ederim şiştim yazarken.
    Verdiğim puan fazla bile.
  • 336 syf.
    ·9 günde·5/10
    Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, Milan Kundera'nın dönemin Sovyet işgali altındaki Çekoslovakya'sında yaşayan ve 4-5 kişi çevresinde dönen romanıdır.

    Açıkçası kitaba başlarken çok büyük bir beklentim yoktu ancak bu denli hayal kırıklığına uğramayı da beklemiyordum. Kitap; Tomas,Tereza,Sabina ve Franz karakterleri üzerine kurulu ve Tomas'ın yaşam öyküsü ile başlıyor.Tomas'ın karakteri,yaşamı evliliği ve ayrılığı ve de çocuğu ile olan daha doğrusu olmayan bağı anlatılıyor.Bu kısımlar biraz ilgi çekici en azından başlangıç için diyorsun.Fakat sonra ne olduğunu anlayamadan Franz ve Sabina'ya geçiliyor. İlerleyen yerlerde bekliyorsun ki arada bir bağ,köprü kurulsun. Yok! Sabina ortak nokta ama hiçbir bağlayıcılığı yok.
    Sonra tekrar Tomas-Tereza tekrar Franz derken bazı noktaları kaçırıyorsun,unutuyorsun.Hatırlatıcı hiçbir öğe yok. Zaman kavramı zaten çok karmaşık işlenmiş.Bunlara bir de anlatımın durağanlığı,uzun ve de bolca ara sözlü cümleler eklenince kitap hem sıkıcı hem de anlaşılması güç bir hal alıyor. Kitabı ciddi ciddi akıcı bulan arkadaşlar nasıl buldu merak ediyorum cidden.
    Hele hele yazarın bir "kitsch" kavramını işlediği kısım var ki.. Aman Allahım akıllara zarar!

    Kitapta inanılmaz derecede cinsellik havası hakim.Anlatılan olaylar içerisine yedirilmiş bir cinsellik değil baya birçok noktada cinsellik ana tema haline gelmiş.Yetmemiş yazar bir de bunları yer yer 'hafiflik' 'ağırlık' gibi kavramlarla edebi bir hale bürümeye çalışmış.Aşkla cinselliği karşılaştırmış falan..
    Amacımız erotik hikaye okumak olsaydı böyle bir kitabı tercih etmezdik heralde.

    Yazarın dini birtakım konularda da hayli absürt benzetmeleri var.
    Örneğin: "Bok, kötülükten daha zor, daha uğraştırıcı bir teolojik sorundur.Tanrı, insana özgürlük verdiğine göre, gerekirse, insanın işlediği suçların sorumlusunun O olmadığını kabul edebiliriz. Oysa bokun sorumluluğu tümüyle O'nun, insanın Yaratıcı'sınındır" (Sayfa 264)
    Tüm bunlara rağmen kitapta güzel yerler de yok değil.Karenin isimli köpiş e ait son kısım hayli hoş,duygusal.

    Kitabı okuyacak arkadaşlara naçizane tavsiyem sırf süslü cümlelere,abartı ve şişirmelere bakıp da kitabı okumak gibi bir hataya düşmeyin (zira kitap hakkında sanıyorum bir tane bile olumsuz inceleme görmedim) Merak ediyorum ille de okuyayım diyorsanız tercih sizin. Okumanız size birşey katar mı bilemem ama okumamanız bence hiçbir şey kaybettirmez emin olun ;)
  • Tanrı Ninurta'nın Serüvenleri ve Kahramanlıkları
    Güney fırtınası olan Tann Ninurta, Hava Tanrısı Enlil'in oğlu.
    Ninurta Sumer düşünürlerinin yarattığı kötü güçlere karşı savaşan
    bir kahraman. Bu yüzden onun için yazılmış çeşitli kahramanlık
    türküleri var. Bunlar MÖ 2000 yıllarında iki kitap halinde bir araya toplanmış. Bu kitaplardan birinin adı "an.dim.ma = gök gibi yaratılmış", diğerinin adı ise ''Lugal.e udmelam.bi nil:gal", anlamı
    "Korkunç ışıklarıyla dev gibi olan kral".
    Birinci öyküde Ninurta'nın korkunç ve düzen yaratan güçlerinden, cinlerle yaptığı savaşlardan, savaş arabasından ve bu savaşlarda kazandığı başarılarının bu arabaya asılı olduğundan söz edilmektedir. O öyle güçlü ve saldırgandır ki, tanrılar kralı babası Enlil bile,
    kendi idaresi altında olan yerlere saldırarak onları yok edeceğinden
    korkuyor ve oğluna veziri Nusku'yu göndererek Nippur şehrine ve
    kültür merkezlerine dokunmamasını rica ediyor. Ninurta ona yanıt
    olarak Şarur ve Şargaz adlı 2 gürzünü, 50 başlı kokunç gürzünü, geniş ağlarını, kılıçlarını sayıp döküyor. Bunlar arasında korkunç abubu ve ateş silahları da bulunuyor. Bu dehşet saçan silahların bütün
    uygarlık dünyasına nasıl başıboş bırakılacağı anlatılıyor. Böyle bir
    olay uygarlığı silip süpürecek kuşkusuz. Fakat Ninurta'nın karısı
    Ninnibru, ne yapar yapar kocasını bunları kullanmaktan vazgeçirir.
    Kısa adı lugal.e olan ikinci öykü hem destan, hem de öğretici
    bir karakterdedir. Buna ait tablet ilk Asurbanipal kitaplığında bulundu. Daha· sonra Eskibabil çağına ait Sumerce ve Akadca iki dilde yazılmış parçalar ele geçti. 700 kadar satırı kapsayan bu şiir 45
    satırlık tek tabletler halinde kaleme alınmış. Fakat bunların bir kısmı kırık veya okunamayacak kadar bozuk.
    Şiirin baş kısmında Ninurta'nın özellikleri anlatılıyor:

    Korkunç ışıklarıyla dev gibi görkemli olan kral!
    En güçlü olanlar arasında en başta gelen tanrı Ninurta,
    Ey durup dinlenmeden düşmana saldıran ejder,
    Savaşa üstün bir güçle saldıran kahraman,
    Kutsal elinde tanrı gürzü taşıyan yiğit!
    Boyun eğmeyen düşmanı ekin gibi biçen asker!
    Ey tanrı Ninurta! Senin görkemli tacın bir gökkuşağıdır.
    Önüne şişek gibi ışık saçarsın!

    Kur denilen yeraltı ülkesinde Asakku adında korkunç bir hastalık
    cini vardır. O bütün bitki, hayvan ve taşları kendi yönetimine alarak
    doğaya kral olmuş, fenalığın simgesi, utanmaz, arlanmaz, korku nedir bilmez bir cindir. Başıboş kalınca belki yeryüzüne de çıkacaktır.
    Buna karşın Ninurta büyük tanrılarla ziyafette oturup şarap içerek
    zevk etmektedir. Onun bu umursamaz haline şarur (anlamı cihanı silip süpüren) adlı silahı çok sinirlenir. Aynı zamanda kendisi boş oturmaktan hoşlanmaz ve Ninurta'yı bu korkunç cine karşı savaşa zorlar.
    Şarur:
    "Ey benim sevgili kralım! Göktanrısı An güzel yeryüzünü yarattı,
    Ey Ninurta! Utanmak bilmez savaşçı Asakku şimdi bu güzel
    yeri yakıp yıkmak istiyor.
    Asakku bir süt anneden meme emmemiştir.
    Gücünü yaban hayvanlarından almıştır.
    Ey benim sevgili kralım! Asakku bir baba tanımaz, dağlan yıkan odur!
    Ey benim yiğit kralım! Asakku bir boğa gibi gücüyle dört tarafa saldırmaktadır.
    Onun için bütün bitkiler onu kral seçtiler,
    Diyorit, mihenk taşlarıyla, kahraman mermer taşının bile reisi
    olarak şehirleri yağma etmektedir."
    Silahın bu uyarısı ile Ninurta önce düşmanı görmek, onunla karşılaşmak istiyor. Bir kuş gibi uçuyor. Şarur tekrar onu oyalanmaması ve saldırması için zorluyor. Ninurta çok başlı gürzü, ağlan,
    karşısında durulamaz fırtına, ateş ve tufan silahlarıyla bu cine saldırıyor. Bu saldırı şöyle anlatılmış:
    Kahraman, önünde karşı durulmaz tufan devi yürüyor,
    Kızgınlık ve şiddetinden yerler oyuluyor, tepeler düzleniyor,
    çukurlar doluyor.
    Ninurta gökten ateşler yağdırıyor, her yer ateş içinde