• "Büyümek, yalnız tutunanlara gerekli". Ah olric!
  • O halde iyi ki doğdum :))
    https://youtu.be/MTUsIRYeKIQ
  • 228 syf.
    ·Beğendi·8/10
    Kapalı Kadın Psikiyatri'ye Hoş Geldiniz
    Makbul olmayan kadınların öldürüldüğü birçok ülkeden birinde doğdum ben.Bu şekilde başlıyor kitabın ilk satırları...
    Kapalı Kadın Psikiyatri'ye Hoş Geldiniz Zeynep Yılmaz
    Kitabı okurken öyle akıp geçti ki anlatmam ama birde bu olayları yaşayan yazarı düşündüm,ben okurken akıp giden bu hayatlar,yaşayanlar açısından ne kadar uzun ve yorucu geçmiştir,diye düşünmeden edemedim. Dili,dini, ırkı,siyasi görüşü ne olursa olsun bir insanın neler yaşadığına dair empati duygumuzu kaybetmeyelim, korkmayalım empati yapmaktan çünkü birbirimizi ancak bu şekilde hoş görebiliriz,ancak bu şekilde insan olabiliriz. Feminist bir insan değilim,tek tarafın haklılığına asla inanmam.Yazar her ne kadar feminist olsa da anlatmış olduğu kadınların yaşamlarında hep erkekler mi suçlu? hayır anneler,babalar, kız kardeşler, ağabeyler, akrabalar yani toplum suçlu...Bence feminizm kalıplarına sıkışıp kalmamalı kadın,bir kadın her şeyden önce annedir ve merhameti tek taraflı değil tüm insanlara olmalı...Yazmak istediğim o kadar çok cümle var ki bu kitapla ilgili ama sizleri kitaptan bazı alıntılarla baş başa bırakmak istiyorum çünkü ben ne söylesem de kitabın yazarı kadar etkili olmayacaktır...
    *Arzu var bir de."Arzu"...Neler düşünülerek konmuştur ismi değil mi?Belki de sadece babaannesinin adıdır.Ya da babası Arzu adında bir kadına aşıktı bir zamanlar...Ne umutlarla sarılmıştır kundaklara,ninniler söylerken ne hayaller kurulmuştur geleceğiyle ilgili.Ya ilkokul forması giydiğinde?"büyüyünce doktor olacak benim kızım"demiş midir kimse.Ah Arzu!Kimlerin hayal kırıklığısın söylesene,diyesi geliyor insanın.Sonra birden sahne değişiyor kafamda;istenmeyen bir çocuk belki de Arzu.Dövüle dövüle büyütülen...Ah Arzu!Kim bilir hangi hayal kırıklıklarının camı battı canına da bu hale geldin?Elinde idrar torbası,donuk ve uyuşmuş halde,bir durup bir yürüyen Arzu'dan söz ediyorum.Tanımazsınız Arzu'yu. Çoğunuzun tanısa da 'görüşülecekler' listesine almayacağı Arzu'dan söz ediyorum...Sen kamburu musun bu dünyanın Arzu?Yoksa bütün dağlar yük mü senin sırtına?
    *Babasının ölümünü anlatmış...
    Onuydu kasımın.Hava çok soğuktu.Toprağı kazmışlar,kefeninden tutup mezara koyarlarken seni"gitme Baba" diye bağırışım geliyor aklıma.Çok soğuk.Aylardan Kasım.Üşüyorum.Seriyorlar babamın bedenini soğuk toprağa.Babamın bedeninde üşüyorum toprağa değerken.bak yine Kasım geldi,ben yine üşüyorum.Koru beni baba.Kötü adamlardan, haksızlıktan... Üşüyorum yine.Kasımdan mı babasızlıktan mı? Bilemiyorum...
    *Her görüşten öğrencilerimiz oldu,her dilden ve her inanıştan.Birini diğerine üstün tutmadık ama hangisi mazlumsa onun yanında durduk biraz.Ülkemizin kalbimiz kadar büyük olduğunu,kalbimizi ne kadar sevgiyle büyütürsek o kadar güçlü ve huzurlu bir ülke olacağımızı söyledik...
    *Felsefe dersinde "Anadolu Bilgeliğinin Ahlâkî Anlayışı"nı anlatırken,genel olarak "yaradılanı sev yaradandan ötürü"düsturuyla hareket ettiklerini söylerdim.
    Tek bir şey daha söylemek istiyorum kitapla ilgili;siz sadece sonuç paragrafını görüyorsunuz.İnsanların giriş ve gelişme bölümlerinde neler yaşadığını bilmeden özet çıkartmayın. İyi okumalar...
    Kapalı Kadın Psikiyatri'ye Hoş Geldiniz
    Parçalanmış Ruhlar Bütün Bedenler
    Zeynep Yılmaz
    Öteki Yayınevi
  • Rabbin kim?
    Rabbim Allah.
    Dinin ne?
    Dinim İslam.
    Kitabın ne?
    Kitabım Kur’an-ı Kerim.
    Kimin kulusun?
    Allah’ın kuluyum.
    Kimin ümmetisin?
    Hazreti Muhammed
    Mustafa’nın (sallallahu
    aleyhi ve sellem)
    ümmetiyim.
    Müslüman mısın?
    Elhamdülillah,
    Müslümanım.
    Ne zamandan beri
    Müslümansın?
    “Kâlû belâ” zamanından
    beri Müslümanım.
    “Kâlû belâ” ne
    demektir?
    Allah Teâlâ, dünyayı ve
    varlıkları yaratmadan
    önce dünyaya gelecek
    bütün insanların
    ruhlarını yarattı. Onları
    ilahî huzurda topladı ve
    kendilerine, “Ben sizin
    Rabbiniz değil miyim?”
    diye sordu. Ruhlar da,
    “Evet, bizim Rabbimiz
    Sen’sin!” dediler. Bu
    zamana “Kâlû belâ”
    denir.
    Nereden geldin,
    nereye gideceksin?
    Allah’tan geldim, Allah’a
    gideceğim.
    Ne için geldin?
    Allah’ı tanımak ve O’na
    kulluk etmek için
    geldim. Çünkü Allah
    Teâlâ, insanları ve
    cinleri Kendisini
    tanımaları ve Kendisine
    ibadet etmeleri için
    yaratmıştır. (Zâriyât
    Suresi, 56. ayet)
    Ne olarak geldin?
    Bütün insanlar,
    Müslüman olarak doğar
    ve dünyaya Müslüman
    olarak gelir. Ben de
    Müslüman olarak
    doğdum ve Müslüman
    olarak geldim.
    Dini kısaca tarif
    ediniz?
    Allah (celle celalüh)
    tarafından insanları
    eğitmek, onları dünya
    ve ahiret mutluluğuna
    ulaştırmak için
    peygamberler
    aracılığıyla bildirdiği
    ilâhî kuralların
    tamamıdır.
    Akıllı insan kimdir?
    İlâhî huzurda verdiği
    kulluk sözüne ömür
    boyu sadık kalan, dürüst
    bir inanca, faziletli ve
    ahlâklı bir gidişe sahip
    olan insandır.
    Dinler kaç kısma
    ayrılır?
    Dinler üç kısma ayrılır:
    1. Hak Dinler: Allah
    (celle celalüh)
    tarafından
    peygamberler vasıtası
    ile insanlara bildirilen
    ve hiçbir değişikliğe
    uğramadan günümüze
    ulaşan dindir.
    Bozulmadan günümüze
    kadar ulaşan tek hak din
    İslam Dini’dir.
    2. Muharref (Bozulmuş)
    Dinler: Allah(celle
    celalüh) tarafından
    peygamberler vasıtası
    ile bildirilen, fakat
    sonradan insanlar
    tarafından asılları
    değiştirilen dinler.
    Hristiyanlık ve Yahudilik
    gibi.
    3. Batıl Dinler: İnsanlar
    tarafından icat edilen
    dinlerdir. Putperestlik,
    Satanizm, Budizm gibi.
    Bizim dinimiz
    hangisidir?
    Bizim dinimiz, Hak
    katında tek din olan
    İslam Dini’dir.
    Allah katında geçerli
    din hangisidir?
    Allah katında (geçerli)
    din, şüphesiz İslam’dır.
    (Âl-i İmran Suresi , 9.
    ayet ) Kim İslam’dan
    başka bir din ararsa
    (bilsin ki o din) ondan
    kabul edilmeyecek ve
    ahirette zarara
    uğrayanlardan olacaktır.
    (Âl-i İmran Suresi, 85.
    ayet)
    İslam Dini’nin gayesi
    nedir?
    Getirdiği hükümlerle
    insanları hem dünyada
    hem de âhirette
    mutluluğa
    ulaştırmaktır.
    İslam Dini kaç ana
    bölümde incelenir?
    1. İman (itikat)
    2. Allah’ın emir ve
    yasaklarına uymak
    (amel)
    3.Çevresiyle iyi ilişkiler
    içinde bulunmak
    (ahlâk)
    İslam Dini’nin
    özellikleri nelerdir?
    1. Son dindir.
    2. Bütün insanlığa
    gönderilmiştir.
    3. Daha önce
    gönderilmiş bütün
    peygamberleri ve ilahî
    kitapları tasdik eder.
    4. Önceki dinlerin
    hükümlerini
    yürürlükten
    kaldırmıştır.
    İman ne demektir?
    Allah Teâlâ’nın
    Peygamber Efendimiz
    (sallallahu aleyhi ve
    sellem) aracılığıyla
    bildirmiş olduğu bütün
    esasların doğru
    olduğuna kalben
    inanmak, tasdik etmek
    ve bunu dil ile de
    söylemektir.
    Kelime-i tevhit nedir?
    “Lâilâhe illallah
    Muhammedü’r
    rasûlullah” cümlesidir.
    Kelime-i tevhidin
    manası nedir?
    Allah’tan başka ilah
    yoktur. Hazreti
    Muhammed (sallallahu
    aleyhi ve sellem) O’nun
    elçisidir (resulüdür).
    Kelime-i şehadet ne
    demektir?
    “Eşhedü enlâilâhe
    illallah ve eşhedü enne
    Muhammeden abduhû
    ve rasûlühû.”
    cümlesidir.
    Kelime-i şehadetin
    manası nedir?
    Ben şehadet (şahitlik)
    ederim ki, Allah’tan
    başka ilah yoktur. Yine
    şehadet ederim ki,
    Hazreti Muhammed
    (sallallahu aleyhi ve
    sellem) O’nun kulu ve
    elçisidir (resulüdür).
    Bir kimse İslam
    Dini’ne ne zaman
    girmiş olur?
    Kelime-i tevhidi dili ile
    söyleyip kalbi ile kabul
    ve tasdik ettiği zaman
    girmiş olur.
    İmanın doğru ve
    geçerli olmasının
    şartları nelerdir?
    1. Hayattan ümit
    kesmeden önce iman
    edilmiş olmalı.
    2. Dinî hükümleri
    reddeden herhangi bir
    söz veya davranış içinde
    bulunmamalı.
    3. Dinî hükümlerin
    tamamının güzel
    olduğu kabul edilmeli.
    İmanın çeşitleri
    nelerdir?
    1. Tafsilî iman
    2. İcmalî iman
    Tafsilî iman ne
    demektir?
    İman esaslarının her
    birine ayrı ayrı
    inanmaktır.
    İcmalî iman ne
    demektir?
    İman esaslarının
    hepsine birden
    inanmaktır.
    İman-ı yeis
    (ümitsizlik imanı) ne
    demektir?
    Ölmek üzereyken
    korkudan iman
    etmektir. (Firavun gibi).
    İmanın şartları
    nelerdir?
    1. Allah’a inanmak.
    2. Meleklere inanmak.
    3. Kitaplara inanmak.
    4. Peygamberlere
    inanmak.
    5. Ahiret gününe
    inanmak.
    6. Kaza ve kadere, hayır
    ve şerrin Allah’ın
    yaratması ile olduğuna
    (Allah’tan geldiğine)
    inanmak
    İmanın şartları nasıl
    ifade edilir (Amentü
    Nedir)?
    “Âmentübillâhi
    vemelâiketihî
    vekütübihî verusülihî -
    velyevmil’âhiri
    vebilkaderi hayrihî
    veşerrihî minallâhîteâlâ
    velbâ’sü ba’del mevti
    hakkun
    Eşhedüenlâilâhe illallah
    ve eşhedü enne
    Muhammeden abduhû
    verasûlüh”,
    “Allah’a, meleklerine,
    kitaplarına,
    peygamberlerine,
    ahiret gününe, kazanın;
    hayrın ve şerrin Allah
    tarafından geldiğine,
    ölümden sonra dirilişin
    gerçekleşeceğine
    inandım. Allah’tan
    başka ilah yoktur.
    Hazreti Muhammed
    (sallallahu aleyhi ve
    sellem) O’nun elçisidir
    (resulüdür).
    Mü’min kime denir?
    Allah’ın varlığına ve
    birliğine, Hazreti
    Muhammed’in
    (sallallahu aleyhi ve
    sellem) de
    peygamberliğine
    kalpten inanan kimseye
    denir.
    Müşrik kime denir?
    Allah’ın eşi ve benzeri
    varmış gibi O’na
    ortaklar bulan, birden
    fazla ilah olduğuna
    inanan kimselere denir.
    Kâfir kime denir?
    Allah’ın varlığına ve
    birliğine, Hazreti
    Muhammed’in
    (sallallahu aleyhi ve
    sellem)
    peygamberliğine ve
    getirdiği esaslara
    inanmayan, bunu da
    açıkça söyleyen
    kimseye denir.
    Münafık kime denir?
    Allah’ın varlığına ve
    birliğine, Hazreti
    Muhammed’in
    (sallallahu aleyhi ve
    sellem)
    peygamberliğine ve
    getirdiği esaslara
    kalben inanmadığı
    hâlde dili ile inandığını
    söyleyen kimselere
    denir.
  • AFORİZMAYI SEVEN OLUR SEVMEYEN OLUR. BURAYA BIRAKIYORUM :)
    HALİL CİBRAN - AFORİZMALAR

    1- Ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim –çünkü sözlerim senin düşüncelerinden ve yaptıklarım gerçekleşmiş umutlarından başka bir şey değil.

    2- Sana açıkladıklarında değil, açıklayamadıklarındadır insanın gerçeği. Bu yüzden, onu tanımak istediğinde söylediklerine değil, söylemediklerine kulak ver. Söylediklerimin yarısı anlamsızdır, ama diğer yarısı anlaşılsın diye söylüyorum bunları.

    3- Aç gözlerini iyice bak, bütün şekillerde kendini göreceksin. Ve kulaklarını açıp dikkatle dinle, bütün seslerde kendi sesini duyacaksın.

    4- Dostum, sen iyisin, dikkatlisin, akıllısın; hatta sen mükemmelsin – ve ben de seninle akıllıca ve dikkatli konuşuyorum. Ve ben yine de deliyim. Fakat deliliğimi gizlerim. Tek başıma deli olmak isterim.

    5- Aslında hiçbir insana hiçbir şey borçlu değilsin. Ama her şeyi bütün insanlara borçlusun.

    6- Sen iki kişisin: birincisi karanlıkta uyanık, ikincisi aydınlıkta gafil.

    7- Kimimiz mürekkep gibidir, kimimiz kâğıt. Bazımızın siyahlığı olmasa, beyazlık sağırlaşırdı. Ve bazımızın beyazlığı olmasa, siyahlık kör olurdu.

    8- Siyah beyaza şöyle dedi, ‘‘ Gri olsaydın, sana karşı hoşgörülü olurdum.’’

    9- Onlar bizim önümüze altın ve gümüşten olan zenginliklerini sererler, bizse onların önüne kalplerimizi ve ruhlarımızı sereriz. Buna rağmen onlar, hâlâ kendilerini ev sahibi, bizi ise misafir sayarlar.

    10- Hepimiz hücredeyiz. Ama kimimizin hücresinde pencere var, kimimizinkinde yok.

    11- Hepimiz mabedin büyük kapısında bekleyen dilencileriz. Kral mabede girip çıkarken, her birimiz onun ihsanından payımızı alırız. Ama yine de birbirimizi kıskanır, böylece kralı küçük gördüğümüzü apaçık gösteririz.

    12- İnsanların cenaze töreni, belki de meleklerin düğünüdür.

    13- İkinci benliğin senden dolayı sürekli hüzünlüdür. Ama o, ancak hüzünle yaşar ve gelişir. Bu yüzden, onun sevincinin kaynağı yine hüzündür.

    14- Hepimiz kutsal dağın zirvesine koşuyoruz. Geçmişi bir rehber değil de, bir harita olarak kabul etsek yolumuz daha kısa olmaz mı?

    15- İnsanlar geveze ayıplarımı övüp, dilsiz ayıplarımı yerdiğinde hissetmeye başladım yalnızlığın acısını.

    16- İnsanın kürsüsü, geveze aklı değil, suskun kalbidir.

    17- Gevezelere yalnızca dilsizler imrenir

    18- Sen körsün bense sağır ve dilsiz; o halde elini ver ki, birbirimizin farkına varalım.

    19- İçimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik konağında oturur ve sonsuza kadar orada kalacak, anlaşılmadan, yaklaşılmadan.

    20- İnsanlar arasında kalbime en yakın olan, bir ülkesi olmayan kral ve dilenmeyi bilmeyen fakirdir.

    21- Büyük insan ne efendi ne de uşak olandır.

    22- Tanıdığım her büyük adamın kişiliğinde, onun büyüklüğünü açıklayan küçük şeyler olduğunu fark ettim, bütün o büyüklükleri uyuşukluktan, delilikten ve intihardan alıkoyan işte bu küçük şeylerdi.

    23- İnsanın koyduğu yasalara insanın ruhu değil, aklı tâbi olur.

    24- Sadece iki kişi insanlık yasalarını tanımaz; deli ve dahi. Onlar, insanlar arasında Tanrı’ya en yakın olanlardır.

    25- İnsanlık, insanlarına hitap eder, ama onlar dinlemez. Biri dinleyecek ve bir anneyi gözyaşlarını silerek teselli edecek olsa, diğerleri ‘‘O zayıf, fazla duygusal,’’ der.

    26- Sahip olduklarınızdan verdiğinizde, çok az şey vermiş olursunuz; Gerçek veriş, kendinizden vermektir. Çünkü sahip olduklarınız, yarın ihtiyacınız olabilir diye saklayıp koruduğunuz şeylerden ibaret değil mi?

    27- İhtiyaç korkusu da, ihtiyaçtan başka bir şey değil midir? Kuyunuz tamamen doluyken susuzluktan korkmak, tatmin olmayan bir susuzluk göstermez mi?

    28- Ve hayat okyanusundan içmeye hak kazanmış bir insan, sizin küçük ırmağınızdan da bir bardak su alabilir.

    29- Faydasından öte, kabul etmenin gerektirdiği cesaretten ve güvenden daha büyük bir değer var mıdır?

    30- En özgür ruh bile fiziksel gereksinimlerden kaçamaz.

    31- Ve siz kim oluyorsunuz da, onların göğüslerini yırtarak gururlarını korunmasızca ortaya seriyor, sonra da onların değerlerini örtüsüz ve gururlarını utanmasız olarak değerlendiriyorsunuz?

    32- Önce kendinizi vermeye hak kazanmış ve verme olayında bir aracı olarak görün. Çünkü gerçekte her şeyi veren hayattır ve siz kendinizi bir verici olarak belirlediğinizde, sadece bir tanık olduğunuzu unutuyorsunuz.

    33- Ve siz alıcılar, ki hepiniz bu gruba dahilsiniz, ne kendinize ne de size verene bir boyunduruk yüklememek için, hiçbir minnet hissi taşımayın. Bunun yerine, armağanları kanat yaparak, verenle beraber yükselin; Çünkü borcunuzu gereğinden fazla abartmak, annesi özgür yürekli dünya babası evren olan cömertlik olgusundan şüphe etmek demektir.

    34- Her halükârda bu kötü bir zindan değil. Ama beni diğer odadaki mahkûmdan ayıran duvarı sevmiyorum. Gerçi şunu da sana itiraf etmeliyim ki, bu konuyu ne zindancıya ne de zindanın mimarına açmak niyetindeyim.

    35- Zindana götürülen bir adam görürsen, kalbinden şöyle geçir: ‘‘Kim bilir, sürüldüğü daha dar ve karanlık bir zindandan kaçıyordur belki.’’

    36- Özgürlük tahtı önünde ağaçlar, meltemin dokunuşuyla titriyorlar.Özgürlüğün heybeti karşısında güneş ve ay ışığıyla seviniyorlar. Serçeler, özgürlüğü işitmek için ötüşüyor, çiçekler özgürlük ortamında nefeslerinin kokusunu yayıyor. Yeryüzündeki her şey, özgürlük şeref ve sevinciyle dolu tabiat kanunlarıyla yaşıyor. Oysa insanlar bu nimetten ne kadar yoksun! Çünkü insanlar, evrensel ilahi ruhlarına sınırlı kanunlar koydular. Bedenleri ve ruhları için acımasız kanunlar çıkardılar. Eğilim ve duyguları için korkunç ve dar zindanlar yaptılar.

    37- Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilemeyecek susuzluk değil de nedir?

    38- Öbür ‘Siz’ hep size üzülür durur. Ama öbürü de üzüntülerden beslenerek büyür; yani işler yolunda.

    39- Ve devirmek istediğiniz bir despot varsa, önce onun sizin içinizde kurduğu tahtı devirmeye bakın. Bir zorba, özgür ve gururlu olana, eğer özgürlüğünde zulüm ve gururunda utanç taşımasaydı, nasıl hükmedebilirdi?

    40- Eğer başınıza bir despot geçmişse bunun sorumlusu sizlersiniz; Yüce Yaratan, alnınıza diktatörleri yazmamıştı, bunu sizler kendi kendinize yazıyorsunuz.

    41- Acınız, anlayışınızı saklayan kabuğun kırılışıdır.

    42- Aşk acısı mırıldanır; bilgi acısı konuşur; arzuların acısı fısıldar; fakirlik acısı yalvarır. Ancak ortada aşktan daha derin, bilgilerden daha şerefli, arzulardan daha güçlü ve fakirlikten daha acı bir üzüntü vardır. Ancak gözleri yıldızlar gibi parlak olan bu acı dilsizdir, hiç sesi çıkmaz.

    43- Bir sene önce komşum bana, ‘Elemden gayrı bir şey olmadığı için hayattan nefret ediyorum.’ demişti. Dün mezarına uğradım. Hayat, kabri üzerinde aksediyordu.

    44- Tasa, iki bahçeyi ayıran bir duvardır.

    45- Kederin veya sevincin büyüdüğünde, dünya gözünde küçülür.

    46- Evet, Nirvana vardır. Ve o; koyunlarını yeşil otlağa sürmene, çocuğunu uyuması için yatağa yatırmana ve şiirin son dizesini yazmana değer.

    47- Kendinizi neşeli hissettiğinizde kalbinizin derinliklerine inin. Fark edeceksiniz ki, size bu sevinci veren, daha önce üzülmenize neden olmuştu.

    48- Bence bir hastalığın en iyi tedavisi inzivadır.

    49- Bir damla yaş ki, beni şu kırılmış gönüllerde birleştiren; bir gülümseyiş ki, varoluşta sevincimin belirtisi olan.

    50- İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o, en tatlı müzikten de tatlıydı.

    51- Ben, gönlümün kederlerini, kalabalığın sevinçleriyle değiştirmeyecektim ve üzüntülerimin her parçamdan akıttığı gözyaşlarım, gülüşlere dönmeyecekti. Yalnızca bir damla yaş ve bir gülümseyiş olacaktı benim hayatım.

    52- Ben istekli ve arzu dolu ölecektim, bu bıkkınlık ve umutsuzluk yaşamak yerine. Ruhumun derinliklerinde aşkı ve güzeli arzulamayı istiyorum ve insanların en perişanını mutlu görmeyi. İsteğin ve özlemin iç çekişini duymuştum bir kez, o , en tatlı müzikten de tatlıydı.

    53- Bugünün acısı, dünün hazzının anısıdır.

    54- Istırabın içinize kazıdığı alan ne kadar derin olursa, o denli çok hazzı içerebilir.

    55- Dünümüzün borçlarını ödemek için yarınımızdan ödünç alırız çoğu kez.

    56- Gökte(esir âlemi) yaşayan ruhlar insanın acılarına gıpta etmez mi?

    57- Hazzınız, ıstırabınızın maskesiz halidir. Ve kahkahanızın yükseldiği aynı kuyu, sık sık gözyaşlarınızla dolar.

    58- Haz bir özgürlük şarkısıdır, Ama özgürlük değil.

    Haz, arzuların tomurcuğudur, Ama meyvesi değil.

    Haz, kafestekinin kanatlanışıdır, Ama mekanla sınırlanmış değildir.

    Haz yükselişi çağıran bir derinliktir, Ama ne derin, ne de yüksek olandır…

    59- Gençliğe ve onun bilgisine aynı anda sahip olamazsın. Çünkü, gençlik bilmek için; bilgi ise yaşamak için çok meşguldür.

    60- Ve bedeniniz, ruhunuzun müzik aletidir. Ve güzel müzik veya anlaşılmaz sesler çıkarmak size kalmıştır. Şimdi kalbinize sorun: ‘Bizim için iyi olan hazla zararlı hazzı nasıl ayırabiliriz?’

    61- Bırakın bugününüz, geçmişi anılarla, geleceği ise özlemle kucaklasın.

    62- Bir elmanın yüreğinde gizlenen tohum görülmez bir elma bahçesidir. Ama bu tohum bir kayaya rast gelirse ondan hiçbir şey çıkmaz.

    63- Bir tohum ek, toprak sana bir çiçek verecektir. Düşünü gökle donat, sana sevgilini gönderecektir.

    64- Neşeli yüreklerle birlikte neşeli şarkılar söyleyen kederli bir kalp ne kadar yücedir.

    65- Kıskancın suskunluğu çok gürültülüdür.

    66- Kıskanç, bilmeden beni över.

    67- İnsanın kendisi olmasının koşulu, kim olduğunu hiç mi hiç bilmemesidir.

    68- İnsan tüm nesneleri bildiği zaman kendini de bilecektir. Nesneler sadece onun kendi sınırlarıdır çünkü.

    69- İnsanlık, ezel vadilerinden ebed denizine akan bir ışık nehridir.

    70- Kardeşlerim şimdi ne söylüyorsam tek yürekten, yarın söylenecek binlerce yürekten.

    71- Beni sempatilerinin sütüyle besliyorlar; oysa bilseler benim o mamadan daha doğduğum gün vazgeçtiğimi.

    72- Kalbiniz gecelerin ve gündüzlerin sırrını sessizce bilir. Ancak kulaklarınız, kalbinizin bilgisini işitmek için deli olur.

    73- Kalplerinizin esrarına ancak kalpleri sırlarla dolu

    olanlar yol bulabilir.

    74- Düşüncelerinizde daima bildiğinizi, kelimelerde de bileceksiniz. Rüyalarınızın çıplak bedenine parmaklarınızla dokunabileceksiniz. Ve böyle de olması gerekir.

    75- Özel ve ayrımcı olmayalım. Unutmayalım ki, şairin aklı da, akrebin kuyruğu da gururla aynı yeryüzünden yükselir.

    76- Ruhun üstün hali, aklın isyan ettiğine bile boyun eğmektir. Ve aklın en alçak hali, ruhun boyun eğdiğine karşı isyan etmektir.

    77- Kendini av gibi gösteren avcıya ne diyeyim?

    78- Bugüne kadar yalnızca, ‘Sen kimsin?’ diye sorana ne cevap vereceğimi bilemedim.

    79- Bana diyorlar ki:’Kendini tanırsan, insanların hepsini tanırsın.’ Ben de onlara diyorum ki:’Ancak bütün insanları tanıyınca kendimi tanıyabilirim.’

    80- Kendini tanıdığın ölçüde başkalarını yargılayabilirsin. De bana hangimiz günahkâr, hangimiz masum?

    81- Ben bir yolcu ve aynı zamanda bir denizciyim. Her sabah yeni bir tepe keşfederim ruhumda.

    82- Hiçbir zaman ikinci benliğimle tam olarak uyuşamadım. Bana öyle geliyor ki varlık probleminin sırrı, ikimizin arasında bir yerde.

    83- Ruhlar sevinçlerinin ışığında yükselirken benim ruhum ihtişamla kederin karanlığında yükselir. Ben senim: Gece! Ve sabahım geldiğinde benim devrim de bitecektir.

    84- Bedenim ruhuma âşık olup da evlendikleri gün, ikinci kez doğdum.

    85- Ruh ile tenin savaşı, yalnızca ruhu sakin, ama teni asi olanların düşüncelerindedir.

    86- Durmadan yürüyorum bu kıyılarda,

    Kum ve köpüğün arasında yürüyorum,

    Bir gün ayak izlerimi silecek met,

    Ve rüzgâr köpüğü götürecek elbet,

    Ama denizle kıyı ebediyen kalacak arkamda.

    87- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi…

    88- Ne yöne gidersen git, çıktığın her yolculuğu içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi, sonunda arzı dolaşır.

    89- “Meşgulüm” demek, hayata saygısızlıktır biraz da. Zaman sarhoş oluverir, önce-simdi-sonra el ele tutuşur dans eder, sonsuzluğun ezgisiyle…

    90- yaşadın mı

    ağız dolusu yaşayacaksın,

    sevdin mi de

    yüreğin dolusu!

    güneş gibi bakacak gözlerin

    yakınca hasreti

    sevdiğinin…

    91- Sadece açığa çıkan ışığı görebiliyorsan,

    Sadece söylenen sesi duyabiliyorsan, …

    Ne görebiliyorsun,

    Ne duyabiliyorsun!

    92- Dünya kuruldu kurulalı bilinir: Aşk, derinliğinin farkına, ancak ayrılık saati gelip çattığında varır.

    93- Aşk;

    Duyguların okyanusundan bir hıçkırık,

    Düşüncelerin cennetinden bir damla yaş,

    Bir gülümseyiş, ruhun kırlarından…

    94- Ağzında ekmek varsa şarkı söyleyemezsin, elinde altın varsa dua edemezsin…

    95- Yalnızca bir kez konuştu Sfenks: ‘Bir kum tanesi çöldür, çöl de bir kum tanesi.’ Bunu söyledi ve tekrar sustu. Bir daha da hiç konuşmadı. Sfenks’i işittim, ama anlamadım.

    96- Gülmeyi ve acımasız biri olmayı aynı anda başaramazsın.

    97- Yüzsüzlükle elde edilen başarıdansa, edebiyle başarısızlık daha iyidir.

    98- Bir şeyi elde etmek istiyorsan, onu kendin için isteme.

    99- Susmayı gevezeden, hoşgörüyü fanatikten, edebi edepsizden öğrendim. Bütün bunlardan garibi, bu öğretmenlere hâlâ teşekkür etmemiş olmamdır.

    100- Neden bazı insanlar sizin denizinizde yaşayıp dereleriyle övünüyorlar?

    101- Bazı insanları görmemek için gözlerimi kapattığımda, onlara göz kırptığımı sanıyorlar.

    102- Hükümetler için, deliler yerine akıllılar için akıl hastaneleri yapmak daha ekonomik olmaz mıydı?

    103- Telaşla yemek yiyor, salına salına yürüyorsunuz. Öyleyse neden ayaklarınızla yiyip, avuçlarınız arasında yürümüyorsunuz?

    104- Gitmeye hazırsam, sabırsızlığım, çekili yelkenleriyle rüzgârı bekliyor demektir.

    105- Benim ayrılışım, Âdem’in Cennet’ten kovuluşu gibiydi, ama tüm dünyayı bir Cennet Bahçesi yapmak için kalbimin Havva’sı yanımda yoktu.

    106- Hatırlamak, umut yolunda tökezleten bir taştır.

    107- Bir tür kavuşmadır hatırlayış, unutuş ise bir tür özgürlük.

    108- Zaten bilgi sözcüğü, sözcüksüz bilginin gölgesinden başka nedir ki?

    109- Cezirde bir dize yazdım kumun üzerine. Ve ona tüm kalbimi verdim. Ve ruhumun tamamını. Medde döndüm, yazdıklarımı okumak için. Ve sahile vurmuş cahilliğime rastladım.

    110- İnsanın öğretmeninin doğa, kitabının insanlık ve okulunun yaşam olduğu bir gün gelecek mi?

    111- Senin aklın rakamlarla yaşamaktan vazgeçmedikçe ve benim kalbim sis içinde yaşamayı sürdürdükçe, hiçbir zaman anlaşamayacaklar.

    112- İnsanlar salgın hastalıktan korku ve dehşet içinde, ama İskender ve Napolyon gibi yok edicilerden hayranlıkla söz eder.

    113- Felsefenin işi iki nokta arasındaki en kısa yolu bulmaktır.

    114- Zihnimiz bir süngerdir, yüreğimizse bir nehir. Çoğumuzun akmak yerine, sünger gibi emmeyi seçmesi ne garip!

    115- İnsan bir fikirle sarhoş olunca, bu fikir hakkındaki en çürük ifadeyi bile leziz bir şarap kabul eder.

    116- Anlatarak tutsak ettiğim her düşünceyi, işlerimle özgür kılmalıyım.

    117- Her gün gelişmeyen sevgi, her geçen gün ölmektedir.

    118- Sevgi titreyen bir mutluluktur.

    119- Aşktan haberdar olduğumda sözler cılız bir hıçkırığa dönüştü, yüreğimdeki şarkı derin bir sessizliğe gömüldü.

    120- Aşkı konuşmak için dudaklarımı kutsanmış ateşle temizledim, ama hiçbir sözcük bulamadım.

    121- Aşk ve şüphe bir arada bulunmaz.

    122- Aşk, âşık ile mâşuk arasında bir maskedir.

    123- Kadının küçük yanlışlarını bağışlamayan erkek, onun büyük erdemlerinden faydalanamaz.

    124- Bir kadının yüzüne baktım ve henüz doğurmadığı çocukları gördüm. Bir kadın yüzüme baktı, daha o doğmadan ölmüş atalarımı gördü.

    125- Evlilik, ya ölümdür ya da yaşam; arası yoktur bunun.



    126- İki kadın konuştuğunda hiçbir şey söylemezler. Bir kadın konuştuğunda bütün bir hayatı açıklar.

    127- Annenin derin uykusunda uzun zamandır bir düştün. Ve uyanınca seni doğurdu.

    128- Anne kalbinin sessizliğinde saklı duran şarkılar, çocuğunun dudaklarında yankılanır.

    129- Bebeklerimize çoğunlukla kendimiz uyuyabilelim diye ninniler söylemişizdir.

    130- Ve arkadaşlığın hoşluğunda, kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun. Çünkü küçük şeylerin şebneminde, yürek sabahını bulur ve tazelenir.

    131- Misafirler olmasaydı, evlerimiz mezara dönerdi.

    132- Konuğumu eşikte durdurup dedim ki, ‘Lütfen ayağını içeri girerken silme, dışarı çıkarken silersin.’

    133- Hayat, kalbini övecek bir şarkıcı bulamadığında, aklından söz edecek bir filozof doğurur.

    134- Kullandığımız dili yedi kelimeye düşürünceye dek, birbirimizi anlamayacağız. Kalbimin mühürleri parçalamadan nasıl açılacak?

    135- Gerçekte biz kendi kendimizle konuşuruz; ama ara sıra diğerleri de bizi işitebilsin diye sesimizi yükseltiriz.

    136- Sözlerimizin hepsi aklımızdaki ziyafetten dökülen kırıntılardan başka bir şey değildir.

    137- Bana susmayı ver, gecenin hücumlarına meydan okuyayım.

    138- Bana kulak ver ki, sana ses verebileyim.

    139- Yaşamın özüne ulaştığında, her şeyde güzellik bulursun, hatta güzelliği görmezden gelen gözlerde bile.

    140- Hayatın kalbine ulaştığında, kendini ne günahkârlardan üstün ne de peygamberlerden aşağı görürsün.

    141- Yaşam bizim sessizliğimizde şarkı söyler ve uykularımızda rüya görür.

    142- Hayır, boşuna yaşamadık biz! Kemiklerimizden kuleler yapmadılar mı?

    143- Ölüm de, tıpkı yaşam gibi, yaşlıya yeni doğandan daha yakın değildir.

    144- Toprağın neresini kazarsan kaz, bir define bulacaksın. Ancak bir çiftçinin inancıyla kazmalısın.

    145- Kaplumbağalar yollar hakkında tavşanlardan çok daha fazla şey anlatabilirler.

    146- ‘En doğru yol: en dikensiz yoldur.’ Diyenler seni aldatıyorlar. Onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.

    147- Eğer sırrını rüzgâra açarsan, sırrını ağaçlara söyledi diye rüzgârı suçlayamazsın.

    148- Senin işlediğin suçun yarı sorumluluğunu üstlenen kişi, gerçek bir dindardır.

    149- Birlikte güldüğün birini unutabilirsin ama birlikte ağladığını asla!

    150- Adaletin yarısı merhamettir.

    152- Yanlışlarımızı doğrularımızdan daha büyük bir coşkuyla savunmamız ne gariptir!

    153- Kendimi senin bildiklerinle doldurmuş olsaydım, bilmediklerimi hangi odama yerleştirirdim.

    154- Yürüyenlerle birlikte yürümeyi yeğlerim, durup yürüyenlerin geçişini seyretmeyi değil.

    155- Asıl gerçek, içimizde sessiz; kulaktan dolma bilgilerse, gevezedir.

    156- Sonsuzluğu istiyorum. Çünkü yazılmamış şiirlerim ve çizilmemiş resimlerimle buluşacağım orada.

    157- Şiir, biraz sözcükten; çoğu sevinç, acı ve hayretten oluşan bir şeydir.

    158- Şiir, ruhun sırrıdır; neden bunu sözlerle açığa çıkarasınız ki?

    159- Şairin, kalbindeki şiirlerin annesini bulmaya çalışması boşunadır.

    160- Âlimle şair arasında yeşil bir çayır vardır. Âlim onu aşarsa bilge olur, şair aşarsa peygamber olur.

    161- Sözler zamansızdır. Onları zamansızlıklarını bilerek söylemeli ya da yazmalısın.

    162- Kalemlerini yüreklerimizin kanına batırırlar, sonra da ilham iddiasında bulunurlar.

    163- Ağaç hayat hikâyesini yazabilseydi, onun öyküsü, herhangi bir kavmin tarihinden farklı olmazdı.



    164- Ey Müzik,

    İçimizin derinliklerinde

    yüreklerimizi ve

    Canlarımızı gizleriz

    Sensin öğreten bize

    Kulaklarımızla görmeyi

    Ve yüreklerimizle işitmeyi.

    165- Karnı aç olana şarkı söylersen, seni midesiyle dinler.

    166- Büyük şarkıcı, sessizliğimizin şarkılarını söyleyendir.

    167- Ah Tanrım, bana merhamet et ve kırık kanatlarımı iyileştir.

    168- Göğsümün bir yanında İsa, diğer yanında ise Muhammed oturur.

    169- Cennet orada, şu kapının ardında, hemen yandaki odada; ama ben anahtarı kaybettim. Belki de sadece koyduğum yeri unuttum.

    170- Rüyasında mağduriyetiyle savaşan, uyanıkken kusurlu olana boyun eğen ulusa yazık.

    171- Devlet adamı bir tilki, düşünürü bir hokkabaz ve sanatı yamama ve taklit olan o ulusa ne yazık.

    172- Para sahte sevginin kaynağı, sahte ışığın ve talihin menbaı; zehirli suyun kuyusu, eski çağın çaresizliği!

    173- Artık bir bahçıvan olamayacak olan bankerin hali ne üzücüdür?

    174- Gözlerindeki nefreti dudaklarındaki aptal gülümsemeyle kapatmaya çalışan kşmse ne ahmaktır!

    175- Yüreğin bir volkansa eğer, avuçlarında çiçekler açmasını nasıl umabilirsin?

    176- Bazı insanların erdemi, bize zenginliğe önem vermememizi öğretmenleridir.

    177- Elbiseni, ona kirli ellerini silene ver. Belki o gereksinim duyabilir o elbiseye; ama senin artık ihtiyacınız olmaz.
  • «Hasan Âli Yücel, bu hikâyeyi oyun olarak yazmamı önermişti. Hikâyemi Yücel'in anısına adıyorum.»

    Uvertür

    Dünyanın tarihi iki milyar dörtyüz milyon yıllık deniliyor. Benim bitmemiş tarihim, şimdilik elli yıllık. Kelebeğin tarihi bir günlük.

    *

    Arkeologlar yeraltında yeni bir kent buldular. Bu kentte biçok ileri ulusların arkeologlarından, tarihçilerinden, bilginlerinden ve bilimcilerinden bir bilimsel kurul yıllarca inceleme ve araştırmalarda bulundu. Sonuç, çok şaşırtıcıydı. Çünkü Roma, Yunan, Mısır, Sümer, Eti, Çin uygarlıklarından çok daha eski dönemlerin izlerini taşıyan bu yeraltı kentinde, aynı zamanda günümüz uygarlığının, tekniğinin ve yaşayışının da belirtileri görülüyordu. Bu açıklanabilir bir durum değildi. Sanki yirmibin yıllık tarihsel gelişimi kendisinde barındıran bir kent, bir depremle yıkılmış, böylece değişik çağların uygarlıkları birbiri içine karışıp allak bullak olmuştu. Bir ses alma makinesinin yanında cilalıtaş çağının bir baltası bulunuyor, bir sutyenin yanında bir ilkçağ oku, televizyonun yanında ilk insanın iskeletinden bir
    kafatası duruyordu.
    O kentte buldukları paraları, anıtları, yazıtları, kalıtları ve hayvan derilerine, papirüslere yazılı ve taşlara kazılı yazıları, en modern ofset ve tifdruk makinelerinde basılmış kitapları okuyarak, bilginler bu yitik uygarlığı ortaya çıkardılar. Bu derin araştırmalar ve incelemeler sonunda, belgelerin ışığında o kentte çok önemli bir olayın geçmiş olduğu anlaşıldı. Tabalahura adında bir kişinin başından geçmiş olan bu olay şudur.

    Entrodüksiyon:

    Yitik uygarlığı bağrında saklayan yeraltında gömülü kentte, adına «Namus» denilen yeşil renkli bir gaz vardı. Çok tatlı yeşil renkte olan bu gaz, bütün öteki gazlardan çok daha uçucuydu. Şişeler içinde saklanır, ışıksız yerlerde korunur ve ancak artı yirmibir derece ısıda tutulurdu. Yirmibir dereceden aşağı ısıda Namus gazının rengi açılır ve parlak güneş aydınlığında da bozulurdu. Şişenin tıpası bir saniye açık kalsa Namus gazı hemen uçar, bundan başka da havayla değinir değinmez alev alev parlayarak yanardı. Çok duyarlı bir madde olan Namus'u korumak, anlattığımız bu nedenlerden ötürü çok güçtü.
    En değerli madde Namus'tu. Yeryüzünde Namus'tan daha değerli hiç, ama hiçbişey yoktu. Onun için bütün insanlar Namus'a sahip olmak için çalışır, çabalar, didinirlerdi. Örneğin Namus'un yanında altın, platin, elmas, pırlanta gibi şeyler fışkı ve dışkı kadar değersiz kalırdı.
    O çağda insanlar doğdukları zaman, anababalarından kendilerine miras olarak Namus kalmamışsa, Namus'suz olarak doğmuş olurlardı. Ama çalışıp çabalayarak Namus sahibi olurlardı. Yani insanlar ne denli çalışır kazanırlarsa o denli çok Namus'a sahip olurlardı. Bütün insanların amacı, ellerinden geldiğince çok Namus'a sahip olmak ve Namus'larını gittikçe arttırmaktı.
    Ne var ki yeryüzündeki Namus ancak belli bir miktardaydı; onun değeri de bundan ileri geliyordu. Yoksa durmadan üretilen bir madde olsa, bu denli değeri de kalmazdı. Yeryüzünde belli bir miktarda olan Namus'tan bir parçasına sahip olabilmek için insanlar çok didinip didişiyor, gerekince de birbirleriyle çatışıp savaşıyorlardı. Bu yüzden Namus şişeleri elden ele geçiyor, sürekli sahip değiştiriyordu. Ve bir insanın ne denli çok Namus şişesi olursa, toplumda değeri o denli artıyordu.
    Namus gazı, yarım litrelik, bir litrelik, iki litrelik şişelerde, beş litrelik binliklerde ve onbeş litrelik damacanalarda, yani norm üzerine beş boy kap içinde standardize edilmişti.
    Dediğimiz gibi, çok duyarlı ve korunması pek zor olduğundan, birazcık ışık alıp NamusIarının rengi attığı için üzüntülerinden intihar edenler çok oluyordu. Gazetelerde sık sık «Sahip olduğu iki damacana Namus'unun ışık alarak rengi attığı için bir tüccar intihar etti» gibi haberler çıkmaktaydı. Namus yüzünden cinayetler de oluyordu:
    «Şişenin tıpasını açık bırakarak Namus'unu uçurduğu için bir adam karısını öldürdü.»
    «Tıpasındaki aralıktan şişede sızma sonucu havaya değinerek Namus'u yanan bir genç kız, babasından korkarak, on gün önce ayrıldığı evine bir daha dönmemiştir.»
    Gazetelerde şu türlü ilanlar da sık sık görülüyordu:
    «Sevgili eşim, yirmibir dereceden yüksek ısıya bıraktığı ikibinlik Namus'umuzu bozmuş olduğu için kendisine darılacağım korkusuyla mutlu yuvamızı ve iki yavrumuzu bırakarak gitmiştir. Sevgili eşim! Yavrularım, «Anne, anne!» diye ağlıyorlar. Seni, ben affettim, Tanrı da affetsin! Dön gel
    mutlu yuvamıza. Elbirliğiyle çalışarak, bozulan Namus'u-muzdan daha
    çoğunu kazanırız.»
    Köylerden birinde Tabalahura adında çok yaşlı çok yoksul, çok yoksul olduğu için de hiç Namus'u olmayan bir adam yaşıyordu. Tabalahura bir zorlu kış, tek başına yaşadığı kulübesinde hastalandı. Bakımsızlık yüzünden hastalığı arttı ve bir gece yarısı ateşi kırkbirbuçuk dereceye
    yükseldi. Artık Tabalahura ölüm döşeğine serilmişti. Saatleri sayılıydı.

    Recitante:

    Ateşler içinde cayır cayır yanan Tabalahura'nın yüreğine ölüm pençesini atmıştı. Bir bunalım düşü içinde Tabalahura durmadan sayıklamaktaydı.

    Tirad:

    Tabalahura şöyle sayıklıyordu:
    — Namus!... Namus!... Ah Namus!... Yeşil renkli Namus!... işte ölüyorum artık, elveda ey güzel dünya... Bütün ömrümce bir katır gibi, bir öküz gibi çalıştım durdum, ah ne yazık ki, bir küçücük şişe namus sahibi olamadım. Namus'suz doğdum, Namus'suz ölüyorum, ulan kahpe felek, kıçına kına yak!... O kadar çalıştım, ne olurdu benim de bir şişecik Namus'um olsaydı!... Namus!... Yeşil rengine kurban olduğum Namus!...

    Koro:

    Bay Tabalahura, Bay Tabalahura!...
    Boşuna taban teptin,
    Boşuna gölgeni sürüdün!
    Eşek gibi çalışılmaz,
    Sen eşek misin?
    Eşekler çalışır eşek gibi...
    Katır gibi de çalışılmaz!
    Seri katır mısın?
    Katırlar çalışır, katır gibi!...
    Öküz gibi de çalışılmaz!
    Sen öküz müsün?
    Öküzler çalışır öküz gibi...
    Sen insansın ulan!...
    İnsan gibi...
    Değil.
    Gibi değil...
    İnsanca çalışacaksın,
    İnsan olarak...
    Boşuna boy gösterdin,
    Boşuna gölge gezdirdin.
    Avanak!...
    Eşşek... eşşek, eşş... eş... şek!...
    (Eşşek dansı, çifte balesi ve anırma müziği, anırma sesleri.)

    Düo:

    Tabalahura'nın sönmek üzere olan gözlerinden ak sakalına yaşlar süzülüyordu. Ateşin verdiği bunalım içinde kıvranıyor, sayıklıyor, düşler görüyordu Tabalahura.

    Çene solosu:

    Ölüm döşeğinde can çekişmekte olan Tabalahura, çene atmaya başladı. Çeneleri takır takır birbirine vuruyordu. Canı çekilmekte ve ayakları soğumakta olan Tabalahura'nın çenesi düşmüştü. Çenesi düşen bütün yaşlılar gibi, canı çıkarken bile kakafonik çene solosuna devam ediyordu:
    — Son dakikamda ağzıma bir kaşık su verecek kimsem yok... Oysa beş-on şişe Namus'um olsaydı, miras olarak Namus'umu paylaşacak olanlar şimdi dört bir yanımda pervaneler gibi koşuşurlardı. Ah!.. Bunca yıl boşuna çalıştım. Bir küçücük şişe Namus'um bile olmadı, öbür dünyaya gözlerim açık gidiyorum. Namus istifçileri kına yaksınlar...
    Gittikçe daha sık çene atan Tabalahura'nın sözleri artık anlaşılmaz, anlamsız heceler olmuştu:
    —... di, dıdı di... Dıdıdı di? Dun!... Dıdıd di... Dun!...

    Ölüm Dansı:

    Tabalahura'nın sönmekte olan gözleri önünde renkli, ışıklar pırpır uçuşmaya başladı. Sonra bu pırpırlar büyüye büyüye kocaman birer iskelet oldular. Bu iskeletlerin, sırıtan dişleri arasından buz parçaları gibi soğuk, sivri kahkaha kikirdemeleri dökülüyordu:
    — Kin... Kih... kih... Kikih... Kih!...
    Sırıtkan iskeletler, kemik parmaklarını birbirine vurarak kastanyet sesine benzer sesler çıkarıyor. Tabalahura'nın ölüm döşeği çevresinde zıplayarak oynuyorlardı. Bu ölüm dansı sürerken Tabalahura da titremeye başladı. Her titreyişinde ağzından ve burnundan yaşlı ruhunun bir parçası çıkıyordu. Ruhunu çıkarmak için Tabalahura'nın titreyişleri, biraz göbek atışa benziyordu. Tabalahura'nın sıcak bedeni içinde ancak bir-iki göbek atışlık daha ruhu kalmıştı ki, cılız ten kafesindeki bu bir-iki atımlık ruhunun gücüyle son aryasını söylemeye başladı.

    Kuyruğu titreme aryası:

    — Bir şişecik Namus'um olmadan ölmek istemiyoruuum... Namuuuus! muuuus!... MusssL. muuuusss... Naaa! Naaaa!... Naaaaaa!... Muus!...

    Tabalahura'nın zaten yarım aryalık ruhu kalmıştı. Arya için zorlayıp da geri kalan ruhunu da bedeninden çıkarırken, ancak operalarda görülebilecek bir mucize oldu. (Operada hayalet) dedikleri işte bu mucizedir. Tabalahura'nın eski karyolasının altından bir adam çıktı,
    — Ne bağırıp duruyorsun? Neden inek gibi boğuluyorsun? dedi.
    Tabalahura,
    — Boğdurmuyorum... dedi.
    — Ya ne yapıyorsun?
    — Arya söylüyorum.
    — Ulan bu ne biçim arya?
    — Ben ne yapayım, operanın bestecisi böyle bestelemiş. Bu benim son aryam. Artık ölüyorum...
    Tabalahura büyük şaşkınlık içindeydi. Çünkü karyolasının altından çıkıp da karşısında duran adam kendisiydi. Kendisi kendisinin karşısına geçmişti. Tabalahura iki tane olmuştu. Biri, ölüm döşeğinde can çekişirken ruhunun son soluklarıyla konuşmaya çalışıyor; öbürü de ayakta dikilmiş ölmekte olan kendisini seyrediyordu. Evet, ikisi de aynı Tabalahura'ydı. Yüzleri tıpatıp birdi. Ama giyinişleri ve davranışları hiç de birbirine benzemiyordu. Yataktaki Tabalahura bitkindi, solgundu, çullar çaputlar
    içindeydi. Ayaktaki Tabalahura ise çok dinç bir yaşlıydı. Çok iyi ve güzel giyimliydi. Alımlı çalımlı bir adamdı. Kolalı gömleği, papyonu, temiz ceketi, ütülü pantalonu, rugan iskarpini, elinde bastonu, parmaklarında yüzükleri...

    Düo:

    Yataktaki Birinci Tabalahura,
    — Sen kimsin? diye sordu. Ayaktaki,
    — Tabalahura'yım... dedi.
    — Nasıl olur... Tabalahura benim... Üstelik bu köyde benden başka da Tabalahura yok...
    — Sen de Tabalahura'sın, ben de... Sen enayi Tabalahura'sın, ben açıkgöz Tabalahura... O kadar bağırdın, böğürdün ki, kulaklarım tırmalandı, bet sesinden rahatsız oldum, bu herifin derdi nedir diye kalkıp geldim. Nedir istediğin de öyle yırtınıyorsun?
    — Aaah!... Benim derdim çok büyük... Bütün hayatımda istediğim tek şey, çok değil, bir şişecik Namus sahibi olmaktı. Namus'lu bir adam olarak ölmek istiyordum. O mübarek Namus gazının kutsal yeşil rengiyle gözlerimin ışıklanmasını istiyordum. O kutsal Namus şişesini avcumun içine alıp pörsük derimin ısınmasını istiyordum. Bütün hayatımda bunun için çalıştım. Her sabah gün doğarken işe koyulur, gün batana kadar çalışırdım.
    Geceleri de evimde çıra aydınlığında, geceyarılarına kadar çalışmamı sürdürürdüm. Bütün bunları benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım. Hiç kimseye kötülük etmedim. Herkese elimden geldiğince iyilik etmeye çalıştım. Kimsenin malında gözüm olmadı. Kimsenin karısına, kızına kötü gözle bakmadım. Bütün hayatımda harama uçkur çözmedim. Kimseyi kıskanmadım.
    «Başkalarında çok, bende yok!» demedim. Kimsenin bişeyini çalmadım. Çok zaman aç kaldım, ama bir kez bile hırsızlık etmedim. Hiç kimseye haksızlık etmedim. Bütün hayatımda ağzımdan yalan bir tek söz bile çıkmadı. Doğruluktan ayrılmadım. Herkesin yardımına koştum. Çok çalıştım. Emanete hıyanet etmedim. Üstelik ibadetlerimi hiç aksatmadım, imanım bütündü. Duadan eksik kalmadım. Topal karıncayı bile incitmedim, kimsenin gönlünü kırmadım. Bütün bunları Namus'lu bir adam olayım, benim de bir şişecik Namus'um olsun diye yaptım.
    Aaaah! Vaaah! Oooof!... Amaaaan!... Aaaay!... Vaaayyy!... işte ölüyorum. Yazık! Artık herşey bitti. İki solukluk ruhum kaldı içimde, o da çıkmak üzere...
    ikinci Tabalahura,
    — Beni tanımadın mı? dedi.
    — Gözlerim artık hiçbir şeyi seçmiyor. İkinci Tabalahura yatağa eğilip yüzünü ona iyice yaklaştırarak,
    — İyice bak! dedi.
    — Evet... evet... Tanır gibi oluyorum seni. Ama nerden, ne zaman? Hatırlayamadım.
    İkinci Tabalahura,
    — Ben senin yanına çok geldim... dedi.
    Birinci Tabalahura,
    — Hızlı söyle... diye inledi, kulaklarım artık duyarlığını yitirdi. Sesini duyamıyorum.
    İkinci Tabalahura,
    — Hatırlar mısın, dedi, sen yirmi yaşında...
    — Bağır, bağır!... Dediklerini anlayamıyorum...
    İkinci Tabalahura, birincinin kulağına eğilip bağıra bağıra konuştu:
    — Sen yirmi yaşındaydın. O zaman bu köyün en yakışıklı delikanlısıydın. Köyün güzel kızları arkandaydı. Güçlüydün, çalışkandın, elinden her iş gelirdi, becerikliydin, başarılıydın. Bunun için de köyün zenginleri seni kendilerine damat edinmek için arkandan koşuyorlardı. Ben o zaman da yanına gelmiştim...
    Birinci Tabalahura ölgün bir sesle,
    — Evet, evet... Şöyle böyle hatırlıyorum... Gelmiştin, diye inledi...
    — Gelmiştim ya... Sana o zaman, «Köy ağasının kızını al,» demiştim. «Çünkü köy ağasının üç damacana dolusu Namus'u var. Hem de adamın Namus'u hiç güneş yüzü görmemiş, solmamış, halim Namus» demiştim. «Köy ağasının bitek kızından başka da kimsesi yak. Üstelik herif çok yaşlı, bir ayağı çukurda. Yakında ölecek. Herifin bütün Namus'u sana kalacak.» demiştim. İnatçı eşek. Beni dinlemedin. Kızı başkası alıp üç damacana Namus'a kondu. Budala!
    Birinci Tabalahura,
    — Of, aman... ölüyorum! diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Geber! diye bağırdı.
    — Hiçbişeye yanmıyorum, Namus 'suz olarak öleceğime yanıyorum.
    — Daha beter ol! Sana bu az bile... Hatırlar mısın, yirmibeş yaşındaydın. Bir küçük şişe Namus sahibi olmak için çırpınıp duruyordun. Haline acıdım da sana akıl vermeye geldim. Sen o zaman köy tapınağının gece bekçisiydin. Gündüzleri tapmağın tarlasında ölesiye çalışır, geceleri de tapınağı beklerdin. Bir şişecik Namus sahibi olmak için didinirdin...
    — Hatırlamaz olur muyum hiç...
    — Sen bir gece Rahip Efendi'nin ambarındaydın. Aman eksilmesin, kimse çalmasın diye Rahip Efendi'nin ambarındaki Namus şişelerini sayıyordun. O şişeleri hayranlıkla elleyerek, «Benim de böyle bir şişecik Namusum olsa!» diyordun. O zaman yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, daha pek çok Namus'un olabilir,» demiştim sana.
    «Nasıl?» diye sormuştun.
    Ben de sana, «Rahip Efendi'nin Namus şişeleri günden güne artıyor. Artık ambarında şişe koyacak yer kalmadı, yem bir ambar yaptıracak. Sana güveni sonsuz. Rahip Efendi'nin o kadar çok Namus şişesi var ki, sayısını bile bilmiyor. İki üç gecede bir şurdan bir şişe Namus al götür. Rahip Efendi'nin ruhu bile duymaz. Anlasa bile senden şüphelenmez. Hırsız almış der. Al götür surdan bikaç şişe Namus...» demiştim.
    Sen de, «Ben öyle şey yapamam. Defol!» diye beni kovmuştun. Hatırladın mı?
    Birinci Tabalahura,
    — Hiç hatırlamaz olur muyum! Ooof... Amaaan... Aaayy!.. ölüyorum... diye inledi.
    İkinci Tabalahura,
    — Gebeer! diye bağırdı.
    — Ölsem de kurtulsam. Gözlerim açık gidiyorum.
    — Sen otuz yaşındaydın. Devlet Namus Ofisi'nde çalışıyordun. Depo ağzına kadar, tıklım tıklım Namus şişeleriyle doluydu. Bir gece kendi kendine, «Bi şişecik Namus'üm olsa başka bişey istemem!» diyordun. Sana yardım etmek için yanına geldim.
    Beni görünce, «Sakın bana Namus şişesi çalmamı söyleme. Şişeler sayılı ve sayılan resmi defterde yazılı» dedin.
    Ben de sana, «Budala, sana şişe al diyen var mı... Şişeler sayılı ama, içlerinden birer parça Namus'u boş bir şişeye doldurup alabilirsin... Resmi şişelerin sayısı bellidir, ama içindeki Namus'un miktarı bilinmez. Şurdan boş şişelere birer parça Namus doldur da al götür,» demiştim.
    Sen yine, «Olmaz! Ben öyle şey yapamam!» demiştin.
    Ben de sana, «Yakalanırım diye korkma. Yakalansan bile, aldıklarından bikaç şişe Namus'u rüşvet olarak verir, kurtulursun. Geri kalan Namus şişeleri de senin olur. Üstelik sen Namus'u özel şişelere dolduracağından, evinde arama yapılırsa resmi damgalı Namus şişesi bulunmaz!» demiştim.
    Sen de beni, «...'tir ordan!» diye kovalamıştın...
    — Aaaah... Amaaan... Ooof... Ölüyorum...
    — Gebeeer!...
    İkinci Tabalahura,
    — Sen, dedi, gümrükçülük yapıyordun. O zaman otuzbeş yaşındaydın. En büyük üzüntün, dargelirli aylığından birazcık arttırıp da bir küçük şişe Namus alamamış olmandı. Bir gece sınırdan bu yana geçen Namus kaçakçılarını yakalamıştın. İkiyüz şişe, yirmi tane binlik, onbeş damacana kaçak Namus tutulmuştu. Sen kaçakçıları zincire vurup zindana artırmıştın. Yakaladığın kaçak Namus şişelerini, için titreyerek, seviyor, okşuyor, «Bunlardan bir tanesi benim olsa, ah, ne olur!» diyordun, işte tam o
    sırada yanma geldim.
    «İstersen bir şişe değil, beş damacana Namus senin olabilir. Enayilik edip bu fırsatı da kaçırma!» dedim.
    Coşkuyla, «Nasıl?» diye sordun.
    Ben de sana, «Yakaladığın Namus kaçakçılarını hükümete teslim etme. Salıver! Onlar sana en az beş damacana Namus verirler. Hükümete teslim edeceksin de eline ne geçecek sanki,» dedim. «Hükümetin ruhu bile duymaz,» dedim. «Sen bu Namus kaçakçılarıyla işbirliği bile yapabilirsin.» dedim. «Çok değil, ayda bir kaçakçıları görmezden gelsen de karşılığında bikaç damacana Namus alsan, iki üç yıla varmaz, memleketin en Namuslu adamı sen olursun. Burada önceki gümrükçü de böyle yaptı. Şimdi mağaza açtı, Namus alışverişi yapıyor,» dedim. Sen ne yaptın? «Yıkıl karşımdan, gözüm görmesin!» diye beni kovdun.
    Birinci Tabalahura,
    — Of... Amaaan... ölüyorum! diye inledi.
    İkincisi devam etti sözlerine:
    — Bir namus ticarethanesinde çalışıyordun. O zaman kırk yaşında olgun bir erkektin. Yanında çalıştığın yaşlı Namus tüccarının genç karısının sende gözü vardı. Sen, şişeler içindeki Namus'un parlak yeşiline bakıp gözlerin kamaşarak, «Artık yaşlanıyorum, bir şişecik de Namus'um olmayacak mı?» diye bağırıyordun. Yardımına koştum.
    «Sen şu Namus tüccarının karısını ayart. Kadın, birlikte olacağınız her gece için sana bir
    Şişe Namus vermeye hazır,» dedim. «Üstelik, herifin haberi olmaz, çünkü kadın, kocasının Namus'undan vermeyecek, kendi Namus'undan verecek,» dedim. Eline sopayı alıp beni kovaladın...
    — Oof... Amaan!..
    — Kırkbeş yaşındaydın. Yine geldim sana. «Muhtar seçimine katıl. Muhtarlığa adaylığını koy,» dedim. «Köylü beni muhtar seçmez.» dedin. «Beni muhtar seçerseniz her köylüye bir şişe Namus vereceğim diye propaganda yap!» dedim. «Kendi Namusum yokken, her köylüye bir şişe Namus'u nerden bulup da vereyim?» dedin. «Avanaklık etme. Propaganda sözü tutulmaz!» dedim. O zaman beni dinleyip muhtarlık etseydin, sen de beşon şişe Namus sahibi olurdun...
    Elli yaşına gelince, artık umutların kırılmaya başlamıştı. Sana yine yol gösterdim. «Kasabadaki Belediye Başkanı, rüşvet almak için bir aracı arıyor. Rüşvet olarak alman her on şişe Namus'tan birini aracıya verecek... Aman aracı ol, bu fırsatı da kaçırma. Hem Başkan, hem de sen şişe şişe Namus sahibi olacaksınız!» dedim..Suratıma tükürüp beni kovdun...
    — Ooof... Aman... Aaayyy!...
    — Ellibeşine gelmiştin. Yine sana yardım elimi uzattım. «Acele evlen. Hemen çocuk yap, bikaç kızın olsun. Onları büyüt. Namus sahibi olmak için başka çaren kalmadı. Kızlarını isteyen erkeklerden hangisi sana daha fazla Namus verirse, kızları onlarla evlendirirsin. Başlık olarak,kızlarının güzelliğine göre, üç şişe, beş şişe Namus almadan onları kocaya vermezsin. Hele kızlarından birini zengin bir eve gelin edersen, yaşadın, belki de iki damacana Namus bile alırsın...» dedim. Dedim, ama kime dedim? Sende laf anlayacak kafa nerde?
    Altmışına gelmiştin. Artık evlenemezdin de... Hem yaşlısın, hem de Namus'un yok; senin gibisine hangi kadın varır? Gece gündüz, «Namus, ah Namus!» diye ağlıyordun. Acıdım haline... «Köyün Namus defteri senin elinde... Gel şu defterde biraz kalem oynat, hile yap!» dedim.
    «Yapamam, » dedin, «öyleyse, şişelerin tapaları aralanmış, biraz Namus sızmış dersin, ya da bazı Namus şişeleri ışık aldı, Namusların rengi attı, bozuldu dersin... Bikaç şişe Namus hava aldı, yandı dersin... Böylece sen de aradan Namus sahibi olursun,» dedim. Kızıp söverek beni kovdun.
    Altmışbeş yaşındayken beli bükük bir ihtiyardın artık... Yine geldim sana... «Enayiliği bırak, fırsatlar azalıyor,» dedim. «Namus üzerine kumar oynayan bir kulüp aç. Her kumar masasından mano olarak, yarım kiloluk bir şişe Namus alsan sen de Namuslu insanlar arasına girersin!» dedim. Arkamdan taş atarak beni kovaladın.
    Yaşın oldu yetmiş, yine gözyaşlarına dayanamadım, haline acıdım, sana yol göstermeye geldim. «Bana bak» dedim, «bu son fırsattır, bunu da kaçırırsan bundan sonra artık Namuslu olamazsın,» dedim. «Ev işlet, bir şişe Namus karşılığında kiralık kız, kadın ver!» dedim. «Yapamam,» dedin. Ben de sana, «Bütün ömrünce yapacak değilsin ki... Bir süre yapar, yeterince Namus'un oldu mu, bu kez faizle Namus verir, elindeki Namus'u arttırırsın... Daha sonra da bütün bu işlerden elini eteğini çeker, herkesten saygı gören Namuslu bir adam olarak yangelir yaşarsın!» dedim.
    Seni dediklerime inandırmak için de, ellerinde büyük Namus stoku bulunduranların başlangıçta böyle yaptıklarını söyledim. Büyük Namus sahibi olmanın yolları bunlardır, dedim. Filan kişi, filan, filan kişilerin nasıl büyük miktarda Namus sahibi olduklarım anlattım. «Bir kez durumunu düzelt, başlangıçta girdiğin karışık işlere bir daha tenezzül etmeyeceksin, saygı gören Namuslu bir adam olarak yaşayacaksın,» dedim.
    Sen bu son fırsatı kaçırdın. Yetmişbeş yaşma kadar bir parçacık Namus sahibi olmadan süründün durdun, işte şimdi de son soluğunu tüketmek üzeresin.
    Birinci Tabalahura,
    — Son nefesimi verirken bütün bunları niçin söylüyorsun? dedi. Niçin enayiliğimi, budalalığımı yüzüme vuruyorsun? Senin verdiğin öğütleri tutmadığım için çok pişmanım. Dediklerini dinleseydim benim de enaz beş on damacana Namus'um olurdu. Dünyanın kaç bucak olduğunu anladım ama, çok geç... Bundan sonra neye yarar!... İş işten geçti.
    İkinci Tabalahura,
    — Hiç de iş işten geçmedi, dedi. Aklını başına toplarsan bundan sonra da Namuslu bir adam olabilirsin...
    Birincisi,
    — Sen ne diyorsun yahu?... Ben can çekişiyorum, sen Namus'tan söz ediyorsun!... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Senin Namus'suz bir adam olarak ölmene razı değilim, dedi, istersen yaşayabilirsin...
    Birincisi, heyecandan ölmekte olduğunu unutup,
    — Nassıl?... diye bağırdı.
    İkinci Tabalahura,
    — Bilim ve yeni buluşlar ne işe yarıyor? İşte senin gibi iskeleti çıkmış, tirit olmuş bunakların ömrünü uzatmaya yarıyor... Dinle şu sesi!, dedi.

    Bilginler Korosu:

    Beyaz gömlekli, gözlüklü, kimisi sakallı, uzun saçlı, kimisinin elinde dürbün, kimisinde mikroskop, kimisinde teleskop, enjektör, koltuklarında çok kalın kitaplar bulunan adamlar, Birinci Tabalahura'nın çevresinde dönerek bilimsel şarkı söylemeye başladılar:
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Canlıyı öldürür
    Ölüyü canlandırırız
    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz... Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapştrırız
    Tıp kaşınırız

    KORO BAŞI— İnsanoğlunun en verimli, en güçlü çağı, yirmibeş, otuz yaş arasıdır. İnsanoğlunun en verimsiz, en güçsüz, en işe yaramaz çağı altmışbeşten sonraki yaşıdır. Biz bilimciler, biz bilginler altmışbeşten, yetmişbeşteri, seksenbeşten, doksanbeşten sonra da yaşlıları yaşatmak için
    uğraşırız. Biz bilimciler, biz bilginler, «Doğum kontrolü» ile, aralarında dehaların da çıkacağı çocukların dünyaya gelmesini önleriz. Vücutlarında, yaban bitkilerine gübre bile olmayacak yalnız kireç kalmış morukların ömürlerini uzatırız. İşe yaramayanların dünyada sereserpe ve mutlu yaşayabilmeleri için, geleceğin işe yarayacak insan yavrularının dünyaya gelmelerini önleriz.

    Bilginler Korosu:

    «Hani ya, moruklara hap var, şurup var, vitamin var, aşı var, kuvvet macunu var, iktidar ilacı var, şırınga var, masaj var, radyoaktivite var, iks ışınları var!»

    Biz... Biz... Biz bilimcileriz
    Biz…Biz... Biz bilginleriz...
    Biz hukuk terleriz
    İktisat işeriz
    Kimya öksürürüz
    Fizik hapşırırız
    Tıp kaşınırız
    Matematik...

    «Onbinlercemiz laboratuvarlarda, kitaplıklarda, kürsülerde, atölyelerde, her yerde, yaşayanların yaşayabilenlerin daha çok, daha çok yaşamaları için, yaşamayanların da hiç yaşamamaları için yaşıyoruz»

    Düo:

    İkinci Tabalahura, birincisine dedi ki:
    — İşte görüyorsun: Bütün bilimciler, bilginler seni daha çok yaşatmak için gecelerini gündüzlerine katmışlar, çalışıyorlar. İstersen yaşayabilirsin...
    Birinci Tabalahura,
    — Artık iş işten geçti, dedi, hayatta bütün fırsatları kaçırdım. Ben bundan sonra Namus sahibi olamam ki... Namus olmayınca yaşamak neye yarar!
    İkinci Tabalahura,
    — İş işten geçmiş değil, dedi, benim sana verdiğim öğütleri tutarsan, çok Namuslu bir adam olabilirsin. Henüz fırsatlar kaçmış değildir. Bundan sonra evlenip çok Namus'lu bir adama damat olamazsın ama, kızlarla oğlanlar arasında aracılık edip Namuslu adamlara damat, Namuslu damatlara gelin olabilirsin. Artık evlenip kız babası olamazsın ama, köyün bütün kızları senin de kızın sayılır. Sen öyle bir yaştasın ki, herkesten saygı görür, sevgi görürsün. Sana zamanında söyledim, ama senin yapmadığın her işi, şimdi daha kolaylıkla yapar, en kısa zamanda çok Namuslu bir adam
    olursun. Birinci Tabalahura'nın aklı yattı.
    — Ama ölüyorum, dedi, yaşayabilir miyim?
    — Bilim seni yaşatır.
    Bilimciler, bilginler birden, ölüm döşeğindeki Tabalahura'nın üstüne üşüştüler. Kimisi hemen orada sidiğini muayene etti, kimisi kan yuvarlarını saydı, kimisi kan verdi, hap yutturdu; şurup içirdi, iğne yaptı...
    Tabalahura, tatlı bir uykudan uyanır gibi gerine gerine doğruldu. Çevresine bakındı; ne o tıpkı kendine benzeyen ikinci Tabalahura, ne ölüm dansı yapan iskeletler, ne de bilginler korosu vardı. Kış uykusundan kalkan yaratık gibi doğrulan Tabalahura, yoksul kulübesinden çıktı. Yalnız tirit olmuş bedeni değil, ruhu da, beyni de uyanmıştı. O yaşına kadar kaçırdığı fırsatları yeniden yaratmaya çalıştı. Başardı da... Eskiden yapmak istemediği herşeyi artık yapıyordu. Üç gün içinde bir şişe Namus elde etti. Kısa zamanda Tabalahura'nın Namus şişelerinin, binliklerinin damacanalarının sayısı arttı. Bir zaman geldi ki köyün en Namus'lu adamı Tabalahura oldu. Köyün bütün Namus'unu toplamış ve bütün köyü Namus'suz bırakmıştı. Köyde hiç kimsenin elinde bir küçük şişecik Namus bile yoktu. Ama yaşlı azgınlığıyla açgözlü Tabalahura'nın gözü doymuyordu bitürlü.
    Köyden bucağa taşındı. Dolaylardaki köylülerin sahip olduğu Namus'ları ele geçirdi. Bir zaman geldi ki, o bucakta Tabalahura'dan başka Namus'lu kimse kalmadı.
    Bitürlü tutkuları dinmek bilmeyen Tabalahura, bucaktan ilçeye göç etti. Kısa zamanda o ilçedeki bütün Namusları topladı, deposuna yığdı. Gözü doymayan Tabalahura ilçeden ile taşındı. O ildeki bütün Namus şişelerini, binliklerini, damacanalarını deposuna doldurdu. Namus deposu tıklım
    tıklımdı artık. O ilde Tabalahura'dan başka Namus'lu kalmamıştı!
    Tutkuyla titreyen Tabalahura başkente gitti, yerleşti. Çok geçmeden de o ülkede ne kadar Namus varsa hepsi onun oldu. Ülkenin tek Namus'lu adamı Tabalahura, komşu ülkelere de el attı. Oralardaki Namus'ları da topladı. Bundan sonra, yalnız ülkelerin, kıtaların değil, bütün dünyanın Namus'u onun oldu ve Tabalahura'dan başka Namus'lu kişi ve onunkinden başka hiç kimsenin ambarında bir damla
    Namus kalmadı. Tabalahura, dünyanın bütün Namus'una sahip olduktan sonra, depolarındaki bütün Namusları, adamlarına çok geniş bir alana taşıttı. O geniş alanda dünyanın bütün Namus şişeleri, binlikleri, damacanaları toplanmıştı. Bunların orta yerine büyük bir kürsü getirtti. Ondan sonra dünyanın her yerindeki bütün ileri gelen devlet adamlarını, politikacıları, yönetmenleri, bilginleri, bilimleri, ünlü kişileri, sanatçıları, o alana çağırttı.
    Hepsi geldikten sonra, alanda dağ gibi yığılmış Namus şişelerinin ortasındaki kürsüye çıktı. Dünyanın en yüce, en seçkin, en ulu kişilerine, ordan şöyle seslendi:
    -Sayın konuklarım! Yüksek huzurunuzla, şimdi burada tarihin en korkunç ve en büyük olayı geçecek. Sizler de buna tanık olacaksınız...
    Sonra Tabalahura oradakilere, hayatının yetmişbeş yıllık döneminde, ölesiye çalıştığı, didindiği halde, bir damla bile Namüs'a sahip olmadığını yana yakıla anlattı. Dinleyenlerin gözleri yaşardı. Bundan sonra Tabalahura, hangi yollardan ve yöntemlerden dünyanın en Namus'lu insanı olduğunu ve bütün dünyayı nasıl Namus'suz bıraktığını açıkladı:
    — Dünyanın bütün Namus'una sahip olup, dünyayı da Namus'suz bırakmakla, Namus'suzluk içinde geçen yetmişbeş yıllık hayatımın intikamını aldım. Şimdi dünyada benden başka hiçbirinizin Namus'u yok. Ama benim tutkularım dinmedi. Bütün insanlara ve bundan sonra da geleceklere büyük bir iyilik yaparak tutkularımı dindirmek istiyorum. Hiç kimsenin Namus'suzluk acısını çekmemesi için, dünyanın bütün Namus'unu yok edecegim.
    Bunu söylemesiyle, Namus damacanalarından birinin tapasını açınca, yeşil renkli Namus gazı havayla değinip birden parladı. Yeşil yeşil alevler göz açıp kapayasıya öbür şişelere geçti. Kimse ne olduğunu birden anlayamadığı için Tabalahura'nın bu korkunç deliliğine engel olamadı. Havayla değinince yeşil renkli Namus gazı o kadar çabuk tutuşurdu ki, Tabalahura da göklere yükselen Namus alevlerinin ortasında kaldı. İstese kaçabilirdi alevlerden. Ama o dünyadaki bütün Namus'la birlikte yok olmak istemişti.
    Dünyanın bütün Namus'unun yanıp yokolması bir dakika bile sürmemişti. Bu korkunç yangını görenler, donup kalmışlardı. Yalnızca can korkusuyla geri sıçrayıp alevlerden korundular. Alevler söndüğü zaman, ortada ne Namus, ne Namus şişesi, ne de Tabalahura kalmıştı!
    Bu durum, çok korkunçtu. Bu, olur şey değildi. Böyle bir Namus'suz dünyada insanlar ne yapacaklardı. Çünkü, Namus'a sahip olmak isteği olmayınca hiç kimse çalışmak istemiyordu. Eskiden insanlar bir şişe Namus'a sahip olmak için bir ömür boyu çalışırlardı. Ama şimdi niçin çalışacaklardı? Çalışmanın amacı kalmamıştı. Namus yoktu ki, onu elde etmek için insanlar çalışsınlar. İnsanlar, aylak, tembel, avare olmuşlardı. Bu böyle süremezdi. Buna bir çare bulunmalıydı. Bütün ülkelerin politikacıları bu konuda bir çözüm yolu bulmak için uluslararası bir örgüt kurdular. Bu örgütün ilk toplantısında, Birleşmiş Ülkeler Başkanı, delegelere şöyle dedi:
    — Sayın arkadaşlar! Üyeler! Dünyamız yakın zamana kadar, Namuslu bir dünya idi. Ama hepimizin bildiği o tarihin en büyük faciasından sonra, Namus'suz bir dünyada yaşamaktayız. Kendini bilen insanlar için bu durum, ölümden çok daha acıdır. Çünkü insanlık ilerlemez oldu. Çünkü uygarlık gelişmez oldu. Çünkü teknik ilerlemeler durdu. Çünkü Namus olmadığı ve insanların Namus'a sahip olmak ihtimalleri kalmadığı için hiç kimse çalışmıyor. Şimdi burada, sevgili dünyamızı yine eskisi gibi Namus'lu bir dünya yapmanın çarelerini araştırıp bulmak için toplanmış bulunuyoruz.
    Uzun konuşma ve tartışmalardan sonra Birleşmiş Ülkeler politikacıları şuna karar verdiler:
    Politikacıların işi, dünyanın Namus'lu dönmesini istemekti. Onların işi burda biterdi. Ama onlar, giden Namus'un yerine ne konulacağını bilemezlerdi. Bu, politikacıların değil, bilimcilerin ve bilginlerin işiydi.
    Bilimcilerle bilginler de politikacıların buyruğu altındaydılar, öyleyse, en ünlü bilginler, dünyanın yeniden Namus'a kavuşturulmasıyla görevlendirilmeliydiler.

    Tarih Dersi:

    Namus şişelerinin yanmasından bin yıl sonra, bir üniversitenin anfisindeyiz. Beyaz saçlı, altın çerçeve gözlüklü tarih profesörü, öğrencilere Namus'un tarihini anlatıyor:
    — Bin yıl önce dünyamızın Namus'suz olarak dönmesine dayanamayan bilginler yıllarca süren çalışmalardan sonra, o tarihi faciada yanan tabii Namus gazı yerine, suni olarak Namus gazı elde etmeyi başardılar. Böylece insanlık yeniden Namus'una kavuşmuş oldu. Suni Namus gazının yapılması, tarihin yeni çağının başlangıcıdır. İnsanlık bundan sonsuz mutluluk duymuştur.

    Kimya Dersi:

    Üniversitenin Fen Fakültesinin kimyahanesinde profesör, suni Namus gazı üzerine öğrencilere bilgi veriyor:
    — Suni Namus gazı her ne kadar, tabii Namus gazı yerine kullanılmaktaysa da, hiçbir zaman suni Namus, tabii Namus'un yerini tutamamıştır. Çünkü Tanrı yapısı başka, kul yapısı başkadır. Fabrikalarda imal edilmekte olan suni Namus gazının rengi, hiçbir zaman tabii Namus gazının o güzelim yeşil rengini bulamamıştır. Ya açık yeşil, ya koyu yeşil oluyor. Teknik bu kadar ilerlediği halde, o has yeşil renk bitürlü tutturulamıyor. Sonra suni Namus gazının havada yanma hassası da tabii Namus'a göre azdır. Buna karşılık, şişe tapalarından daha kolaylıkla sızmaktadır. Şimdi suni Namus gazının nasıl çıkarıldığını görelim.

    İktisat Dersi:

    iktisat Fakültesinde profesör Namus iktisadı üzerine ders veriyordu:
    — İnsanlar, Tabii Namus çağında Namus'suz olarak dünyaya gelirlerdi. Sonradan çalışarak Namus sahibi olurlardı. Ne kadar çok çalışır kazanırlarsa, gayet tabii olarak o kadar çok Namusları olurdu. Fakat dünyada mevcut bütün tabii Namus gazı yanıp yok olduktan sonra, bildiğiniz gibi suni Namus gazı yapıldı. Fabrikasyon yoluyla Namus gazı çıkarmak yeni bir durum getirdi ortaya. Namus gazı üretimi endüstri haline gelince, Namus gazı fabrikasına sahip olan ülkeler, Namus gazı üretimini gittikçe artırdılar. Bunun sonunda Namus enflasyonu baş gösterdi. Rekabet sonunda Namus fiyatı çok düştü, iş o hale geldi ki, dünyada herkesin Namuslu olması, herkesin Namus'suz olması kadar tehlikelidir, iktisat ilminin gayesi, bazı insanların çok bazı insanların az Namuslu olması, geri kalanların da hiç Namuslu olmamasıdır. Namus endüstrisinin gelişmesi, Namus fabrikalarının gittikçe çoğalması. Namus ticaretinin de artması sonucunda, Namus o kadar çoğaldı ki, itibardan düştü! Geçen yüzyılın başlarında büyük iktisatçılar toplanarak şu kararı aldılar:
    1 — Yanmış olan tabii Namus gazı miktarı belli olduğuna göre, bu miktardan fazla Namus imal edilmeyecek.
    2 — Şişeler içindeki Namus'un taşınması ve satışı zor olduğundan, Namus şişesi stoklarının devletlerin hazinelerinde korunması ve hazinedeki Namus stoku miktarınca piyasaya Namus senetleri çıkarılması ve bu kâğıtların elden ele dolaşması.
    3 — Tabii gaz çağında insanlar Namus'suz doğup sonradan çalışarak Namus sahibi oldukları halde, suni Namus çağında her yeni doğan çocuğa sosyal adalete uygun olarak eşit miktarda Namus tahvilleri verilmesi ve bu kimseler, hayatta her yaptıkları kanunsuz davranışlarına ceza olarak, ellerindeki Namus tahvillerinin geri alınması.

    Hukuk Dersi:

    Üniversite Namus Hukuku kürsüsü profesörü şu dersi veriyordu:
    — «Namus Hukuku» ikiye ayrılır:
    1 —Devletlerarası Namus Hukuku,
    2 — Sokaklararası Namus Hukuku.
    Her ülkenin suni Namus gazının niteliği ayrıdır. Namus gazının rengi, kokusu, sızma ve yanma niteliği, fabrikasına göre değişir. Bazı ülkelerde Namus fabrikaları yoksa da, Namus Hukuku vardır. Çünkü
    Namus gazı fabrikası olmayan ülkeler başka ülkelerden Namus ithal ettiklerinden, o ülkelerde Namus hukuku, Namus gazının kendisinden çok daha fazla inkişaf etmiştir. Tabii Namus gazı kokusuz olduğu halde, sunisi kokuludur. Bu koku sayesinde hakiki Namus gazı ile sahte Namus gazı birbirinden ayırt edilir. Kokusunu duymak için, Namus gazı şişesini dibinden koklamak gereklidir!...
  • KIZILELMA
    Bir varmış, bir yokmuş, Tanrı’dan başka
    Kimseler yok imiş, yakın zamanda

    (Bakû’)da milyoner bir kız var imiş;
    Türklüğü çok sever, yurda yâr imiş;

    Adı (Ay Hanım) mış, hanlar soyundan;
    Anası Kırgız’ın (Konrad) boyundan.

    Uzun boylu, kumral, yüksek alınlı:
    Şerefli bir kökün güzel bir dalı.

    Babası, annesi öldüler birden,
    Kendisi Paris’te tahsilde iken;

    Dayandı bu kahra, şevki sönmedi;
    Tuttuğu mukaddes yoldan dönmedi.

    İsterdi Turan’da mektepler açmak,
    Hakikat nurunu ruhlara saçmak.

    Bunun-çin lazımdı bilmek en yeni
    Terbiye tarzını, tedris ilmini.

    Bu yolda, arzusu kadar yükseldi,
    Nihayet Paris’ten Bakû’ya geldi.

    Biri erkeklere, biri kızlara,
    İki mektep yapmak için mimara

    Emirler vererek işe başladı.
    (İstikbal Beşiği) mektebin adı.

    Bir yanda inşaat devam ederken,
    (Ay Hanım) meşhur bir ilim ehlinden

    İslâm’ın ruhunu dahi öğrenmek
    İçin çalışırdı, Garb'e yeltenmek

    Ona kâfi gibi görünmüyordu:
    "Şarkı da tanımak lazım" diyordu.

    Diyordu: "Halk bahçe, biz bahçıvanız;
    Ağaçlar gençleşmez aşıdan yalnız;

    Evvelâ ağacı budamak gerek,
    Aşıyı sonradan ulamak gerek."

    Bunun- cin her sabah evde kalırdı;
    Sa'deddin Molla'dan dersler alırdı.

    Bir akşam Ay Hanım ata binerek,
    İstedi kırlarda biraz gezinmek.

    Yanında tüccardan Bahadır Ağa,
    Şehirden çıkınca saptılar sağa;

    Ovada Cennet'ten bir eser vardı:
    Bahardı, her yanda çiçekler vardı;

    Esrarlı bir hüzün, dalgın bir neşat,
    Gençlik, şiir, nağme, renk, koku, hayat…

    Kevser saçar gibi bir huri eli:
    Manevi bir mestlik ruhta münceli.

    Vicdan fevkinde bir ruhani şuur
    Duyardı muhitte bir gizli huzur…

    Artık müphem değil aşkın manası;
    Münkeşif hayatın loş muamması.

    Bu anda Bahadır dedi ki, “Bakın
    Bu gence, gözleri ne kadar dalgın!

    Bakıyor görmeyen bir nazar gibi.”
    Ay Hanım görünce titredi kalbi:

    Kendine mün’atıf iki sabit göz
    Camdan imiş gibi yok içinde öz;

    Sarışın saçları uzun ve dağnık:
    Mutlak ya şair, ya ressam, ya aşık.

    İstiğrak halinde sanatkâr bir ruh;
    Gözlerinde gaflet, kalbinde fütûh.

    Ay Hanım, kısılmış gibi nefesi,
    Dedi ki: “Ne kadar solgun çehresi!”

    Kalbinde bir derin hicran duymuştu:
    Umumi kanuna o da uymuştu.

    Ertesi gün dersi mahzun dinlerken
    Çıkmıyordu o genç bir an zihninden…

    Bu hale hem şaşıp, hem kızıyordu;
    Ruhundan bir gizli gam sızıyordu.

    İsterdi yaşamak milleti için,
    Kini vardı sevda illeti için…

    Serseri bir aşka gönül bağlayan
    Nasıl verebilir yurda yeni can?

    Bu anda içeri giren hizmetçi
    Dedi ki: “Kapıda duran bir genci

    İkna etmek mümkün değil! Molla’ya
    Bir şeyler soracak, ediyor rica:

    Rüya görmüş, tabir istiyor sizden;
    Derdine bir tedbir istiyor sizden.”

    Ay Hanım anladı derhal geleni…
    Eliyle tutarak çarpan kalbini,

    Halini meydana vermemek için
    Dedi: "Ben gideyim, buraya gelsin."

    Genç geldi, oturdu Molla’ya karşı,
    Dedi ki: “Her kimin bir derde başı

    Uğrarsa sizsiniz çare gösteren;
    İşte bu ümitle size geldim ben…

    İstanbul’da doğdum, Turgut’tur adım,
    Ressamım; tabiat, büyük üstadım,

    Yaya seyyahlığa sevk etti beni;
    Her saat başında emsalsiz, yeni

    Bir güzellik görür, tebcil ederim,
    Büyük Sanatkâr'ı tehlil ederim,

    Dün yürüyor iken, önümdeki yol
    Ayrıldı ikiye: Bir sağ, biri sol…

    Soldaki nereye gidiyor, diye
    Sordum sakalı ak bir çiftçiye.

    Dedi: "Bu yol gider Kızılelma’ya…"
    Lakin ben bu sözü verdim şakaya.

    Yürüdüm, az sonra bu şehri seçtim;
    Yaklaştım, bir yerde kendimden geçtim.

    İstiğrak mı bilmem, rüya mı bilmem:
    Hem yokluk, hem varlık bir garip alem

    Bir de ne göreyim! Atlı bir peri,
    Gökten indi Cennet yapmak-çin yeri

    "Sen kimsin, bu alem neresi?" dedim.
    "Bu, Kızılelma’dır, ben perisiyim."

    Diyerek kayboldu; fakat hayali
    Çıkmıyor ruhumdan… İşte bu hali

    Size söyleyerek bir çare bulmak,
    Kızılelma’ya bir emare bulmak

    İçin size geldim; çünki her kime
    Sordumsa dediler: “ Git o hakîme;

    Sorduğum ülkeyi ancak o bilir;
    Şimdi de kendisi nah bu evdedir."

    Tasdi’ ettim; Fakat görünüz mazur,
    Çünkü bu dert bende koymadı şuur,

    Lütfedip derdime verin şifayı:
    Anlatınız bana Kızılelma’yı…

    Bu şehir neresi, yolu nereden?
    Şimdiye dek var mı oraya giden?

    Perisi melek mi, yoksa beşer mi?
    Beni kulluğuna kabul eder mi?"

    Molla dedi: “Oğlum, Türk fâtihleri
    İsterdi istila etmek her yeri;

    Fethe lâkin bir tek hedef tanırdı,
    Orayı kendine İrem sanırdı.

    Bu mev’ut ülkeye, bu tatlı yurda
    Vasıl olmak için hep bu uğurda

    Yüzlerce defalar Türklük kaynadı:
    Hind’i, Çin’i, Mısr’ı, Rûm’u kapladı.

    Bütün payitahtlara, en son Çitler'e
    Gitti; fakat asla bu meçhul yere

    Yaklaşmadı; çünkü o mev’ut ülke
    Değildi hariçte bir mevcut ülke.

    Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;
    Fakat onun semti başka diyardır…

    Zemini mefkure, seması hayâl…
    Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal…

    Türk medeniyeti taklitsiz, safi
    Doğmadıkça bu yurt kalacak hafi…

    Çok yerleri biz fethedebilmişiz;
    Her birinde ma'nen fethedilmişiz.

    Bir kişver almışız tabiiyete,
    Uymuşuz ordaki medeniyete.

    Bazen Hindli, bazen Çinli olmuşuz;
    Arap, Acem, Frenk dinli olmuşuz.

    Ne bir Türk hukuku, Türk felsefesi,
    Ne Türkçe inleyen bir şair sesi…

    Şair, hâkîm gelmiş bizden de, çokça
    Kimi Farsi yazmış, kimi Arapça…

    Fransızca, Rusça, Çince yazmışız,
    Türkçe ancak birkaç hece yazmışız.

    Bakınız mesela: Yazmış koskoca
    Farabi Arapça, Karamzin Rusça;

    Sina, Celaleddin, Zemahşeriler
    Emeği Arap’a, Fars’a verdiler.

    Buharalı Şevket, Genceli Hüsrev,
    Firdevsi’ye yahut Sadi’ye peyrev…

    Bugün bile birçok ediplerimiz
    Frenkçe yazmayı sayarlar muciz.

    Türkçe yazanlarsa lügat paralar,
    Avrupa taklidi şeyler karalar.

    Hakiki ruhumuz, safi dilimiz
    Bağırır onlara: “Bize geliniz!

    Bizdedir fikre his, hislere hayat,
    Vicdanlara ilham, şaire kanat…”

    Zekamızı sanki kiralamışız,
    Her dilden kitaplar sıralamışız.

    Türk’ün hem kılıcı, hem de kalemi
    Yükseltmiş Arap’ı, Çin’i, Acem’i.

    Her kavme bir tarih, bir yurt yaratmış,
    Kendini başkası için aldatmış.

    Öz işini daim yarım terketmiş:
    Turfan’ı bırakmış, Orhon’a gitmiş.

    Unutmuş evvelki elifbasını,
    İlim ve fendeki itilâsını;

    Yeniden bir yazı, bir yasa düzmüş,
    Her zaman zihnini boş yere üzmüş.

    Nice defa (Kanun), (Şifa) okumuş;
    Dönmüş geri tekrar (Bina) okumuş…

    Yok tarihimiz, var tarihlerimiz,
    Bir burca girmemiş Merih'lerimiz;

    Her biri parlamış bir başka gökte…
    Aynı ruhu bulmuş yüzlerce gövde.

    Ne tarihi vahdet, ne kavmi safvet!
    Kızılelma işte buna işaret.

    Millette olsa bir gizli ihtiyaç,
    Milli vicdan bulur ona bir ilaç;

    Türk bakmamış (İrem) yahut (Sabâ)’ya,
    Demiş: “Gideceğim Kızılelma’ya.”

    Maksadı gitmektir birliğe doğru,
    Milli düşünceye, dirliğe doğru…

    Bilir bir gün milli irfan doğacak,
    Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.

    İctimai bir yurt, kavmi bir tarih,
    Edecek Türklüğü taklitten tenzih.

    Fakat kim bilir kim yol(u) açacak,
    Türklük ziyasını dehre saçacak…

    Kim bilir ne vakit deha perisi,
    Olacak bu yeni huldün Belkıs’ı.

    Bu anda bir cezbe geldi Molla’ya
    İlahi bir sesle girdi manaya:

    Pirden sual ettim: “ Sevgilim hani?”
    Dedi bana: “Önce kendini tanı!”

    Tutmuşum elinden ben nagehanı,
    Götürmüş beni bir gizli dünyaya.

    Karanlık bir tufan, seyyal bir deycur!
    Ne vücut, ne adem, ne gayb, ne huzur:

    Nâr içinden henüz çıkmamıştı nur,
    Tutulmuştu her şey kara sevdaya…

    Umman coşkun akar, biz sal içinde
    Bir yıldızböceği hayâl içinde
    Işıldar gibiydi; bu hâl içinde
    Dalmışız ikimiz aynı rüyaya.

    Salımız –Şarapnel imiş cevheri-
    Patladı, dağıldı hep misketleri,
    Sormaksızın pirden bu acib sırrı
    Dedi: Müsemmadır, geçti esmaya!”

    Misketler de bir bir patlar, onlardan
    Yeni şarapneller fırladı her an.
    Biz bunlardan biri üstünde, hayran,
    Girmekte idik bir yeni fezaya.

    Denizden ırmaklar, ırmaktan çaylar
    Doğdukça, salımız daha çok haylar,
    Kaynaktan bizim-çin ayrılan paylar
    Götürdü bizi başka mevaya.

    Salımız balonmuş, havayı deldik,
    Safralar atarak daim yükseldik,
    Nihayet Adem’in gözüne geldik
    Oradan hasretle baktık Havva’ya.

    Durmadık biz, kimi Sina’da kaldı,
    Kimi, “Erdim!” dedi, semada kaldı;
    Kimi arşa çıktı, alâda kaldı…
    Döndüler baktılar akan deryaya.

    Salımız fişenkmiş, bizi uçurdu,
    Her düşen lem'ası bir cihan kurdu;
    Kimi Londra’da, Paris’te durdu,
    Kimisi bağlandı yeşil hurmaya.

    Züleyha Yusuf’ta buldu özünü,
    Ferhat Şirin’ine dikti gözünü;
    Şerh edememişken sevda sözünü
    Mecnun kavuşmuşum sandı Leyla’ya!

    Sevda bir kanattır, uçmayan bilmez,
    Bu yolu ne atlı, ne yayan bilmez;
    Bir güzel var, hüsnü hiç pâyan bilmez,
    Tekâmül denilir bu nazlı aya.

    Salımız gönülmüş, uçtu hülyada,
    Dinlenmedik hiçbir tatlı rüyada
    Son arzumuz budur fani dünyada:
    “Türk’üz, varacağız Kızılelma’ya…”

    Turgut bu sözlerden bulmadı şifâ,
    Çıktı, gitti, gönlü dolu “Va hayfa!”

    Diyordu “Leylasız bir Mecnun gibi
    Nasıl yaşayayım söyle ya Rabbi?”

    Ay Hanım duymuştu bütün sözleri,
    Bu fikri zihninde sürdü ileri:

    “Kızılelma yokmuş, fakat lazımmış,
    Turan hayatına bu bir nâzımmış;

    Her hayal bir hakikat olabilirken,
    Var etmemek niçin bunu şimdiden?

    Mademki Türklüğün derdine derman,
    Bu imiş, ne için koşmamak heman?

    Mademki ne Hind’de, ne Çin’de imiş,
    Türklerin ruhunun içinde imiş;

    Değilmiş Arap’ta, Acem’de, Rûm’da:
    Unutulmuş kökü Karakurum’da…

    İngiliz, Fransız, Rus’ta değilmiş,
    Nereye düşmüşse biraz eğilmiş;

    Bulalım biz onu vicdanımızda
    Bir güneş yapalım Turan’ımızda.”

    Düşündü… Düşündü… Kararlaştırdı;
    Bir gün yurtçuları bütün çağırdı,

    Dedi: “Türk irfanı, serbest bir toprak
    İster ki orada eylesin işrak…

    Ne Bakû, ne Kazan, ne de İstanbul
    Bu yeni hayatı edemez kabul.

    Burada hürriyet siyasi değil,
    Orada lafzı var, manâsı değil.

    Burada Türkçeden memnu evladın,
    Orada zincirden çıkamaz kadın…

    İsviçre’de bir Türk köyü, bir şehir
    Yapalım; oradan yeni bir nehir,

    Bir irfan ırmağı aksın Turan’a…
    Irmak döner elbet bir gün ummana.

    Taklitsiz salt ibda, iktiran ile
    Doğmuş bir marifet Türklüğe şule,

    Bütün Türklüğe aynı şuleyi,
    Saçsın ki gönüller birleşsin iyi.

    Hakim, şair, edip, sanatkâr, tacir
    Hepsi bu beşikten yetişip bir bir.

    Kimisi Kaşgar’a, kimi Altay’a,
    Kimisi Kazan’a, kimi Konya’ya,

    Her biri giderek bir oymağına,
    Götürsün od, ışık Türk ocağına

    Daniş encümeni, darülfünunlar,
    Burada kök salsın, her yere bunlar

    Kollar ataraktan, aynı hikmeti
    Dağıtıp yükseltsin büyük milleti…

    (Kızılelma) olsun bu şehrin adı,
    Atalarımız hep bunu aradı…

    Pekin’e, Delhi’ye, bunun için vardık,
    Viyana burcunu bunun için sardık.

    Artık tanıyalım mefkuremizi;
    Düzelim yasamız ve töremizi!”

    Yurtçular bu fikri edip istihsan,
    Bütün ülkelere ettiler ilân.

    Ay Hanım bu işe hep servetini,
    Vakfetti, kimisi hamiyetini,

    Kimi irfanını, kimi cehdini;
    Birleşip yaptılar Turan mehdini.

    (Lozan)ın yanında bir Türk beldesi
    Şenlendi: Her fennin bir medresesi,

    Ziraat, ticaret, sanat evleri
    Yapılıp, oldu bir ümran meşheri,

    Kız, erkek çocuklar gelip doydular,
    Yeni Âdem, yeni Havva oldular.

    Yavrucuk Türkler'e açık eşiği:
    Yeni bir hayatın oldu beşiği.

    Ay Hanım yaptığı dörüt-tedrisi
    Bir müdür eline verip, kendisi

    Bakû’dan bu yeni şehre gitmişti,
    Müdürlük yükünü kabul etmişti.

    Kalbindeki aşkı uyutmak için,
    Turgud’u büsbütün unutmak için

    Gece gündüz durmaz, ikdam ederdi;
    Eksik arar, bulur, itmam ederdi.

    Fakat yüzünden de olurdu ayan:
    Gönlünde bir dert var herkesten nihan…

    Turgud’a gelince, zavallı ressam
    Her gece bir köyde ederek akşam

    Az uz gitti, dağlar, dereler aştı;
    Ülke ülke, şehir şehir dolaştı;

    “Kızılelma nerde?” diye sorardı;
    Ne bilen onu, ne düşünen vardı.

    Kaşgar’da bir sabah gördü bir ilân:
    Tepeden tırnağa titredi heman;

    Çünkü "Kızılelma" sözleri, iri
    Harflerle yazılmış; yanında biri

    Diyordu: “Kimlerse evlatlarını
    Verenler, yazsınlar ki adlarını,

    Yakında kafile çıkacak yola
    İlan ediyoruz ki malum ola!”

    Turgut heyecanla yaklaştı, baktı;
    Gözünden meserret yaşları aktı.

    Lozan civarında imiş arağı:
    Oraya dökülmüş Cennet toprağı…

    Mutlak oradadır güzel hurisi,
    Münevver Turan’ın yeni Tomris’i.

    Yıllarca uyuyan ümidi güldü;
    Çocuklarla birlik yola düzüldü.

    Vaktâ ki erişti Kızılelma’ya
    Müracaat lazım gelmişti Ay’a…

    Müdüre bir mektup yazıp gönderdi:
    Mektepte bir resim dersi isterdi.

    Ay Hanım, muavin Tomris Hanım’a
    Dedi: “Yarın getir onu yanıma;

    Şimdilik onunla biraz sen görüş…”
    Kalben dedi: “Acep çıkacak mı düş?

    Beni ilk görüşte tanıyacak mı?
    Bu bir boş masal mı, ya muhakkak mı?”

    Kim bilir ne için bir gün intizar
    Eylemek istedi, bunca ah u zar

    Güya asla kâfi değilmiş gibi:
    Kendi de bilmezdi, nedir sebebi.

    Biraz sonra Tomris geldi hiddetle,
    Dedi: “ Bu bir mecnun, hem de şiddetle,

    Kızılelma’yı bir rüyada görmüş,
    Beni de güya o esnada görmüş!

    Kişverler dolaşmış, sormuş herkese
    Bir salık vermemiş ona hiç kimse.

    Daha birçok şeyler… Deli vesselam!
    Gözü dalgın, aşkı coşkun bir adam.”

    Ay Hanım bu sözden hemen sarardı,
    Kalbini elemli bir şüphe sardı.

    Acaba rüyada gördüğü bu mu?
    Turgut sevdiğini bunda buldu mu?

    Hakikat bu ise ne büyük heyhat!
    Artık ona dûzah olacak hayat.

    Bir resim hocası olmuştu Turgut,
    Ay Hanım büsbütün sönmesin umut.

    Diyerek Turgud’a görünmedi hiç.
    Haftalar geçiyor, yanıyordu iç.

    Turgut odasına çekilir her gün
    Tomris’in resmini nakşetmek içün

    Çalışırdı, bunu Ay Hanım bilir,
    Her gün gönlü bir kat daha ezilir,

    Gizlice ağlardı; nihayet bir gün
    Denildi var imiş parlak bir düğün:

    Tomris’le Ertuğrul evlenecekmiş,
    Hatta bu perşembe günü gerdekmiş…

    Turgut işitince, yıldırım gibi,
    Bir darbeye uğrar, sarsılır kalbi.

    İntihar: Bu fikir doğar içine;
    Gider civardaki bir gar içine,

    Elinde tabanca, beynini hedef
    Etmiş, bir lâhzada olacak telef…

    Ay Hanım bu hali sezip evvelce
    Turgut’u gözetler imiş gizlice.

    Turgut, tam tetiği çekecek iken,
    Kolundan şiddetle tutarak, birden

    Dedi: “Turgut, yapma, bu iş pek günah!”
    Turgut döndü, baktı, dedi: “Sen mi ah?

    Ey Tomris Sen misin?” Ay dedi "hayır,
    Ben Tomris değilim, bana Ay çağır."

    -O halde Tomris kim? – O başka kadın.
    -Kocaya varacak o mudur yarın?

    -Evet o… - Ah lakin size çok benzer.
    -Hayır, ben kumralım, o ise esmer.

    -Gözleri mavi mi? –Bilakis siyah.
    -Demek ki ben onu görmemişim ah.

    Daima ben seni onda görerek,
    Bir insan kızını sanmışım melek,

    Fakat acep niçin görmedim seni?
    -Üç yıl evvel birgün gördünüz beni.

    Rüyada mı? – Hayır; rü’yet içinde;
    İstiğrak gibi bir halet içinde.

    "Kızılelma’ya dek" demiş bir çiftçi;
    Size müphem kalmış bu sözün içi…

    Görünce beni siz, Kızılelma’da
    Bir peri zannedip sonra rüyada

    Görünmüş gibi; bir hayâl sandınız:
    Olmuş bir vakayı masal sandınız.

    Geldiniz evime; hocamdan tedbir
    Sordunuz; rüyanız edildi ta'bir.

    Cevaplar göründü size pek donuk;
    Fakat bana açtı bir yeni ufuk.

    Düşerek işte bu tatlı sevdaya;
    Vücut verebildim Kızılelma’ya.

    Bu isimledir ki gezip her izi;
    Burada nihayet buldunuz bizi.

    -Ah şimdi anladım bu muammayı;
    Uyanık gördüğüm uzun rüyayı.

    Seni kâh huzur; kâh gaybde aradım;
    Becayiş ettiler gözümle yâdım.

    İptida gerçeği hayâl sanmışım,
    Sonra da gölgeyi cemâl sanmışım.

    Dediler; rüyetin uykuda imiş…
    Uykuda değilmiş; Bakû’da imiş.

    Evinize gelmiş sormuşum sizi;
    Denmiş bana: “Belli değildir izi.”

    Siz yapmakta iken Kızılelma’yı
    Koşmuş aramışım bütün dünyayı.

    Nihayet bulunca yine sapmışım,
    Yalvac’a, Oğanım diye tapmışım!

    Tomris’in çehresi çerçeve olmuş,
    Zihnimdeki hayâl içine dolmuş…

    Ona ait diye yaptığım resim,
    Evvelce ruhumda imiş mürtesim…

    Onu derken sizi tersim etmişim!
    İptida bana da geldi bir vehim.

    Rüya ona râci olmasın diye
    Bir gün gizli girdim sizin hücreye…

    Yaptığınız resmi gördüm anladım;
    Lâkin o güne dek hayli ağladım.

    -Ah! Ne bahtiyarlık, demek muhabbet
    Size de okunu vurmuş… - Ah, evet…

    Ulaştı bir düğün daha yarına,
    Dördü de erdiler muratlarına.

    Kızılelma oldu bir güzel Cennet:
    Oradan Turan’a yağdı saadet.

    Ey Tanrı icabet kıl bu duaya:
    Bizi de kavuştur Kızılelma’ya!…


    ZİYA GÖKALP
    Kızılelma'nın izinde, Necati Gültepe, S. 397-416


    ŞİİRLERİ