• Peki sevgi tek başına yeterli mi?

    Sevginin tek başına yeterli olmayacağını inananlardanım. Bir çiçeği yetiştirmek için ona sadece su vermeniz yetmez güneş ve havada lazımdır, siz ondaki bu eksikliği çok su vererek tamamlayamazsınız aksi takdirde renkli renkli çiçek açmasını beklerken çürüyüp öldüğünü görürsünüz. Bekleyen, reddedilen, istenilmeyen her şey soğur. Burada kendimizi "sevgim bekledikçe güçleniyor." diyerek oyalamamız gülünç olur. Bakın eğer çiçek de her şey tamam ama yerini ortamını sevmediyse de olmaz. İnsan kalbi de böyledir; yüreği ısınmadıysa, sevmediyse diğerinin kalbini, o orada yaşayamaz, Demek istediğim şu ki bazı şeyleri zorlamak güzeldir, ama bu imkanlı ise anlam taşır. Zorlamayı bırakıp yeni bir yol çizip, o yoldan gitmek bazılarımız için benden tavsiyedir. Teklik ve yetmeyen her şey yorar, hem seni hem karşındakini karanlıkta Işık gördüm zannedersiniz meğersem beyaz ışıkdır o :) Hah işte ona ilerlemek sonunuz olabilir, Kalın sağlıcakla'))
  • Seni neden sevdim?
    Sen öyle bir anda sorunca diyemedim bir şey. Beklemiyordum. Daha önce içimdeki sevgi kavramını kimseye açmadım. Kimseyi neden sevdiğimi anlatmadım. İçimdekileri sözcüklere dökmekte o yüzden zorlandım. Korktum yanlış bir şey söylerim diye.
    Benim seni neden sevdiğime gelelim.
    Bir karanlık yol düşün. Ben de o yolda yolçu. Karanlıkta yolumu kaybettiğim zaman yolumu aydınlatan ışık oldun. Benim o ışığı sevmemem ne mümkün? Ne haddime? Beni o yolda kaç defa ittiler, kaç defa düşmeme neden oldular. Biri gelmiş yolumu aydınlatmış. Yolun sonunun aydınlık olacağını söylüyor. Nasıl sevmeyeyim ki?
    Niyetin ne diyorsun ya. Düşündüm. Deminden beridir düşünüyorum. Kalbimdeki hisleri nasıl anlatayım diye. Allahı neden bu kadar güçlü seviyorum? Onu sevmekteki niyetim ne? Allaha ulaşmak. Ona ulaşabilmek ne büyük nimet olurdu. Seni Allahla mükayise etmiyorum. Haşa. Allaha giden yolda köprü olmuşsun. Seni nasıl sevmeyeyim ki? Seni sevmekteki niyetim de sana ulaşmaktır demek ki.
    İçimdeki mutluluğu nasıl anlatayım bilmiyorum. Huzurumu nasıl ifade edeyim bilmem.
    Sevdim işte. Belki sevgiyi anlatabilecek kadar yaşamadım onu. Ama ben sevginin karşılıklı olması gerektiğine inanmıyorum. Duygularım karşılıksızsa bile tek başıma sevebilirim.
  • 488 syf.
    ·4 günde·10/10
    Bu kitabın 1000kitap'taki ilk incelemesini yazıyor olmak çok farklı bir duygu. Çünkü ne kadar kıyıda köşede kalmış ama içinde muhteşem cevherler bulunan bir kitaptır bu! Bu incelemeyle birlikte Canzoniere kitabının okunma ya da okunacak listesine alınma sayısını birkaç kişi bile artırsam kafi.

    Dante Alighieri'nin Yeni Hayat kitabında anlattığı ve karşılıksız olarak sonsuzca sevdiği kadını Beatrice için dediği bir cümle var : "Bugüne kadar hiçbir kadın hakkında yazılmamış şeyleri, sevdiğim kadın için yazmayı niyet ediyorum."
    Sanırım ki, Dante Yeni Hayat kitabında Beatrice'i, Şükrü Erbaş Yaşıyoruz Sessizce kitabında Hatice Erbaş'ı, Marcel Proust ise Kayıp Zamanın İzinde serisinde Albertine'i betimleyebilmek için aynı uğraş içerisine giriyor. İşte, aynı şeyleri Petrarca'nın Laura'sı için söyleyebiliriz. Yukarıdaki yazarlar nasıl öldükten sonra ardında yarım kalmış bir erkek kalbi bırakan yalnızlaşmış ve o kadının hayalet imgesini ölüler diyarında düşünüp de karşısında yaşıyormuşcasına kabullenmemeye alışmak isteyen yazarlarsa, Petrarca için de aynı şeyleri söylemem gerek.

    "Günde bin kez ölür, bin kez doğarım,
    O kadar uzağım kurtuluşumdan." (s. 235)

    Mesela Petrarca, bin kez ölüp bin kez doğduğunu hissediyormuş. İnsanın kurtuluşundan uzak olduğunu söylemesi bir dizede bu kadar mı güzel anlatılır arkadaş? İtalya, Rönesans dönemine girmeden önce gerçekten çok değerli yazarlara ev sahipliği yapmış bir ülke. Şairlerin şairi Vergilius önderliğinde Ovidius, Dante, Horatius, Petrarca gibi isimler ne kadar da bizim tarafımızdan tanınmayı bekleyen cevherlerdir!

    Sevgilisi Laura öldüğü için onun ölümünü kabullenemeyip o yaşıyormuşcasına bir hayat yaşamak isteyen Petrarca, öyle ki bazen Şükrü Erbaş'ın Yaşıyoruz Sessizce kitabının 77. sayfasındaki gibi bir ruh haline bürünüyor: "Öyle bir acı ki bu, ölen yaşayanda her gün yeniden ölüyor, yaşayan ağlamadan kimseyi sevemiyor." Ölenin yaşayanda her gün yeniden öldüğü, Petrarca'yı binlerce kez öldürüp binlerce kez doğuran, gözyaşı şelaleleriyle Styx nehrinin unutkanlık mitine akmak isteyen bir adamın, ne kadar uzaklaşmak isterse o kadar yakınlaştığı, ne kadar yakınlaşmak isterse de o kadar uzaklaştığı bir kitabıdır Canzoniere.

    Bazen eski arzularımızı unuttuğumuzu düşünürüz, yeni arzular bizim için çok çekicidir. Fakat bir an gelir ki, sadece eski arzular uğruna dökülen yeni yaşlarımız vardır. Binlerce kez değiştiğimizi sanıp bazı duygu patikalarında 1 milim bile yol alamamışızdır:

    "Eski arzular uğruna dökülen yeni yaşlar
    Gösteriyor nasıl ben hala o eski benim,
    Binlerce değişimle bile değişmemişim." (s. 182)

    Petrarca ölen aşkı Laura'sına ulaşmak için Tanrısal bir hedef gösteriyor kendine, Dante'nin İlahi Komedya'sında yaptığı gibi. Ben de insanın yolunu bir çembere benzetirim. Başlangıç yolunda çembersel bir yol alan insan, sürekli zevki ve uğruna adanması gereken hedefleri başka insanlarda bulmaya çalışıyor, oysaki bir çember gibi tekrar gerisingeri kendine ve hatta içindeki Tanrı arayışına dönüyor en başta olduğu gibi. Çünkü O'nun haricinde herkesin bir hayal kırıklığından ibaret olduğunu anlıyor. Yunan mitolojisinin büyük yazarı Hesiodos, İşler ve Günler kitabında demiş ya:

    "Sende olanla yetindin mi işin yolundadır,
    Sende olmayanı özlemeye başladın mı için için,
    İşte o felaket: İyi düşün bunun üstüne!" (s. 62)

    Hah, işte aynen böyle. Zaten Proust da Kayıp Zamanın İzinde serisinde bunu anlatıyordu. Bizde olanla yetinmeyip, bizde olmayanı özlediğimiz zaman elimizde kalan şeyler hayal kırıklığı, acı, aşk acısı, özlemler ve yarım kalmışlıklar oluyor. Ama bunların da bir bilinç seviyesine ulaşmak için gerekli olan şeyler olduğunu unutmayalım. Proust, bir arabayla ilgilenmemiz için o arabanın bozulması gerektiğini, bir vücutla ilgilenmemiz gerektiğini hatırlamamız için de o insanın hasta olması gerektiğini söyler bize.

    Dante, Petrarca, Şükrü Erbaş ve Marcel Proust gibi isimler, kadınlarının fiziksel ölümleriyle zihinsel olarak ölümünü gerçekleştirmiş ve hastalanmış birkaç isim. Ayrıca biliyorum, İtalya şu an virüs sebebiyle zor günler geçiriyor ve belki de zihinsel olarak bir beyin ölümü psikolojisi içerisindeler fakat insanlar gibi kentler de yıkılmadan kalkmaları gerektiklerini öğrenemez.

    "Kentler de insanlar gibi yürüyüşlerinden tanınırlar." Robert Musil

    Ölmeden doğman gerektiğini anlayamazsın. Malum, insanlar uyurlar ölünce uyanırlar. Bu adamların da uyanışı edebiyat ile olmuş. Canzoniere'yi bu incelemeyi okuyan ve şiir türüne ısınmak isteyen her arkadaşa tavsiye edebileceğim 110/10 puanlık bir şiir kitabı olarak görüyorum.
  • 224 syf.
    ·9/10
    Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin;
    Sana mü'mindir sema, sana muhtaçtır zemin.

    Hz. Peygamber’i yağmura benzetmiş Nurullah Genç öyle değil mi zaten çölleşmiş gönüllere düşen Nisan yağmuru gibidir Hz. Peygamber. Bu yağmurdan nasibini alanların yüreğinde inci tanesi olarak baş köşede hüküm süremekte asırlardır. Asırlardır dertli gönüllerimizin aradığı ve bulduğu dermandır Hz. Peygamber.

    İşte o yüzdendir ki anca bu kadar güzel dile getirilirdi Hz. Peygamber’ e olan sevgi anca bu kadar güzel anlam kazanırdı kelimeler.
    Ne kadar da güzel sevmiş Nurullah Genç Hz. Peygamberi ;

    Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
    O mücella çehreni izleseydim ebedi
    Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

    Sevmeden dökülmez bu kelimeler , dile dökmeden önce yürekte harmanlaması lazım kelimelerin öylede yapmış Nurullah Genç Allah ondan razı olsun inşallah.

    Daha çok şey yazmak isterdim ama pek hükmedemem kelimelere ancak bu kadarı geldi elimden. Gerçekten çok güzel bir kitaptı hem bitirmeden elimden bırakmak istemiyordum hemde bitirmeye kıyamıyordum.

    Hayırlı okumalar inşallah hepimize :)
  • "Mesele o değil, mesele ölmek değil dayı" dedi. Neymiş mesele biliyor musun kardeş?

    -Neymiş?

    Mesele, en mutlu oldugun gün, en güzel hayaller kurdugun gün ölmekmiş mesele. Neymiş mesele?

    -Neymiş dayı?

    "Mesele ölmek değil, mesele dost bildiğin, en güvendiğin adamın eliyle ölmekmiş mesele. İşte böyle dedi o çocuk bana.."

    Ezel
  • Onlardan olmayan bir adam, işte o kadar... İnsanın ait olmadığı bir çevrede yaşamasından feci bir şey olamaz.
    Dostoyevski
    Sayfa 317 - İş Bankası Kültür Yayınları