• Damgalanmak yani Goffman'ca "stigma"ya maruz kalmak herhalde "zor zanaat" birey için. Eski Yunanda stigma terimi kişinin ahlaki düşüklüğünü ortaya koyan, bedenine kazınan dikkat çekici bir işarete gönderme yapı� yormuş. O insanın köle, cani veya hain olduğunu gösteren işaretler ya bedenine kazınıyar yada dağlanıyormuş ki, herkes bu kirlenmiş varlıktan kaçınabilsin. Gel zaman git zaman bu kavram fiziksel bir hastalığın görünür işaretlerini anlatır olmuş. Günümüz de ise stigma artık bedensel bir işaretten çok kötülüğün, aykırılığın kendisini anlatmaktadır. Toplum kişileri kategorize etme yollarını kurumsallaştırırken bu kategorilerin üyeleri için doğal ve sıradan kabul edilecek sıfatlan, özellikleri de öngörür. Belirli ortamlarda toplumsal ilişkilerin rutinleri, bildik başkalarıyla fazladan dikkat veya düşünce gerekmeden iletişim kurmaya yarar. Karşınıza bir yabancı çıktığında önce onun kategorisi ve özelliklerini düşünürsünüz, yani "toplumsal kimliğini" . Burada dürüstlük gibi kişisel özellikler kadar meslekle ilgili yapısal özellikler de devreye girer. Tabii ki bu süreçlerin farkında değilsinizdir, ta ki beklenenin dışında bir soru işareti ortaya çıkıncaya kadar.
    Yabancı karşınızdayken onu farklı kılan, diğerlerinden daha az arzu edilir özellikleri olduğunu duyuran bir yönü ortaya çıkarsa ,zihninizde o artık tam bir insandan eksik bir insana indirgenir. İşte bu atıf "stigma" dır ve gündelik dilde zayıflık, dezavantaj, özgür gibi isimler alır. Damgalar çeşit çeşit; ırklara, uluslara ve dinlere atfedildiğinde bu grupların tüm üyelerine bulaşabilirken , akıl hastalan, hapisten çıkanlar, eşcinseller, alkolikler, işsizler, kanserIiler şeklinde kategorize edilen insanlara da el atıyor. Tanımı gereği, stigmalı kişilere tam insan gözüyle bakılamıyor ; böylece onun yaşam şansını azaltmak için farkında olmasak ta elimizden geleni yapıyoruz. Bu kişilerin eksikliğine ve tehlikeli oluşuna ilişkin teoriler kurup, isimler veriyoruz. Gündelik konuşmalarımızda benzetme olarak salak, piç kurusu, manyak gibi sözleri asıllarını fazla düşünmeden kullanıyoruz, o anlık aşağılamalar için. Stigma'ladıklarımız hep huzursuzdur, belirsizlikler içinde yaşar.
    Kör, sağır, deli, sakat karşılaşacağı kişinin tutumunun ne olacağını önceden kestiremez, reddedilmek, kabul edilmek, aşağılanmak, ilgilenilmemek hepsi olabilir. Aynı durum erişkinler arasındaki ergen, beyazlar arasındaki karaderili, ikinci kuşak göçmen, erkek dünyasındaki kadın için de geçerlidir. Düşük zeka kapasitesi olan kişinin karşılaştığı sorun hemen onun zihinsel eksikliğine bağlanırken, "normal zekalı" biri aynı sorunla karşılaştığında herhangi bir d urumun göstergesi olarak kabul edilmez. Stigma, onu taşıyan kişinin yakınlarına da bulaşır. O yüzden görünür bir farklılığı olmayanların yakınları bu durumu çevreden saklar, saklayamayanlar ise ya toplumdan ya da aykırı kişiden yavaş yavaş uzaklaşır. Birçok ülkede insanlara akıl hastalarıyla ilgili düşüncelerini sormuşlar. Çoğunluğu onların iyi bakılmalarını, kapatılmamalarını söylemiş ama iş onlarla özel ilişki kurmaya gelince , "işte onu yapamayız demişler". İşte Goffman bunları söylemiş. Ey "normal" ler beğendiniz mi yaptığınızı?
    PEYKAN GENÇOGLU (şizofrengi dergisi 2. sayı 1992)
  • Kitap hakkında bir kaç cümle karalamak istemiştim. Merak edenler olduğu için istekler de oldu. Fakat, sonra vazgeçtim; çünkü çok iyi biliyorum ki Ahıska ve orada yaşayan halk hakkında hiçbir bilgimiz yoktur. Doğal olarakta bu kitabı okumak zaman kaybı olabilir, anlamak ise müşkül. İşte bu yüzden, o yazmak istediğim 'bir kaç cümle'yi bilerekten bugünkü tarihe -14 Kasım- erteledim. Çünkü, bu tarih (14 Kasım 1944), Ahıska'da yaşayan Tüeklerin/Müslümanların sürgün olunduğu tarihdir. Kitapta sürgün demek olur ki konu bile değil, daha beteri konu edilmiş: UNUTULMUŞLUK. İnsan gerçekleri öğrenince diyor ki, bu nasıl bir unutmadır?!

    Kısaca: Ahıska aslında bir şehir ismidir. Dede Korkut'ta Ak Saka diye ismi geçen şehirdir. Günümüzde Gürcüstan sınırları içinde kalıyor. Ardahan'ın Posof ilçesinden 15 km yol kat ederseniz Ahıska şehrine varırsınız. Bir de ayrıca Türkiye literatürüne son zamanlarda kazandırılmış Ahıska bölgesi anlayışı var; beş ili kapsar - Ahıska, Ahılkelek, Adıgün, Aspinza, Bogdanovka. Gürcü literatüründe Samskheti-Javakheti diye geçer. Bu coğrafyanın tarihini anlatırken burada yaşamış tüm kavimlerin tarihine değinirler. Meskiler, Saklar, Hunlar, Hazarlar gelmiş geçmiş...falan filan, uzun mevzudur (Google uygulamaları hizmetimizde). Bizim için önemli olan Kıpçak ve Oğuz boylarının bu coğrafyada boy göstermesiyle başlayan tarihi süreçtir. Anlatılanlara bakarsak Anadolu'nun ilk türkleşmiş bölgesidir. Belki de bu yüzdendir şair aşağıdaki dizeleri yazmıştır:

    Ahıska bir gül idi gitti,
    Bir ehl-i dil idi gitti,
    Söyleyin Sultan Mahmud'a
    İstanbul'un kilidi gitti.

    Ahıska'nın elden gidişine kadarki (1829) yüzyıllar içinde geçen tarihi dönemi burada yazmak imkansız. Bize lazım olan 1829 sonrası.
    1828-29 Osmanlı - Rus savaşı...
    Batıdan İstanbul yakınlarına kadar işgal...
    Doğudan Erzurum'a kadar işgal..
    Teslim olma..14 Eylül Edirne Antlaşması...
    Ağır şartlar...
    Ahıska, Ahılkelek Rusya imparatorluğuna bırakılıyor...

    Ve

    Ahıska birdefelik elden gidiyor..

    Ve

    Halk unutuluyor..
    Ta ki 1992 yılına kadar (Sovyetler sonrası)...

    O kadar unutuluyor veya unutturuluyor ki 14 Kasım 1944 sürgününden habersiz yaşıyoruz. Neden mi? Şu alıntı anlamlı değil mi?

    "Yıl 1988. Sovyetler henüz yıkılmadı...
    Türkiye, Sovetlerle ilgili haberleri yıllardır Brüksel üzerinden almayı sürdürüyor. Bir başka deyişle, Türkiye'ye ancak NATO-ABD 'süzgecinden' geçmiş haberler ulaşabiliyor. Evet, NATO Türkiye'ye karşı masum değil ; ama kendi yöneticilerimize ne demeli? Türkiye'yi yönetenler hem de milyonlarca soydaşımızın yaşadığı bir ülkeden 'haberleri' NATO süzgeçli nasıl alabilyorlar? İçleri nasıl rahat olabiliyor? " (Mevlüt Uluğtekin Yılmaz / NATO ve kör bakış... / 25 Ekim 2012 / Yeniçağ gazetesi.)

    Ya öncesi?

    İşte bu kitap, bu unutulmuşluğu Türkiye'ye hatırlatmak ve öz evlatlarına sahip çıkmak için verilen bireysel çabaların sürecini anlatmaktır. Bu çabaya paralel, anavatanından ayrı kalmış bu topluluğun, 14 Kasım 1944 sürgününe kadar yaşadığı yere (Ahıska bölgesine) Gürcüden dönmüş müslüman kimliğiyle dönüşünü sağlamaya çalışanların çabalarını (!) da görüyoruz. Kitapta o yörenin zenginlerinin Osmanlı sınırları içnde kalan şehirlere göç ettikleri yazıyor. Artvin, Ardahan ve Erzurum'da yaşayanlar bilir Ahıska'dan gelenlerin torunları olduklarını söyleyenler çoktur. Ben Erzurum'da şahsen böyle kimselerle çok karşılaştım. Benim dedem ve nenem de Ahıska'da doğmuşlar. Kitaplardan ve internetten edinilen bilgilerden değil, canlı şahitlerden dinlediklerimi sabaha kadar yazsam bitmez. Konu zamanla öğrenilir, hele ki yüzyılları aşıyorsa...

    Özetle, demek isterim hatta rica etmek isterim ki Ahıska mutlaka ilgileneceğiniz konu olsun. Çünkü hakikaten ayıbımızdır, doğrusu dramımızdır. İlk başta vurguladığım gibi bu bir karalamadır. Bu konuda özenli kalmak dileğiyle..

    #35669469

    #35149405
  • Kitap için ne denir, nereden başlanır bilmiyorum. O kadar beğendim ki kitabı, kelimeler yetersiz kalır.
    Öncelikle yazar hakkında bilgi sahibi olmak önemli bence bu kitap için.
    Baba tarafından Protestan; anne tarafından Katolik olarak yetiştirilmeye çalışılan bir çocuktu Andre Gide. Farklı iki mezhep arasında (ki Protestanlık ve Katoliklik arasında ciddi farklar vardır) hayatı şekilleniyor Gide'nin. Kilise kurumuna ve yozlaşmış Hıristiyan yargılarına eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşan Gide "Hıristiyanlık inancının, İsa'nın sözlerinden çok St. Paul'ün yorumlarından kaynaklandığına gitgide daha çok inanıyorum." sözleriyle bu kitabın yazılış amacını ifade etmiş oluyor bir bakıma.

    Kitabın konusuna gelecek olursak; aslında daha fazla isim geçse de kitap 4 kişi üzerinde duruyor. Papaz Efendi, karısı, oğlu Jacques ve kör kız Gertrude.

    Kimsesi olmayan, henüz 15 yaşındaki kör bir kıza Papaz'ın sahip çıkmasıyla başlıyor kitap. Yalnız kör değil tabi bu kız, daha önce konuştuğunu da kimse duymamış. Yani kitabın tabiriyle " Kimse onunla ilgilenmemiş, ölmeyecek kadar yemek vermenin dışında hiçbir ihtiyacı sorulmamıştı. Yemek yemek, tuvalete gitmek, ocak kenarında oturmak ve ot minderin üzerinde uyumak... İşte bütün bildiği bu dört faaliyetten ibaretti. "
    Öyle ki kıza dışarı çıkalım dendiği zaman dışarı ne demek diyecek kadar bilgisiz...

    Iste papaz efendi acıma duygusundan dolayı o kızı kendi evine getiriyor. Evde 5 çocuğu ve eşi var aynı zamanda. Papazın eşi ise kıskanç, egoist, ilgisiz bir kadın. Kör kızın, evinde yaşamasını istemeyen bir kadın. Velhasıl papaz, bu kıza her şeyi öğretmeye başlıyor. Önce nesnelerin isimleri yerine nitelikleri üzerinde durarak başlıyor. Sıcak, soğuk, yakın, uzak... Dersleri çok verimli bir şekilde devam ederken papaz, kör bir kızı eğitirken en çok zorlandığı yerin renkleri öğretmek olduğunu söyler. Ve bir arkadaşının tavsiyesiyle renkleri müzikler vasıtasıyla öğretmeye karar verir. Bir müzik konserine götürür kızı Pastoral Senfoni'ye. Ve ince sesleri açık renkler, kalın sesleri koyu renkler, ara sesleri ise ara renkler olarak öğretir.( Burda özellikle siyah rengine karşı ki kör bir kız en iyi siyah rengini bilmesine karşın papaz efendinin kurduğu cümleler çok öğütleyici ve dokunaklıdır...)

    Velhasıl kız bu derslere fazlasıyla olumlu karşılıklar verir. Lakin ilerleyen zamanlarda şaşırılmayacağı üzere papaza aşık olur, ki kendisine dahi itiraf edememesine karşın papaz da ona aşık olur. Yani birnevi yasak aşk diyebiliriz buna. Bu da yetmezmiş gibi papazın oğlu Jacques'de aşık olur kıza...
    Aslında böyle bir olay örgüsü var kitapta lakin verilmek istenen asıl mesaj tabiki bir papazın yasak aşkı değil.

    Papaz kıza her şeyi öğretmesine karşın "Günah" kavramından hiç bahsetmez.
    İsa, İncil'de "Gözleriniz görmeseydi, günahınız olmazdı" demiştir. Papaz buradaki 'gözleriniz görmesiydi' tabirini kör olmak anlamında yorumluyor.

    Oğlu Jacques günahın bizzat kötü olduğunu lakin netice itibariyle her günahın kötü olmadığını, bazı günahları işledikten sonra kişiye gelen o pişmanlıkla Allah'a daha fazla yakınlık duyabileceğini ve günahların Allah'a yakınlaşmak için bir imtihan vasıtası olduğunu söyler babasına. Ki babası tabiki bu görüşe katılmaz. Günah yalnızca kötüdür, bütün günahlar kötüdür der. Kitabın sonlarına doğru oğlunun mezhep değiştirdiğini de öğrenir.

    Papaz, "Isa'yı Allah' ta, Allah'ı Isa'da görüyorum. " derken ; oğlu
    " Allah Allah'tır, İsa da İsa... Biri kainatın sahibi ve her şeyin yaratıcısı ; Diğeri de onun elçisi ve kuludur" der.

    Kitabın sonlarına doğru kızın gözleri ameliyatla açıldığı zaman papazla olan konuşmasında papaz'a " Gözleriniz görmeseydi, günahınız olmazdı" sözlerini yanlış tefsir ettiğini ; insanın gözleri görmeden de günah işleyebileceğini söyler.
    (Velhasıl aslında burdan kendi inancımıza daha doğrusu din adamlarımıza yönelik de çıkarımlarda bulunabiliriz. Kelimelerin yalnızca zahirine takılı kalmamak konusunda. )

    Her kitapta muhakkak yazarın kendisini yerine koyduğu bir kahraman vardır. Ve ben bu kitapta yazarın yani Andre Gide'nin kendisini Jacques'in yerine koyduğunu düşünüyorum.
    Özellikle Hristiyan inancına yönelik oldukça mantıklı eleştirileri bulunurken ki Hıristiyanlık inancının Hz İsa'nın değil, Pavlus'un yani St. Paul'ün yorumlarından oluştuğunu söyler Andre Gide. Ve yine okuduğum diğer kitabı olan Günlükler kitabından yola çıkarak söylüyorum ki, çok güçlü ve güzel bir Tanrı inancı var Andre Gide'nin. Bu arada Andre Gide'nin kilise tarafından eş cinsellikle İTHAM EDİLDİĞİNİ de buraya eklemek istiyorum. Kitapları kilise tarafından yasaklanmıştır.

    Kitabı bitirdikten sonra birkaç incelemesini okudum kitabın, acaba kitabı beğenmeyen biri olmuş mudur merakı ile. Genelde olayların bizim Yeşilçam filmlerine benzetildiğini gördüm. Olaylardan ziyade bize verilmek istenen mesajı güzel anlayabilmek ümidi ile kitabı herkese tavsiye ederim. Hatta bu veya bir başka kitabı, Andre Gide'nin kalemi ile muhakkak tanışmalısınız. İnce 90 sayfalık bir kitap ve inanılmaz sürükleyici de bir kitap. Aynı zamanda yazarın Nobel ödüllü olduğunu da ekledikten sonra incelememe son veriyorum. Keyifli okumalar dilerim 🤗
  • "BÜTÜN ANNELER, ANNELERİN EN GÜZELİ..
    SEN, EN GÜZELLERİN GÜZELİ.."

    İşte böyle bir şiirle başlıyor kitap. Sanki ilk sayfadan "Bak canın yanacak, haberin olsun!" der gibi..

    Kaybedilmiş, yitirilmiş, unutulmamış, özlenmiş her ne varsa, anne kelimesinin her renginde ama hep anne kokusuyla beraber..

    "Anamın elinden çıkmış o oyalardan bir tekine, şimdi bütün yazdıklarımı, bundan sonra da yazacaklarımı verirdim.." diyor.
    Ama bir fotoğrafı bile yok elinde.
    Ve ekliyor başka bir yerde ;
    "Bayramlığımın olmamasına annemin gönlü razı değildir. Onun için beni yatırdıktan sonra, idare lambasının kör ışığında, dikiş makinesinde, bana babamın eskilerinden bir şeyler dikecektir, hem de sabaha dek yetişecek.."
    Bir dönemin özelliklerini çok belirgin hissettiren bu satırlar, ailenin dışına taşıp, toplumun o günkü fotoğrafını çekiyor adeta. Anlık, acı dolu bir kare..

    Bir çocuğun ağzından Muallim Bey 'in evini anlatırken ;
    " Öyle güzel bir evi var ki anne.. "diyor,
    " Yazı masası var.
    Bir dolu kitapları var..
    Hepsi de ciltli, bir de camlı dolabı var..
    Koltukları var anne!
    Ama kadife.. Öyle güzel bir ev ki.. "

    Kapatıyorum kitabı.. Biraz soluk almam lazım. Hissetmeye çalışıyorum, anlamaya çalışıyorum. Sadece bu kadarını yaparken bile içim acıyor..

    Sonra ;" Benim de onunkiler gibi iyi yamanmış çoraplarım olsaydı, misafirlikte utancımdan boyuna ayaklarımı gizleyip oturmazdım.." diyor.
    Yeni bile demiyor, iyi yamanmış diyor..
    Ben, bende olan ne varsa, varlığından utanıyorum bu sefer.

    "Öyle büyük öyle büyük bir adam olacağım ki, bütün haksızlıkları kaldıracağım. O kadar da çok haksızlıklar var ki, bu kadar büyük haksızlıkları ortadan kaldırmak için ister istemez çok büyük adam olmam gerekiyordu."
    Bu sefer de bir şeyler filizleniyor içimde.. Ah ne kadar geç kalmışım bu kitabı okumakta diyorum. Hiç ama hiç tanımamışım Aziz Nesin 'i..

    Sayfalar ilerliyor, ben bin türlü duygu içinde eşlik ediyorum. Ya, diyorum, çok hassas bir zamanıma denk geldi, ya da başka türlü okunmaz bu satırlar hissedilmeden...

    "Annemin rengi soldukça türküler de susmuştu.." diyor.
    Verem hastası annesinden bahsediyor.
    İlaç niyetine aldıkları haftalık yarım kilo eti, çocukları yemeden yiyemeyen, boğazına düğümlenen annesinden bahsediyor.
    Kaldıkları evde yangın çıktığında, kurtarabildiği üç şeyden biri dikiş makinesi olan annesinden bahsediyor..
    Uzun zaman çocuklarıyla yalnız kalan, nerede olduğunu bilmediği eşini bekleyen annesinden bahsediyor..
    Sen okumalısın, doktor olur da belki beni iyileştirirsin diyen annesinden bahsediyor..
    Hastalığa, yaşama, dünyaya yenilmiş annesinden bahsediyor.
    Öleceği günü rüyasında gören annesinden bahsediyor..
    "ÖLÜM GÜZEL DEĞİLDİR ELBET.. AMA SİZ ÖLÜMÜ, GÜZEL, GENÇ BİR VEREMLİ ANNENİN YÜZÜNDE GÖRDÜNÜZ MÜ?!!"

    Herkes anı yazabilir, ama yazarken hiçbir eksiğini, yanlışını, yanılgısını, ayıbını saklamaması gerçekten takdire değer..

    "Ben Darüşşafaka'ya babasız olarak girdim ama iki yıl sonra babam çıkıp geldi. Babama kavuşmanın sevinci, babasız arkadaşlarımın ekmeğini yemenin acısına karıştı. On bir yaşımın küçük omuzlarına çöken bu ağırlığa dayanamadım. Hiç kimseciklere bugüne değin bir şey söylemeden Darüşşafaka'dan kaçtım. Şimdi bunu itiraf edip rahatlıyorum. Onun için benim Darüşşafaka'ya borcum, sizinkilerden çoktur. Ben yarım Darüşşafakalıyım, bu da benim büyük eksikliğimdir. "

    Hem okuldan kaçan hem de okumak isteyen, fakat söylenilen yalanı içine sindiremeyen, bunun yanında eğer Darüşşafaka'ya girmeseydi hiç tanımamış olacağımız Aziz Nesin söylüyor bunu.

    Babalı ama babasız geçmiş bir çocukluk..
    " Baba! Bana öyle geliyor ki, ben seni bütün oğulların babalarını sevdiklerinden daha çok seviyorum.." diyor her şeye rağmen.

    Ve başka bir yerde yine babasını anlatıyor. Ama bu sefer gülümsüyorum okurken..
    "Babam fesi seviyor, öyleyse ben fesi sevmeyeceğim.
    Mustafa Kemal şapka giyin demiş, öyleyse şapka giyilecek.
    Ah şu babam ah!.. Onu öyle seviyorum ki.. Ama o da Mustafa Kemal 'i sevse ya.."

    Mehmet Nusret Nesin..
    Nam - ı diğer kart Nusret.
    İlk defa on üç yaşında yeni elbiseleri olan Nusret..
    Gül yaprağı satan, evden kaçan Nusret..
    Asker Nusret..
    Bölük komutanı Nusret..
    Kitapları yüzünden tutuklanan, yargılanan, hapis cezasına çarptırılan..
    Vakıf kuran, ödüller alan, iyi ki yazmış dediğim güzel kalem, dürüst insan..
    Arkasında yüzlerce öykü, şiir, tiyatro eseri bırakan..

    İlk defa bitirmeden inceleme yazdığım bu kitabın, bundan sonrasını sessiz okuyacağım.
    Çünkü içimde hiç susmadan anlatan bir dev var artık.
    Bu kitabı okumayan Aziz Nesin 'i tanıyorum demesin lütfen.

    Söylemeden geçemem tabi ki ; Tuco Herrera keskin nişancıymışsın. ;))
    Çook teşekkür ediyorum tavsiyen için. :))
  • Kendini bilen Rabb'ini bilir.
    Nefsini bilen Rabb'ini bilir, hayır hayır, Nefesini bilen Rabb'ini bilir.
    Öz'ü bilen töz'e ulaşma gayreti içinde olan Öz'e varır.

    Gece vakti ayak ucunda akıl yürütmeler yapalım biraz;
    Özlemek nedir? Sözcüğün kökeni öz. Peki insan kimi özler? İnsan evvelden bildiğini özler, salt yakınlık duyduğunu özler. Özlemek, bütünlemek; eksikliği tamamlamak manasına da geliyor. Sana yakın olanı, senin yakın olduğun O zat'ı bilmek, özümlemek, özlemek, özütlenmek... İşte bir biçimde özlemek.

    Bir biçimde diyorum zira herkes çok başka yollarda arıyor özünü. Bu dünya sahnesinde malayani işlerle saniyelerimizi dakikalara, dakikaları saatlere ve onları güne; ömre yayıp zayi ediyoruz. Fikretmediğimiz, "fam" etmediğimiz bazı mühim müşkiller var; başta bir öz var.

    Evrende bulunan bileşikler, karışımlar, moleküller ve atomlar, hüveler, kuarklar ve daha nicesi bir bir yalnız Bir'i tesbih ederek varlığının ispatı oluyor. Cem'i zıddeyn muhaldir, buna lafz-ı latife göre öyleyse denebilir ki bir şey ya yaratılmış yahut kendi kendine türemiştir. İkisi bir arada bulunamaz. Peki ya "karanlık" öyleyse aydınlığın zıddı değil midir? Küçük bir izah olması bakımından p ise q önermesine varacak, p, q ise q da p'dir önermesine yol alacağım. Aristo mantığına başvuracağım. Değillemeyi seçeceğim burada bilhassa.

    Karanlık, aydınlığın zıddı değil; ışığın yokluğudur. Vurgulamak istediğim nokta " aydınlık kaynağının" yokluğu değil, aydınlığın yokluğu olması. Karanlık, ışığın yokluğuysa; cem'i ziddeyn muhaldir önermesini avam diliyle ispatlamış olduk.

    Nefesini bilen'e dönmek istiyorum. Evrenin ilk arkhesi kabul edilen "hava"ya. Hava, yaşam kaynağı kabul edilerek özün bir formu kabul edildi Antik Yunan'da. Çok da kadim bir inanış olarak hala bir itibarı vardır. Tek bir an bile nefes almaması düşünülemeyen; katman katman hava içeren bu küçük gezegeni algılama biçimimiz işte bu kadar mikro boyuttaydı. Mikrodan makroya; tikellerden tümellere varmaya çalışıyorduk. Tümel'i, tümellerin bilgisini bilenin, bilginin, hakikatin peşinde oradan oraya sürüklenmemiz de bundan. Bilme; insanı ayakta tutan ara sıra sarsan çokça yoran enerjisi büyük istek.

    Kitapta tam da bu manada bir girişimi görüyorum. Bir bilme gayreti, manayı "öz"ümseme gayreti. Daha ilk sayfalarda İbn Sina'nın yazdığı sayfalarda şöyle düşünmeye başladım; gölgeler. Gölgeler ne çok hayatımızı karartmış Allah'ım?! Ne kadar boğulmuşuz vahdeti ararken kesrette. Bu da imtihan elhamdülillah. Eh, biraz mağara alegorisini burada anlatmanın vakti geldi.

    Normlarımız, cehaletimiz, sanrılarımız, yaşadım bildim diye bunların zerreleriyle yetindiklerimiz; gölgelerin gölgesi. Karanlığın en şatafatlı en kör eğlencelisi. Zincirlerine bağlı iman özünü yakalayamamış dünyevi zevk ve safahat içinde yaşayan biz biçareler; acizler, fakr kokan cesetler. Sayımızın artışıyla gölgelerimiz esasen kof kirlilik olan gölgeler, içi boş eğlencelerimiz; kendimizi tatmin etme isteğimiz.

    Eğlencelerinden kurtulmak istemeyen anut nefslerimiz. Yaka silkip asla kovmaya kıyamadığımız belki bizatihi ahiretine kıymalarımız. Ne yârdan ne serden geçmezliğimiz.

    Korkularımız, kabuğuna ve belki mağaralarına; inlerine saklanmış cesareti olmayan kokuşmuş üstü safî şeytani kokularla örtülü giysilerimiz; çevremiz; mağaramız. Dışarıdan gelen hakikat sesine kulak tıkamışlığımız; gözleri açamayacak kadar karanlığa alışmışlığımız, Güneş'i yok saymışlığımız; bizi bilene, bizi görene sırt çevirmişliğimiz ve kahrolası bir nefsimiz var.

    Tebliğ ediciler, mesaj göndericiler, Hakk'ı Bir bilip bıkıp usanmadan zincirlerimizin kilidini açan bizi üzmeden, tenimizi; gönlümüzü acıtmadan, kırmadan mağaradan çıkarmak için uğraşan binlerce sese yönelme istidadı olan bir ulu vechimiz var.

    Kitap özelinde birkaç şey eklemek istiyorum; İbn Sina'nın ve İbn Tufeyl'in aynı isimli iki eserinin bir arada basımı olan bu kitapta İbn Sina'nın teşbihlerini maalesef yetersiz buldum. Bir zıtlık, ikirciklik durum oluşturma gayretini haddim olmayarak kadın-erkek -zahiri- üzerinden ilerletmesini maalesef yersiz buldum.

    İbn Tufeyl'in Hay Bin Yakzan'ı ise tek kelimeyle "enfes"ti. Baştan sona akla yatkın teşbihler, yerinde yararlanılmış Kur'an ayetleri, esinlenmelerin hakikatli bir isnadının olması mükemmele yakındı. İbn Tufeyl'e hayranlık duyma sebebim.

    İbn Tufeyl'in Hay Bin Yakzan'ında çok oturaklı bir kombinasyon, çok yerli yerinde bir kronoloji de yer alıyor. Birçok peygamberin yaşantısından misallerin uyarlanması, Hz. Âdem, Hz. Musa hele ki Hz. İbrahim'in arayışına olan o latif göndermeler... Habil Kabil meselesi, ilk ar duygusunun peydah oluşu peyderpey ifade edilişi.

    Benim gibi öz'e, asl'a hakikat'e çok meraklı olanların okumasını da salık veririm. Etimolojik sözlük kullanarak Kur'an okumaları yapanların ne demek istediğimi daha iyi anladığını biliyorum.

    İyi ki okudum dediğim bir eser.
    "Uğrumda mücahede edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz."( Ankebut, 69)

    Allah mücahede eden, tefekkür edenlerden eylesin.

    Kitap önerisi ve armağanı için Oğuz Aktürk'e çok teşekkür ederim.
  • İnsan
    eşref-i mahlûkattır derdi babam
    bu sözün sözler içinde bir yeri vardı
    ama bir eylül günü bilek damarlarımı kestiğim zaman
    bu söz asıl anlamını kavradı
    geçti çıvgınların, çıbanların, reklamların arasından
    geçti tarih denilen tamahkâr tüccarı
    kararmış rakamların yarıklarından sızarak
    bu söz yüreğime kadar alçaldı
    damar kesildi, kandır akacak
    ama kan kesilince damardan sıcak
    sımsıcak kelimeler boşandı
    aşk için karnıma ve göğsüme
    ölüm için yüreğime sürdüğüm ecza uçtu birden
    aşk ve ölüm bana yeniden
    su ve ateş ve toprak
    yeniden yorumlandı.

    Dilce susup 
    bedence konuşulan bir çağda
    biliyorum kolay anlaşılmıyacak
    kanatları kara fücur çiçekleri açmış olan dünyanın
    yanık yağda boğulan yapıların arasında
    delirmek hakkını elde bulundurmak
    rahma çağdaş terimlerle yanaşmak için
    bana deha değil
    belgeler gerekli
    kanıtlar, ifadeler, resmi mühür ve imza
    gençken
    peşpeşe kaç gece yıllarca
    acıyan, yumuşak yerlerime yaslanıp uçardım
    bilmezdim neden bazı saatler
    alaturka vakitlere ayarlı
    neden karpuz sergilerinde lüküs yanar
    yazgı desem
    kötü bir şey dokunmuş olurdu sanki dudaklarıma
    Tokat
    aklıma bile gelmezdi 
    babam onbeşli olmasa.

    Meyan kökü kazarmış babam kırlarda
    ben o yaşta koltuğumda kitaplar
    işaret parmağımda zincir, cebimde sedef çakı
    cebimde kırlangıçlar çılgınlık sayfaları
    kafamda yasak düşünceler, Gide mesela.
    Kar yağarken kirlenen bir şeydi benim yüzüm
    her sevinç nöbetinde kusmak sunuldu bana
    gecenin anlamı tıkansın diye ıslık çalar
    resimli bir kitaptan çalardım hayatımı
    oysa hergün
    merkep kiralayıp da kazılan kökleri
    Forbes firmasına satan babamdı.

    Budur
    işte bir daha korkmamak için korkmaz görünen korku
    işte şehirleri bayındır gösteren yalan
    işte mevsimlerin değiştiği yerde buharlaşan
    kelepçeler, sürgünler, gençlik acılarıyla
    güçbela kurduğum cümle işte bu;
    ten kaygusu yüklü ağır bir haç taşımaktan
    tenimin olanca ağırlığı yok oldu.
    Solgun evler, ölü bir dağ, iyice solmuş dudak
    bile bir bir çınlayan
    ihtilal haberidir
    ve gecenin gümüş ipliklerden işlenmiş oluşu
    nisan ayları gelince vücudu hafifletir
    şahlanan grevler için kahkahalarım küstah
    bakışlarım beyaz bulutlara karşı obur
    marşlara ayarlanmak hevesindeki sesim
    gider şehre ve şaraba yaltaklanarak
    biraz ağlayabilmek için
    fotoğraflar çektirir
    babam
    seferberlikte mekkâredir.

    İnsanın
    gölgesiyle tanımlandığı bir çağda
    marşlara düşer belki birkaç şey açıklamak
    belki ruhların gölgesi
    düşer de marşlara
    mümkün olur babamı
    varlık sancısıyla çağırmak:
    Ezan sesi duyulmuyor
    Haç dikilmiş minbere
    Kâfir Yunan bayrak asmış
    Camilere, her yere

    Öyle ise gel kardeşim
    Hep verelim elele
    Patlatalım bombaları
    Çanlar sussun her yerde

    Çanlar sustu ve fakat
    binlerce yılın yabancısı bir ses
    değdi minarelere:Tanrı uludur Tanrı uludur
    polistir babam
    Cumhuriyetin bir kuludur
    bense 
    anlamış değilim böyle maceralardan
    ne Godiva geçer yoldan, ne bir kimse kör olur
    yalnız
    coşkunluğu karşısında içlendiğim şadırvan
    nüfus cüzdanımda tuhaf
    ekmek damgası durur
    benim işim bulutlar arşınlamak gün boyu
    etin ıslak tadına doğru
    yavaş yavaş uyanmak
    çocuk kemiklerinden yelkenler yapıp
    hırsız cenazelerine bine bine
    temiz döşeklerin ürpertisinden çeşme
    korkak dualarından cibinlikler kurarak
    dokunduğum banknotlardan tiksinmeyi itiraz
    nakışsız yaşamakları
    silâhlanmak sayarak
    çıkardım
    boğaza tıkanan lokmanın hartasını
    çıkınımda güneşler halka dağıtmak için
    halkı suvarmak bin saçlarımda bin ırmak
    ıhtırdım caddeleri meğer ki mezarlarmış
    hazırmış zaten duvar sıkılmış bir yumruğa
    fly Pan-Am
    drink Coca-Cola

    Tutun ve yüzleştirin hayatları
    biri kör batakların çırpınışında kutsal
    biri serkeş ama oldukça da haklı.
    Ölümler
    ölümlere ulanmakta ustadır
    hayatsa bir başka hayata karşı.

    Orada
    aşk ve çocuk
    birbirine katışmaz
    nasıl katışmıyorsa başaklara ağustos sıcağı
    kendi tehlikesi peşinden gider insan
    putların dahi damarından
    aktığı güne kadar
    sürdürür yorucu kovalamacayı.

    Hanidir görklü dünya dünyalar içre doğan?
    Nerde, hangi yöremizde zihnin
    tunç surlardan berkitilmiş ülkesi
    ağzı bayat suyla çalkanmış çocuğa rahim olan
    parti broşürleri yoksa kafiyeler mi?
    Hangi cisimdir açıkça bilmek isterim
    takvim yapraklarının arasını dolduran
    nedir o katı şey
    ki gücü
    gönlün dağdağasını durultacak?
    Hayat
    dört şeyle kaimdir, derdi babam
    su ve ateş ve toprak.
    Ve rüzgâr.
    ona kendimi sonradan ben ekledim
    pişirilmiş çamurun zifiri korkusunu
    ham yüreğin pütürlerini geçtim
    gövdemi alemlere zerkederek
    varoldum kayrasıyla Varedenin
    eşref-i mahlûkat
    nedir bildim.
  • “Ölümün bitmeyen ufkunda yatarken gene sağ,
    Bir avuç toprak olurken gene yüksek, gene dağ…”
    ***
    https://www.youtube.com/watch?v=eq0P4_J4JcU
    ***
    Dolmabahçe sarayı her zamankinden daha sessizdi,
    En yakın arkadaşlarının gözleri dolu dolu ona bakıyorlardı,
    O günün sabahında herkeste bir huzursuzluk vardı,
    Etrafı kalabalık değildi,
    Ayağa kalkacak diye umutla bakıyorlardı,
    Tüm heybetine rağmen, sessizce uyuyordu,
    Trablus’ta, Çanakkale’de, Sakarya’da düşmanı titreten o mavi gözler canlansın diye bekliyorlardı,
    Kocatepe’de ki o meşhur fotoğraf akıllarına geliyordu,
    Çocukluk arkadaşı ve yaveri, onun yanından ayrılmayan can yoldaşı Salih Bozok odasına gitmişti,
    Eğer Atatürk’ü ölürse, dayanamazdı, o da ardından ebediyete gidecekti,
    Onsuz bir dünya yaşanılır değildi,
    “Bana ‘ölenle ölünmez’ diyorlar. Ben ölenle ölmüyorum ki… Yaşayamadığım için ölüyorum! Siz, oksijensiz bir dünyada yaşayabilir misiniz? İşte Mustafa Kemal Paşa benim hayatım için bir oksijendi. Bugüne kadar geçen hayatımı nasıl Mustafa Kemal Paşa’ya adamışsam, bundan böyle geçecek hayatımı da Mustafa Kemal Paşa’nın buyruğunda geçirmeliyim.” diyecekti,
    ***
    19 Mayıs 1919 günü Samsun’a çıktığında bir milletin yazgısı değişecekti,
    Selanikli küçük Mustafa,
    Zübeyde Hanım’ın Sarı Paşası vatanı uğruna gerektiğinde canını vermek için yola çıkmıştı,
    O günden bugüne yeni bir ulus doğacaktı…
    Atatürk komadaydı…
    Bilinmeze doğru bekleyiş sürüyordu,
    Saat 09.00 olduğunda göğsü hızla inip çıkmaya başladı,
    Dünyadaki son 5 dakikasına gözleri kapalı giriyordu,
    Dışarıda bütün bir ulus, endişe içinde radyo başında bekliyordu,
    Savarona, son bir saygı duruşu için Dolmabahçe önüne demirlemişti.”
    Savarona’yı Türkiye Büyük Millet Meclisi Atatürk’e hediye etmek için almıştı,
    Ertuğrul Yatı ile bir kaza atlatılmış, daha büyük bir yat alınması kararı alınmıştı,
    Savarona hazır olduğunda Atatürk hazır değildi,
    “Bir çocuk oyuncağını bekler gibi bu yatı beklemiştim. Mezarım mı olacak bu tekne benim?" demişti.
    İçerisinde sadece 55 gün kalabilmiş, hastalığı şiddetlendiği için tekrardan Dolmabahçe’ye taşınmıştı,
    Herkes dehşet içindeydi.
    ***
    Kılıç Ali;
    "Hayatına kastedilmemesi için icabında canımızı fedaya azmetmiş olduğumuz büyük Atatürk gözümüzün önünde güpegündüz fani hayata veda edip gidiyor, herkes ellerini kavuşturmuş, büyük bir acz içinde tazimkârane bir vaziyet almış duruyor ve kimsenin elinden bir şey yapmak gelmiyordu. Aman yarabbi... Adeta dehşet içindeydik.” diyecekti.
    Saatler ilerliyor, hiçbir şey iyiye işaret etmiyordu,
    Bir ara Hasan Rıza dayanamayarak, Kılıç Ali’ye büyük bir teessür içinde;
    “Kılıç bak, koca bir tarih göçüyor” diyecekti.
    Mustafa Kemal Atatürk,
    57 yıllık yaşamına;
    11 Savaş,
    24 Madalya,
    7 Nişan,
    13 Yazılmış Kitap,
    1 Ülke,
    Ve Milyonlarca özgür İnsan sığdırdı…
    Dünyaya ise, barışçıl bir ülke bırakarak,
    “Yurtta Barış, Dünyada Barış” İlkesini kazandırdı.
    ***
    10 Kasım… Saat tam 9'u 5 geçiyordu.
    Hasan Rıza Soyak:
    "Birdenbire gök mavisi gözleri açıldı ve sert bir hareketle başını sağa çevirdi. Ben de artık hıçkırıklarımı zapt edemedim. Diz çöktüm, sağ elini ellerimin içine aldım. Öptüm ve yüzüme sürdüm." diyecekti.
    Türkiye Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ümüz ebediyete intikal etmişti,
    Koşuşturmacalar ve hıçkırıklar,
    Göz yaşları birbirine karışmış, herkes ne yapacağını şaşırmıştı,
    Olduğu yerde kala kalanlar,
    Yere düşenler…
    Kolay değildi, hiçbir zaman hazmedilmedi,
    Onunla birlikte bir ömür geçiren arkadaşları, onsuzluğun ne demek olduğunu bilmiyorlardı…
    ***
    Muhafız Komutanı İsmail Hakkı Tekçe, Atatürk’ün elini öptü ve yorganın altına koydu. Prof. Dr. Mim Kemal Öke Atatürk'ün açık gözlerini kapattı. Dr. Kâmil Berk de "G.M.K." (Gazi Mustafa Kemal) markalı beyaz bir mendille çenesini bağladı.
    Evet, 10 Kasım günü Saat 9’u 5 geçe, Atatürk vefat etmişti.
    ***
    Radyolar, Atatürk’ün ölümünü duyurduğunda,
    Tüm ülkede hayat durmuştu,
    Kendilerini yollara bırakanlar,
    Ağlayanlar,
    Feryat edenler,
    İnanmayanlar…
    Hüzün çökmüştü ülkeye,
    Kolay değildi,
    Atatürk artık bu dünyaya veda etmiş,
    Halkı öksüz kalmıştı.
    ***
    Can yoldaşı, yaveri Salih Bozok odasına gidecek,
    Bir mektup kaleme alacaktı,
    Daha sonrasında Dolmabahçe de bir silah sesi duyulacaktı,
    Onsuz yaşamayı bilmediğini söyleyecek,
    Atatürk’üne kavuşmak için kurşunu kalbine sıkacaktı,
    Ölmeyecekti,
    Hesapları tutmayacak ve hastaneye kaldırılıp tedavi olacaktı,
    Bu bağlılık başka bir bağlılıktı,
    Mustafa Kemal ile yaşayanlar onunla olmayı biliyorlardı ama,
    Onsuz bir yaşam tarzına hazır değillerdi,
    Ne en yakını hazırdı, Ne silah arkadaşları,
    Ne Çankaya, Ne Dolmabahçe,
    Ne Sakarya, Ne Kocatepe,
    Ne Çanakkale, Ne Trablusgarp,
    Ne Ankara, Ne İzmir, Ne İstanbul, Ne Eskişehir…
    Dünya dahi hazır değildi.
    ***
    En yakınında bulunmuş olan Falih Rıfkı Atay 11Kasım’da,
    “En mesut Türkler, Atatürk yaşarken ölmüş olanlardır. Ömrümüzün ve Türk tarihinin en acı yasını tutmak talihsizliği bize düştü.” diyecek ve acının yüreklere kor alev gibi düşmüş halini tasvir edecekti.
    ***
    Bu büyük adamın ölümüne Dünya ağlayacak,
    Saygı yarışına girişecekti,
    Savaş esnasında dahi düşmana düşmanlık etmeyen Atatürk,
    İzmir İşgalden kurtulduğunda önüne serilen Yunan bayrağını yerden kaldırtacak,
    Başkalarının yaptığı hatayı yapmayacak ve zamanı geldiğinde Dünyaya Barış temsilcisi olarak Nobel’e aday gösterilecekti,
    Dönemin Yunanistan Başbakanı Eleftherios Kyriakou Venizelos onu Barış Elçisi olarak Nobel adayı olarak önerecekti,
    https://ibb.co/m99KSq
    Dünyanın Saygı duyduğu Başkumandan satırları 10.Yıl Marşında hak ettiği için ona ithaf olunmuştu.
    ***
    16 Kasım günü, hazırlanan program dahilinde Atatürk’ün aziz naaşı ziyarete açıldı,
    https://ibb.co/mqttLA
    Büyük topluluklar ziyaret etti,
    Herkesin göz yaşı durmadan akıyor, dünya ağlıyordu,
    Radyolar kesintisiz yayın yapıyor,
    Sabah ve akşam olmak üzere gazeteler basılıyordu,
    Halk her gün daha fazla kalabalıklaşıyor ve ziyaretin sonu gelmiyordu,
    Son bir kez olsun ona yürekleri ile dokunmak istiyorlardı,
    Söylediği gibi “Naçiz vücudu elbet toprak olacaktı” lakin,
    “Türkiye Cumhuriyeti İlelebet Payidar” kalacaktı,
    Gençlere güveniyordu, gençlik onun yolundan vazgeçmeyecek,
    Geliştirerek ona olan borçlarını ödeyecekti,
    Atatürk’ün hatırası önünde dinmeyen gözyaşları 17 Kasım günü de devam edecekti,
    Sabah erkenden tüm şehir yollara akın etmiş,
    Yüzlerinde asil bir ıstırabın gölgesi vardı,
    19 Kasım günü hazırlanan protokol ile naaş Ankara’ya defnedilecekti,
    Gerçekleşmesi kolay olmayacak,
    Akın akın gelen insanlar Atatürk’ünü kolay kolay İstanbul’dan uğurlamayacaktı.
    ***
    Behçet Kemal Çağlar o günü şöyle anlatacaktı;
    “Yolun kenarındaki setler insanlarla dolu. Hıçkırıktan arabanın ve ayakların sesleri duyulmaz oldu.
    Bütün millet ağlıyor sözü ilk defa benzetme olmaktan çıkmış,
    https://ibb.co/grGDLA
    Bütün yollar adeta bedenden bir dağ, baştan bir nehir.
    https://ibb.co/b5wf0A
    Fındıklı'dan ayrıldık. Kenarlarda sıralanmış mektepler, sokaklar dolmuş,
    https://ibb.co/j6itLA
    halk cadde kenarındaki ev ve dükkânları hınca hınç doldurmuş, kalabalık,
    ağaç üstlerine ve minare şerefelerine tırmanmış kimseler dövüne dövüne,
    hıçkıra hıçkıra ağlıyorlar.”
    Kortej, Tophane ve Fındıklı arasından geçerken
    feryat ve çığlık seslerinin çok artmasından dolayı kortejin güvenliğinden sorumlu Fahrettin
    Altay, tabutu taşıyan top arabasını geçici süre durdurma gereğini hissedecekti,
    ***
    Atatürk’ün naaşı Sarayburnu’ndan, Zafer Torpidosu’na,
    oradan da naaşı İzmit’e götürecek olan Yavuz zırhlısına konuldu.
    Atatürk’ün naaşı’nın Yavuz’a konulması sırasında ona yabancı devletlere ait savaş gemileri ve
    töreni denizden takip etmek isteyenler için belirlenmiş vapurlar da eşlik etmiştir.
    Yavuz zırhlısı, Atatürk’ün cenazesini aldıktan sonra, arkasında Hamidiye, Zafer,
    Tınaztepe ve iki denizaltı gemisi ile Savarona,
    Sancağında İngiliz dretnotu, bunu takiben Sovyet, Alman, Fransız, Yunan, Romen savaş
    gemileri, üstünde uçak filoları ile Marmara açıklarına doğru ilerlemeye başladı.
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni için yabancı savaş gemileri de gelmişti.
    İngiltere’den Malaya, Sovyetler Birliği’nden Moskova,
    Romanya’dan Regina Marina, Fransa’dan Emile Bertin,
    Almanya’dan Emden, Yunanistan’dan Hydra gemileri vardı.
    Naaşın taşınması ve Ankara’ya götürülmesi ile ilgili çok detaylı bir program hazırlanmış,
    Harfiyen uygulanmıştır,
    Planlanmayan ve örgütlenmeyen tek program HALKTIR,
    Halk ona olan saygısını derinden ve tüm gerçekliğiyle sunuyordu,
    ***
    Ankara Büyükelçisi Sir Percy Loraine İngiltere’ye gönderdiği raporda;
    “Onun için gerçekten yas tutuluyor. Cenaze törenleri sırasında sıradan insanların (Halkın) samimi üzüntüsü kolayca anlaşılıyordu” diyecekti,
    ***
    Atatürk’ün cenaze töreni, farklı kamplarda yer alan ülkeleri bir araya getiren bir zemin oldu.
    Neue ZürcherZeitung adlı İsviçre gazetesi, cenaze töreninde ortaya çıkan tabloyu şu şekilde tasvir edecekti;
    “Atatürk’ün cenaze töreni, onun son zaferi oldu. Tabutunun önünde karşıtlarının hepsi sessiz kaldı.
    Türk ve Alman askerleri, tabutunun arkasında bir sırada yürüdüler; bir diğer sırada Stalin ve Hitler’in
    temsilcileri yan yanaydılar; hem Valencia hem de General Franco çiçek yollamışlardı. Tabutun
    önünde Faşistler, Demokratlar ve Komünistler eğildiler.”
    ***
    Bunların hiçbiri zorla yapılmıyordu,
    Bu saygı kazanılmıştı ve sadece gösterilmesi gerekiyordu,
    Hak ettiği saygıya ebediyete intikal ettiğinde de ulaşacaktı,
    Matem havası ülkeyi ve dünyayı sarmıştı,
    Yerli ve yabancı basın tüm olanakları ile yayın yapmaya ve duyurmaya çalışıyordu…
    ***
    Yavuz zırhlısı, saat 19.30'da İzmit Mayın İskelesi'ne yaklaştı.
    Cenaze, burada binlerce İzmitli tarafından karşılandı.
    İzmit’te de tören düzeni ve güvenlik önlemleri önceden alınmıştı.
    Yavuz zırhlısından alınan Atatürk'ün naaşı, tren istasyonuna götürüldü.
    Atatürk'ün tabutu, sağlığında yurt gezilerinde kullandığı beyaz renkli vagona konuldu.
    Atatürk'ün tabutunun konulduğu tren, saat 20.30'da İzmit'ten ayrıldı.
    Tren, İzmit’ten sonra geçtiği bütün istasyonlarda yavaşlayarak;
    Bilecik, Eskişehir, Polatlı ve Etimesgut’tan sonra Ankara’ya ulaştı.
    Hat boyunca, trenin geçtiği yerlerde, halk, geç saate aldırmaksızın, kimi zaman ellerinde meşalelerle, treninin geçişini izlediler.
    Atatürk’ün naaşını taşıyan tren, 20 Kasım 1938 günü saat 10.03'te Ankara garına ulaştı.

    ***
    Onu anlamak için okuyun,
    Araştırın,
    Öğrendiklerinizi tartışın, yeni fikirler edinin,
    En sevdiği şey, fikirler üzerinden tartışmaktır.
    Onun sohbetlerinde ona yalakalık edene değil, ona fikir beyan edene saygı gösterirdi,
    Cephede kitap okurdu, bu imkanlar dahilinde sen de onu oku ve öğren,
    Yaşadığın Cumhuriyeti ve Kurucusunu tanımanın tek yolu araştırmaktır,
    Vazgeçme, yılma, yorulma, bıkma, pes etme,
    Sayfalarca oku,
    Saatlerce dinle,
    İlk önce onu ve ne yapmak istediğini anla,
    Sonra farklı bir gözle bak,
    İşte o zaman memleketin her bir toprağı gözüne başka gelecektir,
    Yürüdüğün yol; asfaltın ötesine geçecek,
    Dokunduğun ağaç anlam kazanacaktır,
    Cumhuriyet döneminde yoklukla yapılan her yapı gözünde büyüyecek,
    “AZ ZAMANDA” Yapılan “ÇOK ve BÜYÜK” işlerin neler olduğunu anlayacaksın,
    Fikri HÜR, Vicdanı HÜR yetişeceksin, bu senin ödevindir; geliştireceksin,
    Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi,
    “Çünkü o sensin artık. O sende sağdır!”
    ***
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!
    ***
    Sözümüz Söz;
    (…) memleketin dahilinde, iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hatta hıyanet içinde BULUNMUŞ OLSADALAR DAHİ, Hatta bu iktidar sahipleri şahsi menfaatlerini, müstevlilerin siyasi emelleriyle tevhit ETSELER DAHİ, Millet, fakr-ü zaruret içinde harap ve bitap düşmüş OLSA DAHİ…

    İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi vazifeMİZ, Türk İstiklâl ve Cumhuriyeti'ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğuMUZ kudret, damarlarıMIZdaki asil kanda mevcuttur!
    ***
    Sevgi, Saygı ve Özlemle Anıyorum.
    Ruhun Şad olsun;
    Başkomutanım, Mareşalim, Komutanım, Gazim, Paşam, Mustafam, Kemalim, ATATÜRKÜM!
    ***
    Bu özel baskı kitabı mutlaka temin edin ve o günlere dönüp yaşananları gözlerinizle görün. Maneviyatınızı güçlendirin, halkın matem havası içinde Atatürk'ünü nasıl son yolculuğuna uğurladığına tanıklık edin.
    https://ibb.co/i6uy3V
    ***
    Fikirler ÖLMEZ; Fikirlere Bağlılık Gerekir...
    https://www.youtube.com/watch?v=mB96DMkHCzo
    "Atatürk olmak mümkün değil ama Atatürk gibi düşünmek mümkündür."