• Matem içinde iki sene geçti. Tulu, hükümet naibi olarak Karakurum’da ikamet ediyordu. Fakat süresi
    sona erdiğinden, Cengiz Han’ın arzusuna uygun olarak yeni bir hakan, bir imparator seçmek için, prensler
    ve kumandanlar Gobi’ye döndüler.
    Cengiz Han’ın isteğine uyup, miraslarına sahip çıkarak reislerinin kralları haline geldiler. Şimdi Han’ın
    en büyük oğlu olan Çağatay, Orta Asya’dan ve Müslüman memleketlerinden, Ögeday Gobi ovalarından,
    Cüci'nin oğlu Muhteşem Batu, Rusya steplerinden geliyordu.
    Moğol göçebelerinin hayatını yaşayarak gençlikten orta yaşlılığa geçmişlerdi; her biri toprakların bir
    kısmının hakimi ve varlığını bilmedikleri zenginliklerin sahibi bklunuyorlardı. Han’ın savaşçılar arasında
    yetiştirilen Asyalı oğulları, kudretli ordulara sahiptiler. Yeni memleketlerinde zevk ve sefanın şarabını
    tatmışlardı.
    Cengiz Han demişti ki:
    “Benim sülalem altınla işlenmiş kumaşlar .giyecekler- seçkin yemeklerle beslenecekler ve muhteşem
    atlara bineceklerdir. Kollarının arasına güzel ve genç kadınları alacaklar ve bu nimetlerin kimin tarafından
    kendilerine ihsan edildiğini unutacaklardır.”
    Gerçekten Tulu'nun vekilliğinden iki sene sonra Cengiz Han’m mirası çocukları için hemen hemen
    kaçınılmaz bir kavga ve mücadele kaynağı olabilirdi. Büyük oğlu Çağatay, Moğol adetlerine göre Han
    unvanını istemek hakkına sahipti. Fakat Han’ın arzusu, sayısız adamlarının içine işlemişti. Demir bir el
    tarafından tesis edilen düzen, hala birlik bağı idi. İtaat; kardeşlerin birbirine sadakati, kavga olmaması, işte
    yasanın esası buydu.
    Cengiz Han, birçok defa oğullarına eğer aralarında iyi ge-çinemezlerse, imparatorluğun mahvolacağını,
    kendilerinin de ziyan olacağını bildirmişti. Bu yepyeni imparatorluğun ancak bir kişinin hakimiyetine
    herkesin itaat etmesiyle yaşayabileceğini anlatmıştı ve kendisine halef olarak ne savaşçı Tulu’yu, ne de katı
    yürekli Çağatay’ı değil, fakat sade ve alçak gönüllü Ögeday’ı seçmişti. Oğulları hakkındaki derin sezgisi,
    onun bu seçiminde etkin olmuştu. Hiçbir zaman Çağatay en küçük oğlu Tulu’ya itaat etmeyecek ve savaş
    ustası, sert ağabeyine uzun süre hizmette bulunmayacaktı.
    Prensler Karakurum’da toplandıkları zaman, asillerin en büyüğü olan Tulu, Ulu Noyon, hükümet
    idaresinden istifa etti ve Ögeday’dan tahtı kabul etmesi istendi. Seçilen kişi, amcalarından ve ağabeyinden
    yüksek mevkide olmanın kendisine yakışmayacağını söyleyerek bunu reddetti. Ya Ögeday fazla ısrar
    ettiğinden, ya da kahinler izin vermediğinden, kırk gün endişe ve kararsızlıkta geçti. O zaman orhonlar ve
    ihtiyarlar Öge-day’ın yanına gittiler ve hiddetle:
    “Ne yapıyorsun?” dediler, “bizzat Han seni halef olarak seçti!”
    Tulu da babasının sözlerini tekrar ederek onlara katıldı ve Ye Liu, Tch’on Ts’a’i, Çinli hakim, hazine
    bakanı, her hangi felaketin önüne geçmek için bütün ustalığını gösterdi. Tulu, şaşırmış bir halde bakana
    günün uğursuz olup olmadığını sordu.
    Çinli derhal:
    “Bundan sonra hiçbir gün bu kadar iyi olamayacaktır.” diye cevap verdi.
    Ögeday’ı keçelerle örtülmüş yolun üzerindeki altın tahta çıkmaya sevketti. Yeni imparator tahta çıkınca,
    Ye Liu Tch’ou, Ts’a’i, Çağatay’a yaklaştı ve dedi ki:
    “Sen en büyük evlatsın, fakat imparatorun bir tebaasısın. Sen büyük olduğundan tahtın önünde ilk secdeye
    kapanan olmak için bu andan yararlan.”
    Bir anlık tereddütten sonra Çağatay kardeşinin ayaklarına kapandı. Toplantı otağında hazır bulunan bütün
    subaylar ve asiller de onun gibi yaptılar ve Ögeday, hakan ilan edildi. Hepsi çıktılar ve güneşe, güneye
    doğru eğildiler ve ordugahtaki sayısız insanlar da aynı şeyi yaptılar. Bunu sevinç günleri takip etti. Cengiz
    Han’ın bıraktığı hazineler, tanınmayan memleketlerden toplanan servetler, öteki prenslere, zabitlere ve
    ordunun Moğollarına dağıtıldı. Ögeday, ülkeyi o zamanın bir Moğol’u için müsamahayla idare etti ve Ye
    Liu Tch’ou Ts'ai’in nasihatlerini dinledi.
    . Ye Liu Thcu Ts’a’i bir taraftan efendilerinin imparatorluğunu kuwetlendirmek için, diğer taraftan
    Moğolların insanları yerlerinden püskürtmelerinin önüne geçmek için, kahramanca bir metanetle çalıştı. Bir
    gün müthiş Subotay’a kafa tutmağa cüret etti. O zaman, bu orhon Sung memleketinde bir savaştaydı; büyük
    bir şehrin ahalisini öldürmek istiyordu. Hakim bakan şu uyarıda bulundu:
    “Katay'da, bu son seneler zarfında ordularımız bu adamların mahsulleri ve servetleri ile yaşadılar. Eğer
    biz onları yok edersek, çıplak toprak ne işimize yarar?”
    Ögeday bu uyarının doğruluğunu takdir etti ve şehirde toplanan Çinliler bırakıldı. Vergi tahsildarlığını
    düzenleyen Ye Liu Tch’ou Ts’a’i oldu. Moğollar’a yüzde bir baş hayvan, ve Ka-tay’ın her ailesi gümüşten
    veya ipekten belirli bir meblağ vereceklerdi. Ye Liu Tch’ou Tsai, idarenin ve hazinenin yüksek işlerine
    eğitimli Çinlilerin tayin etmesini söyledi. Ögeday’a:
    “Bir vazo yapmak için çömlekçiye müracaat edersin,” dedi. “Sicilleri ve hesapları tutmak için bilgili
    adamlar kullanmalı.” Moğol:
    “Peki,” dedi, “bunu yapmaktan seni kim men ediyor?”
    Ögeday kendisine yeni bir saray yaptırırken, Ye Liu Tch’ou Ts’ai genç Moğollar için okullar kuruyordu. O
    zaman Ordu Balık, yani hükümet şehri adıyla bilinen olan Karaku-rum’a her gün beş yüz yük arabası
    geliyordu. Bu arabalar, erzak, hububat ve imparatorun hazinesine ve mağazalara kıymetli eşya getiriyordu,
    Çöldeki Hanların hakimiyeti dünyanın yarısında sıkıca sağlanmıştı.
    İskender imparatorluğunun aksine, Moğol fatihinin nüfuz alanı ölümünden sonra da olduğu gibi kalmıştı.
    Moğol aşiretlerini bir tek reisin hakimiyetine itaat ettirmişti. Han onlara şiddetli, sert fakat istediği gayeye en
    iyi' şekilde uyan bir kanunlar derlemesi bırakmıştı. Askeri hakimiyeti esnasında imparatorluğun idare'
    esaslarını' vazetmişti'. Bu son görevde Liu Tch’ ou Ts'a’i, ona çok büyük desteklerde bulunmuştu.
    Belki de Han’ın çocuklarına bıraktığı miras, Moğol ordusu olmuştu. Han’ın vasiyetine göre Ögeday,
    Çağatay, Tulu, onun başlıca göçebesini, yani insanları paylaşmışlardı. Fakat seferberlik, sevkıyat ve savaş
    sırasındaki manevra sistemleri, Cengiz Han’ın vücuda getirdiği şekilde kalmıştı. Subotay ve öteki
    kumandanlardan başka, Han’ın oğulları imparatorluğun genişlemesi vazifesini mükemmel şekilde takip
    etmeye gücü yeten reislere sahiptiler.
    Cengiz Han, oğullarına ve tebaasına yanlış bir fikir olarak Moğolların dünyanın doğal hakimleri '
    olduklarını öğretmişti. En büyük imparatorlukların direnişini tamamıyla kırmıştı; eserin tamamlanması,
    Subotay ve Han’ın oğulları için çok rahat bir görev olmuştu. Sadece Han’ın ektiğini biçmek gerekiyordu.
    Ögeday idaresinin başlangıcında Tarmagan isminde bir Moğol kumandan, Celaleddin'i mağlûp etti ve
    onu ortadan kaldırdı. Aynı kumandan, imparatorluğun Hazar denizinin güneyindeki bölgelerini
    kuwetlendirdi. Aynı tarihte Subotay ve Tulu, Hovan-go Ho’un güneyine doğru ilerliyorlar ve Çin’in
    bakiyesini kendilerine itaat ettiriyorlardı.
    1235’te Ögeday bir meclis topladı ve ikinci Moğol fetihlerinin büyük dalgası ortaya atıldı. Batu, Altın
    Göçebenin ilk Hanı, Avrupa’nın felaketi için Subotay’la beraber batıya gönderildi. Adriyatik’e ve Viyana
    kapılarına kadar gitti. Başka ordular Kore’de, Çin’de ve Basra’nın güneyinde savaştılar.
    Bu dalga 1241’de Ögeday’ın ölümüyle çekildi. Subotay, bir defa daha büyük bir davet üzerine gayesi
    olan Avrupa’dan koparılıp çekildi.
    Bunu takip eden on sene olaylarla doluydu. Çağatay’ın evi ile Ögeday’ın evinin daima büyüyen husumeti
    vardı. Bir ihtimal İsevi bir Nesturi olan ve İsevi bakanlarla kuşatılmış bulunan Ki-yuk, taht üzerinde kısa bir
    süre için görünmüştü; İsevi nazırlardan birisi de Ye-Liu Tch’ou Ts’ai’nin oğluydu. Kiyuk, çadırının önünde
    bir kilise inşa ettirmişti. Daha sonra hakimiyet Ögeday’ın evinden Tulu’nunkine, oğulları Mengü ve Kubilay
    Han’ın şahıslarına geçti ve fütuhatın daha uzağa yayılacak olan üçüncü dalgası yayıldı. Kubilay’ın kardeşi
    Hülagü, Subotay’ın oğlundan yardım görerek El-cezire’yi istila etti. Halifelerin nüfuzunu her zaman için
    kırarak Bağdat ve Şam’ı zaptetti ve Kudüs’ün yakınına kadar geldi.
    Haçlılar tarafından işgal edilen Antakya, Moğol tahtının nüfuzuna geçti. Moğollar İzmir’e kadar Asya’ya
    girdiler ve İstanbul’a yaya olarak bir haftalık mesafeye geldiler. .
    Hemen hemen bu sıralarda Kubilay ordusunu Japonya’ya karşı sevkediyor ve sınırlarını Malezya
    hükümetlerine, Tibet’in ötelerine kadar yayıyordu. Onun hakimiyeti (1259 -1294) Moğolların saadet devri
    olmuştur.
    Kubilay, babalarının adetlerini terk etti ve sarayını Çin’e naklederek adetlerinde Moğol’dan çok Çinli
    oldu. Ülkeyi yumuşak huylulukla yönetti ve itaat eden halka iyi davrandı. Mar-co Polo, onun sarayından
    bize canlı bir tasvir bırakmıştır. Sarayın Çin’e nakli, merkezi imparatorluğun parçalanmasına bir delildi.
    1300 senesine doğru Gazan Han zamanında nüfuzlarının son sınırına ulaşan Hülagü sülalesinden İran
    ilhanları, Hakan’la temas edebilmek için çok uzak mesafede bulunuyorlardı. Bununla birlikte hızla
    Müslüman oluyorlardı. Rusya sınırında bulunan Altın Göçebe’nin de durumu farklı değildi. Kubilay Moğolları
    ise Buda inancına geçiyorlardı. Cengiz’in bu küçük torununun ölümünü, din ve siyaset kavgaları takip
    etti. Moğol İmparatorluğu süratle ayrı ayrı krallıklara ayrıldı.
    1400 senesine doğru bir Türk fatihi, Timurlenk, eskiden imparatorluğun parçalarını oluşturan Orta Asya
    ve İran topraklarını birleştirdi. Cüci’nin oğlu Batu tarafından kurulan Altın Ordu’yu mağlûp etti.
    1368 tarihine kadar Moğollar, Çin’in hakimi olarak kaldılar ve yalnız 1555’te müthiş İvan tarafından
    Rusya’daki son kaleleri alındı. Hazar Denizi kıyılarındaki sülalelerinden Özbek-ler 1500’de Şeybani Han
    idaresinin altında çok kudretli oldular. Büyük Moğolların birincisi olan Cengiz Han’ın sülalesinden Kaplan
    Babür’ü Hindistan’a püskürttüler.
    XVIII. asrın ortasında Cengiz Han’ın doğumundan altı yüz sene sonra, Han’ın son halefleri de kalelerini
    terk ettiler. O zaman Hindistan’da yerlerini İngilizlere bıraktılar. Doğuda, Moğollar meşhur Çin imparatoru
    Kien Lung’un ordularına mağlûp oldular. Kırım’ın Tatar Hanları, büyük Katherina’nın tebaası oldular. Aynı
    tarihte bedbaht Kalmuk veya Torgout göçebesi, Volga'daki otlaklarını bırakarak doğuya, asıl memleketlerine
    doğru uzun ve müthiş bir yürüyüşe başladı. De Lu-incez, bu göçü “Fuite d’un tribu Tartare”de kuwetli bir
    tarzda tasvir etmiştir.
    XVIII. asrın ortasında Asya haritasına bir bakılırsa, Cengiz Han savaşçılarının sülaleleri olan son
    göçebelerin en son sığınağını görürüz. Aral suyu ile fırtınalı Baykal gölünün arasında bulunan geniş
    mıntıkalar, o tarihteki haritalarda, Tataristan veya müstakil Tataristan adı altında gösterilebilmiştir. Kıtanın
    bu merkezi dağ sıralarında Kalmuklar, Moğollar, Kerayitler yazlık otlaklarından kışlığa dolaşıp
    duruyorlardı. Eskiden aynı vadilerin, Jean le Pretre d’Asie’yi ölüme giderken, ve Cengiz Han’ın
    kuyruklarından tuğlu sancağını dünyaya dehşet vermek için ilerlediğini gördüklerinden şüphe etmeden,
    Keçe yurtlarında yaşıyorlar ve sürülerini güdüyorlardı.
    Moğol İmparatorluğu böylece son buldu, parçalandı ve imparatorluğun içinden çıktığı göçmen aşiretleri
    yeniden teşekkül etti. Bir zamanlar savaşçıların toplandığı vadilerde bir avuç sakin sürü bekçileri kaldı.
    Moğol süvarilerinin kısa ve müthiş yürüyüşleri hemen hemen ardında hiç bir iz bırakmadan geçti gitti.
    Çöl şehri olan Karakurum, kum dalgaları arasına gömülmüştür. Cengiz Han’m mezarı, ana vatanının bir
    nehrinin yakınındaki bir ormanda saklı duruyor. Fetihlerinden topladığı servetler, kendisine hizmet eden
    adamlara dağıtıldı. Gençlik arkadaşı Burta’nın gömüldüğü yeri bildirecek hiçbir mezar kalıntısı yok.
    Moğolla-rından hiç biri, hayatının olaylarını bir destan halinde toplama-mıştır. Fetihlerin bir çok kısmı bize
    kadar düşmanları tarafından getirilmiştir.
    Cengiz Han medeniyete öyle büyük bir darbe indirmişti ki, gerçekten de dünyanın yarısında her şeyin
    yeni baştan yapılması gerekmiştir. Çin, Jean le Pretre, Katay, Noire, Harzem İmparatorlukları ve Cengiz
    Han’ın ölümünden sonra Bağdat Halifeliği, Rusya ve bir zaman için Polonya’nın birçok prenslikleri
    mahvolmuşlardı. Han, bir memleket fethettiği zaman, başka savaşların hepsi son bulurdu. İyi ya da kötü,
    bütün olayların gidişatı değişmişti ve bu Moğol fethinin bakiyeleri, devam eden bir barışa sahip oluyorlardı.
    Eski Rusya’nın büyük prensleri Vladmir ve Susdal’ın kanlı mücadeleleri, büyük afete gömüldü. Cengiz
    Han’ın etki alanında olmayan bu adamlar, bizim için birer hayaldir. İmparatorluklar Moğol çığı altında
    yıkıldı ve hükümdarlar delice bir dehşetle ölüme koştular. Eğer Cengiz Han mevcut olmamış olsaydı, ne
    olacaktı? Bunu bilmiyoruz. Fakat şu oldu: Roma barışı gibi, Moğol barışı da ilim ve fende ilerlemeyi getirdi.
    Milletler, daha doğrusu millet kırıntıları, birbirlerine karışmışlardı ve Müslüman ilmi Orta Asya’ya kadar
    gitmiş, Çinlilerin icat ve keşif gücüne sahip fikirleri ve yönetim ustalıkları batıya etki etmişti. Moğol
    ilhanları devlet yönetiminde bulundukları zaman, İslamiyet’in harap olmuş bahçelerinde, bir saadet devri
    olmasa da, ona yakın bir devir yaşatıyorlardı ve XIII. asır Çin’de edebiyatın, özellikle de tiyatro piyeslerinin
    ihtişamlı devri olmuştur.
    Moğol göçebeleri çekildikten sonra, siyasi toplanmalar tekrar gerçekleştiği zaman, çok doğal, fakat hiç
    beklenmeyen bir şey oldu: Savaşçı Rus prensliklerinin harabesi üzerinde Büyük İvan’ın imparatorluğu
    meydana geldi ve Moğollar tarafından birleştirilen Çin, bir tek imparatorluk şeklinde ortaya çıktı. Moğollar
    ve onların düşmanları olan Memluklann ortaya çıkması, Haçlıların uzun süren devrini kapadı. Moğolların
    hükümranlığı esnasında Müslümanlar, Süleyman mabedini ve İsevi hacıları da Kutsal Topraklan bir zaman
    için rahat rahat ziyaret edebildiler.
    İlk defa olarak Avrupalı papazlar Orta Asya’da maceracılık yapabildiler. İnsanlığın bu büyük
    kargaşasının en önemli sonuçlan belki de, daima büyüyen İslam nüfuzunu mahvetmek olmuştur.
    Harzem ordusuyla Müslümanların başlıca askeri kuweti, Bağdat ve Buhara ile Halife ve imamların eski
    ilim ve fenni de kayboldu. Arapça, dünyanın yansında konuşulan tek dil olma özelliğini kaybetti. Türkler
    batıya doğru püskürtüldüler ve Osmanlılar denilen bir hanedan daha sonra İstanbul’un hakimi oldu. Kubilay,
    taç giyme törenine başkanlık etmek için Tibet’ten çağrılan kırmızı şapkalı bir lama, rahiplerin tören
    usullerini beraber getirdi.
    Cengiz Han, zulmet devrinin engellerini kırmıştı. Yollar açmıştı. Avrupa, Çin’in sanatlarıyla temas etti.
    Oğlunun sarayında Ermeni prensleri ve İran uleması, Rus prensleriyle temas ediyordu.
    Yolların açılmasını, düşüncelerde genel bir değişim takip etti. Avrupa’da, Uzak Doğu hakkında büyük bir
    merak uyandı. Marco Polo, Frere Rubriguis’u Kambalqu’ya kadar takip etti. İki asır sonra Vasco de Gama,
    denizden Hindistan yolunu bulmak için hareket ediyordu ve Christophe Colomb da Amerika’ya ulaşmak
    üzere, fakat Büyük Han’ın İmparatorluğuna erişmek amacıyla gemiye biniyordu.
    Katliamlar
    Moğol atlılarının adımlarını takip eden uğursuz ölüm makinesini, bu kitapta devamlı ve etraflı bir şekilde
    tarif edemedik.
    Milletleri baştan aşağı ölüm kabusuna atan kasaplık, Avrupalılar, Müslümanlar ve Çinliler tarafından
    yazılan genel Moğol tarihlerinde tasvir edilmiştir. Biz burada ancak Kiev’in imhası gibi, Altın Başlar
    Avlusu gibi - Moğollar kubbeleri yaldızlı kadim Bizans kalelerine bu ismi vermişlerdi - boğazlama
    sahnelerini işaret ettik. Bu yerde ihtiyarları öldürdüler. Genç kadınların ırzlarına geçtiler, çocukları
    hırpaladılar ve bütün bunlar kıtlık ve veba dolayısıyla daha müthiş bir hal aldı. Çürüyen cesetlerden çıkan
    koku, öyle korkunç ve tahammül edilemez haldeydi ki Moğollar bile “Mubalig” dedikleri bu dehşet diyarına
    uğramıyorlardı.
    Tarihi inceleyenler, insan ırklarının bu emsalsiz imhası ile sonradan teşekkülünü son derece anlamlı
    bulur. ..
    Moğolların Cengiz Han sebebiyle medeniyete vurdukları darbe “Cambridge Ortaçağ Tarihi” tarihçileri
    tarafından çok güzel özetlenmiştir.
    “İnsan hayatına hiç bir kıymet vermemekle beraber, korkunç genişlikteki çölleri, dağlardan ve
    denizlerden engelleri, iklimin zorluğunu, açlığın ve vebanın tahribatını kahretmeye muktedirdiler. Hiçbir
    tehlike onları korkutamazdı, hiç bir kale onlara karşı koyamazdı, merhamet dileyen hiç bir feryat yüreklerine
    etki etmezdi. Biz tarihte yeni bir devletin, ya bir çıkmaza girmesi veya sonuna kadar uzayıp gitmesi
    muhtemel bir çok facialara bir darbede son vermiş bir kuwetin karşısında bulunuyoruz.”
    Tarihte bu yeni devlet, medeniyetin gidişini değiştirmeye muktedir bir adamın kurduğu bu devlet, Cengiz
    Han’la beraber meydana çıktı ve torunu Kubilay Han’la beraber, Moğol imparatorluğunun dağılması
    başladığı zaman, ortadan kayboldu. O zamandan beri de bir daha meydana çıkmadı.
    Bu kitapta Cengiz Han’ın savunması yapılmış değildir. Fakat Cengiz Han da büsbütün kana boğulmuş
    değildir. Bu fatih hakkındaki bilgilerimizin büyük bir kısmı, Çinlilerle beraber Moğolların katil kudretlerine
    kurban olmuş Orta Çağ Avrupalıları, Acemleri, Suriyelileri tarafından nakledilmiş hikayelere dayanıyor.
    Etrafındakilerden büyük bir hürmet ve itibar gören Cengiz Han, bize ne oğullarından, nazırlarından ne de
    kumandanlarından hiç birini öldürtmeyen bir hükümdar halinde görünüyor. Cüci ve Han’ın kardeşi Kassar,
    Cengiz’e zulmünü tatbik edecek fırsatlar vermişlerdi. Savaşta mağlûp olan Moğol subaylarının idamı, hayret
    edilecek bir tedbir olamaz. Çünkü o hiç bir zaman böyle bir emir vermemişti. Bütün milletlerin elçileri gelip
    kendisiyle görüştüler ve sağ salim döndüler. Olağanüstü haller dışında, emirleriyle hiç bir esire işkence
    edilmiş olduğunu bilmiyoruz.
    Keraitler, Uygurlar, Liyatunglar, Demir Adamlar gibi hemcins ve savaşa istekli milletlere Cengiz Han
    bağışlayıcı-lıkla muamele etti. Oğulları babaları gibi Ermenilere, Gürcülere, Filistin’de kalan Haçlılara aynı
    muameleyi yapmışlardı. Cengiz Han, kendisine ve milletine faydalı gördüklerini alı-koyar, geriye kalanı
    imha ederdi. Doğduğu memleketten uzaklaşıp yabancı medeniyetlerine dahil oldukça, bu imha daha
    kapsamlı bir hal aldı.
    Çağdaş tarihçiler, insan hayat ve eserlerinin bu emsalsiz imhasından. dolayı, neden Müslümanların
    hiddetle andıklarını, buna karşılık Budistlerin neden Cengiz’in özel dehası önünde saygıyla boyun
    eğdiklerini artık anlamaya başladılar.
    Çünkü Cengiz Han, ne Peygamber Muhammed Aleyhisse-lam gibi dini gayelerde, ne de İskender ve
    Napoleon gibi tebaasını ve politikasını büyütmek için, milletlere savaş ilan etmiş değildi. Hata buradan ileri
    geliyor. Bu sırrı, ancak Moğol karakterinin iptidai sadeliği izah edebilir.
    Cengiz Han, yer yüzünden oğulları ve milleti için ne arzu ettiyse aldı. Fakat savaşla aldı, çünkü başka bir
    yol bilmiyordu. İstemediği şeyi, ne işe yarayacağını bilmediğini, imha ederdi.
    Asya Keşişi Jan
    On ikinci asır ortalarında Avrupa, Asyalı - Johannes Presbyter Rex Armenioe, Indioe -bir Hristiyan
    hükümdarın galibiyetlerini gördü. Son araştırmalar gösteriyor ki, Kudüs’ün doğusunda saltanat süren bir
    Hristiyan krala ait rivayetler, o zamanlar Ermenistan ve Hint ile şöyle böyle ilgili bir bölgede,
    Gürcistan’daki Jan tarafından Müslümanlara karşı elde edilen galibiyetlerden ileri gelmektedir.
    Mecusi krallarının da bu memleketten çıktıkları hatırlara geldi. Bu sırada Haçlı ruhu Avrupa'yı
    tutuşturmaya başlamıştı. Ermenistan’dan Katay'a kadar dağılan Nesturi Hristiyanlar, Papa III. Aleksandr’a
    hitaben bir mektup yazıp göndermişlerdi. İfade tarzına göre, bu mektubun Asyalı keşiş Jan’dan geldiğine
    hükmedilebilirdi. Bu mektupta azametlerden, harikalardan, çölde ruhani tören alaylarından, etek öpen
    yetmiş kraldan, emsalsiz hayvanlardan, çölde kurulmuş bir şehirden, kısacası o günün masal yaratıklarından
    bahsediliyordu.
    Bu mektuptaki tariflerin içinde, gerçek olarak büyük bölümü Hristiyan olan Keraitlerden, Vang Han’dan
    da bahsediliyordu. Ne^uriler ona “Ung Han” ya da “Kral Jan” derlerdi.
    Bulunduğu Karakurum, uzun zamanlar ihmal edilmiş Nestu-rilerin kalesi gibi gösteriliyordu. Burası bir
    çöl şehri, kendisi de hanları, kralları hakimiyeti altında tutan bir imparatordu. Bir çok tarihi kayıtlar
    Kentlerden bir kraldan bahseder. Marco Polo, bu efsanedeki Keşiş Jan'ın, Vang Han olduğunu keşfetmiştir.
    Cengiz Yasası
    1. Yeri ve göğü yaratan, ölümü, hayatı, serveti, fakirliği istediği gibi dağıtan, her şeyde mutlaka hükmünü
    yürüten bir tek Tanrı'nın varlığına iman etmenizi emrederim.
    2. Dini reisler, vaizler, rahipler, ruhani hayata bağlı kimseler, müezzinler, doktorlar ve cenaze
    yıkayıcıları, genel hizmetlerden muaftırlar.
    3. Her kim olursa olsun, prensler, hanlar, subaylar ve genel heyet halinde toplanmış diğer Moğol
    asilzadeleri tarafından seçilmedikçe imparator ilan edilemez. Aksi hareket edenler idam edilirler.
    4. Moğol tebaasından aşiret ve milletlerin reisleri başka bir nam, unvan taşıyamazlar.
    5. İtaat etmemiş bir millet, bir prens veya bir hükümdarla barış anlaşması yapmak, katiyen yasaktır.
    6. Bir orduyu on, yüz, bin, on bin kişilik gruplara taksim eden talimatname bakidir. ,
    7. Savaş başladı mı, her nefer silahlarını kendisine komuta eden subayın elinden alacaktır. Nefer
    silahlarını iyi durumda muhafazaya ve savaştan önce subayına teftiş ettirmeye mecburdur.
    8. Başkumandan emir vermedikçe, düşman malını yağma etmek yasaktır. Aksi hareket edenler idam
    edilir. Bu emir verilirse nefer de, subayı da istifade edecek ve imparatorun tahsildarına hakkını verdikten
    9. Ordudaki neferlerin idmanlara devamını temin için, her kış büyük bir av düzenlenecektir. Bunun için
    Mart ve Ekim aylan arasında geyik, karaca, dağ keçisi, tavşan ve bazı kuşları öldürmek yasaktır.
    10.Yenecek hayvanları enselerinden kesmek yasaktır. Kasap, hayvanı bağlamaya ve göğsünü açarak
    kendi elleriyle kalbini çıkarmaya mecburdur.
    11.Şimdiye kadar yasak olmakla beraber, bundan sonra hayvanların bağırsak ve kanlarının
    kullanılmasına izin verilmiştir.
    12.Yeni imparatorluğun subay ve reislerine ayrıcalık ve dokunulmazlıkları temin edilmiştir.
    13.Savaşa gitmeyen her erkek, belirli bir zaman için, itirazsız memleket için çalışmaya mecburdur.
    14.Bir at, bir sığır veya kıymetli eşya çalanlar idamla cezalandırılırlar ve vücutları ikiye ayrılır. Daha az
    öneme sahip mallara yönelik hırsızlıklar için, ceza, çalınan eşyanın kıymetine göre sopadır; yedi, on yedi,
    yirmi yedi, yedi yüz kadar sopa! Fakat çalınan eşyanın kıymetinin dokuz misli iade edilirse, ceza affedilir.
    15.İmparatorluğun hiç bir tebaası bir Moğol’u hizmetçi veya esir olarak kullanamaz.
    16.İstisnalar haricinde her erkek orduya dahildir.
    1 7. Yabancı esirlerin kaçmasının önüne geçmek için, bunlara yatacak yer, yiyecek yemek, giyecek elbise
    vermek yasaktır. Aksi hareket edenler idam edilirler. Rast geldiği esiri yakalayıp da amirine teslim etmeyen
    her erkek aynı şekilde ceza görür.
    18.Evlenme yasası her erkeğin kansını satın almasını emreder. Birinci ve ikinci derecede akraba arasında
    nikah yasaktır.
    19.Bir erkek iki kardeş ile evlenebilir, bir çok cariye kullanabilir. Kadınlar emlak işleriyle meşgul
    olabilirler, istedikleri gibi satın alıp, satabilirler. Erkekler ancak av ve savaşla meşgul olacaklardır. İlk eşin
    çocukları diğerlerine göre üstünlük sahibidirler ve bütün emlake onlar varistirler.
    20. Zinanın cezası ölümdür. Böyle bir suç işleyenler derhal idam edilirler.
    21.Eğer küçük çocuklardan başka kimseleri olmayan iki aile birleşmek isterse, bu çocuklardan biri erkek,
    diğeri kız ise evlenebilirler. Çocuklar ölmüş olsalar bile nikahları kıyılabilir.
    22.Fırtına zamanında akar su kenarında yıkanmak ve çamaşır yıkamak yasaktır.
    23.Casuslar, yalancı şahitler, sefahate düşkün adamlar, büyücüler idam edilirler.
    24.Görevlerini yerine getirmeyen ve Han tarafından davet edildikleri zaman gelmeyenler, özellikle uzak
    vilayetlerdekiter idam edilirler. Eğer kusurları o kadar ağır değilse, bizzat Han’ın huzuruna gelmelidirler.
    Bu yirmi dört madde muhtelif kaynaklardan alınmıştır. Bundan dolayı eksiktir.
    Çok dikkati çeken yenilecek av hayvanları hakkındaki yasanın onuncu maddesi, o devrin dini
    hurafeleriyle izah edilebilir. Yasanın on birinci maddesiyle, tatbik zamanlarında uzak membalarının
    muhafazasının hedeflendiği anlaşılıyor. Yirmi ikinci maddedeki sudan ve şimşekten bahseden yasa ise,
    Rubri-kisn’in açıklamasına göre, şimşekten dehşetle korkan Moğolla-rı fırtına zamanlarında nehirlere ve
    göllere atılmaktan men etmek gayesine yönelikti.
    Petis de la Croix’ya göre, Timurlenk de Cengiz Han’ın yasasını muhafaza etmiştir.
    Moğolların Hint Moğolları Serdarı Babür der ki:
    “Cetlerim ve ailem, biz her zaman Cengiz Han’ın yasalari-na saygıyla riayet ettik. Bizler
    toplanışlarımızda, bayram ve şenliklerimizde, oturuş ve kalkışlarımızda Cengiz’in koyduğu usullerden hiç
    dışarı çıkmadık.”
    Moğol Ordusunun Sayısal Kuvveti
    Tarihçilerin Moğol ordusunu düzensiz bir kütle olarak tarif etmeleri kadar doğal ve ortak bir hata olamaz.
    En tanınmış çağdaş tarihçilerden Dr. Stanlay Lane-Poole bile bu “nihayet-sizliğe” karşı koyamamıştır. O,
    der ki: “Cengiz Han’ın arkasından, deniz kumlarına benzeyen nihayetsiz göçebe orduları geliyordu.”
    (Turkey, Stories of the Nations)
    Moğollar hakkındaki bilginiz, Maühieu Parislin ve ortaçağ rahiplerinin bunlar hakkında ortaya
    koydukları fikirlerin üzerinden yeteri derecede geçmiş olduğu için, Cengiz Han ordusunun Hunlar gibi bir
    göçebe kütlesi değil, düzenli bir istila ordusu olduğuna emin olabiliriz.
    Ordu üyelerinin listesi Sir Henry Hozvart tarafından şu şekilde düzenlenmiştir:
    Han’ın muhafızları 1.000
    Tulu’nun kumanda ettiği merkez 101.000
    Ordunun Doğu ve Batı alemine karşı savaştığı zamanlardaki miktar ve değeri buydu. Görülüyor ki,
    Cengiz Han en önemli orduyu toplamıştı. Diğer müfrezeler 10.000 Katayla-rın, Uygurlardan İdikut’un ve
    Han Elmalik’in kuwetlerinden oluşmuştu. Zaten bu son ikincisi istilanın başlarında geri gönderilmişlerdi.
    Sağ kanat Sol kanat Diğer müfrezeler Toplam
    47.000
    52.000
    29.000
    230.000
    Tanınmış büyük alimlerden Leon Cahun, bir Moğol ordusu askerinin 30.000 kişiyi geçmediğini söyler.
    Halbuki Cu-ci’nin 200.000 kişilik kuweti ile müttefikler hesaba katılmazsa, bu savaşa üç kolordu iştirak
    etmişti. Böylece bu hesaba göre
    150.000 savaşçıdan oluşuyordu. Gerçekten yukarı Asya’nın kurak vadilerinde bu miktardan fazla ordu bir
    kışı geçiremezdi.
    Ölümüne yakın zamanlarda Cengiz Han’ın kumanda ettiği ordunun dört kolordudan, muhafızlardan,
    hepsi 130.000 kişiden ibaret olduğunu biliyoruz. Gobi’deki nüfusa gelince, hepsini tahminen nihayet
    1.500.000 olarak tespit edebiliriz.
    Bu adet üzerinden, filen savaşa girebilecek 200.000 kişi çıkabilirdi. İran isimli eserinde Sir Percy Sykes,
    Moğollardan bahsederken “sayıca zayıf olduklarını, fakat hareket üslerinden binlerce kilometre uzaklarda
    savaştıklarını” söyler.
    O devrin Müslüman tarihçileri, düzenli ordunun miktarını abartılı olarak 500.000’den 800.000’e kadar
    çıkarıyorlardı. Fakat güvenilir tanıklıklar, Cengiz Han’ın 1219 ve 1225 seneleri arasında Tibet’ten Hazar
    denizine kadar olan memleketlerin hayret verici bir surette itaat altına almayı en çok 100.000 kişilik ve
    Dinyeper’den Çin denizine kadar olan kıtayı da
    250.000 kişilik bir ordu ile temin ettiğini göstermektedir. Bu rakamdan ancak yarısının Moğol olması
    muhtemeldir. Tarihçiler, savaşların sonunda 50.000 Türkmen müttefikten bahsederler. Cüci’nin kuwetleri
    ise yabani Kıpçaklar ve çöl adamları tarafından takviye edilmişti. Çin’de şimdiki Koreli ve Mançurili-lerin
    ataları, Moğol bayrakları altında savaşırlardı.
    Cengiz Han’ın oğlu Ögeday’ın saltanat devrinde Orta Asya’nın diğer Türk aşiretleri de, kendilerine
    savaşma fırsatı vermiş olan Moğollarla birleşmişlerdi. Bu aşiretler, Subotay ile Ba-tu’nun Doğu Avrupa'yı
    fethettikleri ordunun büyük kısmını teşkil ediyorlardı.
    Ögeday’ın ordularında muhakkak fiilen savaşçı olan yarım milyon kişi vardı. Mengü ve Kubilay, bu
    miktarı iki katına çıkardılar.
    MOĞOLLARIN İSTİLA PLANI
    Cengiz Han’ın ordusu, bir düşman memleketini istila ettiği zaman, belirli bir plan izlerdi. Bu usul,
    Moğollar 1270 senesine doğru Mısır’a doğru yürüyüşlerinde Memlûklar tarafından durduruldukları zamana
    kadar mutlak başarılarla sonuçlandı.
    - Hanın genel karargahında bir kurultay toplantıya davet edilirdi. Fili hizmette kalmalarına izin verilen
    yüksek rütbeli subaylar dışında, bütün diğerleri bu mecliste hazır bulunmakla yükümlüydüler. Burada durum
    görüşülür ve savaş planı yapılırdı. Yollar belirlenir ve muhtelif fırkalara şu veya bu görev verilirdi.
    - Casuslar gönderilir, bilgi alınabilecek adamlar yakalanıp getirilirdi. .
    - Kastedilen memleket aynı zamanda bir çok noktalarından istila edilirdi. Ayrılan fırkaların, muhtelif
    kolorduların her birinin belirli bir hedefe yürüyen başkumandanları vardı. İstediği manevrayı yapmakta,
    nasıl isterse düşmana o şekilde hücum etmekte serbesttiler. Fakat haberciler vasıtasıyla Han’ın veya
    Orhonun genel karargahıyla daima temasta bulunmaya mecburdular.
    - Ayrılan fırkalar, memleket tahrip edilirken, korunaklı büyük şehirlerin önüne gözcü birlikleri
    yerleştirirlerdi. Memleketten erzak toplanır ve eğer savaş uzun süre devam edecekse, geçici menzil teşkilatı
    kurulurdu. Moğollar arkalarında nadiren korunaklı bir şehir bırakırlardı. Genellikle şehri kuşatırlar, bir iki
    fırka esirler ve savaş aletleriyle geride kalır, ordunun büyük kısmı yoluna devam ederdi.
    Eğer düz ve çıplak bir yerde düşman ordusuyla karşılaşırlarsa, Moğollar bir veya iki usul takip ederlerdi.
    Eğer mümkünse bir gün, bir gecelik seri yürüyüşle, iki veya daha fazla Moğol fırkası, belirli bir saatte savaş
    yerinde toplanmak suretiyle düşmana baskın verirlerdi. 1241’ de Peşte civarında Macarlara karşı da böyle
    hareket ettiler. Eğer bu hızı sağlayamazlarsa, seri hareketlerinde düşmanı veya kanatlarından birini saralardı.
    Başka tedbirleri de vardı: Kaçıyor gibi görünürler ve düşman kuwetleri dağılıncaya kadar geri
    çekilirlerdi. Düşman dağıldığı zaman bineklerini değiştirirler ve geri dönerek hücuma geçerlerdi. Bu
    manevra Dinyeper civarında koca bir Rus ordusunu hezimete uğrattı.
    Bu görünürde geri çekilmelerde genellikle saflarını açarlardı ve böylelikle düşman farkına varmadan
    kuşatılmış olurdu. Eğer düşman ordusu toplu kalır ve mertçe savaşırsa, Moğolların kuşatma hattı, düşmanın
    geri çekilmesine yol bırakmak için açılırdı. O zaman da düşmana geri çekilirlerken taarruz ederlerdi. Buhara
    ordusunun kaderi de bu olmuştu. Bu tedbirlerin çoğunu hünerleri onlardan eksik olmayan Türkler ve
    Moğolların kısmen ataları olan Hunlar da kullanmışlardı. Kataylar süvari kolları halinde manevraya
    alışmışlardı. Çinliler ise savaş düzenlerini çok iyi biliyorlardı. Cengiz Han şüphesiz ki, bu tecrübelerden
    faydalandı, fakat mücadelede en büyük etken yenilmez kararı, yerinde harekete geçmek gibi özel bir
    yeteneğe sahip olması ve adamlarını demir gibi bir düzene tabi tutması olmuştur.
    Bizzat Çinliler bile Cengiz’in ordusunu Tanrı gibi idare ettiğini söylüyorlardı. Önemli kuwetlerini,
    görünürde hiç zahmetsiz geniş arazi üzerinde bir yerden bir yere sevk edişi, birbirinden çok uzak meçhul,
    kıtalarda, birçok savaşları aynı zamanda idare edişinde gösterdiği zeka ve beceri, daima olumlu sonuçlar
    veren kuşatmaları, parlak zaferleri, bütün bunlar bir araya geldiği zaman bütün Avrupa’nın görülmeyecek
    bir insanla karşı karşıya olduğumuzu anlarız”
    Demetrius Boulger, Büyük Moğol Serdarı’nı işte böyle tarif ediyor.
    Moğollar ve top barutu
    Cengiz Han ile' Moğollarının Çin gibi kapalı bir imparatorluğu açtıkları zamandan çok önce, Çinliler
    tarafından yapılan o zamana ait keşifler hakkındaki kesin bilgilerimiz çok azdır. Daha sonradan, yani 1211
    senesinde Çin’de top barutundan bahsedildiğini sık sık işitiyoruz. Bu barutu Çinliler Ho- Pao dedikleri savaş
    makinelerinde kullanırlardı.
    Bir kuşatma olduğu zaman, Ho - Paoların ahşap kuleleri tahrip ettiğinden bahsedilir. Bu barut bir defa
    patladı mı, gök gürültüsüne benzeyen bir gürültü meydana gelirdi ve bu ses takriben kırk sekiz kilometreden
    işitilirdi. Bunda abartı olsa gerektir. 1232’de Kai-Fong kuşatmasından bahseden bir Çinli tarihçi şunları
    söyler:
    “Moğollar güllelerden sakınmak için yer altında kazdıkları çukurlara kapandıkları için, Şin-liyenli
    dediğimiz ateş püskürme makinelerini, Moğol istihkamcılarının bulundukları yerlere zincirler vasıtasıyla
    indirmeye mecbur olduk. Bunlar patladılar, insanları da, kalkanlarını da parça parça ettiler. ”
    Muhakkak ki, Çinliler de, Moğollar da top barutunun tutuşma özelliğini biliyorlardı. Fakat Moğollar top
    dökmesini bilmiyorlardı. Onun için gülle kullanmakta, fazla ilerleme de göstermediler. Gene gergin kirişli
    kuşatma aletleri kullanmaya devam ettiler. Oysa aynı Moğollar, 1238 ile 1240 arasında Orta Avrupa’yı bir
    baştan öbür başa geçtiler ve Rus Polon-yası’nda bulundular. Fribourg-en-Brisgau da onların istila sahaları
    dahi-lindeydi. (Schwartz’ın yazdıklarına karşı söylemek gerekir ki, Moğollar Avrupa’da top barutu
    kullanmamışlardır.)
    Roger Bacon’a gelince, görünüşe göre o da, herkesin kullanması için top barutu imal etmiş değildir. O
    yalnız böyle bir maddenin varlığından ve yanıcı çzelliğinden bahsetmiştir. Roger Bacon, sadece Saint
    Louis’nin Moğollar nezdine elçi olarak gönderdiği rahip Guillaume de Rubriquis ile buluşmuş, konuşmuş ve
    onun coğrafi bilgilerinden faydalanmıştır.
    Roger Bacon, Opus Majus’da Gillaume de Rubriquis’in kitabından bahsederken der ki:
    “Bu kitabı gördüm ve yazarı ile 1 görüştüm.”
    (Buna verilecek cevap şu olabilir: Rubriquis, kitabında top barutundan hiç bahsetmemiştir. Moğol
    sarayındaki altı aylık ikameti esnasında, kitabın yazarının barut hakkında bilgi edindiğine emin değiliz.
    Zaten Bacon, Rubriquis’in dönüşünden kısa bir süre önce, barutun özel terkibinden - güherçile ve kükürt -
    ilk defa bahsetmiştir.
    Dikkate değerdir ki, top barutunun Avrupa’da görünen iki mucidi, Moğol istilasından fikirlerin heyecana
    düştüğü ve istilacıların kullandıkları silahlarla alakadar oldukları sürece, takriben yetmiş beş sene yaşadılar
    ve her ikisi de Moğollarla az çok münasebette bulundular. Herkes bu noktaya az ya da çok önem vermekte
    gene serbesttir.
    Fakat şurası muhakkaktır ki, ateşli silah ilk olarak Rahip Schzvart zamanında Almanya’da görünmüştür.
    Toplar olgunlaştılar ve bunların kullanımı Avrupa’da süratle ilerledi. İstanbul’u ve Türkler’i geçerek
    Asya’ya girdiler. Bu suretledir ki biz Babür’ü 1525'te Türklerin kullandıkları büyük bir topla silahlanmış
    görüyoruz. İlk madeni top sekizinci asırda Çinde dökülmüştür.
    , Çok ilginçtir, 1581’de biz Avrupalı Kazakların ellerinde fitilli tüfeklerle Tatar imparatorluğunu istila
    ettiklerini görüyoruz. Halbuki Asyalıların kullanmasını bilmedikleri boş bir topu düşmanı yıldırımla
    vurulmuşa çevireceğini bekleyerek boş yere sürükleyip taşıdıklarını da görüyoruz.
    Özetle, Çinliler top barutunu imal etmişler ve Bacon kardeşlerle Schwartz’dan çok önce yanıcı özelliğe
    sahip olduğunu anlamışlardır. Fakat savaşta barutu çok az kullanmışlardır. Avrupalılar ise barut yapımını
    öğrenmişler, belki de barutu kendileri icat etmişlerdir. Bu konu tartışmalıdır. Yalnız kullanılması mümkün
    ilk'topu onların imal ettikleri kesindir.
    Bu konu hakkındaki gerçeği şüphesiz ki hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz. Yalnız Mathieu Paris ile
    Thomas de Spalato ve diğer ortaçağ tarihçilerinin savaşta duman ve ateş çıkaran Moğolların saldıkları
    korkudan bahsetmeleri de ayrıca dikkat çekicidir. Büyük olasılıkla bu, o tarihte Avrupa’da bilinmeyen top
    barutunun Moğollar tarafından toprak çanaklarda kullandıklarını gösteriyor. Carpin, Moğolların kullandığı
    ve ateşinin bir tür körükle parlatıldığı ateş saçan aletlerden bahseder. Her halde Moğollar arasında dumanın
    ve ateşin bu suretle görünüşü, ortaçağ tarihçilerince Moğolların birer cin olduklarına alamet sayılmıştır.
    Büyücüler ve haç
    Moğol fırkaları Subotay ile Cebe Noyan’ın kumandası altında Kafkasya’yı geçtikleri zaman rast
    geldikleri bir Hristiyan Gürcü ordusunu bozmuşlardı. Gürcü kraliçesi Rusudan Ani piskoposu David
    aracılığıyla Papa’ya . bir mektup gönderdi. Bu mektubunda Moğolların Gürcü safları önünde haçlı bayrak
    açtıklarından bahsetmişti. Bu olaydır ki, hatalı olarak Gürcüleri, Moğolların Hristiyan oldukları yanılgısına
    düşürmüştür.
    Leh tarihçileri de Leignitz savaşından bahsederlerken Moğolların Yunanca X harfine benzeyen bir işarete
    sahip koca bir bayrakla çıkageldiklerinden bahseder. Bir tarihçi, bunun haçı küçük görmek için, koyunun
    haç şekline konulmuş uyluk kemiklerinden yapılmış olması ihtimalinden bahseder. Bunu icat eden şamanlar,
    büyü için koyunların uyluk kemiklerini sık sık kullanırlardı. Bu manzara bayrağın etrafında uzun etekli
    adamların taşıdıkları çömleklerden kasırga gibi çıkan dumanlarla daha korkunç bir hal alıyordu.
    Moğol orhonları gibi zeki kumandanların düşmanı aldatmak için haç kullanmış olmalarına pek o kadar da
    ihtimal verilemez. Yalnız Moğol ordusuna mensup Nesturi Hristiyan-ların haç arkasından yürümüş olmaları
    ve Leignitz’te bu haçın yanında rahiplerin ellerinde buhurdanlarla giderken görülmüş olmaları muhtemeldir.
    Orta Avrupa’ya karşı Subotay Bahadır
    Moğollar ve Avrupalılar, Cengiz Han sağken boy ölçüşme-mişlerdi. Ancak 1235’te Ögeday’ın idaresi
    zamanında, büyük şûranın kararından sonra karşılaştılar. Olup bitenler özetle şunlardır:
    Cüci’nin oğlu Batu, 1223'te Subotay’ın geçtiği araziye sahip olmak için, Altın Ordunun başında batıya
    doğru yürüdü. Batu, 1238’den 1240 sonbaharına kadar, Volga’yı, Rus şehirlerini, Karedeniz steplerini istila
    etti. Kiev’i ele geçirdi. Lehistan’ın güneyinde akınlar yapmak için kollar gönderdi. Lehistan o zamanlar
    birtakım prensliklere ayrılmıştı.
    1241 Martında karlar erimeye başladığı zaman, Moğolların genel karargahı Karpatlar’ın kuzeyinde,
    şimdiki Lemberg şehrinin bulunduğu yerle Kiev arasında kurulmuştu. Savaşın ruhunu teşkil eden Subotay’ın
    karşısında şu düşmanlar vardı: Tam karşıda Lehistan hükümdarı Afif Boleslas, bir ordu toplamıştı. Biraz
    daha kuzeyde, Silezyada, Hanri le Pieux Lehlerden, Bavyeralılardan, Tötonya şövalyelerinden, bu barbar
    istilasını defetmek üzere Fransa’dan gelen Templiersler’den oluşan 30.000 kişilik bir ordu toplamıştı.
    Boleslas’ın takriben yüz elli kilometre arkasında, Bohemya Kralı, Avusturya’dan, Saks’tan,
    Bramdeburg’dan müfrezeler alan, daha kuwetli bir orduyu seferber ediyordu.
    Moğolların soldaki cephelerinde Galiçyalı Miyeseslas ve diğer asilzadeler, Karpatlar dahilindeki
    topraklarını savunmaya hazırlanıyorlardı.
    Moğolların solunda ve daha ileride, yüz bin kişiden oluşan Macar ordusu, Kral IV. Bela’nın bayrağı
    altında, Karpatlar’ın öte tarafında toplanmaktaydılar.
    Eğer Batu ve Subotay güneye yönelip Macaristan’a girse-lerdi, Leh ordusunu arkalarında bırakırlardı.
    Eğer batıya, Lehlerin üzerine yürüseydiler, Macarları ordularının kanatlarında bırakmış olacaklardı.
    Görünüşe bakılırsa Subotay ve Batu, Hristiyan ordularının hazırlıklarından tamamen haberdardılar. Bir
    sene önce yaptırdıkları keşifler, hücum edecekleri memleketler hakkında kendilerine değerli bilgiler temin
    etmişlerdi. Oysa Hristiyan Kralları, Moğollar’ın, hareketi hakkında çok az bilgi sahibiydiler.
    Yer, atların tutunmasına kafi gelecek derecede kuruyunca, Batu, Pripet boyunca uzanan bataklıklara ve
    Karpat sıra dağlarını çerçeveleyen rutubetli ormanlara aldırış etmeyerek yürüyüşe başladı. Ordusunu dörde
    böldü ve Lehlere karşı güvenini kazanmış iki kumandanın idaresinde en kuwetli birliklerini sevk etti. Bu
    kumandanlar Cengiz Han’ın hafitleri Kaydu ve Baybar idiler.
    Bu ordu süratle batıya yürüdü ve Bohslasın Lehlerine, bir kaç Moğol keşif kolunu takip ettiği sırada
    rastladı. Lehler her zamanki kahramanlıklarıyla hücum ettiler, fakat mağlûp oldular. Boleslas, Moravya’ya
    kaçtı ve ordusunun bakiyesi de kuzeye çekildi. Moğollar bunları takip etmediler. Bu olay 18 Mart’ta vuku
    buldu. Krakova yakıldı ve Kaydu ile Baybar’ın Moğolları, kuwet-lerini Bohemlerle birleştirmeye vakit
    bırakmadan Silezya Düküne hücum etmek için, aceleyle yollarına devam ettiler.
    9 Nisan’da, Laygniç ovasında Hanrile Pieuxn’nün ordusuna tesadüf ettiler. Bu karşılaşmayı takip eden
    savaş hakkında çok şey bilmiyoruz. Yalnız şunu biliyoruz ki, Alman ve Leh kuwetleri Moğol hücumu
    karşısında hezimete uğradılar ve neredeyse tamamen imha oldular. Hanriv ve Baronlarının kuwet-leri son
    askerlerine kadar öldürüldüler.
    Laygniç, savunmacıları tarafından yakıldı ve savaşın ertesi günü Kaydu ve Baybar, buradan seksen
    kilometre mesafede, Bohemya Kralı Wenceslas’ın daha büyük ordusuyla karşılaştılar.
    Wenceslas, yavaş yer değiştiriyor, oysa Moğollar bir görünüp bir kayboluyorlardı. Ordusu muazzam ve
    idaresi güçlü, Moğol fırkasının saldıramayacağı kadar kuwetliydi. Fakat Ka-tay atlılarına yetişemiyordu.
    Kataylılar bundan yararlanarak atlarını dinlendirdiler, aynı zamanda Silezya’yı ve güzel Morav-ya’yı
    Wenceslasın gözleri önünde tahrip ve yağma ettiler. Nihayet hileye başvurarak kendileri Batu’ya katılmak
    üzere güneye dönerlerken, onları kuzeye göndermenin yolunu buldular.
    Ponce d’ Aubon, Saint Louis’ye şunları yazmıştı:
    “Biliniz ki, Almanya’nın bütün baronları ve kral ile bütün ruhaniler ve Macar rahipleri Tatarlara karşı
    yürümek için, haçları ellerine aldılar. Kardeşlerimizin söylediklerine bakılırsa, eğer Tanrı’nın emir ve
    iradesiyle Hristiyanlar mağlûp olurlarsa, bu Tatarlar, kendilerini durdurabilecek kimse olmadan,
    memleketimize kadar gelebileceklerdir.”
    Bu mektup yazıldığı sırada, Macar ordusu çoktan mağlûp edilmişti. Subotay ve Batu, üç fırkayla
    Karpatlar’a geçiyorlardı. Sağ kanat Galiçya’dan Macaristan’a girdi. Subotay’ın kumandasındaki sol kanat
    Moldavya’ya iniyordu. Yollarına çıkan önemsiz ordular mahvedildiler ve üç kol, kuwetlerini, Pesth
    civarında, Bela’nın ve Macarlarının karşısına çıkardılar.
    Nisan başlarında, tam Leigniç savaşından önceydi. Subotay ve Batu, kuzeyde ne olup bittiğini
    bilmiyorlardı. Öder üzerinde bulunan Cengiz Han’ın küçük hafitleri ile irtibat sağlamak için bir fırka
    gönderdiler.
    Rahip Ugolin’in küçük ordusu bunlara karşı yürüyordu. Bataklık bir yere kadar gerilediler ve pervasız
    Macarları sardılar. Rahip hayatta Ralan üç arkadaşı ile kaçtı.
    Bu sırada ordu Tuna’yı geçmeye başlamıştı. Macarlar, Hır-vatlar, Almanlar ve Macaristanda kalmış bazı
    Fransız Tampli-ersleri, hepsi yüz bin kişi. .. Moğollar bunların karşısında yavaşça gerilediler.
    Batu, Subotay, ve Kiev fatihi Mengü, orduyu bırakmışlar, savaş için seçilecek yeri araştırıyorlardı.
    Burası, dört tarafı Sayo nehri, bağlarla örtülü Tokay tepeleri, karanlık ormanlar ve büyük Lomniç dağları
    ile çevrilmiş Mohi mevkiiydi.
    Moğollar nehri geçtiler, geniş bir taş köprüyü bozmadan bıraktılar ve sahilden sekiz kilometre mesafede
    bir ormana daldılar.
    Beldenin ordusu körü körüne geldi, ağır yükleri, silah hamalları ile Mohi’de ordugah kurdu. Köprünün
    öte tarafına bin kişi koydu. Ormanlarda keşfe çıktılar ve düşmanın izine tesadüf etmediler.
    Geceleyin Subotay, Moğolların sağ kanat kumandasını aldı ve geniş bir çember çevirerek, kuwetlerini
    nehir kenarına, daha önce gördüğü geçit yerine getirdi. Kuwetlerinin nehri geçişlerini kolaylaştırmak için,
    bir köprü inşasına başladı.
    Şafakla beraber, Batu’nun ileri kolları, taş köprü istikametinde geri döndü ve birdenbire baskın vererek
    köprüyü bekleyen müfrezeyi imha ettiler.
    Batu, kuwetlerinin önemli bir kısmını öbür sahile sevk etti. Köprüyü geçen atlıların hamlelerini
    durdurmaya çalışan Bela süvarilerine karşı yedi mancınık işliyordu. .
    Fakat Moğol dalgası, düşman saflarına girdikçe büyüyor ve dokuz at kuyruklu müthiş bayrak, dumanlar
    arasında ilerliyordu. “Uzun, sakallı, geniş ve beyaz bir çehre, etrafa kötü bir koku dağıtarak gidiyordu.”
    Avrupalılardan biri bayrağı böyle tarif eder. ..
    Muhakkak, Bela’nın askerleri kahraman insanlardı. Savaş, aralıksız ve inatla öğleye kadar devam etti. Bu
    sırada Subotay, kuşatma manevrasını bitirdi ve Bela'nın ordusunun arkasında göründü. Moğollar saldırıya
    geçtiler ve Macarları perişan ettiler. Onlar da Alman şövalyeleri gibi savaş meydanında neredeyse son
    neferine kadar öldüler.
    O zaman Moğol safları boğazlar yolunu serbest bırakarak batıya doğru açıldılar. Macarlar bu taraftan
    kaçtılar ve Moğollar peşlerine düştüler. İki gün devam eden yol, Avrupalı neferlerin cesetleriyle doldu. Kırk
    bin kişi ölmüştü. Bela, geriye kalan taraftarlarından ayrıldı. Hatta ihtiyar kardeşini dahi bırakmıştı. Atının
    sürati sayesinde takip edenlerden yakayı kurtardı. Tuna sahilinde saklandı. Oraya kadar takip edildiği için
    Kar-patlar’a kaçtı. Oradan, Lehistan kralı ve felaket arkadaşı Boleslas’ın kapandığı manastıra sığındı.
    Moğollar Peşte’yi zaptettiler ve Gran mahallelerini ateşe verdiler. Neyştat’a kadar Avusturya’ya girdiler.
    Alman ve Bohem orduları ile karşılaşmaktan kaçınarak Raguza dışında sahildeki şehirleri yakaraktan
    Adriyatik’e kadar gittiler. İki aydan kısa sürede Elbe kaynağından denize kadar Avrupa’yı dolaştılar, üç
    muazzam ve on iki kadar küçük orduyu tarumar ettiler. On iki bin kişilik bir kuwetle Laroslav de
    Sternberg’in kumandasında savunulan Olmutz dışında bütün şehirleri zaptettiler. Batı Avrupa’yı kaçınılmaz
    afetten hiçbir şeyin kurtarması ihtimali olmadığı anlaşılıyordu.
    Bela ve Sen Lui gibi idaresiz hükümdarların sevk ve idare ettiği Avrupa orduları, muhakkak kahramanca
    çarpıştılar. Fakat Subotay, Mengü, Kaydu gibi hayatlarını savaş içinde geçirmiş kumandanların sevk ettikleri
    Moğol ordularının seri manevralarıyla başa çıkacak kabiliyette değildiler.
    Savaş bitmemişti'. Karakurum’dan gelen postacı, Moğolla-ra Ögeday’ın ölümü haberini ve Gobi’ye
    dönüş emrini getirdi. Ertesi sene toplanan büyük bir şûrada Mohi savaşının acayip bir yansıması oldu. Batu,
    Subotay’ı savaş meydanına geç gelmekle ve bu suretle birçok Moğol’un ölümüne sebebiyet vermekle
    suçladı. İhtiyar general sert bir sesle şu cevabı verdi:
    “Hatırla ki senin önündeki nehir derin değildi ve bir köprü vardı. Benim geçtiğim yerde nehir derindi ve
    ben bir köprü inşa ettirmek zorunda kaldım.”
    Batu, sözün doğruluğunu onayladı ve artık Subotay’ı suçlu görmedi.
    Avrupalıların Moğollar hakkında düşündükleri
    Bu kitapta, Moğol ordularının o tarihte Avrupa ordularına açıkça üstün olduklarını yeteri derecede izah
    edebildiğimizi zannediyoruz. Moğollar daha hızlı hareket kabiliyetindeydiler. Subotay kendi fırkasıyla
    Macaristan’ı istila ederken üç günde 450 kilometre mesafe kat etmişti. D’Auban, Moğolların bir günde Şartr
    ile daire arasındaki mesafeye denk bir mesafe kat ettiklerini söyler.
    Çağdaş Avrupa tarihçilerinden Thomas de Spalaton, Mo-ğollardan bahsederken, yer yüzünde hiçbir
    milletin onlar kadar düşmanı, özellikle düzlük yerlerde kahramanlık kuweti ve askeri strateji sayesinde
    perişan edemeyeceğini söyler.
    Bu fikri, müthiş 1238 -1242 istilasından kısa süre sonra Moğol Han’Ina gönderilen Rahip Karpen
    tarafından da desteklenmektedir:
    “Hiçbir krallık, hiçbir eyalet, Tatarlara karşı koyamaz, diye yazar ve devam eder, “Tatarlar savaşta
    sadece kuwete değil, hile ve aldatmacaya da müracaat ederler. ”
    Askeri işlerden anladığı görünen bu cesur rahip, Tatarların sayıca Avrupalılardan az olduğuna, kuwetli ve
    iri yarı olmadıklarına işaret eder ve daima ordularının kumandalarını ellerine alan Avrupalı hükümdarlara ne
    kadar kabiliyetsiz de olsalar savaş zamanlarında Tatarların askeri teşkilatlarını aynen almalarını tavsiye eder.
    Der ki:
    . “Ordularımız Tatarlarda olduğu gibi idare edilmeli ve şiddetli düzene tabi tutulmalıydı. Savaş
    meydanları, mümkün olduğu kadar dört tarafı kapalı düzlük sahalardan seçilmeliydi. Ordu hiç bir zaman tek
    parça bir kütle halinde yığılmamalı, aksine çeşitli fırkalara ayrılmış olmalıydı. Her yöne keşif müfrezeleri
    göndermeliydi. Generaller kıtalarını gece günüz tetikte bulundurmalı ve ordular daima savaşa hazır
    bulunmalıydılar. Zira Tatarlar cin gibi uyanıktır.
    Eğer Hristiyan prensleri ve hükümdarları Moğolların ileri hareketlerini durdurmak isterlerse, bir dava
    etrafında birleşmeli ve ortak hareket etmelidirler.”
    Karpen, Moğolların silahlarına da dikkat etmiş ve Avrupalı askerlere kendi silahlarını düzeltmelerini
    tavsiye etmiştir.
    “Hristiyan prenslerinde de yaylar, mancınıklar ve Tatarların o korkunç toplarından olmalıydı. Bundan
    başka demir topuz ve uzun saplı baltalarla donatılmış askerleri de olmalıydı. Çelik ok uçları Tatarlarınki gibi
    ıslatılmalı, yani sıcakken tuzlu suya batırılmış olmalıydı. Bu suretle oklar, zırhlara daha iyi işlerdi.”
    Moğolların ok kullanışları da Karpen üzerinde derin bir etki bırakmıştır:
    “Moğollar, önce oklarıyla savaşçıları ve atlarını yaralar veya öldürürler, bu suretle askeri de atı da
    sarstıktan sonra, göğüs göğse dövüşe başlarlardı.” -
    O tarihte, Papa’ya karşı meşhur mücadeleye girişen İmparator II. Frederik, diğer prenslerden yardım
    isterken, İngiltere kralına şunları yazmıştı:
    ‘Tatarlar kısa boylu adamlardır, fakat adaleleri kuwetlidir. Mağrurdurlar, cesur ve cüretkardırlar ve
    amirlerinin birer işareti üzerine her zaman kendilerini tehlikeye atmaya hazırdırlar. Fakat içimizi çekerek
    itiraf etmelidir ki, daha önce bunların sırtlarında deriden ve demir parçalarından elbise varken, şimdi hepsi
    öldürdükleri Hristiyanlardan aldıkları daha mükemmel zırhlarla donanmıştır. Üstelik bunların bizimkilerden
    daha iyi binekleri vardır. ”
    Bu satırları yazdığı tarihte İmparator Frederik galip Moğol istila ordusu tarafından Büyük Han’ın tebaası
    olmaya davet edildi. Moğollar kendi açılarından çok yumuşak şartlar teklif ediyorlardı: İmparatorla
    milletinin teslim olmalarını istiyorlardı. Kendisini sağ bırakacaklarda ve İmparator kendisine verilecek bir
    memuriyete geçmesi için Karakurum’a davet ediliyordu. Fredrik, bu tekliflere sadelikle, yırtıcı kuşları pek
    iyi tanıdığı için, Han’ın kuşçu başılığı görevini çok iyi yapabileceğini cevaben bildirmişti.
    3 Boyun eğme, bazen de arka arkaya toplanan ağır bir vergi, bu durumda izlenilen yoldu. Cengiz Han,
    haklı ve iyi bir sebep olmadıkça asla savaşa girmezdi.
    Moğollarla Avrupalı hükümdarlar arasında haberleşmeler
    Batu ile Subotay 1242’de Avrupa’yı terk ettikleri zaman, yeni bir Moğol istilası korkusu, Hristiyan
    hükümdarlarını çeşitli tedbirler almaya sevketti. IV. İnnosan, Hristiyanlığı kurtarma çarelerini araştırmak
    üzere Lion meclisi ruhanisini toplantıya davet etti. Sen Lui, yeteri derecede şaşkınca bir dille, Tatarlar bir
    daha göründükleri takdirde Fransa atlılarının kiliseyi savunmak için can vereceklerini söyledi. Bundan sonra
    da felaketlerle sonuçlanan Mısır Haçlı seferlerine başladı. Hazar denizinin güneyinde Baysun Han’ın
    kumandasında bulunan Moğollara çok defalar rahipler ve posta Tatarlan gönderdi.
    Bu giden elçilerden biri, Karakurum’da Han’ın nezdine gönderilmişti ve tuhaf bir olay yaşandı.
    Joinville’in bize anlattığına göre, elçiler ellerinde hediyelerle içeriye girdikleri zaman Han, etrafındaki olan
    asilzadelere dönerek demiş ki:
    “İşte Fransa itaat ediyor ve işte bize gönderdiği cizye!”
    Moğollar birçok defalar Sen Lui'yi Han’a itaat etmeye, cizye vermeye ve diğer hükümdarlar gibi Han’ın
    himayesi altına girmeye teşvik ettiler. Sen Lui’ye, o zaman mücadele halinde bulundukları Selçuklularla
    Anadolu’da savaşa girişmesini tavsiye ettiler.
    Sen Lui, bir kaç sene sonra, zeki ve iri yarı Rabruquis’ i Han’ın sarayına gönderdi ve ona elçi gibi
    gitmemesini ve hareketinin bir itaat şeklinde yorumlanmasına meydan vermemesini tavsiye etti.
    Sen Lui’nin ordudan aldığı mektuplardan birinde, Moğol-lar arasında bir çok Hristiyan bulunduğu
    zikredilmektedir.
    “Biz kuwet ve vazifeyle arz etmeye geldik ki, bütün Hristi-yanlar Müslüman memleketlerinde esaretten
    ve cizyeden kurtulmalı, hürmet ve itibarla muamele görmelidirler. Hiç kimse onların mallarını ellerinden
    almamalı. Yıkılan kiliseler yeniden yapılmalı ve Hristiyanların çan çalmalarına müsaade edilmelidir.”
    Filistin’deki Hristiyanlara karşı tutumları ne olursa olsun, Moğollar, Avrupa ordularının Müslümanlara
    karşı yardımlarını samimiyetle istiyorlardı. 1274’te Papa’ya, sonra İngiltere Kralı 1. Edvard’a on altı kişiden
    oluşan bir heyet gönderdiler. İngiltere Kralı belirsiz bir cevap verdi, çünkü Kudüs’e gitmeye hiç de niyeti
    yoktu: .
    “Kutsal toprakları Hristiyan düşmanlarının elinden kurtarmak konusundaki kararı sevinçle öğrendik.
    Sizlere çok minnettarız ve teşekkürler ederiz. Fakat şimdilik Kutsal Topraklar’a ulaşma tarihimiz hakkında
    sizlere hiç bir bilgi veremeyiz.”
    Bu esnada Papa, Hazar denizi civarında Han’a elçiler gönderdi. Bu adamlar Han’ın ismini
    bilmediklerinden Moğolları gücendirdiler ve kan döktükleri için, Moğollara cani diyerek hakaret ettiler.
    Moğollar da bütün dünyayı idare eden bir adamın ismini bilmediği için Papa’yı cahillikle itham ettiler.
    Düşmanları öldürmeye gelince, bunu bizzat Gök’ün oğlunun emriyle yaptıklarını söylediler. Bayşu bir ara
    rahipleri öldürmek istedi, fakat nihayet elçi olduklarını düşünerek, hepsini de sağ salim geri gönderdi.
    Bayşu’nun, IV. İnnosa’nın elçilerine verdiği mektup kaydedilmeğe değerdir:
    “Büyük Han’ın emriyle, Noyan Bayşu şu kelimeleri gönderir:
    Papa, adamlarının bizi bulup mektuplarını teslim ettiklerini biliyor musun? Gönderdiğin adamlar hakaret
    içeren sözler söylediler. Bunu senin emrinle mi yaptıklarını bilmiyoruz. Onun için sana bu haberi gönderdik.
    Eğer yerde ve suda hüküm sürmek istersen, bizzat buraya kadar gelmelisin, bizi bulmalısın ve bütün
    dünyanın üstünde hüküm süren adamın huzuruna varmalısın. Eğer gelmezsen, ne olacağını kestiremeyiz.
    Orasını Allah bilir. Yalnız gelip gelmeyeceğine, gelirsen dostça mı, düşmanca mı geleceğine dair bize bir
    haber ilet!”
    4 Bu mektupta gene şu tehditkar cümle görünüyor: “Ne olacağını kestiremeyiz. Orasını Allah bilir.”
    Moğollar, harbe karar verdikleri zaman bu cümleyi kullanmaları adettendi. Moğollar daima Cengiz Han'ın
    adına önce elçiler gönderirler ve şartlarını bildirilerdi. Eğer bu şartlar reddedilirse, ihtarda bulunurlar ve
    savaşa hazır-lanırlardı.
    Cengiz Han’ın mezarı
    Londra gazetelerinden birinde, Profesör Fierre Kozloff’un Moğol fatihinin mezarının yerini bulduğuna
    dair yazılmış bir makale, büyük bir ilgi uyandırmıştı. Profesör Kozloff, 11 Kasım 1927’de Leningrad’dan
    gönderdiği telgrafla New York Ti-mes’da bu yazıyı tekzip etti.
    Profesör Kozloff, 1925 - 1926 senelerinde Güney Go-bi’de, Karakotoda yaptığı son seyahatin
    sonuçlarından bahsederken, orada bulunan eski bir belgeye dayanarak, Cengiz Han’ın mezarının bulunduğu
    yerin henüz bilinmediğini beyan etmiştir. Bu kaybolmuş mezar için, birbirinden farklı bir çok emareler
    vardır.
    Reşidin, Cengiz Han’ın, Urga civarında, Yaka Kuruk denilen bir tepede yakıldığından bahseder.
    Quatremetre ve diğerleri, bu tepenin Urga civarında Kamula tepesi olduğunu söylerlerse de, bütün bunlar da
    şüpheleri ortadan kaldıracak mahiyette değildir.
    Arhimandrit Palladüis der ki:
    “Moğol devrinden kalan belgeler arasında, Cengiz Han’ın kabrinin bulunduğu yeri gösteren açık bir bilgi
    mevcut değildir.”
    Daha sonradan işitilen ve E.T.C, Werner tarafından zikredilen bir rivayete göre, Cengiz Han’ın kabri
    Etjen Koroda, Or-dos memleketindedir. Üçüncü ayın yirmi birinci gününde, Moğol prenslerinin burada bir
    törende hazır bulunmaları adet olmuştur. Büyük' Han’dan kalan eşya - bir eyer, bir yay ve diğer eşyalar - bir
    kabir değil, fakat birbiri üzerine yığılmış duvarla çevrilmiş bir arsaya getirilmiş. Buraya beyaz keçeden iki
    çadır kurulmuş. Zannedildiğine göre burada taştan bir sanduka var. Fakat bu sandukanın içinde ne olduğunu
    kimse bilmiyor.
    M. Wernern, Moğolların, hala özel imtiyazlara sahip beş yüz aile tarafından muhafaza altında
    bulundurulan bu arsada büyük fatihin kemikleri bulunduğunu söylemekte hakları olduğunu düşünmektedir.
    Bu yer Çin Seddi'nin öte tarafında, Ho-ang’ın güneyinde, 40 derece kuzey ve 109 derece doğudadır.
    Bu fikre göre, Cengiz Han’ın neslinden Moğol prensi bir tanıklığı nakleder. Bu tanıklık belki de belirsiz
    raporlardan ve birbirine uymayan bilgilerden daha önemlidir.
    Kalaylı alim Ye Lui Tchou Tsai
    Cengiz Han’ın dikkatini çeken bu genç Kataylı kadar, çok az kişi hayatında, bu derece güç bir rolü
    oynamak mecburiyetinde kalmıştır. Çin filozofları içinde birinci olmakla beraber, ordu nereye gittiyse o da
    gitti ve Moğollar felsefe, yıldız ilmi ve tıp tahsil eden bu gencin ağır mesaisini kolaylaştırmadılar. Yay
    imalinde ustalığıyla tanınan bir subay, bir gün, uzun sakallı büyük Katay’lı ile eğleniyordu:
    “Bir ilim adamının savaş yoldaşları arasında işi ne?”
    Ye Lui Chou Tsa’i, ona şu cevabı verdi:
    “Güzel yay yapmak için ağacı işlemesini iyi bilen bir adam lazımdır. Fakat koca bir ülkeyi idare için,
    hakim bir adam olmak gerekir.”
    Genç filozof ihtiyar fatihin sohbet arkadaşı oldu ve Batıya doğru uzun yürüyüş süresince Moğollar
    kıymetli talan eşyalarını toplarlarken, o da kitapları, yıldız ilmi masalarını şahsen kullanmak üzere topladı.
    Ordunun geçtiği memleketlerin coğrafyasını kaydediyor ve orduda salgın bir hastalık çıktı mı, kendisiyle
    alay eden subaylardan bir filozof intikamı almaktan zevk duyuyordu, çünkü onlara Ravent özü şırınga
    ediyor ve iyileştiriyordu.
    Cengiz Han kendisini çok takdir ettiği için, o da ordunun geçişini gösteren katliama engel olmak için hiç
    bir fırsat kaçırmıyordu.
    Bir rivayete göre, aşağı Himalaya boğazlarında Cengiz Han, karacaya benzeyen, fakat yemyeşil ve tek
    boynuzlu acayip bir mahlûk görmüş ve Ye Lui Tchou Tsai’yi çağırarak bu hayvan hakkında izahat
    istemiştir.
    Kataylı ağır bir sesle şu cevabı vermiştir:
    “Bu garip hayvana Kiyo-Tuan derler. Yer yüzünün bütün dillerini bilir, yaşayanları sever ve katliamdan
    nefret eder. Bize görünüşü hiç şüphesiz senin için bir uyarı olacak. Ey benim Han’ım, gel bu yoldan dön!”
    Cengiz’in oğlu Ögeday’ın saltanatı zamanında Kataylı, imparatorluğu bilfiil idare etti ve Moğol
    zabitlerinin doğrudan doğruya ceza uygulamalarına engel oldu. Bunun için hakimler ve hazineyle meşgul
    olmak üzere vergi tahsil memurları tayin etti. Canlı zekası ve sakinlikle gösterdiği cesaret, göçebe fatihlerin
    hoşuna gidiyor ve kendisi de onlar üzerinde etki yapmasını biliyordu. Ögeday içki kullanıyordu. Halbuki
    hükümdarın mümkün olduğu kadar fazla yaşaması Ye Lui Tchou Tsai’nin menfaatineydi.
    Serzenişleri Han’ın üzerinde hiçbir etkide bulunmayınca, Kataylı bir gün kendisine içinde uzun süre
    şarap durmuş bir kase getirdi. Şarap, kasesinin iç duvarını aşındırmıştı:
    “Eğer şarap demiri böyle aşındırırsa, bağırsaklarınızı ne hale getirdiğini bir düşünün!" dedi. Ögeday
    bundan sonra içki konusunda ileri gitmedi. Fakat gene ifratıdır ki, ölümüne sebep oldu.
    Bir gün danışmanının bir hareketine hiddetlenerek, Ye Liu Chou Tsai’yi hapse attırdı. Sonra fikrini
    değiştirerek, onun hapisten çıkarılmasını emretti. Fakat Kataylı hapishanedeki hücresini bırakmadı. Ögeday,
    danışmanın neden tekrar saraya gelmediğini öğrenmek için bir memur gönderdi. Kataylı şu cevabı gönderdi:
    “Sen beni danışman tayin ettin. Sonra beni hapse attın. Demek ki kabahatim vardı. Şimdi beni hapisten
    çıkarıyorsun, demek ki, masumum. Senin için beni oyuncak gibi kullanmak güç bir iş değildir. Fakat bu
    durumda memleket işlerini nasıl idare edersin?”
    Kendisini eski vazifesine iade ettiler ve bu milyonlarca halkın hesabına iyi bir şey oldu.
    Ögeday öldükten sonra ihtiyar Kataylının elinden geniş yetkilerini aldılar ve onun görevini Abdürrahman
    isminde bir Müslüman’a verdiler. Yeni danışmanın sert tedbirlerinden kederlenen Ye Lui Chou Tsai, kısa
    bir süre sonra öldü.
    Bazı Moğol subayları, Hanların sarayında senelerce büyük bir servet yığdığını düşünerek, Kataylı ’nın
    ikametgahını yağma ettiler. Müzik aletleri, el yazmaları, haritalar, kitabeler kazılı taşlardan oluşan gerçek bir
    müzeden başka bir şey bulamadılar.
  • "Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok, burada dursun."
    Birhan Keskin, fakir kene

    "Sabahları kitap mürekkebinin kokusunu içime çekmeyi severim."
    Umberto Eco

    "Biraz param olduğunda kitap alırım; param artarsarsa yiyecek ve giysi alırım."
    Desiderius Erasmus

    “Kendini yanlış hikayede bulursan ayrıl.”
    Mo Willems

    “Yorgun olduğumuzda, uzun zaman önce fethettiğimiz fikirlere saldırıyoruz.” -
    Friedrich Nietzsche

    “Halkın işine kayıtsızlık için iyi adamların ödediği bedel, kötü adamlar tarafından yönetilir”
    Platon

    “Kazanırsan, açıklamana gerek yok… Kaybedersen, açıklamak için orada olmamalısın!”
    Adolf Hitler

    “Mutluluğu, en karanlık zamanlarda bile, sadece ışığı açmayı hatırlarsa bulur .”
    JKRowling

    “Bana kapitalist göster, ben de sana kan emici göstereceğim.”
    Malcom X

    “En iyi intikam düşmanınız gibi olmamaktır.”
    Marcus Aurelius

    “Kafanı aslanın ağzına sokarsan, bir gün onu ısırırsa şikayet edemezsin.”
    Agatha Christie

    “Her insan, yapmadığı tüm iyiliklerden suçludur.”
    Voltaire

    Sakın unutma, ellerin cebindeyken başarı merdivenlerini çıkamazsın.

    Bir kadın seninle konuşurken, söylediklerini gözlerinle birlikte dinle.
    Victor Hugo

    Diktatörlük gerçek olduğunda, devrim bir hak haline gelir.
    Victor Hugo

    Kıskanç olmayan aşk ne doğrudur ne de saf.
    Victor Hugo


    “Hayatta daima gerçekleri savun! Takdir eden olmasa bile, vicdanına hesap vermekten kurtulursun.”
    Che Guevara

    “Paranla şeref kazanma, şerefinle para kazan ki; paran bittiğinde, şerefin de bitmesin.” – Nicanor Parra

    Başarı bir bilimdir; Eğer şartların varsa sonucu alırsın. – Oscar Wilde

    Kadınlar sevilmek için yaratılmıştır. Anlamak için değil... – Oscar Wilde


    Kalbinde sevgiyi koru. Onsuz bir hayat, çiçekler öldüğü zaman güneşsiz bir bahçe gibidir. (Voltaire)

    Suçlu bir adamı kurtarmak riskini masum birini mahkum etmekten daha iyidir. (Voltaire)

    Gözyaşları, kederin sessiz dilidir. (Voltaire)

    Önyargılar, aptalların sebeplerden dolayı kullandıkları şeydir. (Voltaire)

    "İnsanların, senin hakkında ne düşündüklerini önemsemeyerek, ömrünü uzatabilirsin" – Bukowski

    "Güzeli güzel yapan edeptir, edep ise güzeli sevmeye sebeptir." – Mevlana



    “Mutlu olmayı yarına bırakmak, karşıya geçmek için nehrin durmasını beklemeye benzer ve bilirsin, o nehir asla durmaz.” – Grange

    Kadınlar sözleriyle değil, gözleriyle konuşur aslında. Bu yüzden onları anlamak için dinlemek yetmez, izlemek gerek...

    Bilge adam hiçbir zaman yaşlanmaz. Sadece olgunlaşır! - Victor Hugo



    İtaat ettikleri zincirlerden aptalları serbest bırakmak zordur. Voltaire

    Dünyada iki farklı insan var, bilmek isteyenler ve inanmak isteyenler. Friedrich Nietzsche

    Engelsiz bir yol bulursanız, muhtemelen hiçbir yere gitmez. Frank A. Clark

    İntikam ve aşkta, kadın insandan daha barbardır. Friedrich Nietzsche



    İçinde dans eden bir yıldız doğurmak için kaosun olması gerekir. Friedrich Nietzsche

    Zihin paraşüt gibidir. Açık değilse işe yaramaz. Frank Zappa

    Karakter kolay ve sessizce geliştirilemez. Sadece acı ve deneyimiyle ruh güçlenir.

    Hayat bir bisiklete binmek gibidir. Dengenizi korumak için hareket etmeye devam etmelisiniz. Albert Einstein

    Akıl, doldurulacak bir gemi değil, yakılacak bir ateştir. Plutarkhos

    Kalbini değiştirerek hayatını değiştirirsin. Max Lucado

    Gücüm onun gücü kadar, çünkü kalbim saf. Alfred Lord Tennyson

    Bir şeyi sevmenin yolu, bunun kaybolabileceğini fark etmektir. Gilbert K. Chesterton

    Dünyayı değiştirmenize gerek yok; kendini değiştirmek zorundasın. Miguel Angel Ruiz


    Affetmek geçmişi değiştirmez ama geleceğin önünü açar. -Paul Boese

    Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır. -Victor Hugo

    İnsanlar seninle konuşmayı bıraktığında, arkandan konuşmaya başlarlar. -Pablo Neruda

    Öğrenmek, akıntıya karşı yüzmek gibidir ilerleyemediğiniz taktirde gerilersiniz. – Çin Atasözü

    Yapmacık olup sevilmektense, kendim olup nefret edilmeyi tercih ederim. -Tom Robbins

    Senin için yapraklarını kopardığım papatyalardan özür diledim dün gece. “Haklısınız dedim, ne sevdiği belli, ne sevmediği. -P. Neruda



    Geleceğimin tam olarak nasıl olacağını hala bilmiyorum ama, bildiğim bir şey var ki içinde sen yoksun. - Post Grad

    Hayattan korkmayın çocuklar;iyi ve doğru bir şeyler yaptığınız zaman hayat öyle güzel ki. - Dostoyevski

    Aslında hayatın en güzel anı; her şeyden vazgeçtiğinde, seni hayata bağlayan birinin olduğunu düşündüğün andır. -Balzac

    Sen benim hiçbir şeyimsin, yabancı bir şarkı gibi yarım, yağmurlu bir ağaç gibi ıslak, hiç kimse misin bilmem ki nesin? -Attila İlhan

    Hayatta bir gayesi olmayan insanlar, bir nehir üzerinde akıp giden saman çöplerine benzerler; onlar gitmezler, ancak suyun akışına kapılırlar. -Seneca

    Ve uyandığınızda ilk hatırladığınız yine “o” olur, nasıl ki uyumadan önce o olduysa! - Kahraman. Tazeoğlu

    Politika politikacılara bırakılmayacak kadar önemli bir konudur. - Charles De Gaulle

    Metodu olan topal, metotsuz koşandan daha çabuk ilerler. - Francis Bacon



    Mutluluğu tatmanın tek çaresi, onu paylaşmaktır. - Byron

    Kadın kocasını daha az sevmeli, fakat daha çok anlamalı; erkek, karısını daha çok sevmeli, fakat anlamaya çalışmamalıdır. - Oscar Wilde

    İnsan aklındakilerle gündüzleri, yüreğindekiyle geceleri uğraşıyormuş. - Can Yücel

    İyi olduğunuz için herkesin size adil davranmasını beklemek, vejetaryan olduğunuz için boğanın saldırmayacağını düşünmeye benzer. - Dennis Wholey

    Küçük şeylere gereğinden çok önem verenler, elinden büyük iş gelmeyenlerdir. - Eflatun

    Anlamlı Özlü Sözler 2019

    Gönlüne en yakın olan kişi, sana en çok zarar verebilen kişidir.


    Eğer aԁaletin temeli intikama ԁayalı ise, bu daha çok adaleti tetikleуecek ve bir nefret zincirini oluşacak.

    Maalesef gerçek bir barış bu dünyada var olamaz.

    Mutluluğun sırrı özgürlüktür. Ve özgürlük sırrı cesarettir. Thucydides

    Bir rüya büyü ile gerçek olmaz; ter, kararlılık ve sıkı çalışma gerektirir. Colin Powell

    Yapabileceğiniz en büyük macera, hayallerinizin hayatını yaşamaktır. Oprah Winfrey

    Bilgelik, herhangi bir zenginlikten daha önemlidir. Sofokles

    Kendisine itaat etmek isteyen, nasıl emredeceğini bilmesi gerekir. Niccolo Machiavelli


    Dünü kurtarmak bizim elimizde değildir, fakat yarını kazanmak ya da kaybetmek bizim elimizdedir.

    Yanında aptal bir kadın olan bir sürü zeki adam görürsünüz ama yanında aptal bir adam olan zeki kadın kolay kolay göremezsiniz. - E.Jong

    Hayat geç kalanları hiç affetmez. - Gorbachov

    Bir gün hayatına birisi girecek ve o gün, daha öncekilerle neden işlerin yürümediğini anlayacaksın. - Elif Şafak

    Mutluluğun değerini, onu kaybettikten sonra anlarız. - Plautus

    Ne kadar hazin bir çağda yaşıyoruz, bir önyargıyı ortadan kaldırmak atomu parçalamaktan daha güç. - Albert Einstein

    Bir kere sevdaya tutulmaya gör; ateşlere yandığının resmidir. - Cahit Sıtkı Tarancı



    Hayat bir öyküye benzer, önemli olan yani eserin uzun olması değil, iyi olmasıdır. - Seneca

    Beni mahveden şey; bana yalan söylemiş olman değil, sana bir daha inanmayacak olmamdır. - Victor Hugo

    İyiliğinize inanılmasını istiyorsanız,ondan hiç söz etmeyin - Blaise Pascal

    İnsanlar başaklara benzer. İçleri boşken başları havadadır, doldukça eğilirler. - Montaigne

    Konuşup konuşmamak bir şeyi değiştirmeyecekse, susmamak için bir neden yoktur. - Nuovo Cinema Paradiso

    İyiliğin bilgisine sahip olmayana bütün diğer bilgiler zarar verir. - Montaigne



    Mutluluk her şeyden önce vücut sağlığındadır. - Curtis

    Şikayet ettiğiniz yaşam, belkide başkasının hayalidir. TolstoyBir araya gelmek bir başlangıçtır, beraberliği sürdürmek bir ilerleme…

    Beraber çalışmaksa gerçek başarıdır. - Henry Ford

    Hayatınızın kalitesini hayatınızdaki insanların kalitesi belirler. - J. Brown

    Kaptanın ustalığı deniz durgunken anlaşılmaz. - Lukianos

    Bazen insan öyle özlenir ki; özlenen bilse, yokluğundan utanır. - Aziz Nesin

    Bilginin efendisi olmak için çalışmanın uşağı olmak şarttır. - Honore de Balzac

    Planınız bir yıl içinse pirinç ekin, on yıl içinse ağaç dikin, yüz yıl için ise insanları eğitin. - Huang-Çe

    Yap gitsin! İnsan en çok hatalarından ders çıkartır. - Al Pacino

    Can paramparça ve ellerim, kelepçede, tütünsüz, uykusuz kaldım, terk etmedi sevdan beni… - Ahmet Arif

    Bir insanın hayatının ikinci yarısı, ilk yarıda kazanılan alışkanlıkların sürdürülmesinden ibarettir.- Dostoyevski


    İyi kararlar tecrübeden kaynaklanır. Tecrübeler ise kötü kararlardan…- Barry LePatner

    Demokrasi, hakkettiğimizden daha iyi yönetilmeyeceğimizi garanti eden bir sistemdir.- George Bernard Shaw

    Peşinden gidecek cesaretin varsa, bütün hayaller gerçek olabilir! - Che Guevara

    Hakları ve zevkleri ellerinden alınan gençler, onların yerine daha gizli ve tehlikeli olanlarını koyar. - J. J. Rousseau

    Bütün sevgileri atıp içimden, varlığımı yalnız ona verdim ben, elverir ki bir gün bana derinden, ta derinden bir gün bana “Gel” desin. - Ahmet Kutsi Tecer

    Arkadaşlık kuvvetli bir bağdır. Paraya ihtiyaç olunca başvurulmazsa, ömür boyu sürer.- Mark Twain

    En kötü barış, en haklı savaştan daha iyidir. - Cicero

    Herkes tarafından doğru kabul edilen şeyler büyük olasılıkla yanlıştır. - Paul Valery

    Beni güzeI hatırIa. Sana unutuImaz geceIer bıraktım, sana en yorgun sabahIar, güIüşümü, gözIerimi, sonra sesimi bıraktım.



    Can paramparça ve eIIerim, keIepçede, tütünsüz, uykusuz kaIdım, terk etmedi sevdan beni…

    Beni güzeI hatırIa. Sana unutuImaz geceIer bıraktım, sana en yorgun sabahIar, güIüşümü, gözIerimi, sonra sesimi bıraktım.

    Sıradan öğretmen anIatır,iyi öğretmen açıkIar,yetenekIi öğretmen yapar ve gösterir,büyük öğretmen esin kaynağı oIur.

    Kimse kimseyi unutmuyor ama asIa karşı tarafın istediği biçimde hatırIamıyor.

    Farzet ki yazdıklarımı anlayabildin. Ya anlamadıkların. Ya yazıp yazıp sildiklerim. Ya yazamadıklarım…

    Yüzüne gülecek kadar dost sandığın kişilerin aslında arkandan konuşacak kadar yüzsüz.

    Bir insanın zekası verdiği cevaplardan değil sorduğu sorulardan belli olurmuş.

    Her insan yanlış yapabilir ancak sadece büyük insanlar yanlışlarının farkına varabilir.

    Hayatta asıl önemli olan şey istediğini almak değil. Aldıktan sonra onu hala isteyip istememektir.

    Eğer dünya sana soğuk geliyorsa, onu ısıtmak için ateş yak. Lucy Larcom

    Birçok insan yirmi beş yaşında ölür ve yetmiş beşe kadar gömülmez. Benjamin Franklin

    Odaklanmak, hayır demekle ilgilidir. Steve Jobs

    Öğrenmeye devam eden herkes genç kalır. Henry Ford

    Kararlarınıza bağlı kalın, ancak yaklaşımınızda esnek kalın. Tony Robbins

    Aşk, hoşgörü ve alçakgönüllülük varsa dünya daha iyi olabilir. Irena Sendler

    Kendinizi olumlu insanlarla çevirin. Melanie

    Arıza bulmayın, bir çare bulun. Henry Ford

    Bence toplumun ilk görevi adalettir. Alexander Hamilton

    Işığın olduğu her yerde gölgeler de vardır.

    Düşünme: ruhun kendisi ile konuşmasıdır. Platon

    Dua, insanın en büyük gücüdür! W. Clement Stone

    En iyi yol dosdoğru gidendir. Robert Frost

    Kendinizde var olana sadık olun. Andre Gide

    Sağırlık kulakta değil; akıldadır. Marlee Matlin
    özlü sözler


    Kariyer yapmak harika! Ama soğuk gecelerde kariyerinize sarılıp yatamazsınız. - Marilyn Monroe


    Aşk Hatalara karşı Daima Kördür, Daima Mutluluklara Meyillidir, Kanun Tanımaz, Kanatlıdır ve tutuklanamaz. Kafaların Bütün Zincirlerini Kırar geçer. - William BIake

    Mutluluğun formülü, gerektiğinde önemsiz şeylerle meşgul olabilmektedir. - Edward Newton

    Başarının sırrını bilmiyorum ama başarızılığın yolu herkesi memnun etmeye çalışmaktan geçer. - Bill Cosby

    Eğer insanlar hiç salakça şeyler yapmasaydı, akıllıca işler yapılamazdı. - Ludwig Wittgenstein

    Biri sizi bir defa aldatırsa suç onundur. İkinci defa aldanırsanız bilin ki suç sizindir. - Sarah Berhardt

    Zeki bir insan yalnızlıkta, düşünceleri ve hayal gücüyle mükemmel bir eğlenceye sahiptir. - Schopenhauer

    Açalım yüreğimizin kapılarını sonuna kadar, sevelim sevelim sevelim, sevebileceğimiz kadar. - Bedri Rahmi Eyüboğlu



    İdealler yıldızlara benzer. Onlara ulaşamazsınız, ama size yol gösterirler.- Waldo Emerson

    Her şeyi elde edebilirsin. Ama aynı anda değil! - Oprah Winfrey

    Ona şefkatle eğilirken, pır diye uçtu birden, kırık sandığım kanatlarındaki sahtelik ve inancımla birlikte. - Ahmet Muhip Dranas

    Ümit, mutluluktan alınmış bir miktar borçtur.- Joseph Joubert

    Aşk dediğin nedir ki, tenden bedenden sıyrık, çocukların içinde, yaşadığı bir çığlık. - Ahmet Hamdi Tanpınar

    Gömleğin ilk düğmesi yanlış iliklenince, diğerleri de yanlış gider. - C. Bruno

    Bilgili bir ahmak, cahil bir ahmaktan daha çok ahmaktır. - Moliere

    Yaşamak değil, beni bu telaş öldürecek. - Özdemir Asaf

    Tanrı kuşları sevdi ve ağaçları yarattı.İnsan kuşları sevdi ve kafesleri yarattı. - Jacques Deval

    Hayat bazen insanları, birbirleri için ne kadar çok şey ifade ettiklerini anlasınlar diye ayırır. - P. Coelho



    Uzman, dar bir alanda yapılabilecek tüm hataları yapmış kişiye denir.- Niels Bohr

    Sen ne kadar kalsan da geliyorsun benimle. Ben ne kadar gitsem de kalıyorum seninle. - Shakespeare

    Yalnızca bir deli, suyun derinliğini iki ayağıyla anlamaya kalkar. - Afrika Atasözü

    Öyle bir seveceksin ki, yüreğinden kimse ayıramayacak. Ve öyle birini seveceksin ki, seni gözleriyle bile aldatmayacak. - Can Yücel

    Nankör insan, her şeyin fiyatını bilen fakat hiçbir şeyin değerini bilmeyen kimsedir. - Oscar Wilde

    Dünyanın gerçek gizemi görünmeyende değil, görünendedir.- Oscar Wilde

    Kimse kimseyi unutmuyor ama asla karşı tarafın istediği biçimde hatırlamıyor.- Tezer Özlü


    Eskiden ekmek aslanın ağzındaydı şimdi aslan da aç!


    Kız dediğin İstanbul gibi olmalı, Fethi zor, fatihi tek!

    Hani dilimizin ucuna gelip de söyleyemediklerimiz var ya; Allah o sözlerin yolunu açık etsin.

    Aşk; eğri bacaklıyı doğru görme sanatıdır.

    Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.

    Eğer benimle ilgili bir probleminiz varsa bu sizin probleminizdir.

    Aşkın gelişi aklın gidişidir.

    Seni gördüm göreli başım belada,dün gece seni düşünürken kaldım helada.

    Kumarı bırakacağıma bahse girerim!

    Mantık evliliği yapınca ne olacak? Kocanla oturup satranç mı oynayacaksın!

    Bu aralar öyle şanssızım ki hani ağzımla kuş tutsam kuş ağzıma sıçar.



    Bir yıldız gibi kayarım hayatından yapabileceğin tek şey dilek tutmak olur.

    Kartları kader karıştırır biz oynarız.

    Durduk yere sizi terk eden, ya alacağını alamamıştır ya da alamayacağını anlamıştır.

    Kütlesi olmayana yerçekimi dokunamaz.

    Her sinirli kadının arkasında neyi yanlış yaptığıyla ilgili hiçbir fikri olmayan bir erkek vardır.



    Aşk denen zıkkım benim de hakkım.

    Kişinin susması, her zaman söyleneni onayladığı anlamına gelmez. Bazen canı aptallarla tartışmak istemiyordur.

    Mevlana'dan Düşünürlerden Özlü Sözler
    Asalet; boyda değil soyda, incelik; belde değil dilde, doğruluk; sözde değil özde, güzellik; yüzde değil, yürekte olur.
    Ne kadar bilirsen bil, anlatabildiklerin, karşındakinin anlayabileceği kadardır.

    Dost, acı söyleyen değil, acıyı tatlı söyleyebilendir.

    Aşk; topuklarından etine kadar işlemiş bir nasır gibidir. Ya canın acıya acıya adım atacaksın, ya da canını acıta acıta söküp atacaksın. İki yolda da tek bir gerçek olacak; canın çok ama çok acıyacak…



    Dünyanın en güç işi bir şeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir.

    Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap.

    Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol.

    Acı su da, tatlı su da berraktır. Sakın görünüşe aldanma… Görünüşte herkes insandır ama gerçek insan hal ehli olandır.

    Adam savaşmakla çetin er sayılmaz, öfkelendiği zaman kendini tutabilendir çetin.

    Başta dönüp koşan nice bilgiler, nice hünerler vardır ki, insan onunla baş olmak isterse, baş elden gider. Başının gitmesini istemiyorsan ayak ol.

    Başkalarına imrenme, çok kimseler var ki senin hayatına imreniyorlar.



    Bir katre olma, kendini deniz haline getir.

    Bir mum diğer bir mumu tutuşturmakla, ışığından bir şey kaybetmez.

    Birisi güzel bir söz söylüyorsa bu, dinleyenin dinlemesinden, anlamasından ileri gelir.

    Bir insan bilmiyorsa ne istediğini, hem seni ziyan eder , hem kendini…Dibini görmediğin suya dalmadığın gibi, emin olmadığın sevgiye teslim etme kendini.

    Büyük Allah'tan bizler niye terbiye isteriz? Çünkü terbiyesizler, Allah'ın lütfundan mahrumdurlar.

    Terbiyesiz, yalnız kendine kötülük etmez, bütün utanç ve erdem ufuklarını ateşler.

    Cahil kişi gülün güzelliğini görmez, gider dikenine takılır.

    Cibilliyetsize ilim öğretmek, eşkıyanın eline kılıç vermektir.

    Dikenden gül bitiren, kışı da bahar haline döndürür. Selviyi hür bir halde yücelten, kederi de sevinç haline sokabilir.

    Her dil, gönlün perdesidir. Perde kımıldadı mı, sırlara ulaşılır.

    Kendini noksan gören kişi, olgunlaşmaya on atla koşar. Kendini olgun sanan ise Allah'a bu zannı sebebiyle ulaşamaz.

    Nefsin, üzüm ve hurma gibi tatlı şeylerin sarhoşu oldukça, ruhunun üzüm salkımını görebilir misin ki?

    Nerde akan gözyaşı varsa, oraya rahmet gelir.



    Yunus Emre'den Özlü Sözler
    Cümleler doğrudur sen doğru isen, Doğruluk bulunmaz sen eğri isen.

    Bu dünyaya inanma, vefasın bulam sanma. Ömrün veren ziyana, çoğu pişman içinde.

    Ben sevdiğimi demez isem, sevmek derdi boğar beni.

    Akıl bir kişidir, Allah'a bakar.Uyarsan akla uy, ol buhl'ı (cimriliği) yakar.

    yunus emre en güzel özlü sözler
    Durulduğu zamanları olur insanın, yorulduğu zamanlar olduğu gibi, ama ömür götüren kırıldığı zamanlardır.

    Eğer hor eğer hürmet kişiye sözden gelir. Zehr ile pişen asi yemeğe kim gelir.

    Dil söyler kulak dinler, kalp söyler kainat dinler.

    Edebim elvermez edepsizlik edene, Susmak en güzel cevap, edebi elden gidene.

    Zulum ile abad olanın akıbeti berbad olur.

    Sabır saadeti ebedi kalır Sabır kimde ise o nasib alır.

    Yunus sözi alimden, zinhar olma zalimden, korkadurın ölümden, cümle doğan ölmüştür.

    Miskin Adem oğlanı, nefse zebun olmuştur. Hayvan canavar gibi, otlamağa kalmıştır.

    Ey hayat ırmağından su içenler! Gelin soralım canlara ki güzelliği ne oldu da gidiyor. Ben hep seninim diyordu, şimdi neyi buldu da gidiyor?

    Dünya yalan kardeşim, dünya yalan! Var mı yalan dünyada bakî kalan. Mal da yalan, mülk de yalan. Var biraz da sen oyalan.

    Ölümden ne korkarsın, korkma ebedi varsın.

    Dağa düşer kül eyler, gönüllere yol eyler, sultanları kul eyler, hikmetli nesnedir aşk.

    İşitin ey yarenler! Aşk bir güneşe benzer. Aşkı olmayan gönül, misal-i taşa benzer.

    Bu dünyaya gelen gider. Yürü fani dünya, sana gelende gülmüş var mıdır?

    Hoştur bana senden gelen. Ya gonca gül yahut diken. Ya hayattır yahut kefen. Nârın da hoş, nurun da hoş. Kahrın da hoş, lütfun da hoş.

    Cennet cennet dedikIeri, birkaç köşkIe birkaç huri. İsteyene ver onIarı, bana seni gerek seni.

    Eğer bir müminin kaIbin kırarsan hakka eyIediğin secde değiIdir.

    Hiç hata yapmayan insan, hiçbir şey yapmayan insandır. Ve hayatta en büyük hata, kendini hatasız sanmaktır.

    Bir bahçeye giremezsen, durup seyran eyIeme. Bir gönüI yapamazsan, yıkıp viran eyIeme.

    OIsun be aIdırma yaradan yardır..sanmaki zaIimin ettiği kârdir.. MazIumun ahi indirir sâhi.. Herşeyin bir vakti vardır.

    Nefistir seni yoIda koyan, yoIda kaIır nefse uyan. Sabır saadeti ebedi kaIır sabır kimde ise o nasib aIır.



    Annem yaşı ilerledikçe elim kolum ağrıyo diyor, ah be annem benim yaşım kaç ki hergün sol yanım ağrıyor..

    Ufukta bir gemi görsem seni taşıyan, Mavi denize dalardım geriye bakmadan .Uçsuz bucaksız mavilikte arardım beni .Taa ki beni sende bulana kadar.

    Allah’la arandaki perdedir. O perdeyi ateşe at ki ardından Allah görünsün.

    Aklıma gelmek kolay. Marifet, yanıma gelmekte…

    Ben kimim! Beni söylediklerimde arama…!Ben söylemediklerimde gizliyim…!O görmediğin koskoca derya gönlümdür.Gördüğün sahil ise dilim.Kıyılarıma vuran dalgalarıma şaşma..!Onlar aşk’tan gel-git’im.Beni Mecnundan Leyla’dan sorma…! Ben yalnız Mevladan bir izim…!!

    Aşk genellikle Bir Evlilik Meyvesidir. - Moliere



    Gecenin karanlığında, güneşin ışığında, suyun damlasında, selin coşkusunda, kimi yanımdasın kimi rüyamda, ama hep aklımdasın sakın unutma.

    Aşk Güneş Gibidir, Kör Bile Hisseder. - K. KisfaIudy

    Gördüğünü herkes sever, sen onda görmediğini bulacaksın. Eğer gerçek aşk istiyorsan; Ten’e değil, kalbe dokunacaksın. - Bob Marley

    Sen, hayalini kurup, sonunda bulduğum o hayallerimdeki adam değilsin. Sen karşıma çıkıp, bana aşkı hayal ettiren ilk sevgilisin.

    Aşk Dehanın besinidir. - Gustave Flaubert

    Aşk, sakızdan çıkan sözler kadar basit olmaya devam ettikçe, insanlar da onu çiğneyip tükürmeye devam edecekler.

    Ve aşk; hak edenlerin hayali olurken, hak etmeyenlerin oyuncağı oldu.

    Aynaya bakınca kendimi değil kocaman bir yürek .Ve o yürekte ondan da büyük bir sen gördüm.

    O Kadar Yakınsın Ki ,Seni Ben Sandım..Sana O Kadar Yakınım Ki, Beni Sen Sandım..Sen Mi Bensin Ben Mi Senim? Şaşırdım Kaldım..

    Aşk Doğal Değil, insanın Yapısı Bir şey ve onların En yücesidir. - Octavio Pacz



    Aşk bittikten sonra arkadaş kalalım diyenler! Güle başka isim versen değişik kokacak mı?

    Sükut eyledim, ”Kahrı var” dediler. Biraz söyledim, ”Zehri” var dediler. Sustum, kahrından susuyor dediler; biraz konuştum, zehrini kusuyor dediler…

    Ben utangaç bir kalbi taşırım geceden..Ben sana aşık olduğumu, ölsem söyleyemem..- Özdemir Asaf

    Herkesi tersliyorum şu ara. Solundan mı kalktın diyorlar? Hayır ben değil, o kalktı solumdan diyemiyorum!

    Aşk Gözle Değil, Ruhla Görür. - William Shakespeare

    Bana kalsa gökyüzündeki tüm yıldızlar yerine bütün insanlara .Senin gözlerinde ışıldayan bir çift yıldızı gönderirdim.

    İkimizin hayali de aynıysa ortak bir yerde buluşmanın zamanı gelmiş demektir. Mesela sen ve ben aynı hayatta?

    Aşk Duyuruların Bir Hummasıdır. - La Rochefoucauld

    Hayatta en zor olan şey, gerçek aşkı bulmak değildir. Daha da önemlisi onu her zorluğa karşı sürdürebilmektir aslında.


    ”Sel ister bulanık olsun, ister saf olsun madem ki geçicidir, onu konuşarak vakit öldürme. Dünya malı sele benzer.’

    Yüzde ısrar etme, doksan da olur. İnsan dediğinde, noksan da olur. Sakın büyüklenme, elde neler var. Bir ben varım deme, yoksan da olur…

    Aşk Hatırlamalarla Yaşar, Umutlarla Son Bulur. - Refik Halit Karay

    Sana bu satırları gidip gelen aklımla yazıyorum. Sana gidip, aşka gelen bir akılla!

    Kalbin edebi sükûttur. Susan kurtulur. Güzellik dilin altında gizlidir. Sükût, incelik, edep ve zarafet insanı her gittiği yerde sultan yapar.

    İnan gözümde hiçbir değerin yok, ne varsa kalbimde.

    Aşk Dostluğu, Dostluk da aşkı Mahveder. La Bruyere


    Sonra diyorum ki, bu aşkı içime düşürenin şüphesiz bir bildiği vardır.

    Ne seni unutmak için bir çabam var içimde, ne de aşkımı körükleyen bir rüzgar,ne de seni görmeden durabilecek kadar güçlüyüm,ne de seni görmeye dayanacak bir kalbim var

    Gülüşünü seversin, sesini seversin, sohbetini seversin. Sevmek için illa ki yüzünü görmek şart değil; Yüreğinde duruşunu seversin.

    Sen en mükemmel sevgiyi hak edilecek kadar güzel fakat herkesin seni sevmeyi hak etmeyeceği kadar özelsin…

    Yağmur başladı…Gelse de ıslansak dediği biri olmalı insanın…

    Aşk Hafta beş Lira ile geçinemez. - Somerset Maugham

    Üflesen yıkılır hayallerimiz varmış meğer; titremesin diye nefes almaktan bile korktuğumuz.

    Gönlünde olanı benden gizleme ki benim gönlümdeki de ortaya çıksın…



    Bugün ağlamayı düşünüyorsan sakın yapma çünkü bir yerde senin bir gülüşün için yaşayan biri var.

    Bir insan aşık olunca; kıskanır, bağırır, kısıtlar, hesap sorar, sahiplenir… ama; anlayana işte…

    Bir çift göze aşık ve diğer bütün gözlere körüm..

    “Açık çay içerdi hep,demli olunca bardağın diğer tarafından beni göremezmiş, Öyle derdi…” - Cemal Süreya

    Aşk Hiç bir Mani Bilmez, insan kendi kalbinin Seçtiği iIe Daima Mesuttur. - Joseph Shearing

    Bilmeyen ne bilsin seni gamlanma deli gönül, gönülden anlamayana bağlanma deli gönül…


    Aşk iki kişilik bencilliktir. - Antoine De Salle

    Al ömrümü koy ömrünün üstüne, senden gelsin ölüm başım üstüne….

    Kalbin hangi sevgi için çarpıyorsa yeni doğan günün güneşi Seni ona kavuştursun.

    Çünkü aşk, yaralıyken asla bulamayacağınız garip bir kan grubudur.



    Her kapının bir anahtarı vardır, ancak önemli olan anahtar değil, kapının ardındakidir. Eğer kapıyı güzel sözle tıklatırsan kapının arkasındaki yol seni hep doğru yere götürür.

    Aklımda işin yok! Durup durup aklıma gelme…Yanıma gel, Mevzu KALBİMDE!

    Aklını Başına Al Da, Fanî Olan Bu Dünya Zindanında Kimseden Vefa Arama! Bu Dünyanın Vefası Bile Vefasızdır

    “Merhaba sevdiğim; ben o sevmediğin. Bugünde mi geçmedim aklının kıyılarından?” - Ümit Yaşar Oğuzcan

    Aşk Evrenin Mimarıdır. - Herodot

    Denizi kurumuş bir balık gibi, halen senin için çırpınıyorum.

    Ey canımın sahibi Yar! Sen benimle olduktan sonra kaybettiklerimin ne önemi var. - Mevlana

    Aşk Hükmetmez, Terbiye Eder. - J.W.von Goeth

    İngilizce Özlü Sözler
    An unexamined life is not worth living. (İncelenmemiş bir hayat yaşamaya değer değildir.) – Socrates
    Definiteness of purpose is the starting point of all achievement. (Amacı kesinleştirmek her başarının başlangıç noktasıdır.) – W. Clement Stone

    Eighty percent of success is showing up. (Başarının yüzde sekseni ortaya çıkmaktır.) – Woody Allen

    Every child is an artist. The problem is how to remain an artist once he grows up. (Her çocuk bir sanatçıdır. Sorun büyüdükleri zaman da sanatçı kalabilmektedir.) – Pablo Picasso

    Every strike brings me closer to the next home run. (Her vuruş beni bir sonraki sayıya yaklaştırır.) – Babe Ruth

    I am not a product of my circumstances. I am a product of my decisions. (İçinde bulunduğum durumların ürünü değilim. Kararlarımının ürünüyüm.) – Stephen Covey

    I attribute my success to this: I never gave or took any excuse. (Başarımı şuna borçluyum: Hiçbir zaman bahane üretmedim ve kabul etmedim.) – Florence Nightingale

    I’ve missed more than 9000 shots in my career. I’ve lost almost 300 games. 26 times I’ve been trusted to take the game winning shot and missed. I’ve failed over and over and over again in my life. And that is why I succeed. (Kariyerim boyunca 9000 atış kaçırdım. 300 maç kaybettim. 26 defa oyun kazandıracak son şutu kaçırdım. Defalarca başarısızlığı gördüm . Ve işte bu yüzden başarıyı yakaladım.) – Michael Jordan


    Life is 10% what happens to me and 90% of how I react to it. (Hayatın %10’u başıma gelenler, %90’ı da benim buna karşı ne yaptığımdır.) – Charles Swindoll

    Life is about making an impact, not making an income. (Hayat etki yaratmak demektir, gelir yaratmak değil.) – Kevin Kruse

    Life is what happens to you while you’re busy making other plans. (Hayat siz başka şeyleri planlamakla meşgulken olanlardır.) – John Lennon

    Life isn’t about getting and having, it’s about giving and being. (Hayat almak veya sahip olmak değil vermek ve olmak demektir.) – Kevin Kruse

    Strive not to be a success, but rather to be of value. (Başarılı olmak için değil değerli olmak için çabala.) – Albert Einstein

    The best time to plant a tree was 20 years ago. The second best time is now. (Bir ağaç dikmek için en uygun zaman 20 yıl öncesiydi. İkinci en iyi zaman ise şimdi.) – Chinese Proverb

    The mind is everything. What you think you become. (Akıl herşeydir. Ne düşünüyorsanız, onu olursunuz.) – Buddha

    The most common way people give up their power is by thinking they don’t have any. (İnsanların güçten düşmelerinin en genel sebebi ona sahip olmadıklarının düşünmeleridir.) – Alice Walker

    The most difficult thing is the decision to act, the rest is merely tenacity. (En zor şey harekete geçme kararıı vermektir, geriye kalan ise sadece azimdir.) – Amelia Earhart

    We become what we think about. (Ne olmayı düşünüyorsak onu oluruz.) – Earl Nightingale

    Whatever the mind of man can conceive and believe, it can achieve. (Bir insan her neyi hayal edip inanıyorsa, ona ulaşabilir.) – Napoleon Hill

    Winning isn’t everything, but wanting to win is. (Kazanmak herşey demek değildir, ancak kazanmayı istemek herşeydir.) – Vince Lombardi

    You can never cross the ocean until you have the courage to lose sight of the shore. (Sahili gözden kaybetme cesaretini gösteremezseniz okyanusu geçemezsiniz.) – Christopher Columbus

    You miss 100% of the shots you don’t take. (Kullanmadığınız atışların %100’ünü kaçırmışsınızdır.) – Wayne Gretzky

    Your time is limited, so don’t waste it living someone else’s life. (Zamanınız kısıtlıi bu yüzden başkasının hayatını yaşamakla onu boşa harcamayın.) – Steve Jobs





    Devler gibi eserler bırakmak için, karıncalar gibi çalışmak lazım. -Necip Fazıl Kısakürek

    Sözün en güzeli, söyleyenin doğru olarak söylediği, dinleyenin de yararlandığı sözdür. -Aristo

    Hayat merdivenlerini çıkarken, insanlara iyi davranalım çünkü inerken gene aynı insanlara rastlayacağız. -Cenap Şahabettin

    Önce biz alışkanlıklarımızı oluştururuz, sonra da alışkanlıklarımız bizi oluşturur. -John Dryden

    Başarı bir yolculuktur, bir varış noktası değil. -Ben Sweetland



    Hayatta başarılı olanlar, kendilerine gereken bilgileri öğrenmekten bir an geri kalmazlar ve hadislerin sebeplerini her zaman araştırırlar. -Rudyard Kıplıng

    Limiti koyan zihindir. Zihin bir şeyi yapabileceğini kestirebiliği kadar başarılı olur. Yüzde 100 inandığın sürece her şeyi yapabilirsiniz. -Arnold Schwarzenegger

    İnsan sahip olduklarının toplamı değil fakat henüz gerçekleştiremediklerinin toplamıdır. -Jean Paul Sartre

    Deneyim düşüncenin, düşünce ise eylemin çocuğudur. -B. Dısraelı

    İyi bir kafaya sahip olmak yetmez; mesele onu iyi kullanmaktır. -Rene Descɑrtes

    ünlü düşünürlerden özlü sözler

    Her eylemin atası düşüncedir. -Ralph Waldo Emerson

    İyi düşünmek iyidir; iyi hareket etmek çok daha iyidir. -Horace Mann

    Nerede olursanız olun, elinizdekilerle yapabileceklerinizi yapın. -Alex Morrison

    Gerekeni yap ve güce sahip ol. -Emerson

    Akli resimler zihni kalıbımızın biçimlenmesine yardım eder. -Robert Collier

    Ya başlamamalı, ya da bitirmeli. -Ovidius


    Eğer onur kazançlı olsayԁı herkes onurlu olabilirdi. -Thomas More

    Fayԁasız bir hayat erken bir ölümԁür. -Johann Wolfgang von Goethe

    Mutluluk erԁemin ödülü değil erdemin kenԁisidir. -Baruch Spinoza

    Bir sorunu çözmenin en iyi yolu nedenini yok etmektir. -Martin Luther King

    Unutmayın ki imparatorluklar diktikleri çarmıhlarda ancak adaleti sağlayabilirler. Ahlak ve erdem çöktüğünde devleti yönetemezsiniz. -Cicero

    Yok etme ihtiyacının kesin nedeni, insan olmaktır, çünkü insan olmak nesne olmayı aşmak anlamına gelir. -E. Fromm

    Beni korkutan kötülerin baskısı değil iyilerin kayıtsızlığı. -Martin Luther King

    Bari hayvan olarak mükemmel olsaydın. Fakat hayvan olmak için masum olmak gerekir. -Friedrich Nietzsche



    İnsanın kinden kurtulması en yüksek umuda götüren köprü ve uzun süren kötü havalardan sonra görülen gökkuşağıdır. -Friedrich Nietzsche

    Cihan bir avuç çamur, gönül de onun mahsulü. İşte cihanın bütün müşkülü bu bir katre kandan başka bir şey olmayan gönülden fışkırıyor. Biz biri iki görüyoruz, oysa herksin cihanı kendi gönlü içindedir. -Muhammed İkbal

    Dünya, insanın düştüğü maymun ruhunun yuvası olsun diye, şeytan çırağı ideoloji ve politika mimarlarınca, hamur gibi yoğruluyor. -Sezai Karakoç

    Akılsızlar hırsızların en zararlılarıdır. Zamanınızı ve neşenizi çalarlar. -Johann Wolfgang von Goethe

    Cesaret de aşk gibi ümitle beslenir. -Napoléon Bonaparte

    Büyük insanların elinde mal, aşığın gönlünde sabır, kalburda ise su durmaz. -Sadi

    Hiçbir merdivenin olmasa bile kendi başının üstüne çımayı başarmalısın, yoksa yukarıya nasıl çıkarsın? -Friedrich Nietzsche

    Taklit, toplum ruhunun firengisidir. -Sezai Karakoç

    Gerçek hiçbir zaman şiddet tarafından çürütülemez. -E. Fromm

    İnsan beyni değirmen taşına benzer. İçine yeni bir şeyler atmazsanız, kendi kendini öğütür durur. -İbn-i Haldun
    Okumak yalnızca zihni bilgi içeriğiyle donatır, okuduğumuz şeyi bizim kılan , düşünmektir.
    John Locke
    Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir şeylerin olduğunu bilmek en güzel duygulardan biridir.
    Vladimir Nabokov

    “İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir
    Sen kendin bilmezsin bu nice okumaktır.” Yunus Emre

    ” Ölünce unutulmak istemezseniz, ya okumaya değer eser yazın veya yazılmaya değer işler başarın.” Benjamin Franklin

    “Yasalar ölür kitaplar ölmez.”Bulwer Lytton
    “İyi kitaplar babalarını ebedîleştiren çocuklardır.” Eflatun

    “Bir kitap içinizdeki donmuş değerleri parçalayarak bir balta olmalıdır.” Franz Kafka

    “İçinde iyi yanı bulunmayacak kadar kötü kitap yoktur.” Geothe
    “İyi bir kitap insana can veren kandır.” John Milton

    “Dünyayı yöneten kalem mürekkep ve kâğıttır.” Jonathan Swift

    “Ben kitaplarımı değil kitaplarım beni ortaya çıkarmıştır.” Montaigne
    “Kitaplardan insanı tanıdım.” Roosevelt

    “Kitaplar soğuk ama güvenilir dostlardır.” Victor Hugo

    “Kitapları seviyor musunuz öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.” Jules Chore
    “Ahlâk kurallarına uyan veya uymayan bir kitap diye bir şey yoktur kitaplar ya iyi yazılmıştır ya kötü.” Oscar Wilde

    “Kitaplar beynin çocuklarıdır.” J. Swift

    “Bütün iyi kitapları okumak geçmiş anıların o mükemmel kişileri ile konuşmaya benzer.”Anonim

    “Yazarlar ölür kitaplar kalır.” Bulves Ligtton

    “Kâmil odur ki; koya her yerde bir eser
    Eseri olmayanın yerinde yeller eser.”Hadimî

    “Okuduğumuz kitap bir yumruk gibi bizi uyarmıyorsa ne işe yarar?” Franz Kafka

    “Okuduğumuz eser, sizi fikren yükseltip, içinizi iyi duygularla doldurmalıdır.”Alexandre Pope

    “Ümitle açılıp kazançla kapanan kitap iyi bir kitaptır.” Alcott
    “İyi kitaplar okumayan adamın okumuş olmasıyla cahil kalması arasında hiçbir fark yoktur.” Mark Twain

    “Kültür bilginin şuurlaşmasıdır.” Ahmet Selim
    “İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır.” Francis Bacon

    “İlk defa yeni bir kitap okumaktansa okunmuş bir kitabı tekrar okumak daha yararlıdır.” Lord Dudley

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.” Scilus

    “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitaplıktır.” Carlyle

    “Kitap ruhun ilacıdır.” Japon Atasözü
    “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır.” Samuel Johnson

    “Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla ölçülür.” Herbert Spencer

    “Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır.” Sir John Herschell”

    “Kitaplar insanların yolunu aydınlatır.” Çin atasözü
    “Kitap aklın ilacıdır.”Ovidius

    “Okula her şey yapabilirsiniz ama okulun kitaplığı yoksa hiçbir şey yapmamış olursunuz.”J. Ferry

    “Bütün boş zamanınızı gazeteye bağlamayın. Ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitapları okuyun.” Dale Carnegie

    “Yabani uluslar dışındaki her ülke kitaplar tarafından yönetilir.” Voltaire

    “Yaşayan insan zekası ölmüş insanlarla en iyi ilgiyi kitaplarla kurar.” Bouee

    “Hiçbir iyi kitap birdenbire gerçek yüzünü göstermez.” Caryle



    “Mümkün olsaydı her karış toprağa buğday eker gibi kitap ekerdim.” Horace

    “Kitapsız yaşam kör sağır ve dilsiz yaşamaktır.” Seneca

    “Kitaplar zekanın çocuklarıdır.” Jonathan swift

    “Kitaplar uygarlığın önderliğini yapan ışıklardır.” Roosevelt

    “Tanrım bana kitap dolu bir evle çiçek dolu bir bahçe ver.” Konfüçyüs

    “Kitaplarım bana yetecek kadar büyük bir krallıktır.” William Shakespeare

    “Kitapların düşmanları insanlarınki ile aynidir: ateş, nem zaman ve içindekiler.” Paul Valery

    “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.” Balzac

    “Kitaplar benim sevgili dostlarım gerçek yol gösterenlerimdir. Çünkü ikiyüzlülük etmeden bana görevlerimi anımsatırlar.” Alphonse Daudet

    “Otuz yaşına gelinceye kadar kitapları sevmeyen, sonraları da onları anlayacak kadar sevmeyecektir.” Clarendon

    “Eğer bizi yaşamaya ve daha büyük bir susamışlıkla içmeye yöneltemiyorsa kitapların ne anlamı
    var?” Henry Miller

    “Kitaplar çoğunlukla kitabı yazan kimselerin en iyi duygularını en doğru düşüncelerini en sağlam kanılarını en temiz umut ve ülkülerini taşırlar.” Victor Hugo

    “Okuduğunuz bir yapıt sizi fikren yükseltir içinizi doldurursa onun hakkında hüküm vermek için
    başka bir kural aramayınız; yapıt iyidir ve usta elinden çıkmıştır.” La Bruyére

    “Size en çok yardım eden kitaplar sizi en çok düşündüren kitaplardır.” Teodor Walker

    “Kitaplar insanlara çoğunlukla kendi talihlerini açmak için yetenek aşılarlar.” Anonim

    “Kitapları iki gruba ayırmak mümkündür: günün kitapları ve her zamanın kitapları.” Ruskin

    “Kitapsız büyüyen çocuk susuz büyüyen ağaca benzer.” Çin atasözü

    “Kitaplık kurmak tapınak yapmak kadar kutsaldır.” Victor Hugo

    “Kitaplar da dostlar gibi az fakat iyi seçilmiş olmalıdırlar.” Jonerianna

    “İyi bir kitap bir hazineye benzer; sıkıntılı zamanlarda onun yerine geçer.” Halig

    “Kitaplar sessiz öğretmenlerdir.” Gellius

    “Yetişen zekaları kitaplarla beslemeyen uluslar, yıkılmaya mahkumdurlar.” Ovidius

    “Kitaplar kendinize ve başkalarına saygı duymayı öğretecek yüreği ve aklı, dünya ve insanlık sevgisiyle dolduracaktır.” Maksim Gorki

    “Bir insanı öldüren Tanrının aynası, akıl sahibi bir yaratığı öldürmüş olur; ama aklın ürünü olan kitabı yok eden aklın kendisini yok etmiş olur.”John Milton

    Kitap hayatı okumaktır…

    İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır. “Francis Bacon”

    “İlk defa yeni bir kitap okumaktansa, okunmuş bir kitabı tekrar okumak daha yararlıdır.” Lord Dudley

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.” Scilus
    “Bugünün gerçek üniversitesi, bir kitaplıktır.” Carlyle

    “Kitap ruhun ilacıdır.” Japon atasözü

    “Bir tek kitap yazmak için yarım kitaplık eser okunmalıdır.” Samuel Johnson

    “Bir insanın değeri okuduğu kitaplarla ölçülür.” Herbert Spencer”

    “Bir insana okuma aşkı ve onu tatmin edecek kitap verin; emin olun ki bu adam mutlu olacaktır.” Sir John Herschell

    “Kitaplar insanların yolunu aydınlatır.” Çin atasözü

    “Kitap aklın ilacıdır.” Ovidius

    “Bütün boş zamanınızı gazeteye bağlamayın. Ona vereceğiniz zamanın yarısını ayırarak size yeni bir şeyler öğretecek kitapları okuyun.” Dale Carnegie

    “Ulusları ilerleten, yükselten zengin kitaplardır.” Anatole France

    “Hiçbir iyi kitap birdenbire gerçek yüzünü göstermez.” Caryle

    “Bir ulusun en değerli hazinesi, onu yükselten yayınıdır.” Churchill

    “Kitapların düşmanları insanlarınki ile aynidir: ateş, nem, zaman ve içindekiler.”Paul Valery
    “İçinde bir şey bulunmayacak kadar kötü bir kitap yoktur.” Balzac

    “Kitaplar benim sevgili dostlarım, gerçek yol gösterenlerimdir. Çünkü ikiyüzlülük etmeden, bana görevlerimi anımsatırlar. Alphonse Daudet

    “Kitapların yakıldığı yerde insanlar da yakılır.” Heinrich Heine

    “Eğer bizi yaşamaya ve daha büyük bir susamışlıkla içmeye yöneltemiyorsa kitapların ne anlamı
    var?” Henry Miller

    “İnsan sevmiyorum ben. Gerçek insanları sevmiyorum. Fazla sıkıcılar. O yüzden kitaplarda bulduğum ve gerçek olmadıklarını bildiğim insanlar ruhumu dinlendiriyor. “Ali Lidar

    “Televizyonu çok eğitici buluyorum. Ne zaman birisi televizyonu açsa, yandaki odaya gider ve kitap okurum.” Groucho Marx

    “Kitap, zekâyı kibarlaştırır!” Cemil Meriç

    “Bir adama bir kitap sattığın zaman, ona yalnız yarım kilo kâğıt, mürekkep ve tutkal satmış olmazsın, ona tamamıyla yeni bir yaşam satmış olursun. Sevgi, dostluk, mizah ve geceleyin denizde dolaşan gemiler, eğer o kitap gerçekten benim anladığım anlamda bir kitapsa, onun içinde bütün gökler ve yer vardır.” Christopher Morley

    “Okumak insanı bin bir gözlü yapar.” Rainer Maria Rilke

    “Bence kitap okumak, âşık olmaktan veya seyahat etmekten aşağı kalan bir deneyim değildir.” Jorge Luis Borge

    “Şu anda hangi kitabı okuyorsun?” sorusu basit bir soru değildir aslında. “Sen aslında kimsin ve nasıl biri olmak istiyorsun” sorusunu sormanın farklı bir yoludur. Will Schwalbe

    “Kitap okumayan bir kimsenin, okuma bilmeyene karşı bir üstünlüğü yoktur.” Mark Twain

    “İyi kitaplar en gerçek dostlarımızdır.” Francis Bacon

    “Kitaplar çoğunlukla kitabi yazan kimselerin en iyi duygularını, en doğru düşüncelerini, en sağlam kanılarını, en temiz umut ve ülkülerini taşırlar.” Victor Hugo

    “Kitapları seviyor musunuz? Öyleyse hayatınız boyunca mutlu olacaksınız demektir.” Jules Chore

    “Kitaplarda kendimize rastladığımızı sandığımız yerlerin altını çizeriz.” Metin Üstündağ

    “Kitap onu satın alanın malı değildir. Kitabın mülkiyeti olmaz. Kitap, onun parasını ödeyen, alışverişini yapan ve evindeki rafa koyanın malı değildir. Kitap, okuyucusunun malıdır; sayfasını açanın, okuyanın, anlayanın, hissedenin, tat alanın, ondan etkilenenin malıdır. Kelimeleriyle daha çok ünsiyet kuranın, satırlarına daha fazla aşina olanın, harfleriyle arasında gizli bir ruh yakınlığı olanın malıdır.” Ali Şeriati

    “İyi bir kitap, gerçek bir hazinedir.”Bulwer Lytton

    “Kitapların kokusunu seviyordu. Yeni bir kitap açtığında hiç görmediği bir yer, tanışmadığı bir dost gibi kokuyordu.” Rocket Writes a Story

    “Bir kitabın kaderini, okuyucunun zekâsı belirler.”Latin Atasözü

    “Bir kitap yürekten gelmişse, ancak o zaman başka yüreklere ulaşabilir.” Thomas Carlyle

    “Kitaplıklar aklın tedavi yerleridir.”D. Scilus

    “Kitaplar ruhun gıdasıdır.” Japon Atasözü

    “Size en çok yardım eden kitaplar, sizi en çok düşündüren kitaplardır.” Teodor Walker

    “Para ile mutluluk satın alınabilir mi? -Evet. Kitap alınabiliyor mesela.” La Edri

    “Kitaplar, başka bir yerde olmak isteyen insanlar içindir.”Mark Twain

    “Yatmadan önce okuyabileceğiniz iyi bir kitap ya da dergiye sahip olduğunuzu bilmek zevklerin en büyüğüdür.” V. Nabokov

    “Eski Türk filmlerinde görmüşsünüzdür belki… Genç kızlara düzgün yürümeyi öğretmek için başına bir kitap koyar ve kitabı düşürmeden dik yürümesini öğretirler. Demek ki kitap her ne amaçla kullanılırsa kullanılsın, insana düzgün yürümeyi ve dik durmayı öğretir.” Sunay Akın

    “Binlerce kitap okuyun ki kelimeleriniz bir nehir gibi aksın.” Virginia Woolf

    “İyi kitap, okura ‘Yazar benim hakkımda bunca şeyi nasıl biliyor?’ dedirtebilen kitaptır.” Alain De Botton

    “Okuma hevesimi dünyanın bütün hazinelerine değişmem.”Tolstoy

    “Kendimi unutmak için kendimi kollarına attığım ve başımı göğsüne bastırdığım bu işlerden biri de kitaptı. Ne güzel bir unutmalık.” Ali Şeriatî

    “Kitaplarda aradığım, dürüstçe bir oyalanmanın yarattığı hoş duygulardır sadece, ya da amacım öğrenmekse, kendimi tanımama yardım edecek, daha iyi nasıl yaşanacağını ve ölüneceğini bana öğretebilecek bilgi bulmak isterim. ” Montaigne

    “Kitabı eğlence için okumazdım, kitap benim için yeni bir dünya, yeni bir ben yaratmak, kendi derinliklerimi keşfetmek için bir araçtı.” Ertürk Akşun

    “Kimse hoşuna gitmeyecek şeyleri duymak istemez, ne hayatta ne de bir kitapta!” Ayşe Kulin
    Frédéric Gros "un Yürümenin Felsefesi Kitabından:

    Yokluk hissetmeyen kişi zengindir .

    İşte biz, iki ayağı üstünde hareket eden, büyük ağaçlar arasındaki katıksız güç ve haykırıştan ibaret bir hayvanız.

    Sessizlik, ekseriyetle, karşılaştığım insanlardan daha fazla şey öğretiyor bana. #HenryDavidThoreau

    Aslında bizi yalnızlığa sürükleyen çoğunlukla başkasıyla karşılaşmaktır.

    “Bir kere keşfettin mi, kolayca bulursun artık beni; bundan sonraki zorluk beni kaybetmek olacaktır”

    "Dünyadan bir şeyler beklemeyi bırakır bırakmaz, dünya da kendini size verir, bırakır, teslim olur. Hiçbir şey beklemez olduğunuzda, mevcudiyet için bir takviye, karşılıksız bir lütuf olarak sunulur her şey."

    Bana seyyar bir yaşam gerek.

    Güzel bir havada, güzel bir ülkede telaşa gelmeden yol yürümek ve yürüyüşün sonunda da hoş bir manzarayla karşılaşmak, onca yaşam tarzı arasında zevkime en uygun olanı.

    Gecenin büyüsünden sonra...
    ".... sabahlardır inancı doğuran."

    “Şunu bunu yapmak, orada burada gezmek, görmek, yaşamak, basıp gitmek isterdim.”


    Göğün altında yürüyordum, İlham Perileri!
    Ve kul köleydim size;

    Ah tanrım, ne muhteşem aşklar düşledim!

    Sadece kitaplar arasında düşünebilenlerden, aklını kitapların dürtüklemesini bekleyenlerden değiliz biz. Bizim etho-sumuz açık havada, tercihen yolların bile tefekküre daldığı ıssız dağlarda veya deniz kıyılarında yürüyerek, sekerek, tırmanarak, dans ederek düşünmektir...

    Kitapların amacı yaşamayı öğretmek değil (ders verenlerin hüzünlü görevidir bu), içimizde yaşama, başka türlü yaşama isteği uyandırmaktır: Kendi içimizde yaşama imkanıpnı, yaşamın ilkesini bulmak. İki kitabın arasında yaşam sıkıcıdır ( iki okumanın arası tekdüze, gündelik işlerle doludur), ama kitap farklı bir varoluş umudu uyandırır. Kitaplar, gündelik yaşamın sıkıntısından kaçış değil, bir yaşamdan ötekine geçiş aracı olmalıdır.

    Mümkün mertebe az oturmalı;
    açık havada yürürken doğmayan, şenliğine kasların da katılmadığı hiçbir düşünceye güvenmemeli.
    Önyargıların hepsi bağırsaklardan gelir.
    Daha evvel de söylediğim gibi,
    Kutsal Tin'e karşı işlenen esas günah,
    yerinden kıpırdamamaktır.

    Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır.

    "...kişinin tecrübe edeceği şey nihayetinde hep kendidir.”

    Faydasızdı ve aylaklığı onu marjinal kılardı. Buna rağmen hiçbir zaman tamamen pasif de sayılmazdı. Hiçbir şey yapmayabilirdi ama her şeyin izini sürer, gözlemlerdi, zihni hep tetikteydi....

    Bir kere keşfettin mi, kolayca bulursun artık beni; bundan sonraki zorluk beni kaybetmek olacaktır. #Nietzsche



    Elimizle yazarız evet,
    ama "sadece ayağımızla" iyi yazarız!

    "Kendi kendimizin esiriyizdir."

    Bilakis, zamanı hızlandıran acelecilik ve sürattir.

    Çıplak gözle bakar çocuklar, ne görüyorlarsa o...
    "... gerçekçi olanlar çocuklardır; onlar hiçbir zaman genellemelere göre hareket etmezler."

    Mutluluk tekrarlanamaz olduğu için hayli kırılgandır; mutluluk anları nadirdir, bu anlar dünyanın kumaşındaki altın iplere benzer, onları yakalamak gerekir.

    Mutluluk “sarsıntısız ve kesintisiz, tekdüze ve ılımlı bir hareket” ister.

    Yürümek şehirli insanın mantığını, hatta en yaygın şartlanmışlıklarını bile tersyüz eder.

    Azar azar unutulmaya başlanır her şey, insanlar başka şeylere, başka husumetlere dalmışlardır. Hepsi bu kadardır işte.

    Yürürken geri dönmek söz konusu değildir. Çekip gitmiş, yola çıkmışsınızdır, işte o kadar. Yorgunluğun, tükenmişliğin, kendinizi ve dünyayı unutmuş olmanın muazzam keyfini hissedersiniz akabinde.

    Beyinlere işlenmesi gereken bir cümle..
    "Maddi olan şey aldatıcıdır, değişken ve görecelidir, beden bir kılıftır, hakikatse ruhta, fikirde ve zihinde gizlidir."

    Her şeyi bastırır yorgunluk.

    Dünyanın kapısını bir kez çaldınız mı, sizi hiçbir şey tutamaz. Adımlarınızı kaldırımlar yönlendirmez artık. Dönemeçler yıldızlar gibi titrek titrek parlar, o kan donduran seçim yapma korkusuyla yeniden karşılaşırsınız; baş döndürücüdür özgürlük...

    Özgürlük, bir düşün farkına varmamızı sağlar:
    çürümüş,kirlenmiş, yabancılaştıran,
    içler acısı bir medeniyeti reddetmenin ifadesi olarak yürümek.

    Gandi'ye göre gerçek zıtlık Batı ile Doğu arasında değil, güçlerin bir araya toplandığı, hız ve makine uygarlığıyla gelenek, dua ve elişçiliği uygarlığı arasındadır.

    Gevezelik sağır eder insanı: Her şeyi saçma kılar, sizi serseme çevirir, pusulanızı şaşırtır. Gevezelik her zaman her yerdedir, dört bir yanı basar, dört bir yana yayılır.

    ...dilimizin çarçur edilişidir gevezelik.

    "Nereye gidersek gidelim, hoşçakal burası..."

    Çalışmak: birikim yapmak, hiçbir kariyer fırsatını kaçırmamak için hep pusuda beklemek, bir mevkiye göz dikmek, iş yetiştirmek, rakipleri düşünüp endişelenmek. Bunu yap, şunu görmeye git, öbürünü davet et: sosyal ilişkilerdeki baskılar, kültürel modalar, iş yoğunluğu... Her zaman bir şeyler yapmak, peki ya “olmak”? Bunu sonraya bırakırız çünkü hep daha iyisi, daha acili, daha öncelikli olanı vardır. Var olmak yarına kadar bekleyebilir. Ancak yarın da öbür günün işlerini getirir. Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.

    Aklınıza estiği gibi atamazsınız adımlarınızı.

    Hangi sapaktan döneceğinizi şaşırırsanız bedelini ağır ödemek zorunda kalabilirsiniz.

    Biraz tuhaflaştım. Derdim tasam yok, hiçbir şeyi umursamıyor, hiçbir dış etkene kapılmıyor ve hep yalnız kalmak istiyorum.

    "...Zaman ve mekandan sıyrılmanızı sağlayan her şey sizi hızdan uzaklaştırır."

    "...tek bir ihtiyacım var artık: hiç durmadan dua etmek."

    Doğadan gelen güç ile...
    Günün geri kalanını ormanda geçiriyor, ilk çağların resimini arayıp buluyor ve öyküsünü cesurca karalıyordum. İnsanların acınası yalanlarını yakalıyor, hiç sakınmadan insan doğasını tüm çıplaklığıyla ifşa ediyor, onu biçimsizleştiren, başkalaştıran zamanın ve olayların seyrini kovalıyor, insanın yarattığı insanla doğal insanı mukayese ederek onlara söz ve mükemmeliyetçileri içinde yer etmiş, sefaletlerinin gerçek kaynağını gösteriyordum. #Jean-JacquesRousseau


    Hiçbir beklentisi olmayan, bir kuş hafifliği ve tazelik hissi
    Korku ve umudun yarattığı tedirgin dalgalanmalardan kurtulmuş olmak ve hatta kendini bütün kesinliklerin ötesine
    konumlandırmaktır huzur...

    İlk Hıristiyan teologlara göre, bu dünyada sadece birer yolcu olduğumuzdan, evimizi başımızı soktuğumuz bir sığınak, sahip olduklarımızı fazladan bir yük, arkadaşları da yol üstünde karşılaştığımız insanlar olarak görmemizde fayda vardır.

    "Hatırlamak artık hiçbir yaranın kabuğunu kaldırmamakta veya kayıp bir mutluluğun ruhu yoran hasretini uyandırmamaktadır."

    Şehirlerden gittikçe daha çok tiksinir olmuştur; ona göre şehirler kirli ve pahalıdır.

    Tabiata ilgisi olmayan kişi hayata dâir çok şey kaçırır..
    "Doğanın ona söyleyecek pek bir şeyi yoktur."

    Temel olarak umut bir şey bilmek istemez, o yalnızca inanır. İnanmak, düşlemek ve umut etmek tüm edinilmiş bilgileri, alınmış dersleri ve geçmişi hiçe sayar...

    Zengin, kendininkinden daha dolu olmadığını görmek için komşusunun tabağına göz dikerek tıkınır.

    "Onca insan kitaplarını sadece başka kitapları okuyarak yazmıştır; o kitapların pek çoğu havasız kütüphanelerin kokusunu taşır. "

    Gördüğüm, görebildiğim her şey bana aittir. Ne kadar uzağı görüyorsam, o kadar çoğuna sahibim. Yalnız değilim: Dünya bana ait; benim için ve benimle var.

    "Nietzsche için çıkmak, tırmanmak, yükselmek demektir yürümek."
    Frédéric Gros

    Dünya insanı olmak bunu gerektirir...
    Yaşlı uygarlığımıza karşı doğru düzgün bir bağımsız bakış açısı kazanabilmemiz için çok yol almamız gerek, yavaşça, ama hep daha yukarıya. #Nietzsche

    "... çalışmanın sonunda, haddinden uzun odaklanmak zorunda kalındığı için sinirler yıpranır."

    "Vazgeçişle gelen özgürlük."

    Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi.

    Fakat yalnızlığın içine salladığı her kürek özgürlüğünün biraz daha derinleşmesinin işaretiydi.

    Çünkü yürüyen insan kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer.

    Yürümeden hiçbir şey yapmam, benim çalışma odam kırlardır. Masa, kağıtlar ve kitaplardan oluşan bir manzara beni daraltır. Çalışma araç gereçleri bezginlik verir bana, yazı yazmak için masaya oturursam yazacak bir şey bulamam ve bir düşüncem olması gereği de beni tamamen düşüncesiz bırakır.

    Huzur artık hiçbir şey beklemiyor olmanın, yalnızca yürümenin, yalnızca ilerlemenin hissettirdiği tazeliktir.

    "Anıların ağırlığı altında ezilmiyorsu-nuzdur. Her şey mümkündür hâlâ."

    Konuşmadan evvel görmelidir insan. #HenryDavidThoreau

    Can sıkıntısı, boş zihinle karşılaşan bedenin hareketsizliğidir.

    O yüzden doğa insana huzur veriyor demek ki...
    "Doğadan; güneşten, rüzgardan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır."

    Doğadan; güneşten, rüzgardan, topraktan ve gökyüzünden daha hakiki bir şey yoktur; onların hakikati de sonsuz enerjilerinde saklıdır.

    Onca felsefenin, insaniyetin, nezaketin ve haşmetli vecizenin ortasında, yanıltıcı ve boş bir dış görünüşten, faziletsiz şereften, irfansız akıldan ve mutluluk barındırmayan hazdan başkası yok elimizde. #Jean-JacquesRousseau

    Geçmişten alınacak ders yoktur, zira ders almak eski hataları tekrarlamaktır.

    "Dil bir talimatname, bir fiyat listesidir."

    Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar...
    Medeni insanın durumuyla vahşi insanın durumunu hiçbir peşin hükme kapılmadan mukayese edin ve elinizden geliyorsa, medeni insanın kötülüğünden, ihtiyaçlarından ve sefilliklerinden başka, acıya ve ölüme kaç yeni kapı açtığını bir araştırın. #Jean-JacquesRousseau

    Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır.

    Ne yazık ki, uzun zamandır pek çoğumuz, doygunluğa ulaşmanın nesnelere sahip olmaya ve toplumsal itibara dayandığı inancını aşılayan kötü imajların tuzağına düşmüş durumdayız. Aslında çok yakınımızda ve çok basit olan -ve belki de bu yüzden zor görünen- neşeyi aramaya çok uzaklardan başlarız. Halbuki biz çoktandır bunun ötesindeyiz, hep ötesindeydik.

    "... zamanın şakası yoktur."

    Yürürken biri olmama özgürlüğünü yakalarız, çünkü yürüyen bedenin tarihi yoktur, o sadece hareket hâlindeki kadim yaşamdır.

    Bitmeyen karanlık bir tünel. Ve buna yaşamak derler.

    Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.

    'Kopmak zordur' der Nietzsche, ' bir bağı ortadan kaldırmak acı vericidir'.

    Para ruhları boşaltmak, tıp ise yapay bedenler inşa etmek için istila eder sporu.

    Amerika yerlileri, toprağı kutsal bir enerji kaynağı olarak görürlerdi.
    ...
    Toprak ebedi bir güç membasıydı, çünkü o gerçek Anamızdı, bizi besler ve ayrıca bağrında atalarımızı saklardı. Tabiatta dönüşüm onda gerçekleşirdi. Bu yüzden Amerika yerlileri, ellerini gökyüzüne uzatıp yıldızlardaki tanrılardan yardım dilemek yerine, toprakta yalın ayak yürümeyi tercih ederdi.

    Kin, güvensizlik ve nefretin kaynağı ilkel vahşilik değildir. Bu duygular, dünyanın yapay bahçesine hapsolmuş bize aşılanmıştır ve o zamandan beri hiç durmadan tomurcuk vermeye, yeşermeye ve tabiatında merhametli yüreklerimizi boğmaya devam etmektedirler.

    Yapaylık, yani söylevlerin, toplumsal düzenlemelerin, siyasi kanunların yapaylığı benliğin bu saf, şeffaf hâlini puslandırır. O hâlde, her daim, bize sunulanları değil, bunların ardında sükunutle varlığını sürdüren hakikati aramak gerekir.

    Hiçbir zaman yalnız ve yürüyerek yaptığım seyahatlerdeki kadar düşünmedim, var olmadım , yaşamadım, kendim olmadım ...

    Yürümek öfkeyi söküp alır, insanı arındırır.

    "... bazen etabı tamamlamak için önümüzde hâlâ gidilecek birkaç saatlik yol varken, bir de üstüne yol dikleştiğinde, bedenin ağırlığı her adımda kendini iyice hissettirir, dizlerin üstünde bir örs vardır sanki."

    Öldürmek değil de durdurmaya çalışsak....
    Thoreau, “Sanki sonsuzluğu yaralamadan zamanı öldürebilirmişiz gibi,” diye yazmıştı.

    Deniz ve alabildiğine gökyüzü! Bunca zaman ne diye işkence etmişim kendime!

    "Kopmak zordur," der Nietzsche,

    Yoksulun tek zenginliği bedenidir
    Yürüyen kişi toprağın evladıdır .

    Kendimde doğal olan ne bulabileceğim? Kitaplarda değil, sadece yalnız başına yürüyerek bulabileceğim şey ne?

    Tüm dünya gelip geçici bir barınaktır.

    Tecrübenin verdiği rahatlık bu olsa gerek..
    Yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner.

    Gandhi'den...
    Yalnız yürü.
    Çağrına kulak vermiyorlarsa eğer, yalnız yürü;
    Korkar da dehşet içinde duvara dönerlerse yüzlerini,
    Ah sen, kara bahtlı,
    Aç zihnini ve yalnız konuş.
    Yoldan cayar da, bırakırlarsa yabanda seni,
    Ah sen, kara bahtlı,
    Yolun üstündeki dikenleri çiğne ve
    Kana bulanmış o yolda yalnız yürü.

    Kırılma dışarıdan gelmek zorundadır. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız: Her şey başlar başlamaz bıkkınlık verir çünkü başlangıcı yapan sizsinizdir.

    Yaşamlarını ofiste klavye tıkırdatarak geçiren o dalgın, soyutlanmış insanları düşünüyorum. Dedikleri gibi ''bağlılar'', peki ama neye? Saniyede bir değişen enformasyona, imaj, sayı, tablo, grafik seline bağlılar. İşten sonraysa doğru metroya veya otobüse giderler, yani hep hıza bağlıdırlar; bu sefer bakışlar telefon ekranına mıhlanır, parmaklar hafifçe de olsa hâlâ hareket hâlindedir, mesajlar, görüntüler akmaya devam eder. Ve daha günü görmeden akşam olur. Sıra televizyondadır, alın size bir ekran daha.
    Peki bu insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar?

    İlk insanı içinde bulmanın çabası..
    "... bu gün boyu süren yürüyüşlerde kültürle, eğitimle, sanatla bozulmamış doğal insanı bulmaya yönelik çılgın planının çatısını kurar."

    Kırılma dışarıdan gelmek zorundadır. Bu durum sizi çetin bir sınavla yüz yüze getirir ve arzularınızın ne kadar kısır olduğunu anlarsınız. Canınız sıkılırken her an yinelenen bir tatminsizlik, başlangıçlara karşı bir tiksinti duyarsınız: Her şey başlar başlamaz bıkkınlık verir çünkü başlangıcı yapan sizsinizdir.

    "Enerjiyi heba ederek değil, enerjiyi harekete geçirerek ilerlemek..."

    Tecrübenin verdiği rahatlık bu olsa gerek..
    Yetişkin kimse her şeye ardında bıraktığı yılların tepesinden bakar. Tecrübeyle gelen bakış açısıysa her şeyi aynı seviyeye çeker, bir araya yığar, yavanlaştırır. Her şey aynıya döner.

    Erozyon, bağıra bağıra geliyor.
    "... insanlar hiç toz kaldırmadan, birbirleriyle temas etmeden hangi boyutta, hepsi birbirinin aynı hangi mekanda, yağmurmuş, güneşmiş hiçbir şeyin fark etmediği hangi zaman diliminde yaşıyorlar? Yollar ve patikalarla bağı kopmuş bu hayatlar, insanlık durumunu unutturuyor onlara, sanki zamanla değişen hava, erozyon yaratmazmış gibi.

    "Ruh bedenin gururudur."

    Azar azar unutulmaya başlanır her şey, insanlar başka şeylere,başka husumetlere dalmışlardır.Hepsi bu kadardır işte.

    Bazı kitaplarsa ferah havayı solur; dışarının zindeleştiren havasını, ulu dağların rüzgarını, göğe uzanan sarp kayalıkların zangırdatan buz gibi soluğunu ya da çamların arasından geçen Güney yollarının taze ve serin sabah esintisini. Bu kitaplar nefes alır. Mağrur, ölü bir bilgeliğe bulanıp ağırlaşmamışlardır."

    On altı yahut yirmi yaşındayken hafif umutlardan başka yükün
  • 214 syf.
    ·7 günde·Beğendi·8/10
    > Adaletin, hak ve hukukun, düşüncenin ve özgürlüğün bizler için daha da önemli olduğu şu son günlerde okumuş olduğum bu güzel kitaba dair incelemem ve düşüncelerimin aktarımıdır. Sen, “SPOİLER AVCISI” arkadaşım, sen bu incelememe sakın yaklaşma! Yaklaşsan bile, zahmete katlanıp okuyacağın bu incelemenin içeriğinden bırak bir spoiler bulmayı, spoiler nerede diye ararken, beyninin yanacağından ve okuduklarından zerre anlamayacağından adım gibi eminim. Onun için hiç mi hiç zahmete katlanma ve benim incelemelerimden uzak dur. Bunu hem benim adıma hem de sevdiğim, incelemelerine emek veren tüm arkadaşlarım adına söylemeyi kendime görev ediyorum! Güne Pachelbel - Canon In D Major. https://www.youtube.com/watch?v=NlprozGcs80 ile başladım ve sonrasında incelememi sakin kafa ile yazarken dinlenebilecek en güzel şeyin Adagios https://www.youtube.com/...qmLG7v1w&t=3622s olduğuna karar kılarak klavyemin üzerinde sihirli parmaklarımı uçurmaya başladım. Bu eser iki yıldır okunacaklar arasında beklemekteydi ve çok sevdiğim, merakla takip ettiğim değerli ekonomist, gazeteci yazar Emin ÇAPA’nın önerilerinden birisiydi. Onun tavsiyelerine ve kitaplara dair görüşüne değer veriyorum. Bu sebeptendir ki, bu gibi kitapları okurken, kitap içinden kaynak kitap bula bula kendimi eğlendirerek okuma hayatıma farklı bir bakış açısı ile devam ediyorum. Umarım sizleri bugün gene uzun uzadıya tarih yolculuğunda yormuş olmayacağım düşüncesi ile şimdi yavaş yavaş konuya geçebilirim.


    > Profesör Carlo Ginzburg 'un kaleme almış olduğu bu Peynir ve Kurtlar kitabı, 1975 yılında yayınlanan Fransız tarihçi Emmanuel Le Roy Ladurie’nin kaleme aldığı Château de Montaillou (Bir Fransız köyünde Katolikler) adlı eserinin benzer bir emsali değildir. Profesör Ginzburg, belki de cesaret edip okuyacağınız bu kitabı ile sapkın bir toplumdan ziyade, izole edilmiş olarak yaşayan bir bireyi kaleme alıyor ve onun bu zorlu mental ve tinsel manevi yaşam mücadelesini bizlere aktarmaya çalışıyor. Bu güzel kitabıyla o dönemin bazı niteliklerini bizlerle paylaşıyor. Dönemin Roma Katolik toplumunda var olan ve neredeyse tamamen Ortodoks olmayan fikirlerin şaşırtıcı cesaretini ve erdemini ortaya koyuyor. Orta Çağ'ın açıkça ifade edildiği gibi, 'inanç çağı' olduğu okur tarafından anlaşılıyor, çünkü o döneme ait bütün kanıtlar, tarihi kaynaklara ait bize ulaşan birçok şey dönemin rahipleri ya da manevi kalemleri tarafından yazılmıştı. Bu süreç, matbaanın icadı ve icadından sonraki birkaç yüzyıl daha böyle ilerledi de diyebiliriz. Dini liderlerin, önde gelen rahiplerin sansürler ve baskılar ile kitleye hâkim olduklarından dolayı, o dönemi bir nevi inanç yüzyılları gibi görmek ya da düşünmek olası mümkündür. Günümüzde sıradan bir hayat süren, eğitimsiz, dünyadan bihaber insanların ne düşündüğünü bilmek çok zor olmasa gerek, ama dönemin şartları gereği Katolik yöneticileri tarafından bunu bilmek, kestirmek pek de kolay bir şey değildi. İşte sadece bu döneme ciddi manada eğilen Robert Mandrou ve Peter Burke gibi tarihçiler, o dönemde ne olup bittiğini esaslı bir şekilde ele alanlardandır. Ama Profesör Ginzburg bu konuda şanslıydı ve daha dikkat çekici başka kanıtlar ve birisini, Menocchio’yu buldu.

    “İlginç olan her şey karanlıkta geçer.
    Hiç bilinmez insanların gerçek hikâyesi.” #43843205


    Kitaba Dair:

    > Menocchio olarak da bilinen Domenico Scandella, İtalya'nın Friuli-Venezia Giulia bölgesine bağlı Pordenone ilinde bulunan bir komünde, Montereale Valcellina 1532 doğdu ve 1599 yılları arasında yaşadı. Venedik cumhuriyetinin bir parçası olan Friuli'deki küçük bir tepe kasabası olan Montereale'de neredeyse bütün hayatını geçiren ve sade yaşama sahip basit bir değirmenciydi. Hayatını değirmencilik yaparak sürdüren Menocchio, fakir olan ailesinin de geçimini buradan sağlamaktaydı. 16. yüzyılda değirmenler, ağırlıklı olarak dış dünya görüşüne kapalı toplumlarda bir buluşma yeri ve sosyal ilişkilerin yürütüldüğü yerlerdendi. Bir birahane misali, 'fikir alışverişi ve eşten dosttan alınacak havadisler için uğrak bir yerdi' ve değirmencilik, 'yeni fikirlere son derece elverişli ve onları yaymaya meyilli bir meslek grubuydu'. Öğütücüler, Orta Çağ dönemsel mezheplerinde ve 16. yüzyıl Anabaptistleri döneminde daha çok öne çıktılar. Ginzburg, aynı zamanda, Menocchio ile benzer düşüncelere sahip olan ve Modena’nın dağlarında yaşayan bir değirmenciyi daha ele almıştır.

    > Vakti zamanında Venedik, İtalya'daki en liberal ve din karşıtı devletti ve 17. yüzyıl başında İngilizler, Venediklileri neredeyse fahri Protestanlar olarak görüyorlardı. O dönemin burjuva aristokrat hükümeti, Friuli’deki soylular ve köylüler arasında var olan şiddetli düşmanlığı destekliyordu. Friuli, Avrupa'da, köylülerin betimlerini Parlamento'nun yanında temsil eden bir organ olması bakımından benzersizdi. Menocchio, 16. yüzyıl standartlarına göre nispeten özgür bir toplumda yaşıyordu ve 1584'te dini sapkınlıktan ilk yargılandığında soruşturmacıya, Venedik düzenlemelerinin Engizisyon tarafından yapılan bütün mahkemelerde laik bir görevli bulunması gerekliliğini hatırlatan bir savunma eyleminde bulundu.

    > Profesör Ginzburg, Menocchio'nun mahkemede geçen sorgusunu genellikle ikili diyaloglar çerçevesinde ela aldı ve biz okurlara ara açıklamalar ile konu hakkında gayet anlaşılır bir gidişat sundu. Bu yargılama öncesi ve sonrasında, Menocchio’nun kendisini okudukları hakkında çok düşünen ve bu koca dünyada yalnız hisseden birisi olarak görüyoruz. Aslında okuduğu ve bu okuduklarından yola çıkarak bazı düşüncelerinin tehlikeli olduğunun farkında olan Menocchio, ancak sorgucuların, hâkimlerin ve kitlenin önünde karşı konulmaz, bilgi dolu bir tavır sergiliyordu. Fikirlerini, zaman zaman en şeffaf biçimde, büyük bir tedbirsizlikle onlara, orada bulunanlara aktarıyordu. Salonda bulunan sorgu ve Engizisyon heyeti duyduklarından rahatsız olmuştu ve Menocchio'nun sapkınlıklarını tanımlayabilmek adına, onun bu haletiruhiyesinden elle tutulur bir anlam çıkarma gayretindeydiler. Bu duruşmalar esnasında kayıtlara geçen 11 kitaptan bahsedildi. Bu kitaplarının bir kısmı kendisine ait olanlardı ve bazıları ise ödünç alınmıştı. Bu okumuş olduğu eserlerin, Menocchio gibi insanlara yeni fikirler getirmiş olma ihtimalinde kilisenin manevi baskısının önemini de küçümsememeliyiz. Sir John Mandeville'in, 14. Yüzyıl Seyahatleri’nin İtalyanca çevirisi ona İslam, Hindistan ve Çin dinlerinin, oldukça farklı medeniyetlerin varlığının bilinci de ortaya koymuştur. Kayıtlarda pek rastlanılamadıysa da, muhtemelen 1547’de Venedik’te İtalyanca çevirisi yapılmış olan bir Kuran’ı da okuduğu düşünülmektedir. Bu bize o zamanın yönetiminin göreceli liberalizminin bir başka örneğini de göstermektedir: Eğer yanlış hatırlamıyorsam, Kuran, 1649’a kadar İngilizcede neredeyse hiç görünmemiştir.

    > Ginzburg’a göre, Menocchio’nun, ‘kendisinde sıkı bir şekilde yerleşik olan fikirlerinin ve inançların teyidini ararken sanki tek taraflı ve keyfi’ bir okuma eğilimi içerisinde olduğunu vurguluyor. Şayet konuya ilgisi olanlar varsa onlarda hatırlayacaklardır ki, 1660 yılında II. Charles’ın tekrar tahta çıkışından sonra Puritan vaizi John Bunyan’ın vaazlarının kışkırtıcı olduğuna hükmedildi ve 1672’ye kadar Bedford’da hapsedildi. John Bunyan Kuran'ın İngiltere'de yayınlanmasından sonra da benzeri sorun ve sıkıntılarla karşı karşıya kaldı. Profesör Ginzburg, Amerika’nın yerlilerinin açıklamalarını okumaktan şüpheci sonuçlar çıkaran ve çok farklı bir entelektüel seviyede faaliyet gösteren çağdaş bir yazar olan Michel de Montaigne’ye de değiniyor. Bernard de Mandeville'den örnekleme yapan Menocchio, bütün manevi dinlerde iyi insanlar olduğu görüşünü öne sürüyor:

    “Hristiyan olarak doğduğuma göre Hristiyan olarak yaşamak istediğimi, ama Türk olarak doğsaydım Türk kalmak isteyeceğimi işte bu yüzden söyledim”. (s.87)

    > İtalyan yazar Giovanni Boccaccio'nun Decameron'unun oldukça şaşırtıcı bir kaynağa atıfta bulunan Menocchio, “Her insan inancının haklı olduğunu söyler, ama hangisinin doğru olduğunu bilmiyoruz.” sonucuna vardığını ifade eder. Tüm bu okudukları aracılığı ile hoşgörüyü ve başkalarının görüşlerine olan saygı aradığı düşüncesi o günün Engizisyon’cularına değilse de, biz okurlara daha mantıklı gelmektedir. Başka mantıklı bir kaynağa, il Fioretto della Bibbia’ya atıfta bulunan Menocchio; “Yüce Tanrı, Kutsal Ruh'u herkese, Hristiyanlara da, sapkınlara da, Türklere de Yahudilere de vermiştir; hepsini sever, hepsinin ruhunu da aynı şekilde kurtarır.” #43886185 fikrine kapıldım der.

    > Bu yüzden Profesör Ginzburg'un asıl üzerinde durduğu esas mesele, Menocchio'nun okuduklarını net olarak anlamadığı, ama okuduklarının aracılığı ile mental olarak aklına getirdiği bu manevi düşünceleri, fikirleri tanımlamak, açıklamak için kafa yorduğudur. Menocchio'nun mahkeme tutanak kayıtlarındaki davranışlarından, sanki bu dünyadaki bir başka yarıktan çıkmış gibi, neredeyse anlaşılmaz görünecek kadar sıra dışı olan köklü bir kültürel tabaka ortaya çıkmaktaydı. Bu durum sadece yazılı kitapların sayfalarından filtrelenmiş bir reaksiyonu değil, aynı zamanda indirgenemez bir sözlü kültür kalıntısı içermekteydi. Burada dikkate alınacak öncelikli şey, basit bir değirmenci konuşması ile Kilise ve dünyayla ilgili kendi görüşünü ve düşüncelerini dile getirmeye cesaret ediyordu. Sonrasında önem arz eden ikinci mesele ise, kendisinin etkileyici düşüncelerinde geçen kelimeler içinde fermente olan dünyanın belirsiz, anlaşılmaz görüşünü ifade etmek için kullandığı betimlemelerdi. Kitaplarda geçen cümle veya cümlelerden kazanmış olduğu deneyimler aracılığı ile fikirlerini formüle ederek kendisine özgü bir savunma tarzı yaratışıydı.

    Tanrı Baba'nın da sevdiği birçok çocuğu vardır; Hristiyanlar, Türkler ve Yahudiler. Her birine kendi düsturuna göre yaşama isteği vermiştir, hangisinin en doğrusu olduğunu da biz bilemeyiz. Hristiyan olarak doğduğuma göre Hristiyan olarak yaşamak istediğimi, ama Türk olarak doğsaydım Türk kalmak isteyeceğimi işte bu yüzden söyledim. (s.86-87) #43989045

    Menocchio; 'Anlayamıyor musunuz, engizitörler* bildiklerini bilmemizi istemiyor!' diye diğer bir köylüye bağırdı. (engizisyon mahkemesi üyeleri)

    "Kilise'nin kanunu ve emirlerinin hepsinin aslında ticaret olduğuna inanıyorum; hayatlarını bununla kazanıyorlar." #43887505

    > Fakat Reform ve baskının yayınladığı 'sözlü kültür' de neydi? Menocchio'yu bunları okumaya iten etken ve sebepler nelerdi? Neden “Kutsal metinler insanları aldatmak için uyduruldu” düşüncesine hâkimdi? Dini tasvirleri, törenleri, kutsallıkları, azizlerin günlerini, kilisenin gücünü, servetini ve yine Kilisenin insanlar üzerinde olan ekonomik baskısını ve papazların İlahi Güç ile inananlar arasında olan arabuluculuklarını reddetti. Daha olumlu bir şekilde, Menocchio, Engizisyon mahkemesi ününde “Gözle görülebilecek ve algılanabilecek her şey Tanrı'dır... Bizler birer tanrıyız.” deme cüretini gösterdi. Ölmüş olan sevdiklerimiz ya da insanlar için dualar yerine “hala bu dünyada iken birbirimize yardım etmeliyiz” ve “Komşumuzu sevmek, Tanrı'yı sevmekten daha önemlidir.” Görüşünü savundu. Onun bakışı açısından bu bir dini, manevi görevden çok ahlaki bir yaklaşımdı. Kendisinin üzerinde durmuş olduğu bu görüşlerin birçoğu, bulundukları yüzyılın ortalarında Friuli'de bulunan Anabaptistler tarafından yapılmaktaydı ve mahkemenin görüşü, kendisinin bu tür gruplarla temas halinde olmuş olabileceğiydi, ancak bu asla ispat edilemedi. Bunların dışında, Engizisyon tarafından yasaklı olan yerel bir İncil'e de sahipti.

    "Siz papazlar ve keşişler, siz de Tanrı'dan daha fazla şey bilmek istiyorsunuz, şeytan gibisiniz, yeryüzünde Tanrı olmaya kalkıyorsunuz, şeytanın izinden giderek Tanrı'nın bildiği kadar bilmek istiyorsunuz. Aslında bir insan ne kadar çok bildiğini sanırsa, o kadar az biliyor demektir." #43887332

    > Okuduktan sonra da anlayacağımız üzere, kitaplar Menocchio için sadece bir 'kaynak' olmaktan da öteydi. Düşüncelerinde 'cennetin var olduğuna inanmıyordu, çünkü cennetin nerede olduğunu bilmiyordu'. Dünyanın Tanrı tarafından yaratılmadığını, ancak 'doğal bir işleyiş içerisinde olan döngü' ile 'dünyanın en mükemmel özü sayesinde' var olduğu fikrini savunuyordu. Profesör Ginzburg, Menecchio’nun konuya tamamen bilimsel bir fikir ile yaklaştığını vurguluyor ve yazar bizlere burada Thomas Burnet'in, Peynir yapımının metaforunun Kutsal Kökeni Teorisi'ndeki (1681) kaynağına dikkat çekiyor.

    > Peynir ve Kurtlar maneviyatın biraz daha çok öne çıktığı, baskının hâkim olduğu bir Orta Çağ dönemini ele alan etkileyici, ama okuması bir o kadar zor bir eserdir. Elimde olan bu güzel çeviri mükemmel bir okuma imkânı sunmakta ve çeviriyi yapan Sn. Ayşen GÜR, Menocchio'nun yargılanış sürecini dilimize olması gerektiği güzellikte aktarmıştır. Fırıncı Menocchio’nun işkence sırasında neler söylediğini, kendi içsel çekişmesini, feryadını, ağlamasını ve gözyaşlarını doğru aktarması, bir çevirmen için çok başarılı bir şeydir.

    “Ölüyü defnetmeyi ticarete çevirdiler
    Sanki bir çuval yün ya da bibermiş gibi:
    Bu işlerde çok açıkgözdürler
    Önce parayı avuçlarına saymazsan
    Ölüyü kabul etmezler bile;” #43924769

    > Profesör Ginzburg, Menocchio'nun ilk kez Engizisyon mahkemesinde yargılanışını, işkence gördüğü zaman dilimini, kalemi aracılığı ile biz okurlara ustaca aktardı. Sonrasında görülen ikinci duruşmada bu suçlamaya dair geçerli bir kanıt bulunmadığını da açıkça ifade ettiği görülüyor. Ancak Kutsal Roma makamı, VIII. Papa Hazretlerinin de konuya olan ilgisinden dolayı, bu kadar önemli bir durum karşısında, Fırıncının yeniden yargılanmasında olan ısrarını ezici bir şekilde kabul ettirdi ve mahkeme bu zavallı Fırıncı hakkında üzücü bir karar aldı.

    "İyilik yapmaktan başka hiçbir şey istemiyorum." #43889654 "Bir insan günahkârsa, cezayı çekecek olan yalnızca kendisidir." #43889812

    Şimdiden keyifli okumalar dilerim arkadaşlar.

    Bir sonraki kitap yorumu ve değerlendirmesin de görüşmek dileğiyle. Esen kalınız!

    ~ A.Y. ~
  • (..) insanda, canlı bütün varlıklarla ortak olarak, kendi varlığını koruma yönünde doğal bir eğilim vardır; bu eğilim üzerinde düşünen akıl, varlığın korunması ve hayatın idamesi için yerine getirilmesi gereken yükümlülükleri belirler. Örneğin, akıl insanın kendi varlığına son vermesine izin veremez, zira bu doğa yasasına aykırıdır.