• Şöyle bir şey okudum çok hoşuma gitti: "sevdiğin insalara karşı zor olmamak için o kadar basitleşiyorsun ki sana değer bile vermeye gerek duymuyorlar. " O kadar haklı ki....
  • 355 syf.
    ·9 günde·Beğendi·9/10
    Bülbülü öldürmenin hiçbir haklı gerekçesi yoktur. Renkleri, dilleri, cinsiyetleri, ırkları ne olursa olsun bir insanı diğer insandan üstün kılamayız, insanları önceden yargılamamalıyız. “Başka insanların yüzüne bakabilmek için ilk önce kendi yüzüme bakabilmeliyim. Çoğunluğa bağlı olmayan tek şey insanın kendi vicdanıdır.” diyor yazarımız fakat insanlar çoğunluğun fikirlerini analiz etmeden kabul ediyorlar. Çoğu yargıya karşı toplum duyarsız kalıyor, toplumunun çoğunluğunun kabullendiği doğruların tersine eylemler gerçekleştiğinde o kişilerin toplum tarafından dışlandığını görüyoruz.

    Scout hikayeyi kendi gözünden, bir çocuğun gözünden anlatır. Bu anlatım sırasında toplumda yaşanan olayları sade ve anlaşılır bir dil aracılığıyla ele alır. Adalet, özgürlük, ırkçılık, toplumsal eşitsizlik, cinsiyetçilik, ayrımcılık, inanç gibi temaların işlendiğini görüyoruz.

    Zenci iseniz mahkemede adalet beklemeyin, hapse atılmak için hiçbir nedene gerek yoktur. Kitabımızda Atticusa bakınca güçlü bir baba ve adaleti görüyorum. Uzun zamandır Atticus gibi sağlam bir karaktere bürünmüş bir roman okumamıştım. Beni o kadar etkiledi ki çocuklarına karşı duruşu ve babalığını kıskandım. İşinin değerlerini, adaleti, doğruluğu, saygıyı, birçok eğitici kavramlari hissettirerek ve model olarak öğretti çocuklarına. Düşünce yapısından doğrularından hiçbir zaman vazgeçmedi Atticus. Özellikle adalet kavramının ete kemiğe bürünmüş hali olan karakterimizin son sayfalarında Bay Tate Heck ile geçen konuşmalarında adaleti yerine getirmezse kimsenin ve çocuklarının yüzüne bakamayacağını söylemesi, oğluda olsa adaleti sürdürmesi verilen en derin mesaj olarak değerlendiriyorum.

    Romanda birçok eşitsizliklerin üzerinde de durulmuş, toplum içinde sınıflandırmalar görüyoruz ayni zamanda toplumsal eşitsizlikler küçük yaşta çocuklara aşılanıyor. Erkekler kadınlardan daha üstün olarak şekillendirilmesi, Scout’un güçlü, kavgacı ve kendini erkek gibi görmesi cinsiyetlerdeki eşitsizliklerden kaynaklanmaktadır. Abisi Jem’in Scout’a “Bazen kız gibi davranıyorsun utanç verici bir davranış.” demesi erkekleri kadınlardan daha üstün görüldüğününün kanıtı olarak değerlendirilebilir.

    Irkçılık konusu cevresinde temalanmis ama bunun haricinde bize o kadar çok mesajlar veriyor ki roman basit ve sade dili etrafında okurken derin derin düşünün, herşey bulabileceğiniz zengin bir edebi eser, yazmakla anlatmakla bitmez. Atticus’un gölgesinde adaleti yaşamak istiyorsanız kesinlikle okuyun. Seveceksiniz...
  • 261 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi
    Merhaba
    Benim aklimdan cikmayan soru, ucak nerde ucagi bulacaklar mi? Telsiz, cakmak ve bir cok arac gerec bulabilirler cocuklar diye merakla okudum. Sizde sordunuz mu arkadaslar?

    Hic yapmadigim birsey yapacagim! Her zaman olmasada bir kitabi bitirdigimde kücük de olsa eger istiyorsam kendimce bir inceleme yazardim hep. Ama bu sefer Muzaffer Akar beyin incelemesini (sitede okuyucu) cok ama cok begendigim icin bu yazinin üzerine bir inceleme yazmanin dogru olmadigi düsünerek sadece Muzaffer beyin son soru iceren paragraflarini paylasmakla incelememi olusturmayi uygun buldum. Buradan Muzaffer beyede begenimi sunmak adina, elinize kaleminize ve yüreginize saglik dileklerimi iletmek isterim.

    Muzaffer beyin yazisi: "İktidar hırsıyla insanların yapacaklarının sınırı var mı?
    Her insanda kuşkusuz şiddet eğilimi var, bunu açık etmenin sınırı nedir?
    Bir arada yaşamak için kesinlikle bir lidere ve kurallara gereksinim var mı ? Varsa bunlar nasıl belirlenmeli-nasıl belirlendi.
    İnsalık kültürünün ve inançların ortaya çıkışında korkularımınız ne kadar payı var?
    Din nasıl ortaya çıktı, kurban geleneği çok eski tarihlerden beridir devam ediyor, çıkışı nasıl oldu bunda insanın tam tanımlayamadığı korkularının etkisi var mı?
    Normal birisinin başka birisini öldürmesi için yani katil olması için psikolojik gerilim sınırı nedir? Hayvanları nedensiz öldüren de katil olur mu? Canileşen insan hep bir maskenin ardına gizleniyor bunu kitapta Jack’in ava çıkmadan yüzünü boyamasında görüyoruz. Normal yaşantıda öldürecekler ise daha değişik maskelerin altına gizleniyor, bunlardan bazıları “siyaset-her türlü devlet ve kişi çıkarı”, “meslek-askerlik”, “din-cihat” olarak gösterilebilir. Sizler-(bizler) birine eziyet ederken nasıl bir maske kullanıyorsunuz?
    Entellektüel insanların sayısı hep az mı olur ve bu insanlar her zaman toplumdan uzakta kalıp tam kaynaşamaz mı? Bunların nedenleri nelerdir, nasıl aşılabilir?
    Burada kafama takılan bir husus da okuma ritüelini yapan kişinin amacı sorularına cevap bulmak mı, yeni sorulara sahip olmak mı ve gerçekten bunların doğru cevabı var mı?"


    Yazinin bu bölümünü sonradan ekledim ((( Muzaffer beyin sorularina eklemek istedigim birkac soruda benim var. Ve ayni zamanda söylemek istedigim birkac sey. Düsüncelerimi siraladiktan sonra sorularida buna göre harmanlamaya calisacagim. Taraflarin ikiside öyle cok iyi niyetliymis gibi gelmedi bana. Ralph denilen cocugun cok da öyle iyi huylu oldugu ve bunu temsil ettigini hissetmedim. Domuzcuk denilen cocuguda üstün zekali diye tanimlamislar ki bu da sorulur ukuduklarimizdan. Simdi siz en büyügünün onikisini yeni bitirmis cocuklardan ne bekliyorsun diye söylendiginizi duyar gibiyim. Ama unutmamak gerekirki bunlar atom caginin cocuklari. Devam edeyim; Ralph’in esitlige, sevgiye ve anlasmaya inanan diye okuyucuya yön veriliyor ki hic de böyle degil malesef. Okur en baslarda biraz dikkat ederse fark edecektir böyle olmadigini. Dedigim gibi domuzcuk da öyle cok zeki birsey degil. Bana Jack daha cok hakkini arayan biri gibi geldi bir yere kadar. Deniz kabugunu elinde tutanin konusma hakkini demokratca düsünmenin özgürlügü simgesi olarak nitelendirilmis ki, buda acayip bir yanlis cünkü deniz kabugu elinde olan cocuk kitabin iceriginde hic bir vakit öyle sözü kesilmeden ya da müdahele edilmeden konustugu filan yok. Kitabin ingilizcesi ve almancasina baktim belki Mina Urgan’in ceviri azizligine ugramistir dedim. Bunda yari yariya hakli ciktim. Simdi gelelim dikkatinizi cekmek istedigim yerlere. Su söyleyeceklerimi bir sorgulayin. Mesela, deniz kabugu bana öyle seyler animsati ki, „Haceril Esved Tasi“. Bu deniz kabugunu öttürmek „Ezan“, „Kilise Cani“. Hatta Bilal-i Habesi bile aklima gelmedi deyil yani. Sonra bir düsünün yahudilerin aglama duvari filan….. Bilmiyorum ama belki Muzaffer bey bazi degerlere dokunmak istememistir mesela Din gibi, Millet gibi, Devlet gibi, Ümmet gibi…. Cocuklarin yerine isimleri degistirerek Muhammed, Isa, Musa koyun ve objelerin karsiliginida Haceril Esved, toplanma yerini Kabe ne bileyim bildiginiz nice seylerle yerini deyistirin her seyin. Öttürülecek deniz kabugu cagrisina Can deyin, Ezan deyin. O vakit belki empati kurmakta zorlanmayacaksinizdir. Sonra bu isimlerin yerine bildiginiz devlet baskanlarini koyun. Mesela Erdogan amcamin yaptirdigi yüzlerce odali sarayin kime karsi neyin göstergesi oldugunu düsünün ya da Misir pramitlerini yaptiranin hangi maksatla ve tarihe neyi anlatmak istedigini düsünün. Düsünün arkadaslar düsünün korkmayin düsünün, sorgulayin irdeleyin. Kitap böyle okunuyormus böyle anlasiliyormus diye elestirmenlerin yönverme gazina gelmeyin. Biraz olsun düsüncede dengeleri bozun. Yargilamaktan ve sorgulmaktan korkmayin. Sizlere sesleniyorum atom caginin cocuklari. Eklemek istedigim bir kac soru var demistim malesef yazinin gelisimi o yöne dogru gitmedi. Siz bu düsüncelerimi sorulara cevirin ve soru sormusum gibi algilayin… Selametle.)))

    Saygilarimla Cetin Demirkiran
  • ÖMÜR HANIMLA GÜZ KONUŞMALARI

    ...Ve güz geldi Ömür hanım. Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul. İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde. Yağmur ha yağdı ha yağacak. İn-
    cecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır. Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan. Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı... ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası. Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?


    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı
    görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz dü-
    şünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tut-
    mak tükenmektir. Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gi-
    diyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de. Bi-
    lincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, va-
    rolmaya, 'dar çevre yitikleri'nde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dal-
    gınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay ya-
    kınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok ko-
    nuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri ko-
    nuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir par-
    çamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duy-
    gularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün ka-
    lıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşı-
    maktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kı-
    rıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın so-
    kaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?



    Ankara, Güz/1983
  • 480 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tek kelime ile muhteşemdi!
    Aylema fantastik kurguya da giren bir kitap ve ben asla fantastik kurgu okumazdım. Ama Nagihan öyle bir dünya yaratmış ki öylece kaldım.
    Maya kesinlikle favori kitap karakterlerim arasında ama Fetih...
    Fetih'e aşık olmamak elde değil. Fetih'e düşmemek elde değil. Fetih'i sevmemek elde değil! Okulda Fetih yüzünden deli gibi çığlık attım. Teneffüsler de kitabı elime alıp gezinirken okudum. Öyle muhteşemdi ki hemen bitti. Keşke bitmeseydi. Asıl güzel olan Nagihan'ın 00.00 adından bir kitabı çıktı. Kitapçılara geldi mi bilmiyorum ama fuarda alacağım. O zamana kadar Aşeka'yı okuyamam büyük ihtimalle çünkü fantastik türde bir kitap okumaya başlayacağım.
    Şu sıralar Nagihan'a kitabını kimseye tavsiye etmiyorum çünkü en çok ben sevebilirim türünde mesajlar geliyormuş. Abi deli misiniz? Kitabı gerçekten seviyorsanız herkese tavsiye etmeniz gerekir. Ki zaten Nagihan'da bir süre sonra abarttınız demişti.
    Haklı abi kız.
    Neyse ben bir yandan bunları takip ederken bir yandan da Fetih'e düştüm efendim. (Fetih Yargıcı yargı dağıtıyor diye yaptığım espiriden bahsetmiyorum)
    Kesinlikle okumaya değecek kitaplardan. Bir an önce Nagihan'ın diğer kurgularını da okumam gerek. Ha bu arada Nagihan'ın BASK'ı 00.01 olarak ciltli şekilde çıkacakmış. Bekliyoruz...