• Ne acıdır ki Allah, Yehova, Tanrı - ona ne ad verdiğiniz önemli değil - günümüzde yaşamıyordu, çünkü yaşasaydı bizler hala cennette olurduk. O ise ön kararlar, son kararlar, yargıtay, danıştay, içtihat, müdafaa, temyiz, tashih karar derken, gırtlağına kadar hukukla boğuşuyor olurdu Adem'le Havva'yı cennetten kovuşunu haklı göstermek için. Ne de olsa yasalarda yazılı olmayan keyfi bir kuralı çiğnemişti onlar: İyi ile Kötü'yü ayırt eden Bilgi Ağacı'nın meyvesini yemeyeceksin.
  • GARİP
    Şiir, yani söz söyleme sanatı, geçmiş yüzyıllar
    içinde birçok değişikliklere uğramış; en sonunda
    da, bugünkü noktaya gelmiş. Bu noktadaki şiirin
    doğru dürüst konuşmadan oldukça ayrı
    olduğunu kabul etmek gerek. Yani şiir bugünkü
    durumuyla, doğal ve günlük konuşmaya göre
    bir ayrılık göstermekte, bir ölçüde garip
    karşılanmaktadır. Fakat işin hoş yanı, bu şiirin
    birçok atılımlar sonucunda kendini kabul
    ettirmiş, bir gelenek kurarak da, sözü geçen
    garipliği ortadan kaldırmış olması. Yeni doğup
    bugünün aydınınca eğitilen çocuk kendini
    doğrudan doğruya bu noktada kavrıyor. Şiiri,
    kendine öğretilen koşullar içinde aradığından,
    bir doğallaşma isteğinin ürünü olan yapıtları
    şaşkınlıkla karşılıyor. Garip anlayışı,
    öğrendiklerini doğal kabul edişinden gelmekte.
    Ona buradaki göreceliği göstermeli ki
    öğrendiklerinden kuşku duyabilsin.
    Gelenek, şiiri nazım dediğimiz bir çerçeve
    içinde korumuş. Nazmın bellibaşlı öğeleri
    vezinle kafiyedir. Kafiyeyi ilk insanlar, ikinci
    satırın kolay hatırlanmasını sağlamak için, yani
    yalnızca belleğe yardımcı olmak amacıyla
    kullanmışlardı. Fakat onda sonradan bir güzellik
    buldular. Onu, varlık nedeni aşağı yukarı aynı
    olan vezinle birlikte kullanmayı bir beceri
    saydılar. Şiirin de kökeninde, öbür sanatlarda
    olduğu gibi, böyle bir oyun özlemi vardır. OBu
    istek ilkel insan için gözönünde tutulabilecek
    önemdeydi. Oysa insan o zamandan beri çok
    gelişti. Bugünkü insan, öyle sanıyorum ve
    diliyorum ki, vezinle kafiyenin kullanılışında,
    kendini şaşkınlığa düşüren bir güçlük, ya da
    büyük heyecanlar sağlayan bir güzellik
    bulmayacaktır. Nitekim bu rahatsız edici gerçeği
    görmüş olanlar, vezinle kafiyeye «ahenk»
    denilen yeni bir şiir öğesinin atası gözüyle
    bakmışlar, bu yeni nimete dört elle sarılmışlar.
    Bir şiirde, eğer övülmeye değer bir ahenk varsa,
    onu sağlayan şey, ne vezindir, ne de kafiye. O
    ahenk, vezinle kafiyenin dışında da, vezinle
    kafiyeye karşın da vardır. Fakat onu şiirde
    bilinçli hâle getirip anlayışları en kıt insanlara
    bile bir ahengin var olduğunu haber veren şey,
    vezinle kafiyedir. Böylelikle farkına varılan,
    yani vezinle, kafiyeyle sağlanan bir ahenkten
    zevk duyabilmek ya da sözü bu basit ölçüler
    içinde söylemeyi beceri sayabilmek; saflıkların
    herhalde en görkemlisi olmalıdır.
    Onun dışında
    bir ahenge inanmaksa, onun şiir için ne kadar
    gereksiz, hem de ne kadar zararlı olduğunu,
    biraz sonra anlatacağım.
    Vezinle kafiyenin her şeye karşın birer
    sınırlama olduğunu da kabul edelim. Bunlar
    şairin düşüncesine, duyarlığına egemen
    oldukları gibi, dilin biçiminde de değişiklikler
    yapıyorlar. Nazım dilindeki sözdizimi
    gariplikleri, vezinle kafiye zorunluğundan
    doğmuş. Bu gariplikler belki de anlatımı
    genişletmesi bakımından, şiir için yararlı
    olmuştur. Üstelik onların, nazım kaygılarının
    dışında bile baştacı edilmeleri olasılığı vardır.
    Fakat bu kuruluş, bazılarının kafalarına «şiir
    dilinin kendine özgü yapısı» diye dar bir anlayış
    getirmiş. Bu tür insanlar birtakım şiirleri
    reddederlerken «Konuşma diline benzemiş,»
    diyorlar. Köklerini vezinle kafiyeden alan bu
    anlayış, gerçek akış yolunu arayan şiirde hep
    aynı görece garipliği bulacak,onu kabul etmek
    istemeyecektir.
    Söz ve anlam sanatları çoğu kez zekânın doğa
    üzerindeki değiştirici, yıkıcı özelliklerinden
    yararlanır. Bilgisini, görgüsünü, geçmiş
    yüzyıllara borçlu olan insan için bundan daha
    doğal bir şey yoktur. Benzetme (teşbih), eşyayı,
    olduğundan başka türlü görmek zorudur. Bunu
    yapan insan, garip karşılanmaz, hiçbir
    olağandışılıkla suçlanmaz. Oysa benzetiden
    (teşbihten) ve iğretilemeden (istiareden) kaçan,
    gördüğünü herkesin kullandığı sözcüklerle
    anlatan adamı, bugünün aydın kişisi, garip
    saymaktadır. Yanılgısı, türlü sapıtmalarla
    varılmış bir şiir anlayışını kendine çıkış noktası
    yapmasıdır. Yazının ortaya çıktığı günden beri
    yüz binlerce ozan gelmiş, her biri binlerce
    benzeti (teşbih) yapmış. Hayran olduğumuz
    insanlar bunlara birkaç tane daha eklemekle
    acaba edebiyata ne kazandıracaklar? Benzeti,
    iğretileme, abartma ve bunların bir araya
    gelmesinden oluşacak bir düşsel zenginlik,
    umarım tarihin aç gözünü artık doyurmuştur.
    Edebiyat tarihinde pek çok biçim
    değişiklikleri olmuş,yeni biçim, her defasında,
    küçük garipsemelerden sonra kolayca kabul
    edilmiştir. Güç kabul edilecek değişiklik,
    beğeniye ilişkin olanıdır. Böyle değişmelerin
    pek seyrek olduğunu; üstelik, böylece ortaya
    çıkan edebiyatlarda da her şeye karşın
    değişmeyen, yine sürüp giden, hepsinde
    ortaklaşa olan bir yan bulunduğunu görüyoruz.
    Bugüne kadar burjuvazinin malı olmaktan,
    yüksek sanayi döneminin başlamasından önce
    de dinin ve feodal sınıfın köleliğini yapmaktan
    başka hiçbir işe yaramamış olan şiirde, bu
    değişmeyen yan, varlıklı sınıfların beğenisine
    seslenmiş olmak biçiminde beliriyor. Varlıklı
    sınıfları, yaşamak için çalışmaya gereksinmesi
    olmayan insanlar oluşturur. O insanlar geçmiş
    dönemlerin egemenleridirler. O sınıfı temsil
    etmiş olan şiir, lâyık olduğundan daha büyük bir
    kusursuzluğa erişmiştir. Ama yeni şiirin
    dayanacağı beğeni, artık azınlığı oluşturan o
    sınıfın beğenisi değildir. Bugünkü dünyayı
    dolduran insanlar, yaşamak hakkını sürekli bir
    didişmenin sonunda buluyorlar. Her şey gibi, şiir
    de onların hakkıdır, onların beğenisine
    seslenecektir. Bu, sözkonusu kitlenin
    istediklerini eski edebiyatların gereçleriyle
    anlatmaya çalışmak demek de değildir. Sorun,
    bir sınıfın gereksinmelerinin savunusunu
    yapmak olmayıp yalnızca beğenisini aramak,
    bulmak, sanata onu egemen kılmaktır.
    Yeni bir beğeniye, ancak yeni yollarla, yeni
    araçlarla varılır. Birtakım kuramların
    söylediklerini, bilinen kalıplar içine sıkıştırmakta
    hiçbir yeni, hiçbir sanatsal atılım yoktur. Yapıyı
    temelinden değiştirmelidir. Biz yıllardan beri
    beğenimize, irademize egemen olmuş, onları
    belirlemiş, onlara biçim vermiş edebiyatların, o
    sıkıcı, o bunaltıcı etkisinden kurtulabilmek için,
    o edebiyatların bize öğretmiş olduğu her şeyi
    atmak zorundayız. Olabilse de, «şiir yazarken bu
    sözcüklerle düşünmek gerekir,» diyerek yaratıcı
    çalışmalarımızı engelleyen dili bile atabilsek.
    Ancak böylelikle kendimizi, alışkanlıkların
    sürüklediği doğal olmayan sapmalardan
    kurtarmış; kendi özbenliğimize, kendi
    gerçekliğimize kavuşmuş oluruz.
    Tarihin beğenerek andığı insanlar her zaman
    dönüm noktalarında bulunanlardır. Onlar bir
    geleneği yıkıp yeni bir gelenek kurarlar. Daha
    doğrusu kurdukları şey, içlerinden gelen yeni bir
    sınırlama sistemidir. Ancak ileriki kuşaklara
    ulaştıktan sonra gelenek olur. Büyük sanatçı,
    sonsuz sınırlamaların içindedir. Fakat bu
    sınırlamalar, hiçbir zaman, öncekilerce
    belirlenmiş değildir. O, kitapların öğrettiğinden
    daha çoğunu arayan, sanata yeni sınırlamalar
    sokmaya çalışan adamdır. 17’nci yüzyıl Fransız
    klasisizmi, kuralcı olmuş, fakat gelenekçi
    olmamıştır. Çünkü kurallarını kendi getirmiştir.
    18’inci yüzyıl yazıcıları daha çok gelenekçi
    oldukları halde sanatçı yanları bakımından
    geleneği kuranların düzeyine
    yükselememişlerdir. Çünkü sınırlamaları
    duymamışlar, öğrenmişlerdir. Birşeyin ya
    gerekliliğini ya da gereksizliğini duymalı, fakat
    herhalde duymalıdır. Gerekliliği duyanlar
    kurucular, gereksizliği duyanlar yıkıcılardır. Her
    ikisi de toplumların düşünsel yaşamı için, düzeni
    sürdüren insanlardan daha yararlıdırlar. Bu tür
    insanlar belki her zaman başarılı olamazlar.
    Yaptıkları işin tutunabilmesi, işin toplumsal
    yapıdaki değişmelerle olan ilişkisine ve bu
    değişimlere bağlıdır. Başarısızlığın
    nedenlerinden biri de yapmanın yapılması
    gerekeni bilmekten farklı oluşudur. Bir insan
    kurduğunu kusursuzlaştıramayabilir. Fakat
    kendisini hemen izleyecek olana değerli bir
    temel bırakır. Ya bir yol gösterir, ya da bir yolun
    yanlış olduğunu söyler. Bu insan bir davanın
    bayraktarı, sıra neferi ya da fedaisi demektir. Bir
    düşünce uğrunda fedai olmayı göze almış insan
    övünçle, kıvançla karşılanmalıdır. Yine de fedaî
    olmayı gözle almış insanın ne övgüye ihtiyacı
    vardır, ne de alkışa. Çünkü bunlar, ondaki
    güven duygusuna hiçbir şey katmayacaktır. En
    koyu gericilik hareketlerinin, yürekliliğinden
    hiçbir şey eksiltmeyeceği gibi.
    Ben, sanat dallarının birbiri içine girmesinden
    yana değilim. Şiiri şiir, resmi resim, müziği
    müzik olarak kabul etmeli. Her sanatın kendine
    özgü nitelikleri, kendine özgü anlatım araçları
    var. Anlatılmak isteneni bu araçlarla anlatıp bu
    özelliklerin içinde kapalı kalmak, hem sanatın
    gerçek değerlerine saygılı olmak,hem de bir
    çabaya, bir emeğe yer vermek demek değil mi?
    Güzel olanı sağlayacak güçlük, herhalde bu
    olmalı. Şiirde müzik, müzikte resim, resimde
    edebiyat, bu güçlüğü yenemeyen insanların
    başvurdukları birer hileden başka bir şey değil.
    Ayrıca bu sanatlar, öteki sanatların içine girince
    gerçek değerlerinden de birçok şeyler
    kaybediyorlar. Sözgelimi bir şiirde uyumlu
    birkaç sözcüğün yan yana gelmesinden ortaya
    çıkmış bir müziği, ezgilerindeki çeşitlilik ve
    akorlarındaki zenginlikle alabildiğine büyük bir
    sanat olan gerçek müzik yanında
    küçümsememeye olanak var mı? Kaynakları
    aynı olan harflerin bir toplanmasıyla oluşan
    ‘öykünmeli uyum’ (ahengi taklidi) da bu kadar
    basit, bu kadar adi bir hile. Ben bu gibi
    hilelerden tat almanın, o uyumu şiirde
    duymaktan gelen bir hoşnutluk olduğu
    inancındayım, insan, anlaşılmaz sandığı bir şeyi
    anladığı zaman hoşnut olur. Bu hoşnut oluşu,
    anlaşılmaz sanılan yapıtın başarısı saymak,
    insanın kendini yazarla bir tutmak, yani kendi
    kendini beğenmek isteğinden başka bir şey
    değil. Bu yüzden, halkın sevdiği yapıtlar, en
    kolay anlaşılanlar oluyor. Sözgelimi müzik
    beğenileri yeni oluşmaya başlamış insanlar
    Çaykovski’nin; konusu, Napolyon’un Moskova
    seferinden alınmış, olayları, resim gibi, hikâye
    gibi betimlenmiş olan 1812
    Uvertürü’nü hayranlıkla dinlerler. Yine onlar
    için Saint - Saens’ın, ölülerin gece saat on ikiden
    sonra mezarlarından kalkıp raksedişlerini,
    sabahın oluşunu, horozların ötüşünü, iskeletlerin
    yeniden mezarlarına girişini anlatan Danse
    Macabre’ı ile Borodin’in, bir kervanın su ve
    çıngırak sesleri arasında ilerleyişini anlatan Orta
    Asya Bozkırlarında adlı yapıtları ne büyük
    müzik yapıtlarıdır. Bence, müzik gibi anlatım
    olanakları olağanüstü geniş bir sanat dalında
    betimleme yoluyla avlanmak gibi basit bir hileye
    başvurmak, besteci için göz yumulamayacak
    derecede büyük bir kusur. Halkın, yukarıda
    anlattığım türden bir aşağılık kompleksine bağlı
    olan bu duygusunu, hiçbir büyük sanatçı
    sömürmemelidir. Sanatçı kendini verdiği sanatın
    özelliklerini keşfetmek, becerisini de bu
    özellikler üzerinde göstermek zorundadır. Şiir,
    bütün özelliği, söylenişinde olan bir söz
    sanatıdır. Yani tümüyle anlamdan oluşur.
    Anlam, insanın beş duyusuna değil, kafasına
    seslenir. Öyleyse, doğrudan doğruya insan
    ruhuna seslenen ve bütün değeri, anlamındaolan
    gerçek şiir öğesinin, müzik gibi, bilmem ne gibi
    ikinci derecede hokkabazlıklar yüzünden
    dikkatimizden kaçacağını da unutmamak gerek.
    Tiyatro için çok daha gerekli olan dekora karşı
    çıkıyorlar da, şiirdeki müziğe karşı çıkmıyorlar.
    Apollinaire, ‘Calligrammes’ adlı kitabında,
    şiire bir başka sanat daha sokuyor: resim.
    Diyelim ki, bir yağmur şiirinin dizelerini
    sayfanın yukarı köşesinden aşağı köşesine doğru
    dizmiş. Yine aynı kitapta bir yolculuk şiiri var :
    harfleriyle sözcüklerinin sıralanışı gözümüzün
    önüne vagonlardan, telgraf direklerinden, aydan,
    yıldızlardan oluşmuş bir tablo çiziyor. Açık
    konuşmak gerekirse, bütün bunların bize bir
    yağmur havası, bir yolculuk havası verdiğini,
    yani Apollinaire’in başka bir sanatla ilgili
    birtakım dalaverelerle bizi şiirin havasına
    soktuğunu söylemek gerekir.
    Apollinaire, böyle bir hileye başvuran tek
    adam değildir. Resmi, biçim yoluyla şiire
    sokanlar çok. Sözgelimi Japon ozanları, çoğu
    kez konularını, kamışlar, göller, aylı geceler,
    hasır yelkenli kayıklar ve çiçeklenmiş erik
    ağaçlarına benzeyen biçimlerle anlatırlarmış.
    Hâşim, alev sözcüğünün eski harflerle
    yazılışında gerçek alevi anımsatan bir büyü
    bulurdu. Bu örnekleri teker teker anışım, şiirin
    müzikten olduğu gibi, resimden de
    yararlanabileceğini anlatmak içindir.
    Müzikten yararlanmayı kabul eden ozan,
    neden resimden, üstelik daha ileri gidilirse,
    heykelden ya da mimariden de yararlanmayı
    düşünmesin? Oysa heykelden yararlanmak,
    resmin bile hakkı değil. Resmi bir aralık
    oylumlaştırmaya kalkışmış olan Picasso, bugün
    herhalde bu yanılgısını anlamıştır. Yalnız dikkat
    edilirse görülür ki, verdiğim örnekler, bizi, şiire
    sokulan resmin yalnızca biçimle ilgili yanı
    üzerinde durdurmakta. Böyle bir şiir, şimdilik
    sorun yapılacak kadar önem ve yandaş
    kazanmamış. Oysa bir de resmi şiire anlam
    olarak sokan ozanlar, bu ozanları tutan büyük de
    kalabalıklar var. Onlar, bütün üstünlüğünü
    betimlemeye dayamış yazıları şiir saymakta
    güçlük çekmiyorlar. Oysa o yazıların şiirliğini
    kabul etmemek gerek. Bu görüşü savunanlar,
    pek ileriye gitmedikleri zaman, düşünceleri akla
    yakınmış gibi görünür. Kendilerine hak vermek
    isteriz. Sanırız ki, betimleme, şiirin
    koşullarındandır, her şiir de az çok
    betimlemedir. Bu yanlış düşünce şiirin anlatım
    aracının dil oluşundan ileri geliyor. Dili
    oluşturan sözcükler ya doğrudan doğruya
    eşyanın, ya da düşüncelerimizin anlatım
    nesneleridir. Soyut düşünceler, gelişmiş kafalara
    dış dünya ile ilgisizmiş gibi görünür. Oysa,
    insandenilen yaratığın, en soyut düşünceleri bile
    bir somutla birlikte düşünmek, yani onu sürekli
    olarak maddeye,sürekli olarak eşyaya
    dönüştürmek eğilimi vardır.
    Böyle olunca sözcüklerin yan yana gelmesiyle
    oluşacak sanatın, gözümüzün önüne doğadan
    birçok şeyler getireceğini de olağan karşılamam.
    Ama bu olağan karşılama, hiçbir zaman şiirin
    bütün servetinin bu sözcüklerle anımsanan bir
    dünyadan, bütün değerinin de bu dünyanın
    güzelliğinden başka bir şey olmayacağı
    sonucuna varmamalı. Şiirde betimleme
    bulunabilir. Ama betimleme -üstelik sanatçının
    tümüyle kendine özgü görüş merceğinden bile
    geçmiş olsa- şiirde temel öğe olmamalı. Şiiri şiir
    yapan, yalnızca söylenişindeki özelliktir; o da
    anlama ilişkin bir şeydir.
    Fransız ozanı Paul Eluard’ın dediği gibi, «bir
    gün gelecek, şiir yalnızca kafayla okunacak,
    edebiyat da böylece yeni bir yaşama
    kavuşacak.»
    Edebiyat tarihinde her yeni akım, şiire yeni bir
    sınır getirdi. Bu sınırı elden geldiğince
    genişletmek,daha doğrusu, şiiri sınırdan
    kurtarmak bize düştü.
    Oktay Rifat, bir mektubunda, bu görüşü,
    ‘okul’ kavramı üzerinde açıklamaya çalışıyor.
    Diyor ki: «Okul (ecole) düşüncesi, zaman içinde
    bir ara verişi, bir duruşu simgeliyor. Hız ve
    devinime aykırı. Yaşamın akışına uyan,
    dialectique anlayışa aykırı düşmeyen akım,
    yalnızca okulsuzluk akımıdır.»
    Ancak, sınırsızlık ya da okulsuzluk niteliği,
    şiirde tek başına, ayrı bir biçimde bulunabilir
    mi? Kuşkusuz ki hayır. Bu niteliğin insana
    birçok yeni alanlar keşfettireceğini, şiiri birçok
    ganimetlerle zenginleştireceğini doğal saymalı.
    Bizim, kendi hesabımıza, bu sınır genişletme
    işinde ele geçirdiğimiz ganimetlerin başlıcaları
    arasında saflıkla basitlik var. Şiirsel güzeli
    bunlardan çıkarma isteği, bizi şiirin en büyük
    hazinesi olan, insanı yaşamının bütün
    dönemlerinde kurcalayan bir evrenle yakından
    ilişki kurmaya yöneltiyor. Bu evren de
    bilinçaltıdır. Doğa, zekânın işe karışmasıyla
    değiştirilmemiş halde, ancak burada
    bulunabiliyor. Yine insan ruhu, burada bütün
    karmaşıklığı, bütün kompleksleriyle, fakat ham
    ve ilkel halde yaşıyor, ilkellikle basitliğin bir
    özelliği de bu karmaşıklık olsa gerek.
    Duyguların ya da heyecanların
    soyutlanmışlarına ancak ruhbilim kitaplarında
    rastlarız. Bunun için diyelim ki, bir şehvet şiiri
    yazmaya çalışan ozan, bir pintilik duygusunu
    anlatmak için sayfalar dolduran yazar, bizi,
    yaşamın olsun, bayağılıkların olsun,dışına
    sürüklüyorlar. Saflıkla basitliği, çocukluk
    anılarımızda aynı zenginlik, aynı iç içelik ve
    ayırıp soyutlamaya karşı duyulan aynı
    düşmanlıkla buluyoruz. Tanrının sakallı bir
    ihtiyar, cinlerin kırmızı cüceler, perilerin beyaz
    entarili kızlar biçiminde tasarlanması,
    bozulmamış çocuk kafasının soyut düşünceye
    direnci olmadığını gösteriyor.
    «Şiiri en saf, en basit halde bulmak için
    yapılan, insanın bilinçaltını karıştırma işleminin
    symboliste’lerin kabul ettiği gibi içimizdeki
    birtakım gizli tellere dokunma, ya da
    Valery’nin yaratıcı eylemi açıklayan «bilinç
    dışında olma» kuramlarıyla karıştırılmamasını
    isterim. Bu konuda bizim isteğimize en çok
    yaklaşan-sanat akımı surrealisme akımıdır.
    Ruhsal otomatizmi düşünce sistemlerinin ve
    sanat anlayışlarının çıkış noktası yapan bu
    insanlar, vezni ve kafiyeyi atmak zorunda
    kaldılar. Ruhsal otomatizmle zekâ
    hokkabazlığının uyuşmaz şeyler olduğunu gören
    insan için, bu zorunluluk da apaçıktır, ikisinden
    birini seçmek gereğini açıkça ortaya koyan ve
    « b ü tü n değeri anlamında olan şiir»için bu
    küçük hokkabazlıkları gözden çıkarmaktan
    çekinmeyen surrealiste’ler elbette övgüye değer
    görülmeli.
    Bir yere kadar haklı bulduğumuz otomatizm
    düşüncesi, bizim ülkemizde, bu akımın tam bir
    açıklaması diye kabul edilmiş. Oysa bu, yalnızca
    bir çıkış noktası. Burada, bizlerce olduğu gibi,
    onlarca da şiirin ana işçiliği diye kabul edilen
    «bilinçaltını boşaltma» işleminin, her zaman bir
    kendinden geçme durumuyla birlikte
    bulunmadığını eklemeliyim. Eğer böyle olsaydı,
    herkes sanatçı olurdu. Oysa sanatçı, elde edilmiş
    bir beceriyi düş ve benzeri türden durumlar
    dışında da kullanabilen adamdır. Değeri olsun,
    büyüklüğü olsun, bu beceriyi kazanış ve
    kullanışındaki ustalıkla ölçülür. Alışkanlıklarla
    elde edilmiş bir bilincin, insana, bilinçaltı
    dediğimiz kuyuyu kazabilecek gücü getirdiğini,
    Freud’ü çok iyi bilen bir doktor ve sanatı
    düşünceleriyle başabaş bir şair olan
    Breton, bundan yıllarca önce söylemiş.
    Bu güç acaba nedir? Ruhsal yaşamın
    yazılaşma çalışmalarında bilincin denetimi —az
    olsun, çok olsun— her zaman vardır. Yani doğal
    koşullar içinde bilinçaltını yazıya
    dönüştürmemiz olanaksızdır. Öyleyse, olanaksız
    olan bu durumu bir yeti gibi göstermeye
    kalkışmak, büsbütün gereksiz bir çaba sayılmaz
    mı? Kesindir ki, bu yeti, bilinçaltını boşaltma
    yetisi değildir. Olsa olsa bilinçaltını taklit etme
    yetişidir. Bilinçaltında bulunan şeyler nasıl
    şeyler? Onu bir sanatçı bir bilginden çok daha
    iyi, çok daha derinden duyar. Yapıtı da bu
    duyuşun taklidinden başka bir şey değildir.
    Sanatçı kusursuz bir taklitçidir.
    Usta sanatçı, taklitçi değilmiş gibi görünür.
    Çünkü taklit ettiği şey özgündür. 19’uncu
    yüzyılda yaşamış gerçekçi yazarın anlattığı
    doğa, özgün değildir; zekânın aracılığıyla taklit
    edilmiştir. Onun için de yapıt, kopyanın
    kopyasıdır. Basitlikle ilkellik, ikisi de, sanat
    yapıtına gerçek güzelliği getirirler. İyi bir sanatçı
    onları çok güzel taklit eder. Bu işi yapan adama
    «basit adam, ilkel adam» dememek gerekir.
    Sanatın yıllarca çilesini çekmiş, sonsuz
    aşamalardan geçmiş görürseniz, onun için
    hemen olumsuz yargılar vermeyiniz. Böyle bir
    şair «acemiliği taklit»te güzellik bulmuş olabilir.
    O zaman da o, acemiliğin ustası olmuş demektir.
    Bütün bunlar gösteriyor ki sanat pek de öyle
    otomatizm işi falan değil, bir çaba, bir beceri
    işiymiş. Oysa biraz önce sürrealiste ozanlardan
    sözederken «ruhsal otomatizmi, düşünce
    sistemlerinin çıkış noktası yapan bu adamlar
    vezinle kafiyeyi atmak zorunda kaldılar,»
    demiştim. Madem ki insan böyle bir otomatizme
    inanmıyor ve madem ki bütün çabanın bir
    taklitten başka bir şey olmadığını ortaya
    çıkartabiliyor, o halde vezinle kafiyeyi de kabul
    etsin. Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına
    neden olan şey, yalnızca otomatizm düşüncesine
    bağlanış olsaydı, bu düşünce, belki doğru
    olabilirdi. Oysa, vezinle kafiyeyi önemsemeyişte
    başka nedenler de var. O nedenleri şimdilik
    konumuzun dışında sayıyorum.
    «Vezinle kafiyenin ortadan kalkmasına neden
    olan şey, yalnızca otomatizm düşüncesine
    bağlanış olsaydı; bu bağlanışın yersiz olduğu
    anlaşılınca vezinle kafiyenin de şiirdeki yerini
    alması gerekirdi,» dedim. Oysa gerekmezdi.
    Çünkü sürrealiste ozanlar, şiire taklit yolu ile
    sokacakları bilinçaltını gerçekmiş gibi göstermek
    istiyeceklerdi. İşte bu yüzden vezinle kafiyeyi
    kullanmak zorundaydılar. Çünkü onlar taklit
    edilecek şeyi bilmenin yeterli olmadığını, taklitte
    de usta olmak gerektiğini kavramış insanlardı.
    Eğer böyle olmasaydı, biz onların içtenliklerine
    inanmayacaktık. Sanatçı bizi, söylediklerinin
    içtenlikli olduğuna da inandırmalı.
    Şiirde saldırılması gerektiğine inandığım
    anlayışlardan biri de dizeci anlayıştır. Bir şiirde
    bir tek en iyi dize’nin yeterliliğine inanç
    biçiminde beliren ve ilk bakışta insana basit
    görünen bu anlayışı, şiirin kötü bir özelliğine
    bağlanışın gizli bir anlatımı olduğu için önemli
    buluyorum. Şiirde bir «bütün»ün gerekliliğine
    inananlar bile dizeler arasında birtakım aralıklar
    kabul eder, bu aralıkları biribirine bağlayan
    anlam yakınlıklarını şiirdeki örülüşün
    kusursuzluğu için yeterli sayarlar. Bu anlayış,
    belki de saldırılmaya değecek kadar sakat bir
    anlayış değildir. Ama insanı şimdi söz edeceğim
    özelliğe ve o özellikten tat alma tehlikesine
    götürdüğü için buna da meydan vermemek
    gerek. Şiir öyle bir bütündür ki, bütünlüğünün
    farkında bile olunmaz.
    Sıvanmış, boyanmış bir yapının tuğlaları
    arasındaki harcı göremeyiz. Yapı, bütünlüğünü,
    ancak bunlarla sağladığı zamandır ki, onu
    oluşturan tuğlaları teker teker görmek, onların
    nitelikleri üzerinde düşünmek fırsatını elde
    ederiz.
    Dize’ci anlayış, bize, dizelerin olduğu gibi,
    onun parçaları olan sözcüklerin de incelenmesi,
    çözümlenmesi olanağını verir. Sözcük üzerinde
    düşünmek onun güzelliğini ya da çirkinliğini
    saptamaya çalışmak; şiire, sözcük halinde, soyut
    bir «şiir öğesi» anlayışı getirmiştir. Yüz
    sözcükten oluşmuş bir şiirde, yüz tane güzellik
    arayan insan vardır. Oysa bin sözcükten
    oluşmuş bir şiir bile bir tek güzellik için yazılır.
    Tuğla, güzel değildir. Sıva, güzel değildir. Ama
    bunlardan oluşan bir mimarî yapıt güzeldir.
    Buna karşılık agat, helyotrop, gümüş gibi
    maddelerden bir yapı kurulabileceğini
    varsayalım. Eğer bu yapı, maddelerinin taşıdığı
    güzellik dışında bir güzellik taşımıyorsa, sanat
    yapıtı sayılmaz. Görülüyor ki, aslında güzel olan
    sözcüğün, şiire gereçlik etmesi, şiir için bir
    kazanç değil. Eğer söyleniş biçimlerini,
    kullanılış biçimlerini de birlikte getirmiş
    olmasalardı, bu sözcüklerin şiire bir zararı da
    olmazdı. Ama ne yazık ki o sözcükler ancak
    belli biçimlerde söylenebiliyor. Yani, kendi
    söyleniş biçimlerinikendileri belirliyorlar. İşte
    eski şiirin yukarıda sözünü ettiğim özelliği, bu
    söyleyiş biçimidir, adı da «şairâne»dir.
    Bu söyleyiş biçimine bizi sözcükler getirmiş.
    Fakat şiir beğenisini, şiir anlayışını bugünkü
    toplumdan alan insan çoğu kez karşı yönden
    yola çıkmakta, yani o sözcüklerden önce
    şairaneyi tanımaktadır. Bu söyleyiş biçimini
    getirebilecek sözcüklerden oluşmuş sözlük;
    yazarken şairane olmak isteyen, okurken de
    şairaneyi arayan insanın kafasında zorunlu
    olarak ortaya çıkar. O sözlüğün çerçevesinden
    kurtulmadıkça şâirâneden kurtulmaya da olanak
    yok. Şiire yeni bir dil getirme çabası, işte böyle
    bir kurtulma isteğinden doğuyor. «Nasır» ve
    «Süleyman Efendi» sözcüklerinin şiire
    sokulmasını sindiremiyenlerse şâirâneye
    katlanabilenler, hatta onu arayanlar, hem de
    özellikle arayanlardır.
    Oysa «eskiye ait olan her şeyin, her şeyden
    öncede şâirânenin karşısına çıkmak gerek.»
    Orhan Veli
  • doğa insanoğluna o kadar derin bir sempati duyuyor ki birimiz haklı bir nedenden ötürü kederlendiğinde güneş parlaklığını yitiriyor, rüzgâr insancıl seslerle uğulduyor, bulutlardan gözyaşları yağıyor, ağaçlar yazın ortasında yapraklarını döküp yas tutuyor. benim aklım da doğanın bir parçası değil mi? ben de bir parça da olsa yapraktan ve topraktan değil miyim?
  • Hayatın bir matematiği, hendesesi, mühendisliği olsa ben haklı çıkardım. Yokmuş. Bir zaman kafa yordum, baktım ki benim havsalam kafi gelmiyor, bıraktım. Cennete bahçe demek, cehenneme ateş demek cahiller içinmiş. Hiçbir şey o kadar basit değil. Biz zannediyoruz ki insan ölünce çürümeye başlar. Doğru değil. İnsan doğduğu andan itibaren çürümeye başlıyor. İnsanı çürüten ölüm değil, hayattır. Başkasından değil, kendimden biliyorum..
  • IV. MASTÜRBASYON ŞEKİLLİ CİNSEL
    GÖSTERİLER
    Sevinerek görüyoruz ki, cinsel etkinliğin
    temelini tanımak için, cinsel dürtünün erojen
    bölgelerden birindeki etkinliğini öğrenme, bize
    yetmektedir. Rastlayacağımız ayrılıklar, doyum
    sağlamak için gerekli olan yöntemlerle ilgilidir:
    Ağız - dudak bölgesi için emme, öbür erojen
    bölgeler için topografyalarına ve özelliklerine
    göre başka türde bir kas hareketidir.
    Amis Bölgesinin Etkinliği — Anüs bölgesinin
    anatomik durumu, tümüyle ağız - dudak
    bölgesininkinde olduğu gibi onu, bir cinsel
    etkinliği başka bir fizyolojik etkinlik üzerine
    dayandırmak için elverişli kılar. Bu bölgenin
    şehvet uyandırıcı değerinin başlangıçta pek
    büyük önem taşımış olduğu sanüabilir.
    Psikanaliz yoluyla, bu bölgede doğmuş olan
    cinsel uyarmaların normal olarak ne gibi
    değişikliklere uğradığı ve bu bölgenin, bireyin
    bütün yaşamı süresince üremsel uyarılmaya yol
    açmasının ne denli sık olduğu hayretle
    öğrenilmektedir.
    Çocukta pek sık görülen
    bağırsak bozuklukları, bu bölgede şiddetli bir
    duyarlılık yaratır. Küçük yaştaki bağırsak nezlesi
    (catarrhe), çocuğu denildiği gibi «sinirli» yapar.
    Daha sonra kaynağını sinirden alan bazı marazi
    bozukluklar, semptomatolojilerde bütün bir
    sindirim bozuklukları dizisini kullanırlar. Anüs
    bölgesinin erojen karakteri, hiç değilse değişmiş
    bir biçim altında sakladığı karakter, gözönüne
    alınınca bazı nevrotik hallerin doğuşunda
    hemoroidlere verilen değeri, eski hekimlerin o
    kadar önem bağladığı değeri, acı bir alay konusu
    haline getirmek haksız bir hareket olur.
    Anüs bölgesinin şehvet uyandırıcı duyarlığını
    kullanan çocuk, dışkı maddelerini, şiddetli kas
    büzülmelerine yol açıncaya ve anüsün halka
    kasından geçerken mukoza üzerinde kuvvetli bir
    uyarma yapıncaya dek tutmakla açığa vurur. Bir
    acı duygusuna, bir zevk duygusunun eklendiği
    sanılabilir. İşte, daha sonraki karakter
    tuhaflığının ya da sinirliliğin en iyi belirtileri:
    Çocuk, lâzımlığa oturduğu zaman bağırsaklarını
    boşaltmaya yanaşmaz ve annesinin emrini ve
    öğütlerimi dinlemeyerek, bu işi, ne zaman
    hoşuna giderse o zaman yapmakta diretir.
    Elbette, yatağını kirletmekten çekinmez; onun
    için önemli olan, dışkının fazla birikmesi ile elde
    ettiği hazzı kaçmaya bırakmamaktır. Eğitici,
    böyle çocuklara 'küçük zevk düşkünleri' dediği
    zaman yanılmaz.
    Cinsel duyarlığa sahip bir mukoza için
    bağırsağı dolduran şey, demek ki uyaran bir
    cisim rolü oynamakta, çocukluktan sonra işe
    karışacak olan bir tür temel organa öncülük
    etmektedir; fakat bunun başka önemli anlamları
    da vardır. Çocuk dışkıyı bedeninin bir parçası
    gibi görür; onun için bu dışkı, veriyorsa
    uysallığını, reddediyorsa inatçılığını kanıtlamaya
    yarayan bir «armağan»dır. Daha sonraları
    çocuk, bu armağan kavramından «bebek»
    kavramına geçer ki, bu, çocuk cinselliği
    varsayımlarından birine göre, yiyerek edinilir,
    peydahlanır ve bağırsak yoluyla doğar.
    Başlangıçta, anüs bölgesinde, mastürbasyon
    sağlayan bir uyarılma ya da çevredeki kimselerle
    ilişkilerde kullanma niyetine karşılık veren dışkı
    maddelerini tutma işi, aslında, nevrozlularda çok
    olan kabızlığın - başlangıçlarından biridir. Anüs
    bölgesinin önemini gösteren şey, şudur: İnsan
    pisliği ile ilgili özel alışkanlıklara, seremonilere
    sahip olmayan nevrozlulara pek az rastlanır,
    onlar bu durumlarını özenle gizlerler.

    Anüs bölgesinin, merkezî ya da çevresel
    çıkışlı bir kaşıntının esinlediği, parmak yardımı
    ile mastürbasyon yapılmak yoluyla uyarılması
    ikinci çocuklukta 'ender' değildir.
    Üreme Bölgelerinin Etkinliği — Çocuğun
    erojen bölgeleri arasında, elbette bir üstünlük
    taşımayan ve ilk cinsel hareketlerin çıkış noktası
    olamayan, fakat daha sonra en büyük rolü
    oynamak için görevlendirilmiş bulunan bir
    tanesi vardır. Bu, oğlan çocukta ve küçük kızda
    çiş yapma ile ilgilidir (haşefe, klitoris); erkek
    çocukta bu ayrıca bir mukozamsı torba
    içindedir, öyle ki cinsel hareketlerin erken olarak
    belirlediği salgılar tarafından yapılan uyarımlar
    doğurmaktan geri kalmaz, üreme organının
    örgütlediği bu erojen bölgenin cinsel etkinliği,
    daha sonra normal cinsel yaşamın başlangıcı
    olacak hareketi oluşturur.
    Bu bölgenin anatomik topografyası, salgıların
    akması, vücut bakımı (yıkama ve ovma), nihayet

    rastlantının yaptığı bazı uyarımlar (küçük
    kızlarda bağırsak asalaklarının buraya göç
    etmesi) yüzünden bedenin bu kısmının vermek
    gücünde olduğu haz duyusunun küçük çocukta
    bile kendini duyurması ve yineleme gereksinimi
    uyandırması kaçınılmaz bir hal alır. Bakımın
    başında gelen alışkanlıkların bütünü göz önüne
    alınırsa ve temizlik hizmetlerinin, kirlilik ve
    bakımsızlık tarafından oluşturulanlardan başka
    etkilere sahip olmaması düşünülmek istenirse
    hemen hemen hiçbir kimsenin kurtulamadığı süt
    çocuğu onanizminin, üremsel erojen bölgenin
    ilerki üstünlüğünü hazırladığı akla gelir.
    Uyarmayı ve doyumu sağlayan eylem, ya elle
    ovuşturmalardan ya da butların sıkıştırılması ile
    bir baskıdan ibarettir. (Refleks eylemleri
    tarafından hazırlanan hareket) Bu son hareket
    (butların sıkıştırılması) özellikle küçük kızlarda
    sık sık olur. Erkek çocuklar eli yeğlerler ki, bu
    erkeğin cinsel etkinliğinde egemen olma
    dürtüsünün alacağı önemi önceden üstün
    kılmaktadır.

    (Daha da aydınlatmak için, çocuk mastürbasyonunu üç evreye ayırıyoruz. Bu
    evrelerden birisi emzirilme zamanına, ikincisi
    dördüncü yaşa doğru cinsel etkinliğin kısa
    açılma dönemine uymaktadır; erginlik
    onanizmine uyan yalnız üçüncü evredir; şimdiye
    dek gözlemcilerin dikkatini yalnız bu çekmiştir.)
    Çocuk Mastürbasyonunun İkinci Evresi —
    Süt çocuğu onanizmi kısa bir dönemden sonra
    yok olur gibi görünmektedir. Erginliğe dek
    sürdüğü zaman, uygar insanınki olması gereken
    gelişmenin ilk önemli sapmasına tanıklık ederiz.
    Belli bir anda, emzirmeden sonra (genellikle
    dördüncü yaştan önce), bu üreme bölgesinin
    cinsel dürtüsü uyanır gibi görünmektedir; hiç
    değilse, yine de kesintisiz sürmez. Görülebilen
    çeşitli durumların sayısı pek çoktur; onları
    açıklamak için herbirini ayrı ayrı incelemek
    gerekir. Fakat bu ikinci cinsel etkinlik dönemi
    süresince uğranılan bütün izlenimlerde ortaklaşa
    olan şey, gelecekte derin izler (bilinçsiz)
    bırakması, eğer sağlığı yerinde biri ise kişinin
    karakterini, ilerinin bir hastası ise nevrozun
    semptomatolojisini, belirlemesidir.

    Bu son durumda cinsellik döneminin unutuş
    içine düştüğü, buna tanıklık edebilecek anıların
    yer değiştirmiş olduğu görülür. Normal çocuk
    amnezisi ile o yaşın cinsel etkinliği arasında bir
    bağlantı olduğunu daha önce söylemiştim.
    Psikanaliz yoluyla, bu unutulmuş muhtevaları
    bilince getirmek ve bilinçdışı psişik
    muhtevalardan ileri gelen zorlamayı ortadan
    kaldırmak olasıdır.

    Süt Çocuğunun Mastürbasyonuna Geri
    Dönüş — Emzirilme döneminin cinsel uyarması
    ikinci çocuklukta merkezi bir kaşıntı biçiminde
    ortaya çıkarak çocuğu onanizmde ya da
    yetişkinde olduğu gibi, elle oynama olmaksızın
    doyum sağlayan bir tür kirlenmede tatmin
    olmaya çağırır. Bu salgılar, ikinci çocuklukta,
    küçük kızlarda sık sık görülür; bunun koşullarını
    pek iyi bilmemekteyiz. Öyle görülüyor ki, her
    zaman değilse de pek sık olarak, bunlardan önce
    bir etkin onanizm devresi gelmektedir. Bu cinsel
    gösterinin semptomatolojisi zayıftır, üreme
    organı henüz ilkeldir ve işeme aygıtı ona vasilik
    görevi yapmaktadır. Bu dönemdeki mesane
    hastalıklarının çoğu cinsel kökenli
    bozukluklardır; gece işemeleri cinsel kirlenmeye
    karşılık vermektedir.
    Cinsel etkinliğin yeniden ortaya çıkması, iç ve
    dış nedenlerle belirlenmiştir. Nevroz
    semptomatolojisi ve psikanalitik araştırmalar bu
    nedenleri bulmamıza ve açıkça belirtmemize
    yardım etmektedir. İç nedenlerden söz etmeyi
    daha sonraya saklıyoruz. Dış nedenlere gelince,
    bunlar şu anda büyük ve sürekli bir önem
    kazanmışlardır. Bu etkilerin en önemlisi, çocuğu
    zamanından önce bir cinsel nesne yapan ve
    onun iz bırakıcı koşullar altında üreme
    bölgesinden tatmini tanımayı öğreten ayartma
    tarafından yapılanlardır; çocuk çok zaman bu
    izlenimleri onanizm pratiği ile yinelemeye
    itilecektir. Bu tür etkiler, yetişkinlerden ya da
    öteki arkadaşlardan gelebilir.
    1896'da, «İsterinin Nedenleri» üzerine
    yayımlanmış olan yazımda bu ayartma hallerinin
    sıklığını ya da önemini fazla büyütmemiş
    olduğum kanısındayım; bununla birlikte o
    çağda, normal kalmış bazı kimselerin
    çocuklukları sırasında aynı etkilere uğradıklarını
    henüz bilmiyordum ve dolayısıyla, o zaman
    ayartmaya bünyenin ve cinsel gelişmenin
    etkenlerinden daha çok önem veriyordum.

    Doğrusu, çocukta cinselliğin uyanması için bir
    ayartma gerekli değildir ve bu uyanma, iç
    nedenlerin etkisi altında kendi kendine olabilir.

    Çokbiçimli Sapık Yatkınlık — Çocuğun, bir
    ayartma sonucunda çokbiçimli bir sapık haline
    gelebildiğini ve her türlü bozukluklara
    götürüldüğünü ortaya çıkarmak ilgi çekicidir.
    Demek ki, buna önceden eğilimlidir. Sapık
    eylemler, direnmelere, kurulmamış ya da ancak
    kurulma yolunda olan cinsel aşırılıklara karşı
    koyacak psişik setlere (utanma, ahlak) rastlar.
    Çocuk bu durumda, uygarlığın etkisine
    uğramamış ve böylece çokbiçimli bir sapık
    eğilim saklayan kadınların ortasında, ayartıcının
    karşısında yapacağından başka türlü davranmaz.
    Buna yatkın bir kadın kuşkusuz, yaşamın her
    zamanki koşulları içinde cinsel olarak normal
    kalabilir; fakat usta bir ayartıcının güçlü etkisi
    altında bütün bozuklukların zevkini alacak ve
    bunu artık cinsel etkinliğinde kullanacaktır.
    Fahişe, bu çokbiçimli ve dolayısıyla çocuksu
    eğilimi mesleğinin yararına kullanılır. Eğer
    fahişe kadınlar ve asla bu mesleği yapmamış
    olmalarına karşın yadsınmayacak ölçüde
    fahişeliğe yetenekli olanların çokluğu gözönüne
    alınırsa, bu her türlü dönüklüğe yatkınlığı derin
    ve genellikle 'beşerî' bir şey olarak tanımak
    gerekir.
    Kısmi Dürtüler — Ayartma, çocukta cinsel
    yaşamın başlangıçları üzerine bize hiçbir şey
    öğretmez; tersine, ayartma halleri bizi kolayca,
    zamanından önce hiçbir gereksinim kendilerini
    ona doğru itmediği bir cinsel nesneyi tanımış
    olan çocuklarda karşılaşacağımız bir yanlışa
    kolayca düşürebilir. Bununla birlikte, erojen
    bölgelerce oynanmış olan rolün üstünlüğü ne
    olursa olsun, çocuk cinselliğinin daha
    başlangıçtan beri başka insanları cinsel nesne
    gibi almak isteyen eğilimleri de taşıdığını kabul
    etmemiz gerekir. Bu birleşenler arasında,
    çocukları, seyrediciler ve teşhirciler olmaya
    itenlerle kıyıcılık dürtüsünü sayalım. Üreme
    hayatı ile sıkı bağlılıkları ancak daha sonra
    belirecek olan bu dürtüler, o zaman erojen
    bölgelerin cinsel etkinliğine bağlı olmakla
    birlikte daha çocuklukta bulunmaktadır. Küçük
    çocukta en yüksek noktasında utanma
    noksanlığı vardır; çocukluk yıllarında dikkatini
    üreme kısımları üzerine çevirerek bedenini
    keşfetmekte eşsiz bir haz duyar. Sapık olarak
    kabul ettiğimiz bu eğilimin öbür yüzü, başka
    kimselerin üreme organlarını görmeye çalışma
    isteğidir. Bu istek, uyanma tarafından konulan
    engel belli bir güce eriştiği zaman ikinci
    çocuklukta görülür. Ayartmanın etkisi altında,
    seyr edicilik sapıklığı çocuğun cinsel yaşamında
    büyük bir önem kazanabilir. Bununla birlikte,
    normal kimseler ve nevrozlular üzerinde
    yapılmış araştırmalar, çocuktaki görme
    dürtüsünün cinsel alanda kendi kendine bir
    tarzda ortaya çıkabileceğini bana kabul
    ettirmiştir. Küçük çocuklar, dikkatleri üreme
    bölümleri üzerine bir kez çekildi mi, çoğu
    zaman, mastürbasyon sonunda, bu yolda, dış bir
    etki olmaksızın devam etmekte ve küçük
    arkadaşlarının üreme organlarına karşı canlı bir
    ilgi göstermektedirler. Bu merakı tatmin etme
    fırsatı ancak çiş ve kaka fonksiyonlarını
    yaparken çıktığından, çocuklar seyredici, yani
    fizyolojik eylemlerin sürekli seyircisi olurlar. Bu
    eğilimler içetıkılınca, üreme organını seyretme
    isteği (bir cinsin ya da öteki cinsin) sürer ve bazı
    nevrozlarda marazi semptomların yaratılmasında
    neden olunca bir güç haline gelen saplantılı bir
    zorlama şekli alabilir.
    Cinsel içgüdüde bulunan kıyıcılık unsuru,
    şehvet uyandırıcı bölgelerle ilintili cinsel
    etkinliklerden çok daha bağımsız olarak gelişir.
    Çocuk, genellikle kıyıcılığa yatkındır, çünkü
    acıma nisbeten daha geç geliştiğinden, üstünlük
    kurma dürtüsü başkasının acısı karşısında henüz
    durmamıştır. Buraya dek, bilindiği gibi bu
    dürtünün derinleştirilmiş bir analizi henüz
    başarılamamıştır. Kabul edebileceğimiz şey,
    kıyıcılığa doğru eğilimin üstünlük kurma
    dürtüsünden çıktığı ve cinsel yaşamda, üreme
    organlarının kesin rollerini almamış olduğu bir
    zamanda kendini gösterdiğidir. O üreme-öncesi
    örgütlenmeleri diye daha sonra adlandıracağımız
    cinsel yaşamın bütün bir evresine egemen
    olmaktadır. Hayvanlara ve arkadaşlarına karşı
    özellikle kıyıcı görünen çocukların, genellikle ve
    haklı olarak erojen bölgelerin şiddetli ve erken
    başlamış bir etkinliğini tanımalarından
    kuşkulanılır; bu halde cinsel dürtülerinin erken
    gelişmiş olmasına karşın, üstünlük kazanan,
    erojen bölgelerin etkinliği gibi görünmektedir.
    Acıma yokluğu bir tehlike doğurur: Erotik
    dürtülerle kıyıcılık arasında, çocukluk sırasında
    oluşan bu bağlantı, daha sonra ayrışmaz olarak
    görülecektir.
    Kıyıcılığa karşı edilgin eğilimin (mazoşizm)
    erojen kaynaklarından biri, J. J. Rosseau'nun
    îtiraflar'ından beri pek iyi bilinen bir olay olan,
    kaba etler bölgesinin acı veren uyarılmasıdır.
    Eğitimciler, genellikle bedenin, bu bölümüne
    uygulanan cezalandırmaların, uygarlığın etkisine
    uğrayarak yan yollara göre libidolarını geliştirme
    tehlikesine koşan bütün çocuklardan kaldırılması
    gerektiği sonucunu haklı olarak
    çıkarmışlardır.
  • Martin Luther, elbette ilk Protestan düşünür değildi. Kendisinden bir yüzyıl önce Bohemya'da Jan Hus ve 14. yüzyıl başlarında da İngiliz âlim John Wycliffe vardı. Aslında 12. yüzyılda yaşamış Fransız Peter Waldo da pekâlâ ilk Protestanlardan sayılabilir. Ancak bu ilk hareketlerin etkisi genellikle ortaya çıktıkları yerlerle sınırlı kalmıştı. 1517'ye gelindiğinde ise Kilise'yle ilgili huzursuzluk o kadar yaygındı ki Luther'in sözleri Avrupa'nın büyük bir bölümüne hızla yayılan bir protesto zincirini ateşledi. Dolayısıyla Luther haklı olarak Reform'un başlamasında en büyük paya sahip kişi olarak tanımlanmaktadır.
  • (Gazi Üniversitesi, Ziya Gökalp Sempozyumu,
    Ankara, 8 Mart 2004)
    Seksen dört yıl önce, 25 Ekim 1924 tarihinde, Büyükada'daki
    evinden sedyeyle getirildiği Taksim-Harbiye arasındaki Fransız
    Hastanesi'nde öldü. Kesin bir tanı konulamamıştı, bir süredir devam
    eden hastalığına aksi olsaydı bile ülkenin ve adı geçen sağlık
    kurumunun o günkü yetersiz koşullarında bir şeylerin yapılabilmesi
    pek mümkün olmayacak gibiydi. Herhalde, çok geç kalınmıştı...
    İstanbul'un o güne kadar tanık olmadığı görkemli bir kalabalığın
    elleri üzerinde taşınan na'şı, Ayasofya Camiinde cenaze namazı
    kılındıktan sonra Çemberlitaş yakınındaki II. Mahmut Türbesi'nin
    haziresinde toprağa verildi. Güzel bir kabir yaptırdı sevenleri
    onun için.

    Asılları Diyarbakır Müzesi'nde bulunan eski harflerle el yazılı notlarla kardeşi Nihat Gökalp, ağabeyinin son gün ve saatlerini bir asker titizliğiyle kayda geçirmiş: “Merhum ağabeyimin sıhhatinin fenalaşmasından bir gün önce,
    23 Ekim 1924 cuma günü dimağında su toplandı. Bunun alınması
    halinde iyi bir sonuç sağlanabileceği söylendi. Doktorlar da aynı
    kanıdaydılar. Aile reisi olarak ben ve yengem Vecihe Hanım (bu konuda)
    bir senet imzalayarak verdik. İçi boru olan bir mili merhumun
    omuriliğine soktular. Büyük bir tasın içine, dimağdan geldiğini
    söyledikleri bir kilo kadar bulanık bir su aktı. Fakat bu ameliyenin
    (işlemin) bir yararı olmadı. Merhum, son günlerinde ağızdan gıda
    alamadığından (sözünü ettiğim) milin bir benzerini, ucu midesinin
    içine geçinceye kadar (ağızdan) sokuyorlar ve bununla midesine
    sıvı bir gıda akıtıyorlardı.. .
    (Hastamız) Pangaltı'daki Fransız Hastanesi'nin ikinci katında bulunan
    38 numaralı odada tedavide idi. Telefonu, Beyoğlu 138...

    Son saatleri: Cumartesi, 24-25 Ekim 1340 ( 1924) gece saat 22 sıralarında
    nabızları düşmeye ve hafif can çekişme belirtileri görülmeye
    başlandı. Sabaha doğru, saat iki buçukta, bu durum kademeli olarak
    artarak 4.49'da ruhunu teslim ettiler. Bundan sonra bile yüzü nurlu idi
    ve tazeliğini koruyordu. Bunları saat 5.40'ta yazıyorum...
    Yedek subaylarımızdan şehit Enver Bey'in eşi olan hastabakıcı Madam
    Roz ile hemşire Matmazel Maryel Vis (gece boyunca) yanımızda
    bulundular. Bu muhterem hanımlar büyük bir özen ve üzüntüyle hizmet
    ediyorlardı...

    Sözünü ettiğim Madam Roz'un yetim (kalmış) çocukları şunlardır:
    Zeki Enver ve Şahap Enver beyler. Büyüğü on bir, küçüğü beş yaşlarında
    idi ve İstanbul'da oturuyorlardı. Şehit subay yavruları olmaları nedeniyle
    her ikisi de Kuleli Askeri Lisesi ilkokul sınıflarına alınmışlardı...

    Ankara'dan, reisicumhur ve arkadaşları ile Büyük Millet Meclisi ve
    hükümet adına bir heyetin yanı sıra İstanbul'daki bütün resmi ve gayri resmi kurumların temsilcileri, ayrıca, halkın pek önemli bir kısmı
    en derin bir teessür içinde cenaze ve defin törenine katıldılar. Daha
    önce hastanede ölüm raporu imzalandıktan sonra merhumun na'şı
    saygıyla ölü odasına alınmış ve lambaları sabaha kadar yanık bırakılan
    bu odada tutulmuştu. Türk Ocağı (yetkililerinin) başvurusu ve
    bizlerin izni ile merhumun yüzünün kalıbı alçıya alındı. Büstü veya
    heykeli yapıldığında bu (masktan) yararlanılacakmış.. .
    Bu notları 24-25 Ekim cumartesi ve pazar günleri aldım. Nihat Gökalp
    ...

    2001 yılının Mayıs ayında. Hulki Cevizoğlu imzasıyla Aktüel ve Mevlut U. Yılmaz imzasıyla da Yeni Düşünce dergisinde çıkan yazılarda, Ankara Etnografya Müzesi'nde Ziya Gökalp'in kesik sağ elinin mumyasının olduğu iddiası ortaya atılmış ve bu iddia fotolarla da desteklenmişti. İşin ilginç yanı, müze yetkilileri bu konuda kesin bir şey söylemiyorlardı:
    Bu, gerçekten bir elin mumyası mıydı yoksa bir mulaj mı? Her ne amaçla
    olursa olsun birilerinin Ziya Gökalp'in elini düpedüz kesmiş olması, kardeşi Nihat Bey'in bir dakika bile yanından ayrılmadığı bir ortamda olanaksız gibi görünüyor. Bu konu gene de, daha fazla vakit geçirilmeden adı geçen müze ilgililerince aydınlatılmalıdır.

    25 Ekim 1924 pazar günü öğleye doğru Anadolu Ajansı bütün
    yurda ve dünyaya şu tebliği yayımladı:
    Türk vatanı en büyük ilim adamını kaybetti. Milli Mücadele (azminin)
    ruhu olan milliyet fikirlerini yaymak suretiyle Ziya Bey'in yerine getirdiği hizmetler, Türk milletinin kalbinde sonsuz bir minnet
    (duygusu) bırakmıştır. Anadolu Ajansı, bu büyük kayıp karşısında
    duyduğu derin üzüntüyü belirtir ve ulusumuza başsağlığı dileklerini
    sunar...
    Gökalp ailesine gelen yüzlerce taziye telgrafının tam sayısı belli değildi ama içlerinden birinin yeri başkaydı: İstanbul Vilayeti vasıtasıyla (Diyarbakır mebusu) Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye: “Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey'in bütün Türk âlemi için acı
    veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı
    duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek
    kişiliğinize arz eder ve Türk millet ve hükümetinin büyük düşünürün
    ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim, efendim.
    Ankara, 26 Ekim 1924, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal

    Reisicumhurla aynı gün Latife Gazi Mustafa Kemal imzasıyla
    Latife Hanım da Ziya Gökalp Bey'in refikası hanımefendiye başsağlığı
    dileklerini arz ediyordu.

    Başvekil İsmet Paşa'nın telgrafı ise şöyleydi:
    Büyük alimin kaybı ile memleketin uğradığı felaket içinde muhterem
    ailenizin duyduğu derin üzüntüye bizler de ailece katılıyoruz.
    Cenab-ı Hak'tan (sizlere) teselliler niyaz ederim.
    İsmet

    Ziya Gökalp'in insan olarak kişiliğine; düşünce ve ülkülerine
    olan ilgi bunca yıl sonra da eksilmeden sürüp gidiyor. Birkaç örnekle,
    gazeteci Taha Akyol köşesinde onun yaşayan fikirleriyle
    hala bir ışık olduğunu belirtiyor ve bir anma toplantısı düzenleyen
    İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü'nü
    ve De kan Prof. Korkut Tuna'yı yürekten kutluyordu.

    İlhan Selçuk, hayli buruk da geçse Cumhuriyet'in 83'üncü yıl dönümü törenler ve aydın ve bilinçli çevrelerde geleceğe dönük endişelerle kutlanırken, Gökalp'in ilk kez Tanin gazetesinde 20 Aralık 1915 günü yayımlanan ve
    Benim dinim ne ümittir, ne korku,
    Allah'ıma sevdiğimden taparım!
    dizeleriyle başlayan ünlü şiirinin tamamına Penceresinde yer
    veriyor ve şöyle diyordu:
    Milli Kurtuluş Savaşı'ndan sonra kurulan laik Türkiye Cumhuriyeti,
    Ziya Gökalp 'in şiirinde kendisini bulmuştu. Ama ne yazık (Cumhuriyetimiz)
    tarikat ve cemaat furyasında ulusal benliğini yitirdi...


    Oktay Akbal da üzüntülüydü ve sitemlerini açıkça yöneltiyordu
    “Orasıdır Senin Vatanın Diyen Adam” başlığıyla yayımlanan
    Evet/Hayır köşesinde: Ziya Gökalp şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle; yapıtlarıyla,
    öngördüğü düşünceleriyle yaşayan bir bilge. Mustafa Kemal öncülüğündeki
    atılımların baş destekçisi... Türklük, Türkiyelilik, alt kimlik, üst
    kimlik gibi tartışmaların üstüne çıkmış bir Doğulu yurttaşımız... Atatürk'ün
    Ne mutlu Türk'üm diyene gerçeğini kimliğiyle kanıtlamış... Daha 1910'larda Türklüğü, Türkçe'yi, gerçek Müslümanlığı anlatmak, öğretmek, benimsetmek için şürle, kitapla, konuşmalarla büyük çaba harcamış bir büyüğümüz. Ama bizler unutkan insanlarız. Böyle bir öncüyü ancak ölüm yıldönümlerinde zorlukla anımsıyoruz...

    Fıkra, makale, kitap, hitabe... Hepsi toplumların aydınlanmasında
    etkilidir ama en güçlü, en kalıcı olan, iç dünyamızda yer eden şiirdir.
    Gökalp de bunu yapmış, kendinden sonrakilere en uygun öğütleri bırakmış
    biri... Prof. Cavit Orhan Tütengil'e (toplumbilimci, felsefeci,
    1921 - faili meçhul kalmış bir cinayet sonucu 1979) göre Ziya Gökalp'in
    etkisi ölümünden sonra da sürmektedir. Prof. Emre Kongar'a
    göre ise Geç kalmış ulusallaşmanın kuramsal temellerini atan bir
    düşünce adamıdır.

    Başka bir Cumhuriyet yazan, Hikmet Bila, bugünleri düşündüren bir de alıntı yapmıştı köşesinde; devrim tarihimizin unutulmaz bir ismi olan gazeteci, yazar ve siyaset adamı Falih Rıfkı Atay'dan (1894-1971): “Türkçülük ve Türkçüler, hiçbir politikaya karışmasalar bile suçlu ve sorumlular arasındaydılar! Mütareke edebiyatında cinayet yerine geçen şeylerden biri de Türkiye'de milliyet hissini uyandırmaktı. Sanki bütün felaketlere o yüzden uğramıştık. Maarif nazırlarından biri, mektep kitaplarından Türk kelimesinin çıkarılmasını istemişti. Türklükten kaçan kaçanaydı.”

    Bunları yazıyordu, aralarında görüş ayrılıkları olduğunu herkesin bildiği Taha Akyol, İlhan Selçuk, Oktay Akbal ve Hikmet Bila gibi kimi seçkin köşe yazarları. Taha Akyol üstelik İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde düzenlenen Ziya Gökalp'le ilgili bir anma toplantısı nedeniyle Dekan Korkut Tuna'yı -haklı olarak- kutluyordu.

    Kim bu adam? Ne gerek var onu anmaya?
    Ölümünün 8O'inci yılına rastlayan 2004'te Ankara'da Gazi Üniversitesi
    Ziya Gökalp'le ilgili bilimsel bir toplantı, bir sempozyum
    (seminer) düzenlemeye karar verdi. Çalışmalar 8-9 Mart
    günlerini kapsayacak ve rektörlüğün Mimar Kemaleddin Salonunda yapılacaktı. Sempozyumun konusu Ziya Gökalp – Ulus Devlet ve Küreselleşme olarak belirlenmişti. Doğrusu, ülkenin ve dünyanın güncel sorunlarına ışık tutmaya açık bir konu seçilmişti.
    Bununla da yetinmeyen üniversite yönetimi, günler öncesinden
    Ankara ölçeğinde tanıtımı yapılan halka açık sempozyumu
    daha da çekici hale getirmek için bir de konser düzenlemişti.
    Rektör Profesör Dr. Rıza Ayhan, herkesi, Ziya Gökalp'in Anısına
    Türk Dünyası Müziğinden Örnekler konserini onurlandırmaya
    davet ediyordu. Bitmedi! Sayın rektör, yapacağı açış konuşmasından sonra Ziya Gökalp'in hayatta kalan tek kızı olan Türkan
    (Gökalp) Yurtcanlı (doğum. 1918) Hanımefendi'ye özenle hazırlanmış
    görkemli bir de anı plaketi sunulacaktı.

    Gazi Üniversitesi böylece, kendisini yurduna ve halkına adamış
    bir büyük düşünür ve bilim adamını tam da zamanında gündeme
    taşımakla kalmamış, onun, seksen altı yaşındaki (bu kitap
    yazılırken doksan yaşındaydı) kızını da unutmamıştı:
    Plakette şu sözler okunuyordu:
    Sayın Türkan Gökalp, Türk düşünce ve siyaset hayatının önemli
    isimlerinden fikir adamı ve düşünür babanız Ziya Gökalp adına düzenlenen
    Ölümünün Sekseninci Yılında Ziya Gökalp-Ulus Devlet ve
    Küreselleşme Sempozyumu anısına şükranlarımı sunarım.
    8 Mart 2004, Profesör Dr. Rıza Ayhan, Rektör

    Ya katılanlar? Böyle bir sempozyumda tebliğlerini sunmak ve konuşmak için yapılan daveti kabul ederek kimler gelmemişti ki Ankara'ya? Gazi'den Prof. Dr. Semih Yalçın, Mümtazer Türköne, Çağatay Özdemir, Necmeddin Sefercioğlu ve Ahmet Bican Ercilasun dışında, Ankara Üniversitesi'nden Prof. Dr. Anıl Çeçen ile Sina Akşin, Hacettepe'den Prof. Dr. Umay Günay ile Başkent Üniversitesi'nden Prof. Dr. Fikret Eren...

    Sonra İstanbul ve başka illerden
    gelenler. İstanbul Üniversitesi'nden Prof. Dr. Mustafa Erkal,
    Korkut Tuna ve Doç. Dr. Özcan, Marmara'dan Prof. Dr. İnci
    Enginün ve Bilken'ten Prof. Dr. llber Ortaylı... Gaziantep Üniversitesi'nden
    Prof. Dr. Hikmet Yıldırım Celkan ile Süleyman Demirel'den
    Prof. Dr. Bayram Kodaman...

    Osmanlının, İstanbul'daki bir tek Darülfünundan 100'ün üzerinde üniversite yaratan Cumhuriyet'in bilim adamı çocukları Ziya Gökalp'in öncülüğünü yaptığı ulus devlet kavramı üzerinde tebliğ sunmak ve görüşlerini belirtmek için toplanmıştı başkentte. Dinleyicilerin çoğunluğunu da Cumhuriyet'in eğitimcileri
    ile öğrenciler oluşturuyordu.

    Seçkin bir kalabalığın doldurduğu salonda, 8 Mart 2004 Pazartesi günü Rektör Prof. Dr. Rıza Ayhan kısa bir konuşmayla Ziya
    Gökalp'i andı ve sempozyumun amacını açıkladıktan sonra hazırlanan
    plaketi sunmak üzere Türkan Gökalp'i sahneye davet etti.
    Çok istemesine karşın, doktorları izin vermediği için ne yazık ki
    gelememişti Türkan Hanım ve en derin şükran duygularını Gazi
    Üniversitesi rektör ve yetkililerine iletmek üzere kızı Sevinç Karacan'ı
    görevlendirmişti.

    Oğlu Oğuzhan'la birlikte Ankara'ya gelen Sevinç Hanım sunulan
    plaketi aldı, teşekkür etti ve yerine oturdu.
    İlk gün öğleden önce, Küresel Tehdit, Ulus Devlet ve Türkiye
    konuşulacaktı. Sırasıyla Profesör Erkal, Çeçen ve Tuna tebliğlerini
    sundular ve alkışlandılar. Öğleden sonrasının konusu ise Osmanlı Devleti'nden Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne Geçişti. Oturum başkanı Profesör Eren, program gereği ilk sözü Prof. Dr. llber Ortaylı'ya verdi. Sempozyuma katılanlar ve dinleyiciler, son yılların bu, çok moda ve hemen her taşın altından çıktığını gördüğümüz; Kırım'ın (efe kentinin Ortay köyünden, Avusturya doğumlu tarihçiyi dinlemeye hazırlandılar . . .
    .. . Ve, film koptu! Bu ilginç zatın konuşmalarındaki biraz alaycı ve
    dinleyicileri küçümseyen, aşın bilgiç tavırların yabancısı olmayanlar
    fazla şaşırmadılar ama salonda birden buz gibi bir hava esti...
    Neler söylüyordu ünlü (!) tarihçimiz: Kimdi bu Ziya Gökalp?
    Falanca sosyoloğun kötü bir kopyası değil miydi? Onunla ilgili olarak buraya toplanıp konuşmaya değer miydi? Herkes hayretle birbirine baktı: Madem Ziya Gökalp, hakkında toplantılar düzenlemeye değer biri değildi, o halde neden gelmişti buraya kendisi? Yaptığı, yalnız Ziya Gökalp'in anısına, onu sevenlere,
    dinleyicilere, salonda hazır bulunan yakınlarına ve hepsinden önemlisi Gazi Üniversitesi'nin rektör ve yöneticilerine düpedüz hakaret değil miydi? Böyle uluorta konuşmak bir bilim adamına yakışır mıydı?
    Sevinç Karacan duyduklarını, kulaklarına inanamadan bir süre
    sabır ve şaşkınlık içinde dinledi. Kalkıp Bay Ortaylı'yı susturmayı ve ona aynı kürsüden cevap vermeyi düşündü ama sinirden tittriyordu.
    Bunu yapacak durumda olmadığını hissetti ve iyi ki annemi o yaşlı ve hasta halinde getirmemişim... diye düşündü; sert bir hareketle birden yerinden kalkıp salonu terk etti. Yetkililer arkasından koşturarak, yapılan konuşma nedeniyle
    kendisinden özür dilediler... Bu sözlere kesinlikle katılmadıklarını
    ve kendilerinin de çok üzgün olduklarını belirtip “Böyle bir şeyin
    başımıza geleceğini bilseydik bu zatı elbette davet etmezdik!..” dediler, ama büyük bir sarsıntı geçiren Sevinç Karacan'ı salona dönmeye razı edemediler. Titreyen elleriyle biraz önce dedesinin anısına verilen plaketi bu yetkililere iade etmeyi düşündü ama hemen vazgeçti. Ne suçu vardı Gazi Üniversitesi'nin?
    İlk vasıtayla İstanbul’a döndü, oğluyla birlikte.
    Sempozyum beklenmedik bir skandalla fiilen sona ermişti ama davetli profesörlerden bir bölümü organizatörlere ayıp olmasın diye 9 martta yapılan ikinci günkü çalışmalara da katıldılar. Profesör tarihçi Bay Ortaylı ise bir daha ortalıkta görünmedi.
    Sayın Sevinç Karacan'dan dinlediklerimi, olayların tanığı olan
    -ulaşabildiğim- profesörlerin hepsi doğruladılar. Bir farkla ki, Bay
    Ortaylı’nın Gökalp hakkında kullandığı sözcükler aslında bu kitaba
    alınamayacak nitelikteydi. Konuştuğum hocalardan biri, Gaziantep
    Üniversitesi Eğitim Fakültesi Eğitim Bilimleri Bölümü Başkanı
    Profesör Dr. Hikmet Yıldırım Celkan şunları söyledi bana:
    Onu tanıyan bazı hocalar 'Aldırmayın! Bu adam hep böyledir.' dediler, ama çoğumuz büyük bir infıal içindeydik. Benim konuşma sıram ertesi gündü. Ona cevap vermek için (Sayın Celkan burada farklı bir söylem kullanıyor) 9 martı bekledim. Ama gelmedi. Sanırım, gelemedi. Kaybolmuştu ortalıktan. Kimse de
    nerede olduğunu bilmiyordu. Oysa böyle toplantılardan sonu gelmeden
    ayrılmamak bilimsel nezaket gereğidir. Biz nasıl o konuşurken hazır bulunmuşsak onun da kendisinden sonra konuşacakları dinlemesi gerekmez miydi?”

    Ziya Gökalp'in torunu Sevinç Karacan ve sanayici eşi Şahin Bey'le, İstanbul Suadiye'deki evlerinde uzun söyleşilerimiz oldu. Dedesi öldüğünde annesi altı yaşındaydı. O nedenle, Ziya Gökalp'le ilgili olarak bildikleri, Seniha ve Hürriyet teyzelerinden dinledikleriyle sınırlıydı. Özellikle, hiç evlenmeyen ve yaşamı boyunca babasının kişiliği, kitapları ve benzeri çalışmaları konusunda sürekli kafa yoran Hürriyet Teyze'sinden duyduklarıyla: “Böyle bir insanın torunu olmak elbette gurur verici bir şey, ama size belli sorumluluklar da yüklüyor. Sürekli, 'Nasıl ona layık bir insan olabilirim?.. ' diye düşünüyorsunuz. Dedem, insanlara çok değer verir, başta kendi ailesi olmak üzere herkese sevgi ve anlayışla yaklaşırmış. Sinirlenip öfkelendiğini gören olmamış... Bunun yanı sıra, kendisini bütünüyle ülke sorunlarına verdiği için çocuklarıyla yeterince ilgilenememiş. Başka babalar gibi akşam olunca evine gelmesini beklerlermiş, ama o gelmezmiş. Ömrü hep ailesinden uzaklarda geçmiş, diyebiliriz. Limni ve Malta'dan yazdığı yüzlerce mektupla çocuklarının baba eksikliğini duymalarını bir ölçüde önlemeye, onlara varlığını kanıtlamaya çalışmış olmalı. Anneannemin ömrü ise eşinin öldüğü veya padişaha karşı olduğu için öldürüldüğü haberinin her an gelebileceği korkusuyla geçmiş . . .
    Bir de üzüntüsü var Sevinç Hanım'ın. Diyor ki: Evet, dedemin kendi kızlarıyla
    yeterince ilgilenemediği, onların geleceğini düşünmeye fırsat bulamadığı doğru, ama 'Ben yalnız üç kızımın değil, bütün Türk çocuklarının babasıyım! . .' dediği de doğrudur. Peki, bugünün gençlerine, çocuklarına onu tanıtmak için ne
    yapılıyor? Ziya Gökalp bir 'Alageyik' şiiriyle geçiştirilebilir mi? Eskiden hiç olmazsa TRT' de zaman zaman onunla ilgili programlar yapılırdı. Sonra bıçak gibi kesildi bunlar. TRT'ye kimliğimi belirterek bunun nedenini sordum. Bir süre sonra mektupla cevap geldi kendilerinden: 'Kim olurlarsa olsunlar, ölümlerinin üzerinden elli yıl geçtikten sonra artık hiçbir Türk büyüğü için anma yahut benzeri bir program yapılmazmış! Anılmasın, demiyorum, ama örneğin bir Mehmet Akif hiç aksatılmadan her yıl anılmıyor mu? Ve daha başkaları da. .
    Mevlana'yı 800 yıl sonra bile anmadık mı? Andık da fena mı oldu? Toplum için
    önemli işler yapmış ölümsüzleşmiş insanlar 'Aradan elli yıl geçti,
    artık yeter.. .' denilerek unutulmaya nu terk edilmeli? . .

    “Seniha, hatta Hürriyet Teyzem Birinci Dünya Savaşı'nın güçlük
    ve kıtlık günlerini çok iyi hatırlayacak yaştaydılar. Onlardan dinlemiştim.
    Dedem o tarihlerde ülkeyi yöneten İttihat ve Terakki
    Fırkasının en etkili isimlerinden. . . Bir akşamüstü 'parti' den gelen
    bir adam piyasada bulunmayan bazı erzakla bembeyaz francalalar
    getirir. Dedem müthiş sinirlenir ve adamı 'Bunları al ve kim
    gönderdiyse ona götür. Halk yiyecek ekmek bulmazken boğazımdan
    geçer mi? . . ' diyerek kapıdan kovar. Özellikle, hemen herkesin
    kendi çıkarından başka bir şey düşünmediği günümüzde böyle yüce ruhlu bir insanın bilenlere anımsatılmasında, bilmeyenlere de öğretilmesinde ne salonca olabilir? Aradan elli yıl değil çok daha fazlası geçmiş olsa bile...

    Söyleşimiz sırasında Sevinç Hanım'dan annesiyle ilgili bilgi istiyorum. Biliyorsunuz, doksan yaşında ve kimi sağlık sorunları olsa da iyi sayılır. En sevindirici olanı da zihni pırıl pırıl. Benim ve eşimin gözetimi altında çok yakınımızda oturuyor. Kendisini her gün muhakkak görür ve her ihtiyacını karşılarım. Yirmi dört saat yanında eğitimli bir yardımcısı var...

    Biliyorum, babası tutuklanıp sonra da Malta'ya sürüldüğünde kundakta, dedeniz 'esaretten' kurtulduğunda ise üç yaşındaydı. Öldüğünde ise altı. Gene de onu görmek ve tanımak isterdim. Ziya Gökalp'ten bizlere kalan bir armağan kendileri...
    -Ben de isterim bunu, ama korkarım mümkün olmayacak. Nedenine
    gelince annem, aldığı terbiye gereği yeni biriyle tanışacağı zaman muhakkak hazırlık yapmalı. Ona göre giyinmeli, saçlarını yaptırmalı! Ama bugünkü durumu buna elverişli değil. Yürüme güçlüğü var bir de...
    -Küçük ve masum bir hileyle çok geçmeden bana bu imkanı sağlıyor
    Sevinç Hanım. Birlikte evine gidiyoruz. Babası Malta'da iken
    ablalarını o benim babam... diyerek kızdıran -neredeyse- doksan yıl öncesinin kocaman, zeki gözlerle bakan Türkan’ı karşımda “Babasının sevgili küçük kızı şimdi tam bir hanımefendi.” Biraz, yaşlanmış, o kadar. Kızının ister istemez hazırladığı “Anne seni çok güvendiğim bir doktor dostumuz ziyaret edecek... hilesini (?) anlamaz göründüğü hemen belli oluyor. Kitabın durumunu sorunca
    Çıktığında ilk size getireceğim... diyorum.” Babasının 1924 sonbaharında Büyükada'dan sedyeyle hastaneye götürülüşü sırasında neler hissettiğini anlatırken gözleri doluyor. Ne kadar büyük ve insanın adeta derinliklerine işleyen gözler bunlar... Durup dururken, Babam da çok sevdiği ve hiç dilinden düşürmediği Namık Kemal gibi kırk sekiz yaşında ölmüş . . . diyerek şaşırtıyor
    bizi.
    Ayrılırken Kabul ederseniz gene geleceğim . . . diyorum.
    Gülümseyerek cevap veriyor: Bekleyeceğim. . .

    Ziya Gökalp'i görmüş gibi, onunla konuşmuş gibi oluyorum.
    Bu kitabı yazarken en büyük şansım Ziya Gökalp'in, hepsi de
    önemli ülke hizmetlerinde bulunmuş seçkin yakınlarını tanımak
    oldu. Tıpkı zarif torunu Sevinç Hanım gibi büyük bir içtenlikle
    beni desteklediler. Bildiklerini ve ellerindeki belgeleri, resimleri
    benimle paylaştılar, yararlanmama sundular.

    En başta, doksan altılık koca çınar; öğretmen, bürokrat, yazar
    ve hukukçu Diyarbakırlı Reşid İskenderoğlu'nu (doğm. 1912)
    saymalıyım: Ziya Gökalp'in annesi Zeliha Hanım'ın ağabeyi, Osmanlı
    Meclis-i Mebusan üyelerinden Pirinççizade Arif Efendi'nin
    torunu Reşid Bey. Kadim dostum ve meslektaşım Fethi Pirinççioğlu
    da öyle. Onun kızı, değerli turizmci Yasemin Pirinççioğlu olmasaydı
    Sayın İskenderoğlu ile Gökalp kardeşleri, dolayısıyla Sayın
    Türkan Yurtcanlı ve Sevinç Karacan'ı tanımayacaktım.

    Evet! Mete ve Turfan Gökalp kardeşler. . . Ziya Gökalp'in kardeşi
    Nihat Gökalp'in çocukları. Mete Bey, önemli bankacılık görevlerinde
    bulunmuş, TBMM Bütçe ve Plan Komisyonu'nda Maliye
    Bakanlığı'nı temsil etmiş deneyimli ve uzman bir yönetici.
    Turfan Bey ise Türk Hava Kuvvetleri'nde tuğgeneral rütbesiyle
    emekli olmuş bir asker. 700 saatlik jet av-bombardıman (uçakları)
    pilot deneyimi var. Hava Harp Okulu Öğretim ve Hava Kuvvetleri
    Komutanlığı Personel Dairesi başkanlıkları görevlerini başarıyla
    üstlenmiş.

    Reşid İskenderoğlu; Mete ve Turfan beyler... Onlarla yaptığım
    görüşmelerden söz edeceğim. Ah, keşke bir de sayısız yapıta imza
    atmış çok değerli oyun yazarı, şair ve doktor Orhan Asena'yla
    (1922-2001) görüşebilseydim! Ziya Gökalp'in ablası Sacide Hanım'ın
    torunuydu Orhan Asena. Onu, 1981 yılında Diyarbakır Üniversitesi'nde
    yaptığı Atatürk ve Diyarbakır konulu ilginç tebliğinden bölümleri kitabıma alarak anmaya çalışacağım.

    Ziya Gökalp'in, üstelik okul ağabeyim olan bir yakını daha var ki, Diyarbakır'daki müze evini ziyaret ettiğimde içim nasıl
    da sızlamıştı: Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)! Şiirimizin,
    dramatik yaşamı en verimli olabileceği çağda noktalanan romantik
    ve talihsiz çocuğu. Ziya Gökalp'in annesi onun dedesinin
    kardeşi, babası Sıtkı Tarancı'nın da halasıydı. Otuz Beş
    Yaş şiirinin şairinden söz edilince ister istemez bir başka büyük
    şair geliyor akıllara: Ziya Osman Saba (1910-1957). Cahit
    Sıtkı Tarancı'nın Galatasaray'da en yakın arkadaşı. Ayın yıl
    doğmuşlar ve Saba, arkadaşını öbür tarafta yalnızca bir yıl
    bekletmiş. Oktay Akbal, Ziya Osman Saha'nın ardından Yaşadığımız
    dünyanın çirkinlikleri karşısında onun kadar yücelebilmiş,
    onun kadar ermiş kişiliğine çıkabilmiş başka kimse düşünülemez diyordu.

    Cahit Sıtkı Tarancı'ya dönersek. Dedesi Hacı Hüseyin Efendi,
    Pirinççizade Hacı Salih Ağa’nın oğluydu. Babası Sıtkı Efendi Soyadı
    Kanunu çıkınca Tarancı soyadını aldı. Orta Asya'daki bir
    Türk boyunun adıydı Tarancı. Gelin, ülkemizin şu talihsiz günlerinde ondan dizelerin gölgesine sığınalım:

    MEMLEKET İSTERİM
    Memleket isterim
    Gök mavi, dal yeşil, tarla san olsun,
    Kuşların, çiçeklerin diyarı olsun.
    Memleket isterim
    Ne başta dert ne gönülde hasret olsun,
    Kardeş kavgasına bir nihayet olsun.
    Memleket isterim
    Ne zengin fakir, ne de sen ben farkı olsun,
    Kış günü herkesin evi barkı olsun.
    Memleket isterim
    Yaşamak, sevmek gibi gönülden olsun,
    Olursa bir şikâyet ölümden olsun.

    İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nin efsane hocalarından
    Profesör Sadri Maksudi Arsal'ı (1880-1957) Atatürk bir gün Çankaya'ya
    davetle, kütüphane odasında kabul eder. İsmet İnönü'yle birlikte
    bir Anadolu haritası üzerine eğilmiş çalışmaktadır. Arsal'a
    dönerek bu dağların bağ haline getirilmesiyle hem yeşilliğin sağlanacağını
    hem de alınacak ürünle ekonomiye katkıda bulunulacağını,
    üstelik iklim bakımından da iyi olacağını söyler.

    ATATÜRK
    Atatürk'üm eğilmiş vatan haritasına
    Görmedim tunç yüzünde böylesine geceler
    Atatürk n'eylesin memleketin yarasına
    Uçup gitmiş elinden eski makbul çareler.


    Nerde İstiklal Harbi'nin o mutlu günleri,
    Türlü düşmana karşı kazanılan zafer,
    Hiç sanmam öyle ağarsın bir daha tanyeri,
    Atatürk'üm ben ölecek adam değildim der.

    Git hemşerim, git kardeşim toprağına yüz sür,
    O'dur karşı kıyıdan cümlemizi düşünür,
    Resimlerinde bile melül, mahzun görünür,
    Atatürk'ün kabrinde rahat uyumak ister.
    (1947)

    Kısa bir şiir daha Yeter ki Gün Eksilmesin Penceremden diyen
    Cahit Sıtkı Tarancı'dan. Aralık 1951 'de söylenmiş. Diyarbakırlı
    ya, köklerini tartışanlara cevap verircesine Türk yüreklerimizden
    söz ediyor:

    ATATÜRK'Ü DÜŞÜNÜRKEN
    Ne şairane mevsimdi sonbahar
    Bahçeleri talan eden bir deli rüzgârdı,
    Kırılan dal, düşen yaprak, şaşkın uçan kuşlar.
    Eskiden sonbaharın bir güzelliği vardı.

    Gel gör ki Atatürk'ün ölümünden bu yana
    Sonbahar bir tuhaf bir başka geliyor,
    Vatan gerçeklerini hatırlatıp insana
    Türk yüreklerimizi burka burka geliyor.