• Hayatın bir matemetiği, hendesesi, mühendisliği olsa ben haklı çıkardım. Yokmuş. Bir zaman kafa yordum, baktım ki benim havsalam kâfi gelmiyor, bıraktım. Cennete bahçe demek, cehenneme ateş demek cahiller içinmiş. Hiçbir şey o kadar basit değil. Biz zannediyoruz ki insan ölünce çürümeye başlar. Doğru değil. İnsan doğduğu andan itibaren çürümeye başlıyor. İnsanı çürüten ölüm değil, hayattır. Başkasından değil, kendimden biliyorum...
  • Ahh Endülüs! Vaah Endülüs!

                Hüznüm, gamım ve kederim o kadar beni kuşatmış ki sana yakışacak bir ağıtım, ayrılışına dayanacak bir takatim yok,  hüznümü ifade edecek kelimeler boğazımda düğümleniyor, sadrımdaki satırları yazmaya elim titriyor. Ne olur ağıtımı da böyle kusurlu halimle kabul et ey Endülüs!


                Ah keşke imkân olsaydı da Ceziretu’l Arab’ın en meşhur ağıtçıları denilen Nayihaları çağırsam, taa Anadolu’dan, Mezopotamya’dan yokluğuna feryat-ı figan etsem, gözyaşlarım sel olsa, Fırat Dicle o yaşlarla taşsa ve bütün Mezopotamya’yı sel götürse, Nuh gemisi gibi Cudi dağına oturup kalbimi teskin etsen, ağıtlar yaksam da ağıtlara cevap verseydin Endülüs!

                Nerden başlasam ve ne yapsam bilmem ki! Tarık b. Ziyad’ın iman coşkusuyla okyanusları aşmasından mı başlasam, yoksa “İşte kardeşlerim düşman ordusu önümüzde ve Cennet de az ötede” diye başlayan o muazzam iman, cihat ve cennet kokan nutkunu mu dinlesem? Yoksa zafer için bütün gemileri mi yaksam?

                Ah Endülüs! Sen ki Müslümanlara kucak açtın ve Müslümanlar da sana yakışır şekilde seni tarihin sayfalarına altın harflerle yazdılar, Avrupa’nın barbarlığından kurtardılar. Sekiz asır boyunca seni bütün dünyaya medeniyetine baş tacı eyledi. Emin ol ki sen bunu hak etmiştin ve Müslümanlar da sana sadece hakkını vermişlerdi.

                Vaah Endülüs! Biliyorum bize kırgın ve de dargınsın, ama senden sonra bir bilsen bize neler oldu? Başımıza neler geldi? Ahh bir bilsen!

                Hani bizler; “ehl-i salib,  senin temiz toprağını bir daha kirletmesin, üzerinde gezen Fatmaların, Ayşelerin, iffetine namahrem eli değmesin” diye savaşıyorduk ya! İşte daha sonra biz, birbirimize düşman olup birbirimizin katili olduk hem de  sonucunun cehennem olduğunu bile bile.

                Hani Avrupa kabileleri itaatlarını bildirmek için günlerce Alhamra sarayında sıra bekliyorlardı ya! Daha sonra biz birbirimizi öldürmek için o sıra bekleyenlerin torunlarının kapılarında Müslüman olan kardeşimiz ile savaşmak için destek kuyruklarına girdik. Kafirin yardımıyla “rakibim!” dediğim Müslüman kardeşimi öldürmek hırsıyla onların kapılarına kul olduk, köle olduk.

                Ne acı değil mi ey Endülüs? Allah yerine onlara kul, efendi iken onlara köle olmak… Hem de kardeşini öldürmek adına… Geçici dünya hırsı, makamı adına…

                Ah Endülüs! Malagada uçaktan inerken hâlâ ayakta duran su bentlerini gördüm, medeniyet su ile kaimdi. O bentlerde akıttığın su gibi azizdin.

                Kalende bunca savaş ve yıkıma rağmen hala o bembeyaz sütunlarında silinmemiş bembeyaz mermerler üzerindeki ayetleri gördüm, adeta beni oku, diyordu. Gözlerim yaşardı, asırlardır belki de yalnızlıktan, ilgisizlikten silinmeye yüz tutmuş satırları okuyamadım bembeyaz sathında, yüzüm kızardı utancımdan, hüznümden daha fazla bakamadan ayrıldım. Yalnızlığa, kimsesizliğe tekrar bıraktım seni ah Endülüs!

                Hâlbuki sen nice mücahitlere sığınak ve müminlere tahassungah olmuştun. Ama ben satırlarını dahi koruyamadım, hatta okuyamadım… seninle konuşamadım….belki de bana “hoş geldin” demiştin. Ya da; Nerdesiniz ey mücahidlerin, fatihlerin, Tarıkların torunları?

                Ah Endülüs vaktim yoktu, ayrılacaktım, seninle çok kalamadım, ama sen 8 asır benim inancımın, dinimin, değerlerimin bekçisi, vatanı ve yurdu oldun. Pes etmedin, terk etmedin, gitmedin ve hâlâ ordasın. Ama ben yokum yanında, ne olur işit ağıtımı, gör gözyaşlarımı, ihtişamınla bir göz kırp bana, ümit ol tükenmiş ümitlerime…. Bir gül koklat o Alhamra bahçelerinden, bir şiir oku bana İbn Safar’dan ve tekrar dinleyeyim ondan; "Endülüs’ün0 Nehirleri gümüş, toprağı misk, bahçeleri ipek ve çakıl taşları incidir.” dizelerini.

                Ah Endülüs! Seni, yetiştirdiğin şairlerden, dinleyeyim; İbn Zaydün’dan Kurtuba'yı, İbn Safar’dan Işbilîyye'yi, İbn az-Zakkâk’dan Balensiyya’yı ve diğer şairlerden de Sarakusta’yı, Cebel-i Tarık’ı, Tulaytula’yı dinleyeyim.

                Aşk yapraklarını bana çevir İbn Hazmın “Güvercin Gerdanlığından”, uçur beni de Abbas b. Firnâs’ın yanında, ta bundan bin sene öncesinde0.

                Ne olur ey Endülüs! Beni de kat İbn Rüşt’ün, akıl, kalp ve vicdan mutfağına. Kuran, sünnet hadis, mantık, fen ve felsefe ile pişen o harika ilim sofrasına, bana söz hakkı ver ne olur sorayım ona;

                Ey Âlemin filozofu, bir çare bul bu asrımızın çaresiz derdine, Müslümanın Müslümanı öldürmesinin ne büyük günah olduğundan ve bu günahın  azabından vebalinden bir de sen bahset… Günde kaç saat okurdun, kaç sayfa yazardın? Bir de senden duysunlar. Aklımızı, kalbimizi muayene et ey tabib. Kuran eczahanesinden, ölüme yüz tutmuş ruhlarımıza şifa dağıt.  Görsünler seni Müslümanlar, bir elinde fen bir elinde Kur'an’la….Utanırız belki gayretsizliğimizden, tembelliğimizden.

                Ey Endülüs ne olur! Zehrâvî’ye söyle, beni çırak olarak alsın yanına. İsmini koyup çaresini bulduğu 350’den fazla hastalığın isimlerini bana öğretsin içeriğini öğrenemesem de. Ta ki Batılılar kendi buluşları diye bunları söylediklerinde;

                “Hey hırsız o benim dedemin buluşudur”, diyebileyim en azından. Efelik taslayayım bari haklı olduğumuz bu yerde. “Avrupa malı olarak Tıp aletlerini sergilediğinde; ey Avrupalı bu da dedemin sanatıdır, bak altta ismi yazılı” diyebileyim.

                Ne olur Ey Endülüs! Beni Kurtuba Üniversitesine hiç olmasa bir hizmetçi olarak da alsan… Biliyorum, Kur’an’ı anlayacak Arapçam, edebiyatı anlayacak Farsçam, geçmişi anlayacak Grekçem, Süryanicem, İbranicem, hâsılı konuştuğum dilden başka ne bir dilim , ne de “Ne mutlu Türküm!” den başka bir  sloganım var. Belki o koridorlarda konuşulanları dinleyerek öğrenir; İbn Sinan’ın “el Kanun” kitabından çareler bulurum  çeşit çeşit taassup adlı bu çaresiz hastalığıma.

                Ne olur beni kabul etsin büyük müfessir İmam Kurtubî o mübarek tefsir halkasına. “Ahkâm”dan hüküm sorayım, ayet sorayım bu asrımızın dertlerine. Şikâyet edeyim kendimizi; “نصر- ينصر Na-sa-ra/ yen-su-ru” yu bırakıp; “ ضرب-يضرب da-ra-be/yed-ri-bu”yu tuttuk ve “ ضرب زيد عمرا Da-ra-be-Zeydun Amren”ı gerçek zannederek birbirimizi gerçekten vurur olduk. Misal olan bu cümleler, hayatımızda makes buldu. Muhakememizi kaybedip, ilahi emri unuttuk. Bugün Yemen’de, Suriye’de, Libya’da Zeyd ile Amr birbirini vuruyor, Hans da bıyık altı pis pis gülüyor keyfinden. Sadece orası mı ve sadece bunları mı? Dahası silah baronlarından da silah alma yarışına girdik. Ve sonuç: Ölen de biz, öldüren biz olduk. Ey Ahkâm müfessiri! Asırlardır seni okuduk ama sadece okuduk fakat hiç anlamadık, anlayamadık.

                Ah Endülüs! Biliyor musun o koca Kurtuba mabedinin ortasına dikilen o acube kiliseyi bu yazın gördüğümden beridir kalbimde tarifi zor ve dayanması imkânsız bir sızı var.  Adeta  kalbime bir bıçak saplanmış ve o yaradan yayılan acıyla inim inim inliyorum.

                Ah Endülüs! 8 asır boyunca 5 vakit ezanın yükseldiği, emir ve fermanların okunduğu o mübarek minberlerinde, Cuma günü huzurunda Cuma’yı kılamadan hatta 2 rekât namaza dahi izin verilmeyip oğlumla ve arkadaşlarımla dışarı çıkarılışımızı hazmedemiyorum bir türlü biliyor musun? Onurum, hamiyetim, değerlerim ayaklar altına alınmış gibi oldum.  Malını, mülkünü kaybetmiş bir müflis tüccar gibi gözyaşlarıyla ayrıldım o mübarek mabetten. Utandım kendimden, erkekliğimden ve dahi Müslümanlığımdan.

                Ah Endülüs! Şair değilim ki senin için şiirler yazayım, taa muallakat-ı seba olarak Kâbe’ye asayım. Muhammed İkbal’ı mı çağırsam acaba? Akif’i mi? veya Endülüs’e o dönemde Mersiye dizen er-Rundi’yi mi? yoksa İbn Abdun’u mu? Gelirler mi ki bu gayretsiz asra?  Gelseler, şöyle haykırmazlar mı bizim yüzümüze:

    “Ey hayırsız evlat; çalışıp terleyip zafer varken ağlayıp gözyaşı dökmen niye? Zafer şiirleri varken, hüzün, gam ve kederin manzumeleri niye”?

                Ne kadar acizim Ey Endülüs! Himmet et bize mazinle, toprağında büyüttüğün ilim ve irfan abideleriyle, yol göster bize dünyaya yaydığın medeniyet ışıklarıyla, lütfet bize 8 asırlık birikiminle, ikram et bizlere o cömert sofrandan, ilaçlar bahşet  bize bilginden süzülerek ortaya çıkan o büyük eczanenden. Ümit ol bize ne olur o 8 asırlık mümbit kültürünle, geçmişinle

                Ah Endülüs! Sana bakacak bir yüzüm, şanına yakışacak bir ağıtım da yok ki ağıt yakayım. Seni ne anlayabildim ne anlatabildim. Sana ağıt yakayım derken kendimi sana anlattım. Ne olur bunu da benden, tembel, cahil ve o kadar da gafil bir evladının ağıtı olarak kabul et…

    Cuma KARAN
  • Başka çare göremedi demek kendini anlatmak için, dedi Süleyman Kargı. İnanmıyorlar ki. Elle tutulur deliller istiyorlar. Yok canım, o kadar değil, diyorlar her zaman. Ölmezsin, diyorlar. Bu da geçer... Olaylar haklı çıkarıyor onları çoğu zaman. Milyonda bir de olsa yanılma, ağır ve elim yanılma sessizce belirince... Milyonda bir için hayatı zehir etmeye değer mi? diyorlar onlar. Onlar, biz, hepimiz...
  • 72 syf.
    • İroni ya da kehanet(-in yokluğu) üzerine

    Diyalogun henüz başlarında Euthyphron, Meletos’un şikâyeti üzerine şunları söyler: “… Sen her zaman içinden bir ses geldiğini söylersin, sanırım Meletos bundan şikâyetçi…”(1)
    Sokrates’in savunmasını yaparken söylediği, onu sonuçlarının kendisine zarar vereceği yanlış ya da kötü işlerden alıkoyan, rehberlik eden, içindeki ilahî sese kulak verdiğini söylediğini işitmiştik, Euthyphron da bizden daha önce işitti hâliyle; kurgunun yazılış sırasına göre değil, kurguda olanın öncelik sırasına göre… Kurgunun yaşanmış şeyler üzerinden, olay üzerinden şekillendiğini de unutmayalım şimdilik.

    Euthyphron da kendisinin dediği üzere, bazı şeyleri önceden haber verebilmektedir, üstelik söyledikleri de her defasında doğru çıkmaktadır ve bu yüzden adı deliye çıkmıştır. Sokrates ve Euthyphron gibi ilahi sesi işitenlerin, Meletos gibilerini dikkate almaması gerekmektedir ona göre.

    Burada Euthyphron’un şimdiden geleceğe yayılan bilgiye dair vurgusu üzerine Sokrates ona kâhinlik sıfatını yükleyerek, kendi mahkemesinin sonucunu ancak onun gibilerin bilebileceğine dair apaçık olmayan bir soru yöneltir. Euthyphron’un kehaneti (öngörü diyemeyeceğiz buna), ikisinin de mahkemelerinin istedikleri biçimde sonuçlanacağına yöneliktir.

    Burada yarım kalmış bir mesele hâllediliyor yahut önceden girizgâh yapılmış bir mesele açık hâle getiriliyor gibi görünmektedir (olay sırasına göre değil, kurgu sırasına göre). Daha doğrusu burada, daha sonraları sıklıkla karşılaşacağımız üzere Sokrates, metnin başına işaretlerden birini bırakmaktadır, alt etmek üzere yola koyulacağı işaretleri…
    Savunmada Sokrates’in bahsettiği ilahi sesin, irrasyonel bir biçim taşıdığını düşünebiliriz, orada bunu temellendirmediği gibi aksine irrasyonel oluşunu düşünmemizi gerektirecek yorumu da güçlendirir söylemiyle. Burada ise ironik biçimde kâhinden kehanette bulunmasını isterken neyi amaçlar peki? İrrasyonel ya da bilinemez olanın hakikat payını mukayese edecek değildir, çünkü bu mümkün değildir. Eğlenceli de olduğunu söyleyebileceğimiz, dinamik bir filozofun ilk öğeleriyle karşılaşmaktayız çünkü bu soruyu hınzırca sorar ve yıkıcılığın ilk işaretleridir de bunlar.

    Diyalogu baştan sona değin kat ettiğimizde karşımıza çıkan filozof imgesi, şeylerin upuygun olan bilgilerine erişmeye çalışan, şeyleri etkilerinden/sonuçlarından ayırt etmeye uğraşan ve onları doğru ve açık bir biçimde, kapsadığı her şeyi ifade edebilecek özlerini açığa çıkarmaya uğraşan biridir, öyleyse mahkemede konuşan kimdi?

    Mahkeme daha sonra gerçekleşti ancak açıklama daha sonra gelişti. Son cümlemde sorun var gibi görünüyor, bir olayın daha önce gerçekleştiğini söyleyecek gibi girmiştim konuya. Ama bir sorun yok, kuşkusuz Savunma olay olarak daha sonra gerçekleşti, mahkeme öncesi konuşulanlardan önce; yazınsal gerçekleşme (kurgu) de zaman sırasına göre yine öncedir diyebiliriz hâliyle fakat yazınsal içeriğin genişlemesi bakımından daha sonra gerçekleştiği de aşikâr. Fikirsel düzlemde, Sokrates’in yöntemini de dikkate alırsak rahatlıkla daha sonra da yer aldığını söyleyebiliriz. Phaidros’ta yaptığı gibi önceden söylediği bir şeyin yıkımına girişmektedir sanki ya da aslında başka bir şeyden bahsedeceği bir işareti bırakmaktadır orta yere. Öngörü ve kehanet arasında yahut iki tür kehanet arasında fark ortaya koyacaktır ileride.

    Bir şeyin özünün bilinebilmesinin ölçütünü ilineklerinden ayıran, onların değişmez doğalarını serimlemeyi ve muğlaklıktan arındırmayı amaçlayan ve düşünceye mantıksal ilkeleri ilk kez yerleştiren bu adamın mahkemede öylesine bir iç sesten bahsetmediğini anlarız. Bu yüzden hınzırca kâhin demektedir, kendisinin de yaptığı iş geleceğine dair henüz gerçekleşmemiş bir şeyi işaret etmesine rağmen kendisinde olanı ayrı yere koymaktadır. Öngörünün temeli onda rasyonel biçimde bilginin yorumlanışına tekabül etmektedir ve bilgisi de şeylerin upuygun olan özünden gelmektedir. Bildiği için öngörebilmektedir. Bilmenin ölçütleri o yüzden burada detaylıca taranır ve safsata, bulanık bilgi, gerçeklik detaylıca incelenir; kehanet yoktur! Kendi çizdiği kehanet sunan imgesini de yıkarak, Euthyphron’un vasatın bilginliği imgesini de yıkar. Kendisinin görünen imgesini berraklaştırmaya girişir, bende mucizevi olan bir şey yok demektedir.

    Daha ironik başka bir duruma geçersek onun filozof-kral denemesinin kendisini köle pazarında bulması ile sonuçlandığını gördüğümüz Platon’un, hayata karşı bu derece temkinli ve bilgiyle yaklaşmasına rağmen düştüğü durumdan anlayacağımız kadarıyla öngörebilmenin sınırlarını ve yine Sokrates’in savunmasından anlayacağımız kadarıyla öngörebilmenin değişmez olanı engelleyemeyeceğini yahut tesir kabiliyetinin sınırlı olduğunu da görürüz…

    • Sonuçsuzluk üzerine

    Tıpkı Kriton diyalogu gibi Euthyphron diyalogu da bir sonuç bildirmeksizin sona erer gibi görünmektedir ya da genel olarak gençlik diyaloglarına atfedilerek sonuçsuz kaldığı söylenenlerden olduğunu belirtelim. Burada sonuç olarak kabul edeceğimiz şey hâliyle Euthyphron’un, Sokrates’in söylediklerini kabullenmesi olacaktı, bu ifade biçimi bunu anlamamızı gerektirir. Metnin sonunda Euthyphron’un acelesi vardır gider. Ancak aksine sonuç dediğimiz şeyin burada zaten bu olması gerekmez mi? Sokrates’in yapmaya çalıştığı şey bilgisiz olduğunun farkında olmayan vasatın yıkımıysa ve bilginin ne olduğunu da açık seçik zaten serimlemişse, sonrasında ondan öğrenmeye çalışacağı bir şey kalmış mıdır geriye? Sokrates metnin sonunda ondan öğreneceği şeyi öğrenemediği için sonuçsuz kalmıştır evet ama Sokrates ondan öğrenebileceği bir şey olmadığının bütün olanaklarını açıklamıştır. Bu saatten sonra vasatın olduğu yeri terk etmesi gerekmez miydi, kalsaydı ne olurdu ki?

    “Bana kalsa söylediklerim yerinde kalacak ama beni bir türlü rahat bırakmıyorsun” (2) demişti Euthyphron; söylenen her şey karşısında başı dönmekteydi, esen her rüzgârın yönünde eğilen. Kuşkusuz Sokrates ona doğru yönde bir rüzgâr estirmekteydi ama burada Sokrates’in söylediklerinin haricinde tutarsak Euthyphron’un edilgenliğinin açığa vurulduğunu, bilgi ile etkileşiminin bilginin ne olduğundan değil nasıl etkide bulunduğundan yola çıkarak bilgiyi temellendirmesinden dolayı anlayabiliriz. Üstelik kaç kez Sokrates de daha önce mutabık kaldıkları konulara aykırı dönüşler yapabilen bu adamda, bilginin doğru dahi olsa bir yer kaplayacağından ne kadar emin olabilir? Euthyphron doğru bir esintinin karşısında da eğilebilir ve aynı ölçüde yanlış bir esintinin karşısında da. Edilgenliğe tümüyle açık olduğu sürece ondaki eğilmenin kaynağının biri ya da diğeri olsa da baki kalıp kalmayacağına dair bir fikir sahibi olmamız mümkün değil gibi.

    Sokrates’in maksadı vasatı rahatsız etmekti ve bunu fazlasıyla yaptığına göre diyalog sona erebilir. Vasatın rahatsızlığından ne gibi bir sonuç türeyeceği de bilinemeyeceğine göre, bu bilinemezlikte sona ermesi de gayet yerinde olabilir.
    Henry Hathaway’in Legend of the Lost filminde dindar ve iyilikle dolu bir adamın, babası ile ilgile gerçeklerle yüzleşmesinden sonra yaşadığı dönüşümün ardından kahramanımız, adamla ilgili şunları söyler: “Sana dini hikâyeler anlatamam, ama tanrıya inanan insanları iyi tanırım. Bizim dostumuz inanmıyordu. Ama babasına olan inancı sağlamdı, yani bir insana. Bu çabuk kaybedilecek bir inanç. Bunu da iyi biliyorum.” (3)

    Adamın bu inancı hiç kaybetmeyeceği koşullarda da ömrü geçebilirdi, bu mümkün. Onun dindarca inancı taşıyıp taşımadığını söyleyebilir miydik bu durumda? Sınanmaya tabi tutulmamış bir şeyin gerçek olduğunu söylemek ne derece mümkünlük taşır? Bir şeyin ne olduğunu bildiğimiz ve onu içselleştirdiğimiz için mi inanmaktayız yahut yaşamda edilgen biçimde yer edinip yaşamamız gereken, yaşamın bize getirdiği o olduğu için mi inanıyoruz ya da biliyoruz.

    Sokrates’in inancı bu denli sorgulamasındaki maksatlardan bir tanesi ve kuşkusuz en haklı olduğu şey de inancın ancak bir etkin oluş durumunda söz konusu olabileceği değil mi? Edilgin durumda inandığımız şey dolayımla birlikte kabul ettiğimiz şeyse ve dolayım mükemmelliğini yitirdiğinde kabul ettiklerimiz de tümüyle mükemmelliğini yitirmiyor mu? İnanışla herhangi bir biçimde yolu kesişmiş bir baba, babayı sevdiği ve inandığı için onun sevdiklerini seven ve inandıklarına inanan bir oğul hâli… Güzel olabilir lâkin fazlası değil, hakikat zaten değil…

    Filmde babayla oğulun kendi gerçeklikleriyle karşılaştıktan sonra yaşadıkları şeyler neredeyse aynı cinayet manzarası da dâhil olmak üzere bire bir aynılaşır, babasına olan nefretinden sonra yine babası gibi yıkıma uğrar. Kahramanımız ise onun doğasını açığa çıkaran Sokrates gibidir, ne çare ki Sokrates sırtından bıçaklanır burada, hakikati gösterdikten sonra ve gösterdiği kişi tarafından.

    • Dindarlığı belirleyen öz ya da ahlaklı olmak

    Diyalogun başından sonuna kadar aradığımız şey budur aslında; nedir dindarlığı belirleyen öz?
    Bu soruda nihai olanı ifade edene kadar geçen yanıtları tartışmaya açmayacağım, daha çok asıl sonuç-suz dediğimiz şeyin neden sonuç-suz olduğunu ifade etmeye çalışacağım. Sokrates’in tüm ifadelerinden çıkarabileceğimiz şey dindar olmanın ya da Tanrıların hoşuna gideceği şeyleri yapmanın, Tanrılarca söylenen (tek Tanrılı ve kitapları olan dinlerde bu kolay, nelerin yapılması gerektiği ve nelerin yapılmaması gerektiği yazılı olarak karşımızda) veya öyle olduğu belirtilen şeyleri yapmaktan ziyade yaptıklarımızla Tanrı’nın hoşuna gitmektir. Basitçe bir tersine çevirme durumu gibi görünse de bu diyalogun temel tezlerinden olduğunu söyleyebileceğimiz etkin oluş burada açığa çıkar, sınanmama hâlinde dahi sınanmışlıktır bu. Sokrates burada inancı statik bir olmaktan ziyade, dinamik oluş biçiminde göstermeye çalışmaktadır yahut ilkinin herhangi bir anlama haiz olamayacağını, bunun ahlaklı bir özneyi mümkün kılmayacağını. Korkulana duyulan saygının, saygı olmadığını belirtmesinden hareketle, onun ne olduğunu bilemediğimizi söyleyebiliriz. Tanrıyla pazarlık, ibadetime karşılık bana saadet verecek şeyleri bahşet. Burada da bir etkin oluş söz konusu ya da söyle diyelim burada da bir eyleyiş söz konusu fakat hangi esinti sağlıyor bunu?

    Sokrates dindarlığın ölçütünü Tanrıların iradesinden bağımsız kıldı, Tanrıların iradesini bilen ve ona göre yol çizen din ve yasa adamları için büyük kayıp. Etkin fail olarak insanın belirişi, insana Tanrısal araçlarla hükmedecekler ve tapınaklarının görkemini yüceltecekler (manevi olarak da ama daha çok madden) için büyük kayıp. Birilerinin daha çok sahip olmadığı ve daha çok tanımadığı Tanrı bütün kurulu düzenleri alt eder.

    Yasa iyiyi ve kötüyü açık çizgilerle belirler, neredeyse niceliksel biçimde. Niceliğe göre adil yahut adaletsiz oluşunun bir önemi yok asıl önem insanın edilgin biçimde eylese dahi yaptığında bulacağımız şeyin bu ölçeğe göre tarifinin tam olarak mümkün olmayışı. Fahişeler bazen namusludur ve o günkü rızkı için Tanrı’ya dua eder, hırsızlar çaldığı ekmeği paylaşır…

    Kuşkusuz burada söylenecek çok şey var ancak bu apayrı bir mecrayı aralar bize.

    • Birden çok Tanrı işe karıştığında insanın kaçınılmaz rasyonelliği ve Paris’in Afrodit’i seçmesi/Troya’nın felâketi

    Sokrates’in hınzırca çizdiği manzaralardan bir tanesi de Tanrılar arasındaki karmaşadır. Birine göre iyi olan diğerine göre iyi olmayabileceği gibi öfkesini çekmesine dahi sebep olabilmektedir. Bu durumda çizilen tabloya baktığımız zaman, insanın çok tanrılı düzlemde rasyonel olmaya çalışması, mantıksal seçime zorlanması için daha çok sebep var gibi görünmekte. Aynı şekilde tek Tanrıların hüküm sürdükleri zamanlarda mantığa tümden kapalı insan soyunun olanakları da görünmekte, sebep tümüyle buna bağlanamasa da kaçacak başka Tanrı bulamadığımız yerde belirmemizin olanakları da hayli güçleşir. Spinoza ve en az Sokrates kadar hınzırca Leibniz tek Tanrılı düzlemde rasyonalizmi yeniden ayakları üstüne dikene kadar bin yıldan fazla süre gerekmedi mi?

    Çocukluğumda Yunan mitolojileriyle ilgili bir şey geçmişti elime, orada Tanrıçaların kimin daha güzel olduğuna karar vermesi için Paris’in hakem olarak seçilmesi ve sonrasında gerçekleşenler hakkında bir şey okumuştum. Şimdi de dönüp kısaca bakabilirim ama aklımda kalanla yetinmemin daha doğru olacağını düşünüyorum. Hera, Athena ve Afrodit söz konusu anlaşmazlığın üç Tanrıçası, anlaşamadıkları için Paris’i hakem seçmişlerdi. Kendilerini seçmesi hâlinde nelere kavuşacağını da ona söylemişlerdi ona; Hera ne söyledi bilmiyorum ama Athena’nın bir krallık ve Afrodit’in de Helena’nın aşkını vaat ettiğini anımsıyorum. Yarışma günü geldiğinde üç Tanrıça da gelirler, kitapta Afrodit’in beyaz giyinmiş olduğu ve beline de anımsayamadığım bir çiçek takmış olduğunu belirtiyordu. Diğer iki Tanrıça bundan hoşnut olmamıştı ve o da belinden çiçeği koparmıştı. Paris, Afrodit’i seçmişti ve bu Troya’nın yıkımına sebep olmuştu sonradan çünkü savaşın da tanrıçası olan Athena düşmanlarına yardım etmişti hâliyle. Hera’nın burada da ne yaptığını hatırlamıyorum ama kıskanç ve öfkesi korkunç biriydi. Ben olsam Athena’yı seçerdim demiştim, savaşı okuduğum içindi belki, neyse önemi yok bunun.

    Tanrıçalar kimin güzel olduğunu belirlemek için neden insana başvurmuş olabilir? Gayet tabii sadece dışarıdan bakarak güzelliğe karar verebilecek bir varlık olduğundan, neyin güzel olduğuna karar verse bile vaat edilen de sonucu değiştirebilir, bu yüzden vaat ettiler, Afrodit bile, vaadi küçük kalırdı ama olsun. Vaatle de yetinmedi ya Afrodit, çocuk hâlimle belinde çiçekle duran güzelliği tahayyül edip Hera’ya hak verdiydim.
    Paris üç Tanrıça karşısında hayli kötü durumda sayılır, bir vaat ve iki felâketin sahibi olması kaçınılmaz, insan olmak Tanrıların isteğini üzerine yıktı, tek de değiller. Özgür olmasa dahi seçim yükü onun omzunda, eylemek sorumluluğu onun üzerinde. Üstelik seçimine etki edebilecek vaatler ya da dış süsler de onu daha edilgin kılmakta. Zaten dağ başında tek kalmış, bir aşktan daha güzel ne olabilir? Akılsız adam sırf bu yüzden Troya’ya felâketi getirdi. Athena’yı seçse Troya kurtulurdu diye düşünmüştüm o vakit, Hera’nın gazabını ve Afrodit’in neyden yoksun kılacağını hiç düşünmemiştim.

    Afrodit güzellik Tanrıçası, ama Paris seçtiği için güzel…

    • Karşılaşmalar ve oluşa dair kısaca…

    Rashômon filminde haydut ormanda uyurken sesler işitir ama umursamaz, ancak sonrasında esen bir rüzgâr yaprakların arasından güneş ışığının yüzüne vurmasına sebep olur ve bu onu rahatsız eder. Bu esnada samurayla birlikte geçmekte olan kadının yüzünü görür ve bundan sonra birçok şey gerçekleşir…

    Samurayın ölümüne sebep olan birçok şeyi sıralayabiliriz insani ve insani olmayan. Ancak burada ilk imkânları sağlayan rastlantıları göze aldığımızda etkin (ya da öyle olduğumuzu varsaydığımız) hallerimizin de yine de rastgele koşullar altında, sürüklendiğimiz karşılaşmalar olduğumuzu söyleyebiliriz. Etkinlik her karşılaşmada taşıdığın oluş çabasıdır, her karşılaşmanın sana verdiği biçim değil karşılaşmada senin aldığın biçim…

    • José Ortega y Gasset’ten iki alıntı

    “ Vasat insan kendi içinde "fikir"ler barındırıyor, gel gelelim fikir oluşturma işlevinden yoksun. Fikirlerin hangi incelikli özün ortamında yetiştiklerinden bile habersiz. Görüş bildirmeye heves ediyor; ama ne konuda olursa olsun görüş bildirebilmek için gereken önkoşulları kabullenmeye hevesli değil. Bu yüzden sonuçta "fikir"leri aslında müzikal romanslar misali, sözel hevesler olmaktan öteye geçmiyor.”(4)

    “Oysa günümüzde vasat insan dünyada olup biten ve olup bitmesi gereken her şey üstüne en kesinkes "fikir"lere sahip. Bu yüzden dinleme yetisini kullanmayı unutmuş bulunuyor. Niye dinlesin ki, kendine gereken her şeyi kendi içinde barındırıyor ya. Dinlemenin mevsimi çoktan geçti, tam tersine, zaman yargılama, ahkâm kesme, karar verme zamanı. Kamusal yaşamın hiçbir sorunu yok ki burnunu sokmasın, o kör ve sağır haliyle "görüş"lerini dayatmasın.”(5)

    Sokrates’in başlangıçta belirttiği Atinalılar, Gasset’in de Kitlelerin Ayaklanması’nda sıklıkla bahsettiği vasatın ta kendisidir, cahilin yönetme hakkı. Euthyphron da vasatın sadece bir örneğidir, onun Sokrates’i suçlamasına engel olan şey duyduğu yakınlıktan başka bir şey değildir. Gasset kitabında vasatın hükmeden hâle gelmesinin koşullarını ve olası sonuçlarını da irdeler ve bir derecede bunun kaçınılmaz oluşunu da.

    Atina yıkılacaktı öyleyse öncelikle Sokrates’in ölümü gerçekleşmeliydi.

    • Bitirirken…

    Şimdiden hayli uzayan incelemeyi burada kesmek zorundayım, sona doğru gelirken hızlı bir biçimde üzerinden atlamak zorunda kaldığım birçok şey var. Bir tartışmanın imkânlarına girizgâh olması babında yeterli yol açabildiğim düşüncesinde yanılmıyorum umarım. Önceki tartışmalara her ne kadar ters gelebilecek bir etkinlik/edilginlik düzlemi söz konusuysa da buradaki ayrım, bunun ilk defa felsefi düzlemde etkili olacak biçimde ortaya konmasının (ortaya çıkışı hatta) önemi nedeniyledir. Hüseyinlui ve Hasan Suphi yoldaşlara...

    (1) Platon-Euthyphron (Bütün Yapıtları 5), Say Yayınları, s. 39
    (2) Platon-Euthyphron (Bütün Yapıtları 5), Say Yayınları, s. 56
    (3) Henry Hathaway, Legend of the Lost, 1957
    (4) Kitlelerin Ayaklanması- José Ortega y Gasset, İş Bankası Yayınları, s.104
    (5) Kitlelerin Ayaklanması- José Ortega y Gasset, İş Bankası Yayınları, s.102
  • Şükrü Erbaş
    https://youtu.be/_1InLLgdHPY
    Ve güz geldi Ömür hanım.
    Dünya aydınlık sabahlarını
    yitiriyor usul usul.
    İnsanın içini karartan bulutların seferi var
    göğün maviliğinde.
    Yağmur ha yağdı ha yağacak.
    İncecik bir çisenti yokluyor boşluğunu insan yüreğinin.
    Hüznün bütün koşulları hazır.
    Nedenini bilmediğim bir
    keder akıyor damarlarımdan.
    Kalbimin üstünde binlerce
    bıçak ağzı..
    ve yüzüm ömrümün atlası; düzlükleri bunaltı,
    yükseklikleri korku, uçurumları yıkıntılarımla dolu bir
    engebeler atlası.
    Yaşamak bir can sıkıntısı mıdır Ömür
    hanım?

    Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize?
    Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek
    kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan,
    umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi gör-
    meden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış,
    böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir
    anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa
    başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir.
    Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı
    aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, alışkanlıkların
    sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik
    olur tükenmek değil de?


    Yağmur yağıyor Ömür hanım...gökten değil, yüreğimin
    boşluğundan ömrümün ıssız toprağına...Ve ben sonsuz
    bir düzlükte bir küçücük, bir silik nokta gibi eriyip gidiyorum. Seslensem kim duyar sesimi yalnızlıklar ka-
    tından?


    Dönelim...Dönmek yenilmektir biraz da, yarım kalmasıdır
    çıkışlarımızın, korkaklıktır, alışkanlıkların güvenli küflü
    kabuklarına sığınmaktır...Olsun dönelim biz yine de.
    Bilincinde olmadan üstlendiğimiz sorumluluklarımız var.
    Evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın
    görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dö-
    nelim. Ölçüsüz yaşamak bize göre değil Ömür hanım.
    Büyürken geniş ufuklarımız olmadı bizim. Küçücük
    avuçlarımızla sınırlarımızı genişletmek istedikçe yaşamın
    binlerce engeli yığıldı önümüze. Hangi birini yenebilirdik
    bunca olanaksızlık içinde. Umutsuzluğu tanıdık, yenilgiyi
    öğrendik böylece.

    Yaşama sevinci adına bir tutamağım kalmadı Ömür hanım.
    Bir garip boşlukta çiviliyim günlerdir gözbebeklerimden.
    Sahi nedir yaşamın anlamı? Geriye dönüyorum sık sık
    yanıt aramak adına, yüreğimin silik izler bırakıp, ağır
    yükler aldığı zamanın derin denizlerine. Bakıyorum umut
    karamsarlığın, sevinç acının azıcık soluk almasından başka
    ne ki? Yaşamsa gerçekle düşün umutsuz bir savaşı, her şeyi
    içine alan kocaman bir yanılsama... Değil mi yoksa?


    Öyle büyük umutlarım olmadı benim, büyük düşlerim,
    özlemlerim, büyük beklentilerim olmadı. Koşullarım beni
    oluşturdu ben acılarımı buldum. Herkes gibi yaşasaydım
    eğer, yaşamı onlar gibi görebilseydim çarşılar yeterdi
    avutmaya beni. Bir gömlek, bir ayakkabı, bir elbise; bir
    yemek lokantalarda; televizyon, halı, masa ve daha nice
    eşya yeterdi yalnızlığı örtmeye, kendimi göstermeye, varolmaya, dar çevre yitiklerinde önem kazanmaya...


    Oysa ben bir akşamüstü oturup turuncu bir yangının
    eteklerine, yüreği avuçlarımda atan bir can yoldaşıyla
    dünyayı ve kendimi tüketmek isterdim. Öyle bir tüketmek
    ki, sonucu yepyeni bir "ben"e ulaştırırdı beni, kederli dalgınlığımdan her döndüğümde...Bir ben ki tüm ilişkilerin
    perde arkasını görür de gülerdim sessizce yapay yakınlıklarına insanların. Kim kimi ne kadar anlayabilir
    Ömür hanım?


    Susmak yalnızlığın ana dilidir, Ömür hanım, şiiridir, beni
    konuşmaya zorlama ne olur. Sözün sularını tükettim ben,
    kaynağını kuruttum. Geriye bir büyük sessizlik kaldı yü-
    reğimde, kalabalıklar, kalabalıklar kadar büyük...Yalnızım
    Ömür hanım, geceler boyu akıp giden ırmaklar gibi ka-
    ranlıklar içre, öyle yitik, öyle üzgün, yalnızım...Sularım
    toprağa sızıyor bak. Yüzümü geceler örtüyor. Binlerce taş
    saklanıyor içimde. Kim kimin derinliğini görebilir, hem
    hangi gözle?


    Kendilerinin olan tek sözcük yok dillerinde, öyle çok konuşuyorlar ki...Bir söz insanın neresinden doğar dersiniz?
    Dilinden mi, yüreğinden mi, aklından mı? Düşlerinden
    mi yoksa gerçeğinden mi? Ve kaç kapıdan geçip yerini
    bulur bir başka insanda? Yerini bulur mu gerçekten? Sözü
    yasaklamalı Ömür hanım yasaklamalı...Kimsenin kimseyi
    anlamadığı bir dünyada söz boşluğu dövmekten başka ne
    işe yarıyor ki? Olanağı olsa da insanların yürekleri konuşabilseydi dilleri yerine, her şey daha yalansız, daha içten
    olurdu. Aklı silmeli diyorum insan ilişkilerinden. Yanılıyor
    muyum? Olsun. Yanıldığımı biliyorum ya...



    Yeni bir şeyler söyle bana ne olur, yeni bir şeyler. Kurşun
    aktı kulaklarıma hep aynı sözleri, aynı sesleri duymaktan.
    Belirsizlik güzeldir, de örneğin, kesinlik çirkin. Sessizlik
    sesten -hele de güncel ve kof- her zaman iyidir; düş gücü,
    iç zenginliği verir insana. Dünyanın usul usul ağaran o
    puslu sabahları ve günün turuncu tülleriyle örtünen dingin
    akşamları bu yüzden etkiler bizi, duygulandırır, de. Anlık
    izlenimler sürekli görünümlerden her zaman daha güçlü,
    kalıcı ömürlüdür...Alışkanlıklar öldürür güzelliğimizi,
    bizi değişmek çirkinleştirir de.


    Kimse düşlerine yetişemez ve kimse geçemez gerçeğini bir
    adım bile; bu yüzden sıkıntı verir zaman, kısa kalır, sonsuz
    olur, insanın küçücük ömrünün karşısında. İstemenin kuralı
    yoktur, de, açıklaması sınırı suçu yoktur; istemek ya-
    şamın kendiliğinden sonucudur, ne haklı ne haksız,
    ne yerinde ne yersiz...


    Biz hepimiz dikenli tellerle sarılıyız, her ilişkide bir parçamız kalır ve bölüne bölüne biteriz de. En büyük hü-
    nerimiz kendimize karşı olmak, aykırı yaşamaktır, acı
    kaynaklarımızı ellerimizle yaratarak...Kıyılarımız duygularımızın boyunda, derinliğimiz aklımızın ölçüsündedir;
    ufuklarımızsa sisler içinde...O kıyısız gökyüzü nasıl sığar
    küçücük gözlerimize, bir bardak suya, demirli bir pen-
    cereye...Nasıl gizleriz ağız dil vermez bir geceye? Ve nedir
    ki gizi, daraldığımız her yerde bir genişlik duygusu verir
    içimize. Çözemeyiz, de, bu güdük bilinç, bu sığ yürek,
    bu ezbere yaşamla.


    Dünya bir testidir, de, Ömür hanım, ömür bir su...Sızar
    iğneucu gözeneklerinden zamanın, bir içim serinlik bir
    yudum mutluluk için. Ve bir gün ölümün balkonundan...
    dökülür toprağa el içi kadar bir su. Yerde birkaç damla
    nem, bir avuç ıslaklık...Ölümü bilerek nasıl yaşar insan,
    geride dünyanın kalacağını bilerek nasıl ölür; bilmek bütün
    acıların anasıdır, de...


    Sars aklımın cılız ayaklarını, kuşat beni. Değişik şeyler
    söyle ne olur, yeni bir şeyler söyle. Yıldım ömrümün kalıplarından. Beni duy ve anla.


    Yağmur dindi Ömür hanım. Gökyüzü masmavi gülümsedi
    yine. Doğa aynı oyununu oynuyor bizimle. Umudun
    ucunu gösteriyor usulca, iyimserliğin ışığını süzüyor mavi
    atlasından. Ne aldanış! Bulutların rengi mavi-beyaz mıdır,
    kurşuni-külrengi mi yoksa?


    Gökyüzünü öpmek isterdim Ömür hanım, gözlerimle değil
    dudaklarımla. Yoruldum bulutları kirpiklerimde taşımaktan. Delilik mi dedin? Kim bilir...Belki de yerde sü-
    rünmenin bir tepkisidir bu, ya da ne bileyim bilinçsiz bir
    aykırı olmak duygusu. Gökyüzü de olmak isteyebilirdim
    değil mi? Kim ne diyebilir ki?


    Kimseler görmedi Ömür hanım, bu dünyadan ben geçtim.
    İçimde umudun kırk kilitli sandıkları, elimde bir avuç düş
    ölüsü yüreğim -içinde senin ve benim ağırlığım- benim
    olmayan bir garip gülümsemeyle yüzümde, incelik adına,
    ben geçtim...Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir
    saygı ve bir hüzün eğrisi olarak ilişkilerin gergefinde,
    ördüm ömrümün dokusunu ilmek ilmek. Beni cam kırıklarıyla anımsasın insanlar, savrulan bir yaprak hüznü
    ve dağınıklığı ile... Yükümü yanlış bedestanlara çözdüm.


    Ezilmiş bir gül hüznü var yüreğimde. Saatlerce dayak
    yemiş bir sanığın çözülmesi içindeyim. Ürperiyorum. Bir
    at kestanesi durmadan yaprak döküyor yalnızlığın sokaklarında, örtüyor ömrümün ilk yazını. İçimde bir çocuk,
    yalın ayak koşuyor yaşlılığa doğru, binlerce kez yenilmiş
    umut ölülerini çiğneyerek. Sahi yaşlılık, derin bir iç çekiş,
    yanılmış bir çocukluk olmasın Ömür hanım?
  • 924 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Öncelikle belirtmek gerekir ki, kitap Darwin’in “Evrim Teorisi"nden ziyade, Darwin’i ve onun hayatını inceliyor.
    Tabi Darwin ve ailesinin hayatını incelerken onun bütün hayatı boyunca yazdığı tüm makale ve kitaplarını, beş yıl boyunca gezdiği bütün dünya halkalarını, coğrafyayı, doğayı ve türleri de anlatıyor kitap.
    Anlatıldığı veya zannedildiği gibi, Darwin tanrı, din, karşıtı, ateist birisi değildir. Çünkü papazlık yapmasa da kendisi de bir papazdır. Fakat araştırmaları, öldükten sonra bir hayatın olmadığı yönünde bilgiler vermemektedir. Buna rağmen kendisi, insanların inançlarına saygısızlık yapmamak için, araştırma sonuçlarının din ile ters düşen kısımlarına vurgu yapmaktan kaçınmaktadır. Kaldı ki çok sevdiği ve değer verdiği eşi de son derece dindar bir olduğundan, araştırma sonuçları İncil ve inançlarla ters düştükçe, onda mide krampları başlıyor, haftalarca yataklara düşüyor.
    Zira cahille, yobazla, tabularla, taassupla kavga ihtimali, haklı olarak onu korkutuyor. O kadar korkutuyor ki, yirmi yıl boyunca araştırmalarını şifreli kasalarda saklıyor ve yayınlayamıyor. Oysa ömrünü bilime vermiş hiçbir bilim insanı bu güne kadar dini konular hakkında ahkam kesmezken, dinden geçinen insanların bilime, araştırmaya dayalı tüm konularda, ileri geri konuşmaları, fikir beyan etmeleri, bilime olduğu kadar herhalde dine de saygısızlık olsa gerek.
    Bütün ömrünü araştırmaya, bilime adamış olan Darwin, dünyanın sonu ve kabir hakkında kesin yargılardan uzak dururken, bir haham, papaz veya bir köy imamının Antropoloji, Astronomi, Zooloji, Tıp ve daha birçok bilim dalı ile ilgili konularda kesin ifadelerde buluma güç ve cesaretini, Tanrı adına konuşma hakkını nereden aldıklarını, ben hep merak etmişimdir.
    Bütün Orta Çağ bilim insanları gibi, Darwin’de araştırma ve bilim için sarf ettiği enerji ve zamandan daha fazlasını kilise ve ruhban sınıfına söz anlatmak için harcıyor.
    Herhalde bu çalışmanın insanlığa en büyük katkısı Darwin sonrası Avrupa’da artık bilimle ilgili konularda bilim insanları daha rahat, daha cesaretle konuşabilirken, ruhban sınıfı da din dışı konularda görüş beyan ederken, daha dikkatli olmak zorunda kalıyor.
    Tabi dini bağnazlık ve Engizisyon şayet Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno, Galileo Galilei ve daha on binlerce bilim insanı ile masumlara yaptığı gibi, onu yakamaya, susturmaya gücü yetmediyse bunda, İngiltere’deki özgürlük ortamı, Darwin’in bir papaz oluşu ve onun uzlaşmacı tavrının buna katkısı açıkça görülebiliyor.
    Darwin, insanların hiçbir canlı ve bitkiye üstünlüğü olmadığı tezini savunan ve bu yola hayatını koyan birisidir. Cenazesinin, çok sevdiği kızının da mezarının olduğu, doğa ile iç içe bir mezarlık olan köyü Downe mezarlığına konulmasını istemektedir.
    Fakat kilise ve ruhban sınıfı, o hayattayken onu ve kuramını çürütemeyip, itibarsızlaştırmayınca bu defa onun cenazesi üzerinden prim yapma yolunu seçerek Darwin’in cenazesini, azizlerin, ünlülerin yattığı Londra’daki Westminster Abbey Kilisesine defnedilmesini sağlarlar.
    Darwin’in hayatını okuyunca, fen ve bilimin bütün imkânlarından sonuna kadar faydalanan, çalışıp kazanmak yerine, din ticareti üzerinden en rahat hayatı süren ruhban sınıfının, ayrıcalıklarını kaybetmemek için, bilim ve bilim insanına daima köstek olmalarına insan ister istemez üzülüyor tabi.
    Kitapta Darwin’in Türkler ile de ilginç tespit ve görüşleri var. Örneğin 792. Sayfada “onlardan daha medeni durumdaki” Avrupalı ulusların yüz yıllarca Türkler tarafından ezilme tehlikesi altında kaldığını ve Avrupalıların varoluş mücadelesiyle, kof Türkleri yenilgiye uğrattığını” belirtmektedir.
    Kitabın 924 sayfa boyunca Darwin’in araştırmaları yerine, dedikodulara varıncaya kadar onun ailesi, çevresi ve özel hayatını didik didik etmesi, fakat Darwin’in en çok tartışılan ve merak edilen “Türlerin Kökeni” kitabını tam olarak içinde barındırıyor olmaması tabi ki büyük bir eksiklik ve büyük zaman kaybı.
    Ayrıca kitapta cümle içinde başta olması gereken kelime, cümlenin ortası, sonu veya rastgele bir yerine yerleştirilmiş ki, bu da okumayı çok zorlaştıran, zevksiz hale getiren bir durum.
    Fakat yine de din ve tanrı adına hareket edenler yüzünden insanlığın ne ıstıraplar çektiğini, Avrupa’nın insanlık kadar eski olan bilim ile ruhban sınıfı çatışması belasını nasıl def ettiğini göstermesi açısından, eser çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır.
  • Yalnız, gökyüzündeki yıldızlardan çayın dibindeki çakıllara, doğu tarafından kopup gelen bulutlardan batı tarafındaki denize kadar uzanan ve yayılan bu kocaman gecenin içinde, yapayalnızdı. Düşüncelerini hangi istikamete koşturursa koştursun, karşısına kimse çıkmıyordu. Şu anda bu koskoca dünya üzerinde kendisini düşünen bir tek kişi bile mevcut olmadığına o kadar emniyeti vardı ki, acı bir kabadayılıkla kendisi de hiç kimseyi düşünülmeye layık bulmuyor; fakat bundan, sebebini anlayamadığı bir üzüntü duyuyordu. Acaba onu sahiden hiç düşünen yok muydu ve o hiç kimseyi düşünmemekle, kendini yalnız bulmakta bu kadar haklı mıydı?
    Sabahattin Ali
    Sayfa 81 - Yapı Kredi Yayınları