• Gönülden türkü, dudaktan gülüş, çiçekten renk olduğu gibi Ege sularından da bu leylâki, açık mavi ve açık yeşil adalar doğmuştu. Bu adalara gönül veren Anadolu, yeşil çimenlik ve çamlık kollarını açarak onları bağrına basmıştı. Adalar Denizi gerdanını onlara ayna etmişti. Denizde adalar! Adalarda denizler!
    Halikarnas Balıkçısı
    Sayfa 15 - Bilgi Yayınevi
  • Geçmişin hatırına, akreple yelkovan geri döner mi?

    (Sahnede ki bankta oturan Aslı, cep telefonuyla oynayıp saçma sapan fotoğraflar çekmektedir. Sağ taraftan sahneye giren Alp, Aslıyı görür. Göz göze geldiklerinde fonda bir aşk şarkısı başlar, ardından ışık loş hale gelir. Sahne normale döndüğünde Alp tereddüt eder ama sonra Aslının yanına gider...)
    ALP – Merhaba, yanınız boş mu?
    ASLI – Pardon?
    ALP – Özür dilerim.
    ASLI – Pardon?
    ALP – Yabancı mısınız? (Kendi kendine.) Alp ne salaksın! Yabancıysa nasıl cevap verecek bu soruya, hiç kafan basmıyor hiç!
    ASLI – (Hafif gülümseyerek rolünü devam ettirir.) I am from England.
    ALP – Ben de severim İngiltere’yi (Yanına oturur.) Bir de İngilizce bilsem, tam süper olacaktı. Çok güzelsin ve çok tatlısın, kayısı reçeli gibi. Ne diyorum ben ya?
    ASLI – Do u speak English?
    ALP – English, evet severim. Yeah English! Şansıma bak ya, her neyse iyi günler hanımefendi. Sizinle konuşamamak beni delirtiyor.
    ASLI – Delirtiyor?
    ALP – Evet delirtiyor. Acayip hissediyorum, şey gibi… (Aslı tip tip bakar.) Şey değil ya şey gibi
    yani bir çiçeğin kokusunu koklamak isteyip de koklayamamak gibi.
    ASLI – Enteresan.
    ALP – Evet enteresan, yani böyle enteresan şeyler oluyor bana şu an. (Birden şok olur.)
    Pardon? Türkçe biliyor musunuz?
    ASLI – Ben Türk’üm zaten
    ALP – Siz öyle konuşunca, ben sizi yabancı zannettim.
    ASLI – Komik görünüyordunuz, ben de bozmak istemedim.
    ALP – Pot kırdım sanırım.
    ASLI – İsmin Alp mi?
    ALP – Evet.
    ASLI – Ben de Aslı, memnun oldum.
    ALP – Ben de. Burada mı yaşıyorsunuz?
    ASLI – Hayır, akrabaların yanına geldik, normalde İngiltere’de yaşıyorum.
    ALP – İngilizcenin nereden geldiği belli oluyor.
    ASLI – Evet.
    ALP – Peki neden orada yaşıyorsunuz?
    ASLI – Asıl sormak istediğin soru bu mu?
    ALP – Hayır, sadece zemin hazırlıyorum.
    ASLI – Bence direkt sorman gerekiyor.
    ALP – Emin misin? O zaman beni sapık sanabilirsin.
    ASLI – Saçmalama senden hoşlanmasam, seninle konuşmaya başlamazdım değil mi?
    ALP – Aslında evet, neden geveledim ki?
    ASLI – Sor.
    ALP – Tamam, benimle evlenir misin?
    ASLI – Saçmalıyorsun!
    ALP – Bu en son soru olacaktı, pardon. Tamam, sevgilin var mı?
    ASLI – Var. Ne oldu? Kıyamam kaldın öyle.
    ALP – Böyle bir cevap beklemiyordum açıkçası.
    ASLI – Biliyorum. Bir daha alalım mı?
    ALP – Tamam, sevgilin var mı?
    ASLI – Yok.
    ALP – Sizin kadar güzel bir bayanın yalnız olmasını anlayamıyorum doğrusu.
    ASLI – Bak ama saçmalıyorsun.
    ALP – Neden ki?
    ASLI – Var dediğimde üzülüp, büzülüyorsun. Yok dediğimde olmamasını anlayamıyorsun karar ver.
    ALP – Benim olmanı istiyorum!
    ASLI – Mal mıyım ben?
    ALP – Of, iyice bok ettim (Ağzını kapatır.) Yani iyice saçmaladım değil mi?
    ASLI – Evet.
    ALP – Peki… Yaşın kaç?
    ASLI – Mantıken aynı yaştayız ya da benden bir yaş büyüksün. Neden bu soruyu sordun ki?
    ALP – Tanımak için sanırım.
    ASLI – Başka bir soru bul.
    ALP – Çalışıyor musun?
    ASLI – Evet, bir barda striptizciyim.
    ALP – Anladım.
    ASLI – Neden garipsedin ki?
    ALP – (Gevelemeye çalışır.)
    ASLI – Doktorum.
    ALP – Süper.
    ASLI – Çok ilginç, doktor olunca süper, striptizci olunca yüzün değişti. Devam et bakalım.
    ALP – Bu benim suçum değil ki.
    ASLI – Benimde de değil. Her neyse, peki biz çıkarsak kuralların illâ ki olur değil mi?
    ALP – Evet, mesela eteğe karşıyım.
    ASLI – (Kahkaha atar.) O niye?
    ALP – Bir erkek senin bacaklarına bakarsa ben kendimi kötü hissederim, anlıyor musun? Hem niye etek giymek istiyorsun ki?
    ASLI – Ben sana kot giyme diyor muyum? Sen niye beni kısıtlıyorsun?
    ALP – Allah Allah ya, ne alakası var.
    ASLI – Tamam, tartışalım mı?
    ALP – Tamam olur.
    ASLI – Söyle bakalım, neden etek giymemi istemiyorsun?
    ALP – Dedim ya, erkeklerin bacaklarına bakmaları hoşuma gitmez. Şimdi diyelim sen etek giydin (Canlandırır.), karşıdan biri geliyor ve bacaklarına böyle öküz öküz bakıyor. Ne bakıyorsun hayvan! Hayır, yani ben de bakıyorum ama öyle öküz öküz değil. (Pot kırmıştır. Aslının bakışlarından sonra kırdığı potu düzeltmeye çalışır.) Ama bu öküz şimdi ilk defa görmüş gibi bakıyor.
    ASLI – Demek sen de bakıyorsun?
    ALP – Sevgilim varken bakmıyorum.
    ASLI – Ya siz ne biçim insanlarsınız?
    ALP – Neyimiz varmış?
    ASLI – Hem sana bakılmasından hoşlanmam diyorsun, hem de başkalarına bakarım diyorsun. Bu ne saçmalık?
    ALP – Ama sevgilim varken bakmıyorum dedim.
    ASLI – Dürüst olalım, bakıyorsundur.
    ALP – İyi de, göze hapis konulabilir mi?
    ASLI – Ne kadar yalancısınız.
    ALP – Allah Allah ya, sizin kadar profesyonel olamıyoruz maalesef.
    ASLI – Bir saniye bir saniye, sen bize yalancı mı diyorsun?
    ALP – Estağfurullah
    ASLI – Arapça’da estağfurullah aynen demekmiş.
    ALP – Aynen
    ASLI – Yani aynen mi diyorsun?
    ALP - Aynen
    ASLI – Bu taş çok ağır geldi.
    ALP – Sizinkiler de öyleydi hanımefendi.
    ASLI – Ben doğruları söyledim
    ALP – Ben de… Bir de sizin şu ayna manyaklığınıza ne demeli?
    ASLI – Ne varmış?
    ALP – Uzaylı olsam ayna sizi doğurdu zannederim.
    ASLI – O nerden çıktı?
    ALP – Hayatınız aynaya bakmakla geçiyor.
    ASLI – Kendimize bakmak suç mu yani?
    ALP – İyi de, sevgilinize o kadar çok bakmasınız be!
    ASLI – Tekrar genelleme yapıyorsun.
    ALP – Ne yani, sen de yapıyorsun.
    ASLI – Saçmalıyorsun şu an.
    ALP – O niye?
    ASLI – Siz de futbol bağımlısısınız, hiçbir maçı kaçırmazsınız.
    ALP – Gündemi takip ediyoruz.
    ASLI – Maç izlemek gündem mi?
    ALP – Evet, hem maç izlerken zevk alıyoruz.
    ASLI – Biz de aynaya bakarken aynı zevki alıyoruz
    ALP – Peki, siz kızların tuvalet sevdası ne olacak? Bir yere gidildiğinde hemcinsiniz olmasın… Bak sayısı fark etmez. Hemen kaş göz anlaşmasıyla “Tuvalet” sözü duyulduğu an aynı anda tuvalete gitmeyi nasıl başarabiliyorsunuz? Yani muhteşem bir anlaşma. Evden çıkmadan önce saatlerinizi ayarlamanız gerekiyor. Ayna anda tuvalete gidip… (Canlandırır.) -Ay seninde mi geldi canım. -Ay valla benim ki de geldi. -Haydi o zaman el ele tutuşup sıç(Aslı keser.)
    ASLI – Saçmalama, tabi ki aynı anda ihtiyaç gidermesi yapmıyoruz.
    ALP – Neden aynı anda tuvalete gidiyorsunuz o zaman?
    ASLI – Biz kızlar, sizin gibi rahat olamıyoruz da o yüzden. Ya konuşulması gereken özel bir şey vardır ya da transfer edebileceğimiz özel şeyler.
    ALP – Şey mi (Elleriyle kuş uçma hareketlerini yapar.)?
    ASLI – Evet ped. Zaten şu regl sizde olsaydı, o zaman neler yapardınız çok belli.
    ALP – Ne yapardık?
    ASLI – (Kız erkek rolüne bürünür.) -Senin ki geldi mi bilader? -Yok lan, tık yok. - Dengesiz bilader ondan. -Oğlum, sen dengesizsin de ondan…
    Aranızda ki ped transferi halka açık olur kesin, sigara ister gibi. (Devam ettirir rolü.) -Versene bir çift kanatlı. - Az kaldı oğlum. - Lan ver, ben alırım birazdan. Ya da kesin böyle abuk sabuk espriler üretirsiniz. (Devam ettirir rolü.) Ne biliyim senin ki kurşunlu mu, kurşunsuz mu?
    ALP – Ne kadar komik
    ASLI – Bence komik
    ALP – Peki pijama partisine ne diyeceksin?
    ASLI – Pijama partimizin nesi varmış? Sizin içmek için toplanmanız gibi bir şey. Hem erkekler pijama partisi yapsa o da komik olur. Yatağın üzerinde oturup sohbet eden, atletli ve kıllı erkekler…
    ALP – Yine genelleme yapıyorsun.
    ASLI – Tamam, kapatalım bu konuyu.
    ALP – Peki.
    ASLI – Ben kalkıyorum.
    ALP – Neden?
    ASLI – Gitmem gerekiyor.
    ALP – Peki ama neden?
    ASLI – Sapık mısın ya? Sebebini neden söylemek zorundayım ki sana? Kimsin sen?
    ALP – Neden yalan söylüyorsun ki? Rahatsız oldum demen yeterli. Sen otur, ben kalkarım.
    ASLI – Tamam kalk.
    ALP – Emin misin?
    ASLI – Evet
    ALP – Peki ben kalkarsam, ne yapacaksın burada tek başına?
    ASLI – Sen gelmeden önce ne yapıyorsam onu yapacağım.
    ALP – Ne yapıyordun ki?
    ASLI – Önümde oturan yaşlı çifti izliyordum.
    ALP – Ben de onları izlemek için geldim zaten.
    ASLI – Siz erkekler hiç yalan söyleyemiyorsunuz.
    ALP – Ne yani, yaşlı çiftleri sadece bayanlar mı izliyor?
    ASLI – Resmen benden hoşlandın, neden söylemekten çekiniyorsun ki?
    ALP – Allah Allah, o çifti izlemeye geldim. Of! Söylemek istemiyorum, çünkü… ( Aslı sözünü keser.)
    ASLI – Çünkü?
    ALP – Çünkü sözümü kestin. Her neyse gidiyorum.
    ASLI – Bir saniye, senin burcun neydi?
    ALP – İkizler
    ASLI – Belli.
    ALP – Belli olan ne?
    ASLI – Bir dakikada unutursun, testler öyle söyler.
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Hemen aldatırsın, hiç düşünmeden.
    ALP – Allah Allah, babanın burcu ne?
    ASLI – İkizler ne var bunda?
    ALP – O zaman annene söyle, baban anneni aldatıyor. Ne oldu sustun?
    ASLI – Biz neden tartışmaya başladık ki?
    ALP – Bilmem.
    ASLI – Ben konuyu değiştireyim o zaman. Sen gelmeden önce bir haber okumuştum, dur sana da okuyayım (Yanında ki gazeteyi alıp haberi okumaya başlar.) Türkiye´de bir ilk oldu ve Avrupa Birliği Hibe Fonu´yla AB standartlarına uygun tuvalet yaptırıldı. Gaziantep´in Türktepe Mahallesi´nde, tarihi Kültür Yolu üzerine yaptırılan ve 80 bin euroya mal olan tuvalet oldukça konforlu. Alafranga olarak yapılan tuvalette; müzik sistemi, sensörlü çeşmeler, çocuk bezi değiştirme bölümü ve klima bulunuyor.
    ALP – Güzelmiş. Ben oraya sıçmaya kıyamam… Peki, bunun bir süresi var mı?
    ASLI – Ne gibi?
    ALP – Yani zaman tutuyorlar mıdır?
    ASLI – Sanmam.
    ALP – O zaman kötü. Ben oranın müşterisi olsam, çıkmam tuvaletten. Düşünsene sıcaktan bayılıyorsun dışarıda içeriye giriyorsun serin serin çıkar mısın? Çıkmazsın tabi bir de başlamışsın tam olaya… Tam bitmiş çıkacaksın en sevdiğin parça nedir?
    ASLI – Grup Gündoğarken’den; ”Seni gördüğüme sevindim.” Bayılırım.
    ALP – Ciddi olamazsın, ben de bayılırım. Her neyse, işte düşün, en sevdiğin parça çalıyor. Uzatırsın, o bitene kadar orada böyle beklersin. (Aslı güler.) Ama öyle değil mi?
    ASLI – Çok tatlısın
    ALP – (Ufak bir çocuk gibi) Geyçekten mi?
    ASLI – Evet
    ALP – Sen de öylesin.
    ASLI – Ben söyledim diye söylemene gerek yok.
    ALP – Gerçekten öylesin.
    ASLI – Bence kibarlık olsun diye söylüyorsun.
    ALP – Of! Neden takılıyorsun buna?
    ASLI – İçten söylediğinden emin olmak istiyorum, takılırım tabi ki.
    ALP – İçten olmasa niye söyleyeyim ki?
    ASLI – İşte, ben söyledim diye.
    ALP – Yine mi tartışıyoruz?
    ASLI – Arkadaşım Birben’e çok benziyorsun.
    ALP – Birben mi? O ne biçim isim ya?
    ASLI – Nesi varmış?
    ALP – Enteresan. İlk defa duyuyorum. Şiir gibi… Bir ben vardı, benden uzakta… Oysa ki benlerim çok yakında.
    ASLI – Komik
    ALP – Teşekkür ederim. Ne zaman gideceksin İngiltere’ye?
    ASLI – Hiçbir zaman
    ALP – Kesin dönüş mü yaptın?
    ASLI – Hayır, ben burada yaşıyorum.
    ALP – İngiltere’de yaşıyorum demiştin.
    ASLI – Yalan söyledim.
    ALP – Neden ki? Sapık mı sandın beni?
    ASLI – Saçmalama lütfen aşkım ya.
    ALP – Tamam aşkım.
    ASLI – Yarın ne yapıyoruz?
    ALP – Deniz kıyısında çay içeriz birtanem.
    ASLI – Deniz kıyısına bayılırım, bilirsin.
    ALP – Bilmem mi? Ben de sana bayılıyorum.
    ASLI – (Çocuklaşır.) Yaaa, bak kızaracak yanaklarım yine.
    ALP – Kızarsın o elma yanakların senin, yerim onları ben, yerim!
    ASLI – Aşkım burada tanışmıştık, hatırlıyor musun?
    ALP – Unutur muyum birtanem? Biraz gürültülü bir şekilde olmuştu ama... Ne yapalım, hem boşuna dememişler;”İlk aşklar kavgayla başlar” diye.
    ASLI – Kesinlikle katılıyorum, sevgilim benim.
    ALP – Gözlerini kapatır mısın?
    ASLI – Neden?
    ALP – Sadece iki saniye için. Aç deyince aç.
    ASLI – Tamam.
    ALP - (Ayağa kalkıp toparlanır. Bir iki deneme yapar. Aslının önüne diz çöküp, cebinden söz yüzüklerini çıkartır. İşaret verir. Grup Gündoğarken – Seni gördüğüme sevindim şarkısı çalmaya başlar.) Açabilirsin şimdi.
    ASLI - (Aslı gözlerini açar ve yüzükleri görür, şok geçirir.) İnanmıyorum, evlenme teklifi mi bu?
    ALP – Yok hayatım, söz yüzüklerimiz. Yani yüz de ellisi diyelim.
    ASLI – Şoktayım şu an. Bizim parçamız bu da, inanmıyorum ya!
    ALP – Sevgilim, aşkım, birtanem, hayatımın anlamı, güzellik abidem... Sen hayatıma girdin gireli bu hayat hiç olmadığı kadar güzel olmaya başladı. Sen, seni, seninle yaşamama izin verir misin? Beni benden daha çok seven sen, benimle evlenmeye, bir yuva kurup ölünceye dek benimle birlikte olmaya, iyi günde, kötü günde her daim yanımda olmaya, aşkımızı ölümsüzleştirmeye söz verir misin?
    ASLI – (Duygulu ve titrek sesiyle) Tabi ki sevgilim (Yüzükler parmaklara geçer. Deli gibi sarılırlar. Birden Aslı şiddetle Alp’i itmeye, Alp ise tekrar sarılmak için onu çekmeye başlar.
    Aslı ağlamaklı, vurmaya çalışır. Alp geri kaçar.)
    ALP – Yemin ederim sandığın gibi değil, yemin ederim.
    ASLI – Nasıl ya? Ben bunu hak edecek ne yaptım? Söyler misin, ne yaptım Alp!?
    ALP – Nasıl inanırsın aşkım? Ben seni bu kadar severken, böyle bir şey yapacağımı nasıl düşünürsün? Sevgilim alkollüydüm gerçekten, yemin ederim. Ne yaptığımı bilmiyordum.
    ASLI – Sen ne biçim bir insansın ya! Nasıl ne yaptığını bilmiyordun? Fotoğraf bile çekilmişsin!
    Ne yüzle? Her şeyi geçtim, benim arkadaşımla, Birbenle nasıl yaparsın
    ALP – Hayatım, aşkım, her şeyim inan bana. Durum bildiğin gibi değil. Birben’in tuzağı bu, yüzleştir bizi istersen.
    ASLI – Bana verdiğin sözü tutmadın Alp! Sen benim kahramanımdın. Sen benim en sevdiğimdin. (Yüzüğü çıkartıp suratına atar. Alp yüzüğü alır cebine koyar.) Artık gözümde bir hiçsin! Hiç! (Tam gidecekken geri döner. Mutlu ve sevinçli bir şekilde sarılır Alp’e.) Aşkım çok
    özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim, beni affedebilecek misin?
    ALP – Tabi ki sevgilim, (Yüzüğü tekrar takar.) seni çok seviyorum. Nasıl öğrendin peki?
    ASLI – Birben her şeyi anlattı. Zaten hiçbir şey olmamış.
    ALP – Hatırlamıyorum demiştim.
    ASLI – Biliyorum birtanem, biliyorum. Sana nasıl güvenemedim, neden dinlemedim bilmiyorum. Beni affet aşkım.
    ALP – Çoktan unuttum birtanem. Bak atalarımız boşuna dememişler.
    ASLI – Ne demişler?
    ALP – Tilkinin dönüp dolaşacağı yer kürkçü dükkanıdır diye.
    ASLI – Bu durumda Tilki ben mi oluyorum yani?
    ALP – (Gayet mutlu normal) Evet
    ASLI – (Ciddi) Ben mi oluyorum Tilki Alp?
    ALP – Evet tatlım
    ASLI – (Sert bir şekilde) Bu durumda Tilki ben mi oluyorum ALP!
    ALP – Yok kıyamam yok canım. Tilki de benim kürkçü dükkanı da sen değilsin canım benim.
    ASLI – (Gülümser) Ya ben seni çok seviyorum.
    ALP – Ben de hayatım, içimde sana karşı o kadar büyük bir sevgi var ki. Seni sevgimle boğmaktan korkuyorum. Görüşmeden geçen 1 haftada öyle özledim ki. Her anımı seni
    sevmekle geçiriyorum…
    ASLI – Beni affetmen için Allah’a o kadar yalvardım ki.
    ALP – Cumaya mı gittin tatlım?
    ASLI – Alp!
    ALP – Özür dilerim canım.
    ASLI - Bugün beni görmek istemeyeceğinden korktum.
    ALP – Kıyamam sana.
    ASLI - O kadar çok korkuyordum ki, beni bırakıp gitmenden. Ben sana doyamıyorum aşkım, asla da doyamam. Biliyor musun, kokunu hissetmediğim o bir hafta, nefessiz kaldım.
    ALP – Doğaldır aşkım parfüme bayıldığım parayı biliyorsun.
    ASLI – Alp!
    ALP – Pardon aşkım özür dilerim devam et sen.
    ASLI - Seninle cennete benzeyen odam, sensiz soğuk ve karanlıktı.
    ALP – Elektrikler mi gitti evde?
    ASLI – Alp ağlayacağım şimdi ama!
    ALP – Özür dilerim sevgilim benim.
    ASLI - Sensiz çok yalnızdım, sensiz çok çaresiz… Sen yokken yatağım bile o kadar büyük geldi ki, boğulacağım sandım.
    ALP – Hayatım bak karışmayım karışmayayım diyorum. Sen tek kişilik yatakta yatmıyor musun? Nasıl büyük gelebilir ki ya?
    ASLI – Alp burada moda girdim! Sen neden girmiyorsun moda! Söyler misin Alp sen neden girmiyorsun!
    ALP – (Aslının birden çıkışıyla ufalmıştır resmen.) Şu andan itibaren giriyorum sevgilim. Bak girdim ağlıyorum hatta ühühü
    ASLI – Kıyamam sana. İyi ki beni affettin sevgilim. Seni gerçekten çok ama çok seviyorum.
    (Sarılırlar.)
    ALP – Hoş geldin hayatım.
    ASLI – Hoş bulduk. Saçımı beğendin mi?
    ALP – Evet, her zamanki gibi
    ASLI – Nasıl her zaman ki gibi?
    ALP – Her zaman ki gibi güzel işte aşkım.
    ASLI – Hayatım kuaförden geliyorum.
    ALP – Of! Birinci çinko.
    ASLI – Demek kuaföre gitmeme gerek yok? Her zaman çirkinim, öyle mi?
    ALP – Ya saçmalama, ben seni her halinle seviyorum.
    ASLI – Ne yani, çirkin olduğumu kabul mü ediyorsun?
    ALP – Of! İkinci çinko.
    ASLI – Tamam Alp, iltifatların için teşekkür ederim. Ben senin için güzelleşeyim, sen bana bu şekilde davran. Çok mu çirkinim? Söyler misin, çok mu çirkinim?
    ALP – Estağfurullah
    ASLI – Alp! Estağfurullah Arapçada aynen demekti.
    ALP – Tombala… Ne alakası var hayatım ya, Arabistan’da değil, Türkiye’deyiz. Lütfen, beni hep yanlış anlıyorsun. Ben, saçını yaptırmasan da çok güzelsin, her halini beğeniyorum demek istemiştim. Sen benim meleğimsin, seni ilk gördüğümde dedim ki: ”Ulan, bu melek cennetten nasıl düştü buraya. Hayır düştü de bir yeri nasıl acımadı” dedim sonra “Ulan dedim bakıyorum. Melek mi Paris Hilton mu o olsaydı çok güzel olurdu (Aslının bakışından sonra.)
    ama ondan bile daha güzel.” Dedim yani Meleğim diye boşuna demiyorum.
    ASLI –(Çocuklaşır.) Geyçekten mi?
    ALP – Gerçekten bebeğim, çok güzelsin. Makyajın çok güzel.
    ASLI – Onu biliyorum geç.
    ALP – Saçların güzel
    ASLI – Onu da biliyorum geç.
    ALP – Kıyafetin güzel, küpeler falan her şeyin süper ohh…
    ASLI – Bir ses duydun mu?
    ALP – (Bozuntuya vermemeye, çalışır bir yandan da poposunu yeller.) Yo, duymadım. Ne sesi?
    ASLI – Senin olduğun yerden geldi. Telefonunu falan mı düşürdün yere? (Aslı Alp’in yanına doğru gelirken)
    ALP – Yo, yo, yo bu taraf sağlam, bu taraf sağlam gelmene gerek yok bu tarafa.
    ASLI – Bu koku da ne? İğrenç! Ne kadar iğrenç bir koku bu ya
    ALP – Abartma öyle kokmaz o.
    ASLI – İnanmıyorum sana. Of! Alp bunu yaptığına gerçekten inanmıyorum.
    ALP – Ne yapayım? Tuttum, sıktım popomu sıkabildiğim kadar, her zaman geri kaçardı bu sefer kaçmadı. Pof dedi çıktı. Ne yapabilirim, insani bir ihtiyaç nihayetinde.
    ASLI – Of iğrençsin Alp . Sevgilim yanımda osurdu, şaka gibi.
    ALP – Allah Allah! Gören de adam öldürdüm sanacak. Osurduk be! Amma abarttın.
    ASLI – Ben senin yanında burnumu karıştırıyor muyum? Balgam çıkartıyor muyum? Iyy,
    osuruyor muyum?
    ALP – Osur. Ben karışıyor muyum? Hem evde osurmadım, açık havada osurdum. Dağılır bu anlıyor musun?
    ASLI – Anlamıyorsun. Açık hava, kapalı hava söz konusu değil. Benim yanımda osurdun Alp.
    ALP – Tamam Aslı, sen de osur fitleşelim.
    ASLI – Kusura bakma, ben senin kadar pis olamam.
    ALP – Beni takdir edeceğine ne yapıyorsun.
    ASLI – Neyini takdir edeceğim?
    ALP – Ne kadar güzel, maske takmıyorum tamamen doğalım.
    ASLI – Kusura bakma ama bu hayvanlık, doğallık değil.
    ALP – Hayvanları seviyorsun ama.
    ASLI – Tamam Alp, kapatalım şu konuyu.
    ALP – Ben açmadım zaten bu konuyu, açan tarafım da ayda yılda bir konuşuyor.
    ASLI – Of iğrençleşme.
    ALP – Tamam.
    ASLI – Annem diyor ki: ”Artık istemeye, gelmeyecek mi seni?”
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – 8 yıl oldu deyo, ne zaman resmiyete dökeceksiniz deyo, daha ne kadar daha böyle sürecek merak ediyorum deyo.
    ALP – Baban ne deyo?
    ASLI – Bir şey demiyor, bir şey demedi yani. Ne alakası var?
    ALP – Baban bir şey demiyorsa, annen diyorsa 1-1 beraberlik var ama. Şimdi anneyi dinlersek baba kırılır bize. Üzülür yani.
    ASLI – Ne yani, beni istemeyecek misin?
    ALP – Ne alakası var? Ben sadece 8 yıl lafına taktım, ne olmuş 8 yıl olmuşsa? Dün böyle bir şey demiyordu?
    ASLI – Uzun olduğunu anlatmaya çalışıyor aşkım, anladın mı?
    ALP – Ne yani 7 yıl 12 ay 29 gün uzun değil de, 8 yıl mı uzun gelmiş? Bir günde vahi mi inmiş kadına?
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun anladım. Ne yani bitti mi, içinde ki sevgi?
    ALP – Ya ne alakası var? Sadece evlilik beni korkutuyor, büyük bir sorumluluk bence. Emin olmadan böyle bir riske girmek istemiyorum sadece.
    ASLI – Evlenmeden nasıl bilebiliriz ki?
    ALP – Nasıl olacak peki?
    ASLI – Üstesinden geliriz.
    ALP – Ben evlendikten sonra, maddi problemler yüzünden aşkımızın bitmesinden korkuyorum.
    ASLI – Üstesinden geliriz sevgilim. Yeter ki aşkımız bitmesin, yeter ki her daim birbirimizi sevelim. Hem bak ben de çalışırım, birlikte üstesinden geliriz.
    ALP – Ne dedin sen?
    ASLI – Üstesinden geliriz dedim?
    ALP – Ondan sonra
    ASLI – Bende çalışırım dedim.
    ALP – (Sert) Ne!
    ASLI – Bende -
    ALP – Ne!
    ASLI – Be-
    ALP – Ne! (Delirmiştir.) Ulan Alp’in karısı çalışıyor dedirtir miyim lan ben? Yok öyle şey. Bunu duymamış olayım Aslı!
    ASLI – Ya hayatım saçmalama. Elim ayağım tutuyor. Evde oturmak için evlenmiyorum. Seni seviyorum ve seninle mutlu bir yuva kurmak, çocuklarının annesi olmak, birlikte yaşlanmak için evleniyorum.
    ALP – Aslında mantıklı düşününce, çalışmamak benimde işime gelir. Doğru diyorsun. (Birden değişir.) Ya sen ne akıllı bir kadınsın. Seni seviyorum ben ya. (Sarılırlar. Loş ışık verilir.)
    ASLI – Saat geç oldu aşkım, zar zor çıktım evden. Ne oldu? Çok merak ettim.
    ALP – Öyle önemli bir şey yok canım. Sadece seninle paylaşmak istediğim ve içimi kemiren bir şey var.
    ASLI – Nedir o birtanem?
    ALP – İstersen otur Aslı.
    ASLI – Neden bu kadar soğuk konuşuyorsun Alp, bir şey mi oldu?
    ALP – Aslı hiç uzatmayacağım. Ben tekrardan aşık oldum.
    ASLI – Nasıl yani?
    ALP – Seni bugüne kadar aldatmadım, aldatmayı da hiçbir zaman istemem. Ben tekrardan aşık oldum.
    ASLI – Kime?
    ALP – Dünyalar güzeli birine. Gözleri o kadar güzel ki, görsen hak verirsin belki. O da beni çok seviyor. Hem de dünyalar kadar. Onunla evlenmeyi bile düşünüyorum. O da aynı şeyi düşünüyor sanırım. Biliyorum senin için üzücü ama sana hiçbir zaman yalan söylemedim. Her zaman dürüst oldum, bugün de böyle olmak istiyorum. Onunla evleneceğim. Hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
    ASLI – Gerçekten mi?
    ALP – Evet. Kıyamam sana (Başını okşar.) tamam senin için üzücü ama ne yapalım… Ben onunla evlenip hayallerimi onunla gerçekleştireceğim.
    ASLI – İnanmıyorum sana. Ya bana verdiğin söz ne olacak?
    ALP – Ben sözümü tutuyorum.
    ASLI – Nasıl tutuyorsun? (Söz yüzüğünü çıkartmaya çalışır.) Al bunu ona ver!
    ALP – Aslı onu çıkartma, bir saniye. Ben sözümü tutuyorum dedim sana. Aşık olduğum kişi sensin. Dünyalar güzeli kimim var senden başka? Bu dünyada, beni benden çok sevebilecek kim var? Seni seviyorum ben be!(Bora Öztoprak – Seni seviyorum parçası girer. Tam da nakarattan.) Benimle evlenir misin Aslı’m? (Cebinden yüzüğü çıkartır. Diz çöker yüzük kutusunu açar.)
    ASLI- (Aslı biraz bakar.) Hayır, evlenemem! (Müzik birden kesilir.)
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Çünkü, eğer sen çağırmasaydın yarın ben yanına gelecektim. Biraz önce, başka birine aşık olduğunu söylediğinde içten içe sevindim. Çünkü ben başka birine aşık oldum Alp.
    ALP – Kim lan o! Kim o. (Ağlar gibi.) Kim o, kim o, kim o?
    ASLI - (Alp’in yaptığı gibi oda saçlarını okşar) Tamam senin için üzücü ama az önce sana kızarak:”Ya bana verdiğin söz.” derken, içimden gülüyordum. Aslında onu tanısan sen de bana hak verirsin. Dünyalar tatlısı ve çok yakışıklı.
    ALP – Tabi tanışırız nerede oturuyor! Söyle nerede oturuyor!
    ASLI - Bu evlenme teklifini bu şekilde yaşamak istemezdim ama beni şok ettin. Tabi ki de seninle evlenirim ALP! (Alp cebinden telefonu çıkarır. Arama tuşuna basar. Aslının bu sözlerini duymaz. Aslının konuşması bittiğinde telefondakiyle konuşmaya başlar.)
    ALP – Alo Mahmut Abi nerdesin… Aslı başka biriyle evlenecek! Ahhh… Abi kap emanetleri basalım o çocuğun evini.
    ASLI – Alp. Tabi ki seninle evlenirim dedim.
    ALP – (Ağlamaklı) Ne?
    ASLI – Tabi ki seninle evlenirim dedim.
    ALP – Sende mi şaka yaptın yani?
    ASLI – Evet
    ALP – Alo Mahmut abi aradığın kişiye şu an ulaşılamıyor abi. (Telefonu kapatır.) Aşkım neden yapıyorsun.
    ASLI – Sen şaka yaparken iyi de ben yaparken mi kötü.
    ALP – Aşkım bir daha yapma tamam mı?
    ASLI – Sende yapma.
    ALP – Bokunu yiyim yapmam.
    ASLI – İğrençleşmeden şu evlenme teklifine dönsek ya aşkım?
    ALP – Ah doğru (Kendine çeki düzen verir. Alp mutlu bir şekilde diz çöker. Yüzüğü çıkartır.)
    Benimle evlenir misin Aslı?
    ASLI – Evet! (Mutlu bir şekilde sarılırlar. Fonda müzik tekrardan girer ve yavaş yavaş kesilir.) İnanmıyorum ya, biz şimdi evleniyor muyuz?
    ALP – Evet dünyalar güzelim.
    ASLI – Hemen bunu anneme söylemem lazım.
    ALP – Benim de yedi ceddimi çağırmam lazım. Malum para gelsin aşkım.
    ASLI – Tamam aşkım, haberleşiriz.
    ALP – Tamam bebeğim benim. (İkisi ters tarafa doğru giderler. Birden tekrar dönerler.
    Yaklaşırlar.)
    ALP VE ASLI – Bomba bir haberim var.
    ALP VE ASLI – İlk sen,
    ALP – Lütfen, önce bayanlar.
    ASLI – İlk sen
    ALP – Tamam, sıkı dur… Bomba bir; işe girdim!
    ASLI – Süpeerrr. Sen de sıkı dur… Hamileyimmmm
    ALP – Süpeerrr… Ne!
    ASLI – Ne yani, beğenmedin mi?
    ALP - Saçmalama hayatım, çok ani oldu da.
    ASLI – Evet, kızımız olacak.
    ALP – Kız mı?
    ASLI – Sıkı dur, bir sürpriz daha…
    ALP – Evet?
    ASLI -- Bir de oğlumuz olacak!
    ALP – Nasıl yani?
    ASLI – Aşkım ikiz geliyor. (Alp tam kucaklayacak iken.) Dur bebeğim hamileyim.
    ALP – Muhteşem.
    ASLI – Hemen odalarını ayarlayalım. Evi de 3 odalı almamız süper oldu. Kızın odasını
    pembeye, erkeğin odasını da maviye boyarız.
    ALP – Boyarız aşkım boyarız. Sen nasıl istiyorsan dünyalar güzelim benim
    ASLI – Of! Elim ayağım titriyor.
    ALP – Hayatım sen niye ayaktasın? Benim ikizler yorulmuştur oturt onları da.
    ASLI – Onlar içerde hava da takılıyor.
    ALP – Annesi bu kadar havalıyken normal tabi
    ASLI – Of hayatım oturuyorum tamam…
    ALP – Bebeğim hatırlıyor musun 17 yaşındayken, ilk çıktığımızda. Hani ilk …
    ASLI – Hatırladım, hatırladım.
    ALP - Sen demiştin ya “Ay, başım dönüyor.” Filli boyada gecikmeler olmuştu. Çocuk geliyor
    zannetmiştik.
    ASLI – Of ölümdü o ya. (Birden o ana dönerler.) Aşkım başım dönüyor.
    ALP – Neden ki?
    ASLI – Bilmiyorum bu aralar başım dönüyor, mide bulantısı, bir de iki haftadır hasta olmuyorum. Annem de sorup duruyor.
    ALP – Yoksa?
    ASLI – Bilmiyorum.
    ALP – Nasıl ya, baba mı oluyorum bu yaşta?
    ASLI – Ne bileyim ben? Kürtaj mı yaptırsak?
    ALP – Saçmalama hayatım sen 17 yaşındasın, ben 18. Aile izni olması gerekiyor. Beni hapse atarlar.
    ASLI – Ne yapacağız?
    ALP – Ben seni merdivenlerden iteyim mi hayatım? Düşer belki.
    ASLI – Saçmalama!
    ALP – Karnına bir iki kere vurayım?
    ASLI – Aşkım!
    ALP – Peki, bak ne geldi aklıma, daha risksiz.
    ASLI – Neymiş o?
    ALP – Bol bol su içsen? Boğulur belki? Bebeğim, çocuk katili değilim ama bu yaşta kendime zor bakıyorum hayatım. Ailem bile beni kapı dışarı edecek utanmasa.
    ASLI – Sen bu çocuğun babasısın, bakmak zorundasın!
    ALP – Hadi ben ona baktım, bakabilirim yani. Sana kim bakacak? Ya bana? Belediye mi?
    ASLI – Keşke senle hiç tanışmasaydım.
    ALP – (Normale dönerler.) Gerçekten o gün onu isteyerek mi söyledin aşkım?
    ASLI – Ya saçmalama hayatım o an ki psikolojiyle söyledim.
    ALP – Her neyse o zamanlar çok eskide kaldı.
    ASLI – Evet, şimdi ikizlerimiz olacak ve önümüzde hiç sorun yok.
    ALP – Evet, ikiz babasıyım.
    ASLI – Doktor bana isim arşivi verdi. (Cebinden iki adet kitapçık çıkartır, birini Alp’e verir.)
    Hadi isimlerini düşünelim. (Bakınırlar.)
    ALP – Adsay olsun
    ASLI – Ne? Hayatı boyunca isim mi, sayacak çocuk. Hem mesleğini de direk belirlemiş oluruz Muhtar olur kesin. Yok, hayatım bunu geçelim.
    ALP – Peki.
    ASLI – Aa bak hayatım, Aleda nasıl?
    ALP – O ne be, elveda gibi.
    ASLI – Ben sana çamur attım diye böyle yapıyorsun demi?
    ALP – Yok hayatım uyumlu olsun diye. Hayatım bak Babür nasıl?
    ASLI – Bu isim hakkında hiç yorum yapmayacağım kapatalım.
    ALP – Peki.
    ASLI – Hayatım Arsu nasıl?
    ALP – Yok o arsız olur ismiyle özdeşir, allah korusun.
    ASLI – Peki.
    ALP – Hayatım, bak dünya diye isim varmış, erkeğe onu koyalım?
    ASLI – Oldu kızımıza da Venüs koyarız.
    ALP – Süper sonra bir tane daha yapar Güneş koyarız.
    ASLI – Oldu Alp çocuklarımızı alıp, okul okul gezip güneş sistemini tanıtırız.
    ALP – Tamam ya tamam Melis’e ne dersin?
    ASLI – Süper bence, Erhan’a?
    ALP – Süper Erhan oğlum muhteşem oldu bence.
    ASLI – Süper isimleri tamam
    ALP – (Aslının karnına sevgi gösterir.) Oğlum, oğluşum Erhan’ım… Bebeğim çiçeğim böceğim.
    ASLI – Bunlar kızımıza değil mi?
    ALP – Tabi Erhan’ıma çiçeğim mi diyeceğim? O benim aslanım yerim ben onu. Melis’im canım benim kucucuğum (Saçmalar.)
    ASLI – Aşkım hangi dili öğretiyorsun çocuklarımıza.
    ALP – Agucu dilini hayatım.
    ASLI – Tamam bebeğim baya başarılısın.
    ALP – Hadi alışverişe gidelim. (Giderlerken geri dönerler…)
    ASLI – Çok şey aldık hayatım
    ALP - Ot’u boku alırsan olacağı o sevgilim.
    ASLI – Ama lazım
    ALP – Aşkım biz çocuklar için alışverişe gitmedik mi?
    ASLI – Evet?
    ALP – Neden bir don aldık onlara?
    ASLI – İkisi kullansın diye
    ALP – İyide bir tanem sadece onlara alışveriş yapacaktık.
    ASLI – Ya daha doğmamış bebeğe ne alacağız ıh! Hem tamam ben anladım senin demek istediğini. Benim aldığım eşyalar sana batıyor! (Küser.)
    ALP – Saçmalama aşkım iyi ki almışız. Ben gerçekten onu demek istemedim. Zaten bayadır alışverişe gitmiyorduk iyi oldu bu birtanem.
    ASLI – Tamam o zaman
    ALP – Gel bir öpeyim aşkımı.
    ASLI – Ya yapma aşkım sonra çocuklarımız cinselliğe dönük olur. Bak Alp çocuklar duyuyor! Kötü örnek olma, babalarını erkenden tanımasınlar…
    ALP – İyi be sanki babaları sapık… (Aslının apış arasındaki akan su dikkatini çeker.) Aşkım?
    ASLI – Efendim?
    ALP – Altına mı işiyorsun?
    ASLI – Ne alaka?
    ALP – Bildiğin Niagara Şelalesi gibi ıslatıyorsun altını hayatım!
    ASLI – Dalga geçme Alp! (Bakar ve ağrıları başlar.)
    ALP – Biz osurduğumuzda olay çıkarıyorsun. Sen bildiğin işiyorsun tatlım.
    ASLI - Alp suyum geliyor! Alp! (Dram müzik.)
    ALP – Aşkım! (Telaşlanır.) Taksi yok mu? Taksi yok mu?
    ASLI – Alp bir şeyler yap!
    ALP – Sesimi duyan yok mu? Yardım edin lütfen! Yardım edin!
    ASLI – Alp
    ALP – Geliyorum aşkım, geliyorum. Bekle beni burada. Bekle! Geleceğim hemen!
    ASLI – (Ağlayarak… Yüksek bir şekilde.) Alp!
    ALP – (Geri döner.) Geleceğim hayatım geleceğim.

    (Işıklar söner.)
    2 PERDE

    (Işıklar açıldığında sahnede sadece Aslı … Duygusal bir şekildedir. Alp içeriye doğru girer.
    Elinde gazetesi vardır. İkisi de biraz yaşlanmıştır. )
    ALP – Hayatım?
    ASLI – Sende kimsin?
    ALP – Benim, sevgilin?
    ASLI – Benim sevgilim öldü!
    ALP – Buradayım.
    ASLI – Git buradan! Sen beni, bir kaldırım parçası üzerinde bıraktın! Kaldırıp attın beni
    geçmişinden. (Ağlamaklı.)
    ALP – Ben yapmadım.
    ASLI – Beni tek başıma bıraktın, o karanlığın içersinde. Ben senin kanatlarında yaşarken beni neden ittin, karanlığa? Neden yalnız bıraktın gecenin boşluğunda? Neden göz göre göre
    öldürdün çocuklarımızı! Neden!
    ALP – Erhan nerde?
    ASLI – (Birden değişir.) Öyle bir şey yazmıyor oyunda Alp.
    ALP – Bir tiyatro eksikti o da oldu, tam oldu yani. Hem ben dram oynamak istemiyorum.
    ASLI – Bizim içinde değişiklik oldu, sen demiyor muydun evde canım sıkıldı diye?
    ALP – İyi de aşkım adamın biri gelmiş camımıza yapıştırmış broşürü tiyatroya katılır mısınız diye? Sende onu sana özel yapıştırdılar sandın gittin. Hadi madem gidiyorsun beni niye arkandan çekiyorsun. Girer girmez anladım zaten iki çocuğumuz var ya hemen bize verdiler o rolü. Hem iki saatlik oyunda toplasan beş dakikalık dram var onu da bize verdiler. Erhan nerede? (Seyircilere dönüp) Erhan neredesin oğlum! Ah orada mısın? Oğlum bak dikkat et. Yeni sünnet oldun öyle fazla koşuşturma… Lan oğlum kapat gösterme ayıptır ayıp. Ya da göster aslanım benim… Kızım sen niye açıyorsun, kapatsana! Anaaa kapat! Ah aferin uslu uslu oynayın. (Sevinçli bir şekilde Alp oturur gazetesini okur.)
    ASLI – Erhan atma kum kardeşine! Melis yeme o kumu? Alp bir şey desene!
    ALP – Ne söyleyeyim canım? Daha yeni dedim. Erhan atmasana oğlum! Kızım sende yeme kumu, kedi işiyor, köpek sıçıyor. At onu at kaka o kaka. ( Okumaya devam eder.)
    ASLI – Çok güzel müdahale ettin teşekkürler. ( Çantasından dergiyi çıkartır ve okumaya başlar.)
    ALP – Rica ederim hayatım… Bak burada ne var?
    ASLI – Neymiş o?
    ALP – İstatistik kurumunun yaptığı ankete göre Türkiye de en popüler meslek neymiş biliyor musun?
    ASLI – Neymiş?
    ALP - Ne iş olsa yaparımmış.
    ASLI – Vallah hayatım, yorum yapmak isterdim ama ne olur, ne olmaz. Beni son görüşün olabilir.
    ALP – Komik kadın seni
    ASLI – (Dergiden okuduğunu sorar.) Sana bir soru.
    ALP – Sor bakalım.
    ASLI – Karınızı ne kadar seviyorsunuz testi.
    ALP – Güzel şıkları var mı?
    ASLI – Bu sadece başlığı daha… İlk soru, karınızın saç rengi nedir?
    ALP – (Aslı bileceğinden emin.)Sarı.
    ASLI – İnanmıyorum sana. (Alp ona bakar.)
    ALP – (Maç izlerken destekler gibi.)Sarı, lacivert! Sarı lacivert en büyük Fenerbahçe (Ani
    dönüş) Sen ne dedin hayatım?
    ASLI – İnanmıyorum sana Alp?
    ALP – Bugün Fenerbahçe maçı varmış ona gitti aklım gerçekten. Sor canım, valla soruyu duymadım.
    ASLI – Karınızın saç rengi nedir?
    ALP – Siyah.
    ASLI – (Çocuklaşır) Süper, beni sevdiğini biliyordum.
    ALP – Bitti mi sorular?
    ASLI – Yok ikinci soru, kendinizi en çok nerede huzurlu ve mutlu hissediyorsunuz?. A-) Sevgilinizin yanında (Sözünü keser.)
    ALP – Be (Aslı sinirli bir şekilde döner.)şiktaşla birlikte yapıyormuş maçı, onu okudum da
    hayatım, bir şey mi dedin?
    ASLI – Alp bilerek mi yapıyorsun?
    ALP – Şaka yapıyorum birtanem, şaka.
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
    ALP – Daha neler? Ya saçmalama hayatım testlere mi inanıyorsun yoksa kalbime mi?
    ASLI – Seviyor musun?
    ALP – Sevmesem seni, sever miyim seni?
    ASLI – Yerim seni.
    ALP – Bende seni küçük suratlı aşkım benim.
    ASLI – Nerem küçük, çok kilo aldım resmen.
    ALP – Nedir bu kilo takıntısı hayatım?
    ASLI – Görmüyor musun? Godzilla gibiyim.
    ALP – Daha neler.
    ASLI – Soru sormaca oynayalım mı?
    ALP – Hey Allah’ım neydi günahım! (Aslının bakışlarından sonra) Oynayalım aşkım oynayalım.
    ASLI – İlk sen mi soracaksın, ben mi sorayım?
    ALP – Ben sorayım.
    ASLI – Tamam.
    ALP – Benim en çok sevdiğim çorba? (Hızlı.)
    ASLI – Mercimek
    ALP – Nefret ettiğim -
    ASLI – Kereviz yemeği, sarma ama yeşilini seviyorsun.
    ALP – İlk evlenme teklifini saat kaçta –
    ASLI – Saat ikiyi on gece yirmi yedinci saniyede.
    ALP – Küçükken mahalle arkadaşlarıyla yaptığımız –
    ASLI – Zillere basıp kaçma.
    ALP – Köpek –
    ASLI – Popondan ısırmıştı.
    ALP – Üç dört?
    ASLI – Yedi
    ALP – Yedi den üç çıktı
    ASLI – Dört
    ALP – Gerçekten bir şey diyemiyorum sana.
    ASLI – Peki sıra bende mi?
    ALP – Hayatım zaten biliyorum senin hakkında her şeyi. Artık kanıt mı gerekiyor lütfen ama lütfen.
    ASLI – Bravo Alp, bir şey diyemiyorum. Sen beni tanımıyorsun bitti artık.
    ALP – Ne yani? Biz burada iki yabancı gibi sanki tanımıyormuş gibi soru mu soracağız birbirimize. Oldu o zaman ismim ne hadi?
    ASLI – Alp!
    ALP – Tamam o zaman hadi sor.
    ASLI – En sevdiğim renk? Burcum, doğum tarihim, tanıştığımız gün, sevdiğim arkadaş, sevmediğim arkadaş.
    ALP – Çüş!
    ASLI – Bu daha ilk sorum
    ALP – Hayatım tane tane gidelim.
    ASLI – Peki o zaman en sevdiğim renk?
    ALP – Ezan mı okunuyor? Yoksa telefon mu çaldı.
    ASLI – Yok aşkım çalmadı. Alp konu mu değiştirmeye çalışıyorsun. Yok, artık en sevdiğim rengi bilmiyor olamazsın değil mi?
    ALP – Yok artık tabi ki de en sevdiğin rengi bilmiyorum.
    ASLI – (Belli bir süre sonra.) Bilmiyorum dedin?
    ALP – Sana öyle mi geldi?
    ASLI – Alp!
    ALP – Si-si- si (Aslı sinirli bir şekilde) Kır-kır- kır (Aslı aynı şekilde.) Yeş-yeş- yeş(Aslı evet
    gibisinden) Yeşil tabi ki de.
    ASLI – Beni sevdiğini biliyordum. Alp beni ne zaman sevdiğini anladın?
    ALP – Yuh artık oha artık çüş artık! Ulan bir kere sorduğun sorularda o yoktu ya! (Aslı çok sinirlenir ve daha da abartılı ağlamaya başlar.) Hayatım şimdi niye ağlıyorsun? Yoksa! Aman Allah’ım bugün ayın 15 mi? (Kendi kendine) Alp! Regli! Adette! Sakin ol! Ne istiyorsa onu ver! Tatlı getir. O bizim kıymetlimiz! Ha ilaç tatlı! (Aslıya) Hayatım tatlı yer miyiz?
    ASLI – Sen bana kilo mu aldırmaya çalışıyorsun Alp! Ne yani sen beni beğenmiyor musun, zayıf olduğumu mu düşünüyorsun? Ya da bunları yediğimde sivilcem çıktığında mutlu olacaksın? Ya da beni aldatıyorsun gönlümü mü çalmaya çalışıyorsun.
    ALP – Tebrik ediyorum Aslı. Yani muhabbet nerden, nereye, nasıl geldi helal olsun vallah. Yani bunu giriş gelişme sonuç şeklinde filme çeksek oscar’a adaydık. And the Oscar goes to ASLI! Oscar goes to Aslı yani! (Aslı daha da sinirlenir.) Tamam, hayatım sakin ol. Sinirlenme canım. Benim canım tatlı çekti de birlikte yer miyiz diye dedim… Hani... Sen bana hep düşüncesizsin dersin ya. O yüzden yani. (Alp kendi kendine) Abi bugün ne yapıp, ne edip bu tatlıyı yedirmeliyiz! Yoksa, ayvayı yeriz.
    ASLI – Tatlı matlı istemiyorum of. (Radyoyu çıkartır kulaklıklarını takar.)
    ALP – Abi ben bu kadınları anlamıyorum ya. Regliydi, doğumdu, menapozdu, ulan hayat bitti.
    ASLI – (Kulaklığı çıkartıp) Bir şey mi diyorsun Alp?
    ALP – Yok hayatım Erhanla konuşuyordum.
    ASLI – Ne diyordun?
    ALP – Sen, sen ol hep sev oğlum diyordum. Erhan oğlum sen bir tur daha at. Melis’e de sahip çık! Biz daha buradayız belli ki. Annenin regli dönemi 15 gün kamptayız aslanlarım.
    ASLI – Canım?
    ALP – Efendim.
    ASLI – (Kulaklığı uzatır.) Bu sıradaki bizim parçamız olsun hadi.
    ALP – Kaçıncı parça olacak acaba. Arşiv yaptık en hit parçalarımız diye. (Aslının bakışının ardından) Olsun canım olsun. (Kulaklığı takar. Saatine bakar. Cebinden kendi kulaklığını çıkarıp takar. Kendi Kendine.) Gerizekalı herif kaçar mı lan o? Vur lan, vur lan. Tüh Allah belanı! (Aslı Alp’e dönüp)
    ASLI – Nasıl buldun aşkım?
    ALP – Ne?
    ASLI – Parçayı diyorum.
    ALP – Güzel
    ASLI – Nasıl yani?
    ALP – Allah’ı var güzel işte aşkım, söyleyen hakkını vermiş. Bizi anlatmış resmen parça. Tam parça yani
    ASLI – Nasıl bizi anlatmış Alp. Söyleyen resmen, aldatılmayı işlemiş.
    ALP – Hayde... Bebeğim aldatıldık ya, kader bizi aldattı ya. Hele o söze bittim.
    ASLI – Neye?
    ALP – Bittikten sonrasını hatırlamıyorum. Acayip güzeldi ama bebeğim.
    ASLI – Tebrik ediyorum Alp, sen dön bakiyim bu tarafa.
    ALP – Ne tarafa doğru? Kıbleye doğru mu?
    ASLI – Alp uzatma! Dön bakiyim. Bu kulaklık da neyin nesi?
    ALP – Canım annem arar diye parçayı dinlerken rahatsız olmayalım sesten diye taktım?
    ASLI – Ver bakiyim şu kulaklığı. (Alıp takar.) Annen ne zamandır maç spikerliği yapıyor hayatım. (Kadın geçiyormuş gibi Aslı onu tarar resmen.)
    ALP – Zamanlama süper! (Kadın geçmiştir. Arkasından bakmaktadır Aslı. Düşüncelidir yaramaz gibisinden.) Hayatım niye öyle değişti suratın?
    ASLI – Kadına bakıyorum.
    ALP – Hayatım nedir sizin bu kadın takıntınız? Bir erkekten daha çok tarama yapıyorsunuz.
    ASLI – Görmüyor musun Alp? Dip boyası gelmiş, kaşı bıyığı çıkmış. Onun kalçası benden daha büyük.
    ALP – Evet bende fark ettim. (Aslının tip tip bakmasıyla) Yani şeyi fark ettim sen bakınca, bende bakma gereği duydum kıskandım aşkım seni.
    ASLI – Ha öyle mi aman da aman kıskanırmış sevgilisini de. Bak bu arada sana jöle aldım?
    ALP – Nerde? (Aslı bankın arkasından beyazlatıcı saç spreyini çıkartır. Alp’in saçlarına sıkar spreyi.)
    ASLI – Güzel oldu.
    ALP – Dur sana da sıkalım. (Sıktıktan sonra bankın arkasına koyar. Saçlarına bakar. Yaşlanmışlardır.)
    ASLI – Var mı?
    ALP – Burada bir tane var siyah (Üzülür.) Neden üzülüyorsun hayatım?
    ASLI – İyice yaşlandık.
    ALP – Saçmalama, daha çok uzun yıllar var önümüzde hem bak çok şanslıyız biz.
    ASLI – Nasıl?
    ALP – Erhan evlendi 11 tane çocuk yaptı aşiret kurdu resmen. Melis evlendi tık yok onlarda tüp bebek yapıyoruz dediler falan bakalım yani parada yolluyorlar. Hepsinin sağlığı iyi, hepsinin hayatı iyi daha ne göreceğiz hanım?
    ASLI – Doğru diyorsun, bak ben sana ne aldım? (Bankın arkasından kasket, ceket ve hediyeleri çıkartır.)
    ALP – Ne aldın? Bana mı aldın, çok güzel bunlar.
    ASLI – Giy bakalım.
    ALP – Bende sana aldım bak burada. (Alp bankın arkasından ona aldıklarını çıkartır.)
    ASLI – Ben aldım diye aldın demi?
    ALP – Başa mı dönüyoruz?
    ASLI – Şaka yaptım.
    ALP – Giy bakalım.
    ASLI – Çok güzel oldular. (Aslının telefonu çalar.)
    ALP – Kim o?
    ASLI – Erhan arıyor.
    ALP – Beni niye aramıyor? (Alp’in telefonu çalar.)
    ASLI – Kim o?
    ALP – Melis
    ASLI – O beni niye aramıyor?
    ALP – Çocuklaşma Aslı aç bende açıyorum.
    ASLI VE ALP – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
    ASLI – Ne yapıyorsunuz oğlum? Nasıl. Eh oğlum zor olmuyor o kadar çocuğa bakması? (Aslı konuşur gibi devam eder.)
    ALP – Nasılsın Melis’im… Eh çocuk ne yapıyor? Tüpe benziyor mu çocuk? İyiyiz iyiyiz canım dur vereyim. Al seni istiyor.
    ASLI – Tamam veriyorum oğlum.
    ALP VE ASLI – Efendim? (Alp konuşur gibi devam eder.)
    ASLI – Ne yapıyorsun kızım? Tüp bebek mi hiç aklım almıyor yani Melis. Nasıl bari iyi mi? Ateşle yaklaşmayın bari o çocuğa maazallah ne olur ne olmaz kızım. Şükür çok iyiyiz para sıkıntımız yok.
    ALP – Çekmiyor oğlum ha çekti. Ne yapıyorsun oğlum? Ne diyeceğim kaç oldu? 11 ha maşallah. Milli takım kadrosunu kurmuşsunuz oğlum. Bari takım ayarlayın da 11 – 11 maç yapın karşılıklı. Erhan bana bak çaktırma biz annenle çok kötüyüz oğlum. Durumlar çok kötü bildiğin gibi değil. Bize şöyle para yolla… 3 bin olur oğlum olur. Tamam, aslanım annene söyleme kızar yoksa söylediğime. Tamam, aslanım görüşürüz öpüyorum.
    ASLI – Öptüm kızım görüşürüz. (Kapatırlar telefonları.)
    ALP – İyi parayı da yollar. Güzel oldu bu.
    ASLI – Ne dedin Alp?
    ALP – Selamı var?
    ASLI – Aleyküm Selam… Biliyor musun Alp?
    ALP – Neyi hanım?.
    ASLI – Biz çok şanslıyız.
    ALP – Biliyorum.
    ASLI – Şu önümüzde ki gençleri görüyor musun?
    ALP – Hangilerini? (Bir kız görmüştür onun tepkisini verir.) Gördüm (Aslı dürter.)
    ASLI – Onu değil şunları.
    ALP – Gördüm.
    ASLI – Bize çok benziyorlar?
    ALP – O çocuğun vah haline.
    ASLI – Sen beni sevmiyorsun.
    ALP – Saçmalama gel buraya. (Sarılırlar.) Ben seni çok ama çok seviyorum.
    ASLI – Ben seni daha çok seviyorum. (Aslı Alp’in omzuna başını koyar ve huzurlu bir şekilde donarlar tek spot üzerlerindedir. Işıklar söner. Işıklar açıldığında sahnede sedye, sedyenin içerisine başka biri yatmaktadır. Ama seyirci yüzünü görmediği için Alp sanmalıdır. Aslı sedyenin yanında oturmaktadır. Fonda Alp’in kalp atışları duyulmaktadır.)
    ASLI – (Fonda dram bir müzik çalmaya başlar.) Nereden nereye geldik Alp... Ne yaptık ki biz hayata? Neden cezalandırdı ki bizi... Yaşadıklarımız bir film şeridi gibi geçti gitti... Ne kadar da dolu dolu yaşamışız hayatı... Hayat bu kadar kısa mı? Hani kimi aşklar ölümsüzleştirirdi hayatı... Bir şans daha verir mi hayat bize? Geçmişin hatırına, yelkovanla akrep geri döner mi? Bak çocuklar dışarı da, hadi Alp çocuklaşma da kalk hadi... Hani söz vermiştin onlara, hani bana söz vermiştin... Yarı yolda bırakmam diye... Hadi Alp çocuklaşma da kalk... Hadi! Alp! (Sahne donar. Sahnenin bir köşesinde tek spot yanar. Beyazlar içersinde Alp gözükür.)
    ALP – Derler ki bakmak gerek kimi zaman... Oysa ki bilmezler bakmanın kimi zaman zor olduğunu. Tarifsiz duyguların bir anda son bulduğunu… Dünyanın en tatlı sesini duymanın, hiç bir şeye değişilmeyeceğini… Derler ki kalp yarası ölümün son sahnesi... Son perde geldi mi? Peki bu son perde tamir edilir mi? İki kişilik bir oyunda tek kişi çıkabilir mi? Çıksa bile bu oyun güzel olabilir mi? Derler ki hayat bir sahne. Bu sahne çok ağır değil mi?. (Tek spot aniden kapanır ve Alp’in kalp atışları durmuştur ve bunun sesi yüksek bir şekilde duyulmaktadır. Aslının feryadı ile oyun biter.)
    SON
  • Anlatıcı kâğıdı önüne, kalemi eline almış ve betimlemiş. Cümlelerce, paragraflarca, sayfalarca betimlemesini sürdürmüş ve kitabını sonlandırmış. Her bir betimlemenin olduğu cümlelerin içindeki kelimeler de ayrı ayrı konuşmuş. Anlatıcı her gördüğünü, her duyduğunu, her düşündüğünü betimlerken de bir arayışın içinde, kitap zaten bir arayışın kitabı ama sanki bu arayışında bulmayı hedef olarak kafasına koymamış gibi, betimliyor, soruyor, soruşturuyor ama her bir kuvvetli betimlemesini de “belki'lerle”, “ya da'larla” aksini betimliyor, sorarken bize de sordurtuyor, yer yer kitabın sizi eline alıp sizi okuduğunu hissettiriyor. Alaaddin, Alaaddin’i arıyor. Bilmiyorum, belki de her şey, her kişi Alaaddin’dir. Bir masal içinde gibiyiz, Doğu ile Batı’nın masallarının içinde arıyoruz, roman kendini arıyor da diyebiliriz. Doğu ve Batı’nın masalları içinde ararken de kitaba başarılı bir metinlerarasılık hâkim ve aynı zamanda kurgu içinde kurgu da hâkim, yani güzel, başarılı bir şekilde de bir üstkurmaca örneği. Hasan Ali Toptaş’a Türkçeyi en iyi şekilde kullanan yazar denilmesi haklı bir övgü, sanki dilimizdeki her bir kelimenin sahibi gibi ve onları da eğitmiş gibi. Eğittiği her bir kelime de Toptaş’tan aldıkları komutları yerine getirmede son derece sadıklar. Bu komutlar sayesinde de ortaya bu değişik, bu ilginç, ilginç olduğu kadar da başarılı roman çıkmış. Kelimeler çıkarmış diyorum çünkü bu kitapta olan kelimeler, kitabın içinde Toptaş’ın onların sahibi olmasına rağmen bağımsızlığını ilan etmişler. Yazıldıkları satırlarda olduğu kadar, yazılmadıkları, boş bırakıldıkları hatta eksik ve yarım yazıldıkları yerlerde de egemenliklerini gösteriyorlar. İşte bu kısımlarda Toptaş topu kısmi olarak bize bırakıyor, bilinç akışını yapıyor ve bizim tamamlamamızı istiyor, kitaptaki baş etken olan arayışa, sormaya bizi de dahil ediyor, kitap bizi okuyor buralarda çünkü okumak istiyor bizi. Kimi yerlere kelimeler bulabilsek de yok hayır hepsine bulamıyoruz.

    Okuduğum en değişik, en ilginç kitaplardan biri hatta üst sıralarda kendine rahatlıkla yer edinebilecek kadar da başarılı. Kitap içinde öylesine değişik, öylesine özenli seçilmiş kelimeler var ki, belki de kelimeler kendine yer edinmiş ve ahenkli cümleler ile bu kitabı oluşturmuşlar, ki bu kelimelerin büyüsüne kapılmamak elde değil. Sanki kelimeler bir uyum içinde, su damlası sesinin, kırılan bir kristal tanesi ile beraber çıkardıkları güzel bir ses gibi, notaların uyumlu dizilişiyle oluşan ezgilerinden ortaya çıkan güzel beste gibi büyüsünü hissettiriyor, takım çalışmasının en güzel örneğini gösteren, her birinin görevini bilerek, arka arkaya, bir nizama göre ip gibi sırayla çalışan karıncalar gibi kâğıdın üstüne dizilmiş kelimelerin kendilerine yer edindiği, ya da ince, kıvrak estetik parmakları ile önündeki ıstara keyifle, özenle dokuduğu motifleri, Türk tarihinde kendine sürekli yer edinen renklerin kullanılması ile beraber, desen kompozisyonunun dokunduğu gibi cümlelerin olduğu, ya da bir nakkaşın çok istemesine rağmen, üslup diye tutturulan, kişisel bir iz bırakılmamasına yol açan hatanın etkisi ile mutluymuş gibi görünürken, kedi tüyünden yapılmış, o çok sevdiği fırçasını ustalıkla her kullanışında ortaya çıkardığı, en başarılı tezhipinin verdiği güzellik hissi gibi cümlelerin de his verdiği bir kitap. Belki de bu dediklerimin hiçbirinin olmadığı, benim tamamen yanıldığım, patlayan bir cin mısırı tanesi gibi, bir araya toplanıp bir top şekli oluşturan kelimelerin, parça tesirli bir bomba gibi patladıktan sonra etrafa kelimelerin saçıldığı, saçılıp yükseklere çıktığı ve sonrasında da etrafa sevinçli ve hüzünlü belki de ruhu, duyguları okşayan kelimelerin, yükseklerden aşağılara bir akvaryum içine, içindeki balıklara beyaz ekmeğin içini parmaklarımızın arasında ufalayıp, suya bıraktığımız kırıntılar gibi düştüğü, belki de Aralık ayında yağan, yağarken de birbirine hiç çarpmayan kar taneleri gibi yere düşüşlerinin olduğu gibi, düştüklerinde de düştükleri yerde kuluçkadaki bir yumurta gibi yatıp kalan kelimelerin, bir güç tarafından, bir lider tarafından bir sesle, bir çağırışla kaldırıldığı, onları bir araya toplayıp, üzerlerinden her bir şeyi alınmış, yaşamları kısıtlanan, özgürlüklerine el konulan insanlar gibi Spartacus’un kendilerine seslenmesi sonucu bir araya toplanıp ayaklanmaları gibi ayaklanıp, her bir kelimenin görevlerini anımsayıp, cümle oluşturmaları gerektiğini fark edip kitabın içinde yer alıp cümlelerin oluşturulduğu bir kitap da olabilir. Oluşturulan bu cümlelerde de kelimelerin öz benliklerine layık olan hakkı verebildikleri bir kitap. Belki de yine tamamen yanılıyorum ve
    tarzında bir kitaptır, kitabında içinde okura etki eden
    cümlelerin de bulunduğu bir kitaptır. Şunu anl m ki sa ım bu tarzbir ki p dahakolaykolay karşıma çık z ve Bin Hüzünlü Haz da benim için hep ayrı bir yerde olur.

    Bir belirsizlik hâkim kitaba, sayfalarca betimlemeleri okusak da aslında birçok şeyi bilmiyoruz, yazar-anlatıcı bizi bir bilinmezliğe sürüklüyor. Sözgelimi ile yapılan, aksi belirtilen betimlemeler, çoğulculuk ve belirsizlik ile beraber okuru esir alıyor ve bırakmıyor. Bu çoğulculuğu, aksi ve zıt kavramları ile kitap içinde sıklıkla görüyoruz, aslında kitabın ismi de bize bu belirsizliği, çoğul anlamı veriyor; Hüzün ve Haz birbirine ne kadar zıt birer kavramlar değil mi? Daha da çok var bunlardan kitabın içinde, at nallarının, kişnemelerinin seslerini duyarken hemen arkasından da otomobillerin homurtularını duyuyoruz, ibadethane içindeyken genelevden bilgiler alıyoruz. Onun için kitaptan fazlasıyla aldığımız belirsizliğin yanında çoğulculuğu da alıyoruz ve bu çoğul bakışlar da belirsizliği pekiştirip kuvvetlendiriyor.

    Bin Hüzünlü Haz, postmodern bir arayışın kitabı. Edebiyatımızın en güzel, en farklı çalışmalarından biri. Bir orman içindeyken sanki bir kütüphane içindeymişiz gibi birçok masal ve birçok roman karakteri ile zaman ve akış hiç olmadan metinlerarasılığın olduğu, belki de her bir yaprağın farklı bir kitap olduğu bu ormanda arayışın devam ettiği, sorgunun sürdüğü bir kitap. Kendini anlatıyor kitap buralarda, kurgu içinde yaptığı kurguyla postmodern esasları kuvvetlendiriyor. Zaman zaman içinde akıyor, kronolojik bir akış olmadan akan zaman ihlal edilip belirsizlik büyüyor. Kitaba kaybolmuşluk daha ilk başlarında hâkimken her bir kelime sonrası daha da yetişip büyüyor. Anlatıcı sanki ara ara değişiyor, değişmese de zamanı değiştiriyor.

    “Galiba bu durumda ben, artık kızı oradaki ben de fark ettiğine göre, yıllar öncesine gidip kıza o zamanki gözlerimle baksam ve onun için ‘koşuyor’ yerine ‘koştu’ desem daha iyi olacak.”

    Sanki roman değil de uzun bir şiir okudum. Ülkemizde böyle bir yazarın, böyle bir eserin olması biz okurlar için büyük bir sevinç olsa gerek.
  • Türk Romanını "Pamuk"ladılar

    Ahmet Yıldız, yaşayan en önemli yazarlarımızdan İrfan Yalçın'la bir söyleşi gerçekleştirdi.
    Yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada yaşananları değerlendiren Yalçın, Türk edebiyatının içinde bulunduğu duruma ilişkin de önemli tespitlerini paylaştı...
    İşte Ahmet Yıldız'ın İrfan Yalçın'la yaptığı o söyleşi:
    Değerli yazar İrfan Yalçın, yazarların, şairlerin ülke gündemine ilişkin düşüncelerine önem verilmediği bir tarihsel dönem yaşıyoruz. Ben bu anlayışı kırmak amacıyla özellikle "güncel"e ilişkin konuşma yapmak istiyorum izninizle. Edebiyatımızın bugünkü genel durumunu nasıl görüyorsunuz?
    Türk toplumu okumayı yazmayı yeni öğrenen bir toplum. 1923-1938 yılları arasında, on beş yıllık bir altın dönemi, bir akıl sürecini yaşadık. Sanayileşme çabalarıyla birlikte, bir kültür yaygınlaşmasının başlangıcıydı bu.
    Bu günlerdeyse, bir geriye dönüşümü, (restorasyon) bir geriye sıçrayışı yaşıyoruz. 1945’de, “kapitalist olmayan” bir sistemden liberal sisteme geçişimizle başladı bu; emperyalizmin eline düştük, yarı sömürgeleştik.





    Ama şurası gerçek ki, dıştaki düşman güçlerle birleşen içteki hain güçler pek de kolay başaramadı bunu. Özellikle 196o’ların ikinci yarısıyla 1970’li yılların tümünde, Türkiye’ de, oldukça güçlü bir sınıf savaşımı, toplumun yeni bir tarih oluştururcasına kıvranışı vardır. Bu dönemde üretilen yazınsal ürünlerin en bireysel, en özgün olanı bile, Lenin’in “Yazın, toplumsal bilincin belirli bir biçimidir” sözünü doğrularcasına toplumsal-tarihsel çizgiyi gözden uzak tutmamaya çalışmıştır.
    Ama değişti her şey 12 Eylül’den sonra!
    En özerk üst-yapılardan biri olan sanat, genellikle gerici bir niteliğe bürünüp yozlaştı.
    Özellikle yazın sanatı.
    Öyle ki, tarihsel öğe yitirildi, tarihten ve toplumdan yalıtılmış yapıtlar üretilmeye başlandı; yazının nitelikleştirici işlevi, eğlendirmeciliğe dönüştürüldü.
    Soyutlanmış küçük dünyasında yaşayan bir yazar, bir ozan tipi ortaya çıktı.
    Sanatla ticaret birbirine karıştırıldı, çoğaltmacılık başladı.
    Daha doğrusu, adamakıllı ticaretleştirildi sanat. Bazılarınca yazarın ya da ozanın yapıtlarına yansıttığı sınıfsal konum küçümsendi; toplumun içyapısını ve dinamiğini veren yapıtlar gericilikle suçlandı.
    Biçimin, özün üst-yapısı oluşu gerçeği küçümsenip öz biçimin bir türevi olarak gösterildi. Böylece yazınla yaşam arasındaki “mesafe” alabildiğine büyüdü.
    Özellikle roman alanı “pamuklandı”!
    Tarihsel kişileri, sözde ünlüleri anlatan romanlar, seks romanları, ilkel polisiye romanları, cıvık aşk romanları kötü bir dille yazılıp büyük(!) medya reklamlarıyla okuyucu avına çıkıldı.
    Dahası, ihanet örgütlerini, ihanet medyasını ve Türkiye’nin ulus devletine düşman Batı emperyalizmini de arkasına alan kimi yazarlar, uluslararası büyük sanat ödüllerini amaçlayarak yapmadıklarını bırakmadılar.
    Öyle ki, birilerine(!) şirin görünmek için dil yanlışlarıyla dolu romanlarında durmadan Atatürk’e sataştılar; basın toplantıları düzenleyip Türk tarihine ve Türk halkına sövdüler!
    Düşünce özgürlüğü adına şeriatı övdüler!
    Değil Türk yazın tarihinde, dünya yazın tarihinde bile görülmemiş bir reklam furyasıyla yüz binlerce kitap sattılar ama okunmadılar.
    İşte, kusturucular egemenliğindeki bir alt-yapının üst- yapısı!
    Bir Türk aydını var mı? Bugünkü durum hakkında düşünceleriniz nelerdir?
    Önce, “aydın,” “aydın kişi” üstüne birkaç şey söylemek isterim. “Aydın” ı aydınlatıcı olarak tanımlayabiliriz kısaca; bilimsel bilgiyle donanımlı, görgülü, sorgulayan, sorumluluk duyan, ülke ve dünya sorunlarını yakından izleyen, özgür ve her konuda akılcı davranan, düşünceleri uğruna özveriyi göze alabilen, yürekli, çağdaş kişi.
    Dünyanın en uygar, en çağdaş ülkelerinde bile sayıları pek az olan aydınlar, genellikle küçük ve orta burjuva kökenlidirler, toplumsal katman oluşturmazlar, öncü güç olamazlar.
    İnsanlık tarihinin iki büyük uğrağı (moment) olan 1789 Fransız Devrimi ve Rusya’daki Ekim devrimi, ölümü her an göze alabilen, adları sonsuzlaşmış çok bilgili, çok bilinçli aydınlarla doludur.
    Yazınsal alanda, yalan yere casuslukla suçlanan Dreyfus’u savunan Emile Zola’nın, zamanın Fransa cumhurbaşkanına yazdığı “Suçluyorum” adlı yazısı unutulamaz.
    1966’da Amerika’nın Vietnam’a saldırısından sonra, İngiliz filozof Bertrand Russel öncülüğünde, insanlığa karşı işlenmiş savaş suçlarını yargılamak amacıyla kurulan Russel Mahkemesi, dünya aydınlarının bir yüz akıdır.
    Ama ne ki, az önceleri ve şimdi, Ortadoğu ülkelerini cehenneme çevirirken Amerika, ne olmuştur da hiçbir batılı aydın kılını kıpırdatmamıştır, kılını kıpırdatmamaktadır? O günlerin Russel Mahkemesinde kimler yoktu ki: J. Paul Sartre, (Yazar, filozof) Simone de Beauvoir, (Yazar), Mehmet Ali Aybar (Hukukçu), İsaak Deutscher (Tarihçi), J. Baldwin (Romancı) vb.
    “Aydın nedir?” sorusuyla ilgilenen olmamıştır pek. Lenin, “Ne Yapmalı” adlı yapıtında, aydınları “bilim taşıyıcıları,” olarak nitelemiştir, o kadar.
    Aydın sorunuyla en çok ilgilenen İtalyan Marksist Gramsci olmuş, aydınları “organik aydın”(var olan sistemi öven, egemen sınıfın ideolojisini savunan yani devletin ideoloğu) ve “geleneksel aydın”(tarımın önemini yitirmediği yerlerde görülen, köy kökenli olan, bir önceki üretim biçimine bağlı, yükselmekte olan sınıfa uzak) olarak ikiye ayırmıştır. Ona göre, “kafasıyla çalışan” aydınlar proletaryanın organik aydınlarıdır.
    Evet, aydın var; Türkiye’de aydın tanımına uygun kişiler hep var olmuştur. Öyle ki, Osmanlı İmparatorluğu’ nun son zamanlarında bile.
    Jöntürkler, Mithat Paşalar, Namık Kemal’ler v.b. Cumhuriyet sonrasındaysa, özellikle Milli Şef döneminde, hapislerde çürütülen sosyalist yazarlar, şairler ve düşünce kişileri. Bir aydın olarak yönetim üstünde etkin olmak için yukarda saydığım niteliklere sahip olmak yetmiyor tabi, ülke sınırlarını aşmış bir ün de gerekiyor belli ki.
    12 Eylül 1980’de, “Yazarlar Dilekçesi”nin yazılışına ve onun cuntaya verilişine, ünü dışarıda da bilinen bir Aziz Nesin’den başkası öncülük edemezdi bence, tutuklanırdı.
    Aydın olmak biraz da Donkişot olmak anlamına gelmiyor tabi, öyle demek istemiyorum!
    İ. Ü. Edebiyat Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyatı mezunusunuz ama yaşıtlarınızın tersine yanılmıyorsam çeviri yapmadınız…
    Çeviri yaptım; dört tanesi Milliyet yayınları ve Doğan Kitap’tan çıkmış olan altı çevirim var.
    "HER YAŞAM ANLATISI ROMAN DEĞİLDİR"
    Romancısınız. Özellikle 70’li yılların sonlarında en etkili yazarlardan biriydiniz. Bu gün, Türk romanının/ Türk romancısının temel sorunu nedir?
    Yazılanın, roman olması önemli her şeyden önce tabi. Yapısalcı değilim, ama yapısalcılığı belli bir ölçüde savunuyorum. Bir yöntem olan yapısalcılık, nesnenin tek başına ve kendisi için incelenmesi, olguların, bütünün öğeleri olarak ve bütünün içindeki ilişkiler yönünden ele alınması, nesnenin öğelerinden bir dizge oluşturup böyle bir dizge içinde işlevin göz önünde bulundurulması ve bütün bunların art-süremlilik içinde değil, eş-süremlilik içinde yapılması demek aşağı yukarı.
    Bunun anlamı kabaca şu; her yaşam anlatısı roman değildir. Tabi bir de gündelik doğal dilden ayrı, nitelikli yazınsal dilin oluşturulması işi var.
    İşte tam burada, “Roman nedir?” sorusunu yanıtlamalıyım.
    Lukacs’tan esinlenip. Lukacs’a göre roman, “İnsanın dünyasıyla uyumu bozulduğu, uyumlu bütünlüğü sarsıldığında ortaya çıkar.” Kısacası roman, yaşamı örselenmiş, bozulmuş bireyin öyküsüdür. Ama tabi şu var, yazar bunu yaparken, kendi küçük dertlerine, sızlanmalarına saplanıp kalırsa öznellikleri içinde boğulur gider, kendinden başka hiçbir şeyi anlatamaz olur, saçmalar.
    Oysa, romancı bireyi anlatırken, toplumsal-tarihsel bir çerçeve içinde, yaşadığı çağı, toplumu didik didik edip “göstermelidir.” Büyük romancılar, çağa, topluma, kişiye ilişkin genel özellikleri, durumları kavramlaştıran yazarlardır. Örnek;Flaubert(Madam Bovary), Tolstoy (Anna Karenina), Stendhal (Kızıl ile kara)…
    Eleştirmen ve eleştiriyle bir romancı olarak aranız nasıl? Edebiyat eleştirimizin durumunu nasıl görüyorsunuz?
    1975’de Pansiyon Huzur adlı ilk romanım, Milliyet Roman Yarışmasında, üç yüz on iki roman arasında ikinciliği kazanıp aynı yıl yayımlandığında saldırıya uğradı adeta.
    Özellikle Fethi Naci ve Rauf Mutluay, demediklerini komadılar, bir dövmedikleri kaldı beni! Çok şaşırmıştım nedense, “falakaya çeker gibi eleştiri mi olur?” diye düşünmüştüm.
    Asım Bezirci ve Mustafa Öneş arkadaşımdılar; ikisinin de eleştiri alanı şiirdi, romanla ilgilendikleri yoktu pek. Ama eleştirmen olmayan, bir yazınbilim uzmanı olan ve genç denebilecek yaşta ölen sevgili dostum Akşit Göktürk’le unutamayacağım söyleşiler yapardık roman ve romanlar üstüne. Akşit’in Okuma Uğraşı adlı yapıtı bir başyapıttır kendi türünde bence. (Burada bir tırnak açarak, Ataç, Asım Bezirci, Hüseyin Cöntürk, Mustafa Öneş gibi bazı eleştirmenlerimizin neden hep şiire odaklandıklarını sormak istiyorum kendime. Neden neydi? En sevdikleri yazınsal tür müydü şiir? Edebiyata şiirle başlamışlardı da, başaramamışlar mıydı ya da yüzlerce yıllık şiir geleneğimizin gerçekten çok güçlü oluşu muydu neden?)
    1960’ların sonunda, 1970’lerin başında, eleştiriyle başladım yazmaya ben. Bir yığın sanat dergisinde, (Soyut, Yeni Adımlar, Gelecek, Yansıma...) on beşe yakın eleştirim yayımlandı. Bunlar vurucu, katı, öznel, ama bulduğu olumsuzluklar yanında, olumlu yanları da dile getiren eleştirilerdi.
    Bu gün, aynı roman ve öyküler üstüne eleştiri yazısı yazsam, aynı değerlendirmeleri yaparım belki yine, ama daha yumuşak bir dille yazarım.
    Türk yazınında eleştiriye ilgi, şiire, romana, öyküye olduğu kadar yoğun değil. Tabi bu yalnız bizde değil, bütün dünyada böyle. Ne de olsa bütünüyle bir düşünce ürünü eleştiri; sanatsal çekiciliği ve sanatsal büyüsü yok. Dahası, eleştiri yazmak ve eleştiri okumak yalnız yazınsal alanda değil, birçok alanda küçümsenmeyecek bir bilgi birikimi gerektiriyor.
    DEMOKRATİK DEVRİMİ BÜTÜNLEYEMEMENİN SONUÇLARI
    Cumhuriyetimiz ne durumda? Bir yazar gözüyle ülkemizde, bölgemizde ve dünyada neler oluyor?
    1991’de, Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle dünyanın politik dengeleri bütünüyle değişmiş, İsrail’in oyuncağı olan Amerika, onu Arap dünyasında rahatlatmak ve petrol zengini ülkelerin petrolüne konmak için Ortadoğu’yu cehenneme çevirmiştir bizim de yardımımızla.
    Bu yıkım planı içinde Türkiye’de vardır kuşkusuz. Öyle ki, on beş yıl içinde, Cumhuriyetimizin yarattığı bütün güzellikler bir bir yıkılmış, bütün çağdaş kurumlar yozlaştırılmış, sonunda da Türkiye’nin ölümü referanduma sunulmuştur!
    İşte Marks’ın, “Sosyalizm öncesi, tarih öncesidir,” dediği budur. Kendi özelimiz açısından baktığımızda, böyle bir ihanetin kökleri çok öncelere dayanıyor. Niyazi Berkes’in Unutulan Yıllar adlı kitabında da anlattığı gibi, 1945’ de, Türkiye yönetimi, İkinci Dünya Savaş’nın bitmesiyle büyük bir tarihsel ve siyasal yanlış yapmış, “kapitalist olmayan” yoldan çıkıp emperyalizmin buyruğuna kendi ayağıyla gidip teslim olmuş ve onun NATO, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi bütün kurumlarına girmek için canla başla çalışmıştır.
    Yani demek istediğim, Atatürk’ün yönetiminde, on beş yıllık bir akıl sürecinden sonra Türkiye, Pandora’nın kutusunu kendi eliyle açmıştır. Bu gün, Türkiye’de yaşanan bütün olumsuzluklar, acılar, tedirginlikler ulusal demokratik devrimi bütünleyememenin sonuçlarıdır bence.
    Milliyet Roman Ödülü, TDK Ödülü gibi önemli ödüller almış bir yazar olarak bugünkü edebiyat ödüllerine nasıl bakıyorsunuz?
    Daha çok güven duyulurdu ödüllere eskiden ve etkisi daha çok olurdu, bana öyle geliyor. Ama gerçek şu ki, yalnız edebiyat ödüllerine değil, hiçbir şeye güven duyulmuyor artık.
    Yeni kitabınız var mı üzerinde çalıştığınız? Hakkında bilgi verebilir misiniz?
    Bir aşk romanı yazdım; yakında yayımlanacak. Aşktan çok bir sevgi romanı bu. Sevgi teması(izlek) çok ilgi duyduğum bir tema benim.
    Türk sinemasını etkileyen yazarlardansınız. Türk sinemasının edebiyatımızla ilişkisi sizce nasıl?
    Evet,“Genelevde Yas”, adlı romanım, “14 Numara”; Fareyi Öldürmek adlı romanım “İçimdeki İnsan” adıyla sinemaya aktarıldı, ama Türk sinemasını etkileyen yazarlardan biri olduğumu sanmıyorum. Bir zamanlar, köy konulu romanlar yazan köylü romancılardı o etkiyi yapan daha çok. Köyler kentlere taşınınca o akım da bitti.
    Türk dizileri, giderek klasik dönemdeki romanlar niyetine mi izleniyor? Dünyada izlenirlik açısından ikinci sıraya yerleşen dizilerimizi nasıl değerlendirirsiniz?
    Televizyona çok az bakıyorum, dizi izlemiyorum. Ama o çok az bakışlarda, dizilerdeki kimi oyuncuların çok yetkin oyunculuklarına, oyun sergileyişlerine, biraz da Yeşilçam oyuncularını düşünerek, hayran kalıyorum.
    Genç yazarlara ve daha da önemlisi (genç) yayınevi yönetmenlerine ne önerirsiniz?
    Genç yazarlara her tür nitelikli yapıtı (yazınsal, bilimsel, tarihsel…) okumalarını, durmadan yazmalarını, yazdıklarına hemen sevdalanmamalarını, yani çok yazıp çok yırtmalarını öneririm. Genç yayınevi yönetmenlerine bir şey önermem zor, çünkü işin tecimsel yanı var. Ama Marks’ın Grundisse’deki bir sözünü kulaklarına fısıldayabilirim; “Üretim, özne için bir nesne yaratmakla kalmaz, nesne için de bir özne yaratır.”
    Bir Zonguldaklı yazar olarak Zonguldak sizin için ne?
    Zonguldak, doğayı, insanları ilk gördüğüm yer. Zonguldak’la olan nesnel ve duygusal ilişkimi İçimdeki Zonguldak adlı kitabımda bütün ayrıntılarıyla anlatmaya çalıştım. O öyle bir Zonguldak ki, Cumhuriyetimizin ilk büyük sanayi kenti. Soylu bir yarış atıyken sütçü beygirine dönüştürülen güzellik. Nereye gitsem arkamdan gelen, beni yalnız bırakmayan çocukluğum.
    Teşekkürler...
    Bazı konularda düşünme olanağı verdiğiniz için bana, ben teşekkür ediyorum. Selam, sevgi…

    Ahmet Yıldız
  • Kayıp babasıyla doğacak çocuğu arasında kalmış bir kadın… Hayatın anlamını arayan bir insan: Karen Kimya… Kapıları sırlara açılan bir kent… Sırların mucizelere dönüştüğü geceler. Mucizelerin hakikat sayıldığı zamanlar… Yedi yüz yıl öncesinden gelen bir fısıltı… Aşkı sadece aşkla tartanların ıtırlı soluğu… Ölümün yok edemediği bir sevda… Yıllara direnen bir sevgi; Şems-i Tebrizi ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi… Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven…

    “Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet…

    Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanla­rının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkma­dan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yaprakları­nın arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi bir­den saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı, insanların yüreklerinde nefret, dolunay­da derin bir sükûnet. Bir bebek ağlıyordu uzaklarda bir yer­lerde, bir bebek kıpırdanıyordu evlerden birinde. Genç bir kız uyuyordu uzaklarda, genç bir kızın bedeni ağır ağır çü­rüyordu toprağın altında. Yedi kişiden en genç olanı saplar­ken bıçağı adama, kıpırdandı mezarda çürümekte olan genç kızın körpe bedeni. Bir gülümseme yayıldı ölümün bile ör- seleyemediği yüzüne. Yedi kişiden en genç olanı, saplarken bıçağı, bir oh çıktı genç kızın boğazında düğümlenip kalmış son nefesinden.

    Taşta kan vardı, yedi biçtik, yedi yara açmıştı. Yedi kızıl fıskiye. Yedi kez sarsılmıştı adam, yedi kez sarsılmıştı bıçağı saplayan yedi kişi. Ama yerin altındaki kızın körpe bedeni kı­pırdamıyordu artık. Genç kızın bedeni gibi yerin üstü de ses­sizdi şimdi. Sanki dünyanın son vaktiymişçesine canlı cansız ne kadar mahlukat varsa susmuş, kıpırtısız kalmıştı. Taştaki kan kıpırtısızdı. Taştaki kanın içinde sönmekte olan dolunay kıpırtısızdı. Uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, ta­zelenen nergisler, toprak kokulu bahçe… Canlı cansız ne ka­dar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki kanın içinde…

    “…bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma”

    Uçağın inişe geçmesine sadece yarım saat kalmıştı, ama bu bile gidermiyordu içimdeki huzursuzluğu. Çok iyi bili­yordum kİ, indiğim yerde de bırakmayacaktı bu karamsarlık yakamı. Keşke bu işi hiç kabul etmeseydim. Kendini yeryü­zünün en iyi yöneticisi sanan Simon’ın işgüzarlığı işte. Yok Türkçe biliyormuşum da, yok Türkleri tanıyormuşum da… Dava da herkese verilemeyecek kadar önemliymiş. Üç mil­yon poundluk bir poliçe söz konusuymuş. Keşke hiç tanımasaydım Türkleri, keşke bu kente daha önce hiç gelmeseydim. Sıkıntıyla ofladım ama oflamanın puflamanın hiçbir yararı yoktu, olan olmuştu; bu da ötekiler gibi sadece bir işti. Altı ay önce gittiğim Rio gezisinden ne farkı vardı ki? Üstelik Bre­zilyalılar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama en azından bu ülkenin çok da yabancısı değildim. Evet, artık kendimi işime vermeliydim. Bakışlarımı, dizlerimin üstünde duran bilgisayarımın ekranındaki sayılara çevirdim. Sayılar, hadi artık başla dercesine bana bakıyordu. Başladım; poliçe tu­tarına baktım, Yakut Otel yangını için ödenecek tazminatı hesaplamaya çalıştım, ama ikinci işlemden sonra dikkatim dağıldı. Hayır olmuyordu, kafam karmakarışıklı, çalışamıyordum. Bilgisayarı kapattım. Çantama yerleştirdim. Çanta­yı koltuğun altına koymak için eğilirken birden hatırladım. Böyle iki büklüm eğilerek, bebeğe zarar mı veriyordum aca ba? Daha neler… iki aylık bile yok… Ona bebek bile denemez. Zaten Londra’ya döner dönmez kurtulacaktım ondan. Böy­le düşünmeme rağmen ona zarar veririm kaygısıyla hızla doğruldum. Ansızın yanımdaki orta yaşlı kadının meraklı gözleriyle karşılaştım. Uçağa bindiğimizden beri, konuşmak için can atıyordu. Nereden geliyormuşum, nereye gidiyormuşum, kimmişim? Ama ben onunla sohbet edecek halde değildim. Gülümsemedim bile, başımı çevirip, pencereden dışarıya baktım.

    Hava açıktı; ufukta batmakta olan kıpkırmızı bir güneş, aşağıda incelmiş bir bulut kümesinin binlerce metre altında koyu kahverengi bir toprak parçası uzanıyordu. Ağaçsız, ırmaksız, dümdüz, kocaman bir toprak, tik kez otobüsle geç­miştim bu topraklardan. îlk kez babamla gelmiştim buralara. Yirmi beş yıl önce miydi, belki daha da fazla… O zamanlar Konya’ya uçak yoktu, Ankara’ya inmiştik. Sonra dört saatlik bir otobüs yolculuğu… Bir türlü bitmek bilmeyen bozkır. Ve uçsuz bucaksız bu kahverengi düzlüğün ortasında bir muci­ze; bembeyaz bir göl.

    “Baba bu gölde balık var mı?” diye sormuştum.

    Kara gözleriyle, bembeyaz göle baktıktan sonra yanıtla­mıştı.

    “Yok kızım, bu gölde hayat yok, ama hayat için çok gerekli bir şey var: Tuz…”

    Dokuz yaşında mıydım o sıralar, belki daha küçük. Annem yoktu yanımızda, sadece babam ile ben. Sıkılmıştım saatlerce uzanan dümdüz ovadan.

    “Ne zaman varacağız baba?”

    Babam gülümsemiş, sağ eliyle gözlerimi kapatmıştı.

    “İçinden on ikiye kadar say.” demişti. Saymıştım; babam ellerini gözlerimin önünden çektiğinde yol bitmiş, bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma… Müthişti. Babama hayran hayran bakarak mınldanmıştım:

    “Sen büyücü müsün baba?”

    Alnıma bir öpücük kondurmuştu.

    “Sadece bu toprakların insanıyım, kızım.”

    O zamanlar çok etkilemişti bu sözler beni, ama sonra… Babam bizi terk edip gittikten sonra… Babamı hatırlayınca içimdeki huzursuzluk iyice arttı. Zayıf, orta boylu bir adam dı. Kısa, kumral saçlar, dar alnında uyumlu iki çizgi gibi du­ran kaşlarının altında üzüm karası iri gözler, kemerli, sivri bir burun ve yüzünü çevreleyen bakıra çalan kırçıl sakallar… Ve ince uzun yüzünden hiç eksik olmayan o müzmin keder. Keder çoğu insana yakışmaz, ama babamın yüzüne tuhaf bir güzellik katardı. Annem bayılırdı bu kedere. “Kederin bu kadar yakıştığı başka bir adam görmedim,” diye söylenerek dudaklarından öperdi onu. Babam utanırdı galiba, aslında tam hatırlamıyordum. Ama onun ince, solgun yüzünü ve kara gözlerindeki kederi hiçbir zaman unutamadım. Üstelik unutmayı çok istememe rağmen… Çünkü babam hiçbir açık­lama yapmadan, hem de başka bir erkekle çıkıp gitmişti ya­şamımızdan… Hayır, onu hatırlamak istemiyordum. Babam­la ilgili anıları kovmak için bakışlarımı pencereden aldım, yeniden önüme döndüm, ama yanımdaki kadının hâlâ beni izleyen meraklı gözlerini görünce canım sıkıldı. Bu defa pen­cereye dönmek yerine gözlerimi kapadım. Şimdi sadece jet motorlarının gürültüsünü duyuyordum. Bir de içimdeki şu endişe olmasa… Düşünmemeye çalıştım. Ne her an, her da­kika karnımda büyümekte olan bebeği, ne babamı, ne de hiç istemediğim halde gitmek zorunda olduğum onun şehrini… Geçmişten, bugünden, gelecekten kopmak istedim. Uyku­nun o simsiyah, o en derin, en huzurlu bahçesinde bir süre kaybolmak istedim… Bedenimi, aklımı ve yüreğimi hiçliğin emrine vermek…

    “Onun ismi Karen, Kimya değil”

    O anda duydum sesi… Bir erkek sesi… Yumuşak, sıcak, se­vecen. Önce ne dediğini anlayamadım, kulak kesildim. Bir mırıltıya benziyordu, içten bir serzeniş, sevgi yüklü bir si­tem. Derken hiç kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olarak işittim.

    “Kimya… Kimya… Kimya Hanım…”

    İrkilerek gözlerimi açtım. Önce yanımdaki kadına bak­tım, hayır, artık benimle ilgilenmiyordu; gözlerini yukarıda­ki elektronik tabelaya dikmiş, yere ne zaman ineceğimizi öğ­renmeye çalışıyordu. Merakla arkaya döndüm… Arkadaki iki koltuk boştu. Ön tarafa baktım… Genç bir kız ile erkek arka­daşı oturuyordu. Yok, etrafta bana “Kimya,” diye seslenecek kimse yoktu. Galiba rüya görmüştüm. Ama ne zaman uyu­muştum ki? Gözlerimi kapadığımda dalıp gitmişim demek. Aynı sesi yeniden duyar gibi oldum. Hayır, bu kez sadece ha­tırlıyordum. “Kimya… Kimya Hanım!” Çok uzun zamandır kimse bana böyle seslenmemişti… Babam bizi terk edip gitti­ğinden beri. Sadece babam, “Kimya,” diye çağırırdı beni… Bir de Şah Nesim… Babamın arkadaşı, gönül dostu, onu bizden koparıp götüren adam. O da, “Kimya Hanım,” derdi bana. Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun parmaklı bir adamdı. Açık kahverengi, nerdeyse san renkli gözleri vardı. Sarı renkli gözleri her zaman sevgiyle bakardı. Ya da ben öyle hatırlıyo­rum. Zaten belleğimde ona dair hiçbir kötü anı yok; babamı bizden koparıp götürmesi dışında. Annem çok öfkelendiği anlarda, “Sarı gözlü şeytan,” derdi ona. Ama zaman geçip yü­rek acısı durulunca daha az kötü konuşmaya başlamıştı. “Bel­ki de onlar bizden şanslı,” derdi, “evet benciller, ama daha şanslılar, çünkü uğrunda çok sevdikleri insanlardan bile vaz­geçebilecekleri bir amaçlan var.” Bu amacın ne olduğunu tam olarak kavrayamasam da din olduğunu bilirdim, bir tür inanç. Babamdan duyduklarım, bana verdiği mistik kitap­lardan okuduklarım, birbirinden renkli masallar, misaller, çoğunu unuttuğum dualar… Evet bütün bunlar bir dinle ilgi­li olmalıydı. Gençlik çağına gelince, belleğimde yüzü hiçbir zaman silikleşmeyen babamı ve sarı gözlü şeyhini anlamaya çalıştım. Bir neden bulmak istedim. Beni deliler gibi seven babamın bir gün apansız çekip gitmesini gerektirecek hak­lı bir neden. Ama bulamadım. Annem onu bağışlamış olsa bile, ben işte bu yüzden babamı bağışlayamadım. Yine bu yüzden onun bana verdiği Kimya ismini hiç kullanmadım. Kimliğimde yazılı olsa da, babam gibi, bu ismi de unutmaya çalıştım. Zaten annem başından beri “Kimya” ismine sıcak bakmamıştı. Babamla mutlu günlerindeyken, Doğu kültü­rüne duyduğu hayranlık sürerken bile bir kez olsun bana “Kimya,” diye seslenmemişti. Onun için hep Karen’dım ben. Ama babamın beni “Kimya,” diye çağırmasına da aldırmaz­dı. Sadece bir defa Şah Nesim’i uyarmıştı. Babamın bizi terk etmesinden iki ay kadar önceydi. Sık sık yaptıkları gibi Şah Nesim ile babam odaya kapanmış, saatlerce dışarı çıkmamış­lardı. Bir ara Şah Nesim kapıda görünmüş, “Kimya, Kimya Hanım,” diye seslenmişti. “Allah rızası için bir bardak su ve­rir misin?”

    Annem ile ben salondaydık. Adamın su istemesine değil de kocasıyla saatlerce kapalı bir odada kalmasına sinirlenen annem sonunda patlamıştı.

    “Onun ismi Karen, Kimya değil.”

    Ardından da kalkmış ağzına kadar su dolu sürahiyi kendi elleriyle götürmüştü odaya. En küçük bir alınganlık belirtisi göstermeyen Şah Nesim, sürahiyi kapının aralığından alır­ken, “Allah’ın inayeti üzerinize olsun,” demişti sadece.

    Annem çıldırmış gibiydi, kendi evinde, kendi kocasının odasına bile sokmamıştı adam onu. Ama öfkesini içine atmış­ tı annem, en azından ben okula gidinceye kadar. Sonra Şah Nesim bir daha evimize gelemez olmuştu. Belki de bu yüzden babam evi terk etmişti. Bunu hiç konuşmamıştım annemle. Çünkü hiçbir önemi yoktu. Gerçek ortadaydı. Nedeni ne olur­sa olsun, babam, bir başka adam için bizi bırakıp gitmişti. Bir daha da kimsenin bana “Kimya,” diye seslendiğini duyma­mıştım; rüyalarımda bile. Ama şimdi bir an gözlerimi kapa­mışken… Yoksa rüya değil miydi? Babam ile Şah Nesim’de bu uçakta mıydı? Bunun saçma bir düşünce olduğunu bile bile koltuğumda doğrulup, uçağın içine bakmaktan kendimi ala­madım. Davranışıma anlam veremeyen yanımdaki kadın da benimle birlikte etraftaki koltukları kuşkuyla süzmeye başla­dı. Tabii ne babam, ne de Şah Nesim vardı uçakta.

    “iyi misiniz?” diye sordu kendini daha fazla tutamayan kadın. “Kötü bir şey yok ya?”

    Zoraki gülümsedim.

    ‘İyiyim, iyiyim, hostese bakmıştım sadece.”

    Sakin olmalıyım, diye düşündüm yerime otururken. Bel­li ki bir rüya görmüştüm. Londra’dan İstanbul’a, oradan da hiç dinlenmeden Konya uçağına binince böyle oluyordu işte. Gece de doğru dürüst uyuyamamıştım. Yanımda Nigel olma­sına rağmen bu bunaltı dün akşam da bırakmamıştı yakamı. Oysa alt tarafı kısacık bir geziydi. Birkaç gün sürecek bir iş. Hafta sonu yine Londra’da olacaktım. Annemi, Nigel’ı hatır­ladım. Londra’yı düşününce içim aydınlandı, sıkıntım azalır gibi oldu. Belki de uçak inmeden birazcık daha kestirsem iyi olacaktı. Yeniden gözlerimi kaparken kulaklarımda çınlayan bir sesle irkildim. Gözlerimi açtım, hayır, bu çağrı sadece be­nim için değildi, hostes herkese sesleniyordu:

    “Sayın yolcularımız, lütfen koltuklarınızı dik konuma geti­rip kemerlerinizi bağlayın, uçağımız inişe geçmek üzeredir.”

    “… sarıklı mezar taşları”

    Havaalanındaki insanlara bakıyordum. Yolcuları bekle­yenler arasında, elinde adım yazılı bir karton, gülümseyen bir yüz, beni arayan bir çift göz yakalamaya çalışıyordum; yoktu. Karşılamaya kimse gelmemişti. Uçakta yanımdaki koltukta oturan meraklı kadın, onu almaya gelen iki kızma özlemle sarıldı; önümde oturan genç çift, yaşlı bir adamla kucaklaştı; bense elimde valizim, omuzumda bilgisayar çan­tamla ortalık yerde öylece kalakaldım. Ne yapacaktım şimdi? Böyle çaresizlik içinde sağa sola bakınmanın yaran yoktu, valizimi sürükleyerek çıkış kapısına yöneldim. Sevdiklerine kavuşmanın mutluluğunu yaşayan kalabalığın arasından sıyrılmak üzereydim ki, “Miss Karen… Miss Karen…” diyen cılız bir erkek sesi duydum. Döndüm, gri takım elbisesinin içinde orta boylu, şişmanca bir adam duruyordu. Nefes nefese kal­mıştı, alnında pul pul ter damlaları vardı. Yetişmek için koş­muş olmalıydı. Ezilip büzülerek bozuk bir İngilizceyle sordu: “özür dilerim. Siz Bayan Karen mısınız?”

    Adamın bu utangaç hali, telaşlı davranışı, bozuk aksanı beni iyice sinirlendirdi.

    “Evet,” dedim, “evet, ben Karen Greenvvood…”

    Artık rahat bir nefes alacağına yüzü iyice kıpkırmızı oldu, “özür dilerim, geç kaldım…” diye açıklamaya çalıştı gide­rek daha da kötüleşen İngilizcesiyle. “Aslında dilinizi bilen bir arkadaş karşılamaya gelecekti sizi ama…”


    Biraz Oku Sonra Al
    Menü
    Facebook SayfamızTwitter Sayfamız Google+ Sayfamız Arama:
    Kitap, yazar, yayınevi
    Ara
    ^


    Bab-ı Esrar
    Haziran 30, 2012 Everest Yayınları, Roman (Yerli)

    Bu kitabı satın alın »
    Kayıp babasıyla doğacak çocuğu arasında kalmış bir kadın… Hayatın anlamını arayan bir insan: Karen Kimya… Kapıları sırlara açılan bir kent… Sırların mucizelere dönüştüğü geceler. Mucizelerin hakikat sayıldığı zamanlar… Yedi yüz yıl öncesinden gelen bir fısıltı… Aşkı sadece aşkla tartanların ıtırlı soluğu… Ölümün yok edemediği bir sevda… Yıllara direnen bir sevgi; Şems-i Tebrizi ve Mevlâna Celaleddin-i Rumi… Günümüzden yedi yüz küsur yıl öncesine uzanan gerilim dolu, heyecan yüklü, mistik bir serüven…

    “Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanlarının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkmadan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yapraklarının arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi birden saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı. İnsanların yüreklerinde nefret, dolunayda derin bir sükûnet…

    Taşta kan vardı, gökyüzünde dolunay, bahçede toprak kokusu. Ürkütücü bir serinlik içinde yüzüyordu ağaçlar. Kış güllerinin katmerlenme vaktiydi, nergislerin tazelenme demi. Yedi kişi girmişti bahçeye… Yedi öfkeli yürek, nefretin ele geçirdiği yedi akıl, yedi keskin bıçak. Yedi lanetli adam bahçenin sessizliğini yedi parçaya bölerek yürüdü kurbanla­rının bulunduğu tahta kapıya…

    Taşta kan vardı. Bahçede ürkütücü bir serinlik. Cinayetin tek tanığı dolunaydı. Hiç şaşırmadan, ürpermeden, korkma­dan bakıyordu uzun boylu kavak ağaçlarının ölü yaprakları­nın arasından. Yedi kişiden en genç olanı vurmuştu kapıya. En yaşlı olanı çağırmıştı içeridekini. Yedi kişinin yedisi bir­den saplamıştı bıçaklarını içeriden çıkana.

    Taşta kan vardı, insanların yüreklerinde nefret, dolunay­da derin bir sükûnet. Bir bebek ağlıyordu uzaklarda bir yer­lerde, bir bebek kıpırdanıyordu evlerden birinde. Genç bir kız uyuyordu uzaklarda, genç bir kızın bedeni ağır ağır çü­rüyordu toprağın altında. Yedi kişiden en genç olanı saplar­ken bıçağı adama, kıpırdandı mezarda çürümekte olan genç kızın körpe bedeni. Bir gülümseme yayıldı ölümün bile ör- seleyemediği yüzüne. Yedi kişiden en genç olanı, saplarken bıçağı, bir oh çıktı genç kızın boğazında düğümlenip kalmış son nefesinden.

    Taşta kan vardı, yedi biçtik, yedi yara açmıştı. Yedi kızıl fıskiye. Yedi kez sarsılmıştı adam, yedi kez sarsılmıştı bıçağı saplayan yedi kişi. Ama yerin altındaki kızın körpe bedeni kı­pırdamıyordu artık. Genç kızın bedeni gibi yerin üstü de ses­sizdi şimdi. Sanki dünyanın son vaktiymişçesine canlı cansız ne kadar mahlukat varsa susmuş, kıpırtısız kalmıştı. Taştaki kan kıpırtısızdı. Taştaki kanın içinde sönmekte olan dolunay kıpırtısızdı. Uzun boylu kavaklar, katmerlenen kış gülleri, ta­zelenen nergisler, toprak kokulu bahçe… Canlı cansız ne ka­dar mahlukat varsa hepsi susmuş, hepsi hapsolmuştu taştaki kanın içinde…

    “…bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma”

    Uçağın inişe geçmesine sadece yarım saat kalmıştı, ama bu bile gidermiyordu içimdeki huzursuzluğu. Çok iyi bili­yordum kİ, indiğim yerde de bırakmayacaktı bu karamsarlık yakamı. Keşke bu işi hiç kabul etmeseydim. Kendini yeryü­zünün en iyi yöneticisi sanan Simon’ın işgüzarlığı işte. Yok Türkçe biliyormuşum da, yok Türkleri tanıyormuşum da… Dava da herkese verilemeyecek kadar önemliymiş. Üç mil­yon poundluk bir poliçe söz konusuymuş. Keşke hiç tanımasaydım Türkleri, keşke bu kente daha önce hiç gelmeseydim. Sıkıntıyla ofladım ama oflamanın puflamanın hiçbir yararı yoktu, olan olmuştu; bu da ötekiler gibi sadece bir işti. Altı ay önce gittiğim Rio gezisinden ne farkı vardı ki? Üstelik Bre­zilyalılar hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Ama en azından bu ülkenin çok da yabancısı değildim. Evet, artık kendimi işime vermeliydim. Bakışlarımı, dizlerimin üstünde duran bilgisayarımın ekranındaki sayılara çevirdim. Sayılar, hadi artık başla dercesine bana bakıyordu. Başladım; poliçe tu­tarına baktım, Yakut Otel yangını için ödenecek tazminatı hesaplamaya çalıştım, ama ikinci işlemden sonra dikkatim dağıldı. Hayır olmuyordu, kafam karmakarışıklı, çalışamıyordum. Bilgisayarı kapattım. Çantama yerleştirdim. Çanta­yı koltuğun altına koymak için eğilirken birden hatırladım. Böyle iki büklüm eğilerek, bebeğe zarar mı veriyordum aca ba? Daha neler… iki aylık bile yok… Ona bebek bile denemez. Zaten Londra’ya döner dönmez kurtulacaktım ondan. Böy­le düşünmeme rağmen ona zarar veririm kaygısıyla hızla doğruldum. Ansızın yanımdaki orta yaşlı kadının meraklı gözleriyle karşılaştım. Uçağa bindiğimizden beri, konuşmak için can atıyordu. Nereden geliyormuşum, nereye gidiyormuşum, kimmişim? Ama ben onunla sohbet edecek halde değildim. Gülümsemedim bile, başımı çevirip, pencereden dışarıya baktım.

    Hava açıktı; ufukta batmakta olan kıpkırmızı bir güneş, aşağıda incelmiş bir bulut kümesinin binlerce metre altında koyu kahverengi bir toprak parçası uzanıyordu. Ağaçsız, ırmaksız, dümdüz, kocaman bir toprak, tik kez otobüsle geç­miştim bu topraklardan. îlk kez babamla gelmiştim buralara. Yirmi beş yıl önce miydi, belki daha da fazla… O zamanlar Konya’ya uçak yoktu, Ankara’ya inmiştik. Sonra dört saatlik bir otobüs yolculuğu… Bir türlü bitmek bilmeyen bozkır. Ve uçsuz bucaksız bu kahverengi düzlüğün ortasında bir muci­ze; bembeyaz bir göl.

    “Baba bu gölde balık var mı?” diye sormuştum.

    Kara gözleriyle, bembeyaz göle baktıktan sonra yanıtla­mıştı.

    “Yok kızım, bu gölde hayat yok, ama hayat için çok gerekli bir şey var: Tuz…”

    Dokuz yaşında mıydım o sıralar, belki daha küçük. Annem yoktu yanımızda, sadece babam ile ben. Sıkılmıştım saatlerce uzanan dümdüz ovadan.

    “Ne zaman varacağız baba?”

    Babam gülümsemiş, sağ eliyle gözlerimi kapatmıştı.

    “İçinden on ikiye kadar say.” demişti. Saymıştım; babam ellerini gözlerimin önünden çektiğinde yol bitmiş, bozkırın içinden bir şehir çıkıvermişti karşıma… Müthişti. Babama hayran hayran bakarak mınldanmıştım:

    “Sen büyücü müsün baba?”

    Alnıma bir öpücük kondurmuştu.

    “Sadece bu toprakların insanıyım, kızım.”

    O zamanlar çok etkilemişti bu sözler beni, ama sonra… Babam bizi terk edip gittikten sonra… Babamı hatırlayınca içimdeki huzursuzluk iyice arttı. Zayıf, orta boylu bir adam dı. Kısa, kumral saçlar, dar alnında uyumlu iki çizgi gibi du­ran kaşlarının altında üzüm karası iri gözler, kemerli, sivri bir burun ve yüzünü çevreleyen bakıra çalan kırçıl sakallar… Ve ince uzun yüzünden hiç eksik olmayan o müzmin keder. Keder çoğu insana yakışmaz, ama babamın yüzüne tuhaf bir güzellik katardı. Annem bayılırdı bu kedere. “Kederin bu kadar yakıştığı başka bir adam görmedim,” diye söylenerek dudaklarından öperdi onu. Babam utanırdı galiba, aslında tam hatırlamıyordum. Ama onun ince, solgun yüzünü ve kara gözlerindeki kederi hiçbir zaman unutamadım. Üstelik unutmayı çok istememe rağmen… Çünkü babam hiçbir açık­lama yapmadan, hem de başka bir erkekle çıkıp gitmişti ya­şamımızdan… Hayır, onu hatırlamak istemiyordum. Babam­la ilgili anıları kovmak için bakışlarımı pencereden aldım, yeniden önüme döndüm, ama yanımdaki kadının hâlâ beni izleyen meraklı gözlerini görünce canım sıkıldı. Bu defa pen­cereye dönmek yerine gözlerimi kapadım. Şimdi sadece jet motorlarının gürültüsünü duyuyordum. Bir de içimdeki şu endişe olmasa… Düşünmemeye çalıştım. Ne her an, her da­kika karnımda büyümekte olan bebeği, ne babamı, ne de hiç istemediğim halde gitmek zorunda olduğum onun şehrini… Geçmişten, bugünden, gelecekten kopmak istedim. Uyku­nun o simsiyah, o en derin, en huzurlu bahçesinde bir süre kaybolmak istedim… Bedenimi, aklımı ve yüreğimi hiçliğin emrine vermek…

    “Onun ismi Karen, Kimya değil”

    O anda duydum sesi… Bir erkek sesi… Yumuşak, sıcak, se­vecen. Önce ne dediğini anlayamadım, kulak kesildim. Bir mırıltıya benziyordu, içten bir serzeniş, sevgi yüklü bir si­tem. Derken hiç kuşkuya yer bırakmayacak kadar açık olarak işittim.

    “Kimya… Kimya… Kimya Hanım…”

    İrkilerek gözlerimi açtım. Önce yanımdaki kadına bak­tım, hayır, artık benimle ilgilenmiyordu; gözlerini yukarıda­ki elektronik tabelaya dikmiş, yere ne zaman ineceğimizi öğ­renmeye çalışıyordu. Merakla arkaya döndüm… Arkadaki iki koltuk boştu. Ön tarafa baktım… Genç bir kız ile erkek arka­daşı oturuyordu. Yok, etrafta bana “Kimya,” diye seslenecek kimse yoktu. Galiba rüya görmüştüm. Ama ne zaman uyu­muştum ki? Gözlerimi kapadığımda dalıp gitmişim demek. Aynı sesi yeniden duyar gibi oldum. Hayır, bu kez sadece ha­tırlıyordum. “Kimya… Kimya Hanım!” Çok uzun zamandır kimse bana böyle seslenmemişti… Babam bizi terk edip gitti­ğinden beri. Sadece babam, “Kimya,” diye çağırırdı beni… Bir de Şah Nesim… Babamın arkadaşı, gönül dostu, onu bizden koparıp götüren adam. O da, “Kimya Hanım,” derdi bana. Uzun boylu, uzun yüzlü, uzun parmaklı bir adamdı. Açık kahverengi, nerdeyse san renkli gözleri vardı. Sarı renkli gözleri her zaman sevgiyle bakardı. Ya da ben öyle hatırlıyo­rum. Zaten belleğimde ona dair hiçbir kötü anı yok; babamı bizden koparıp götürmesi dışında. Annem çok öfkelendiği anlarda, “Sarı gözlü şeytan,” derdi ona. Ama zaman geçip yü­rek acısı durulunca daha az kötü konuşmaya başlamıştı. “Bel­ki de onlar bizden şanslı,” derdi, “evet benciller, ama daha şanslılar, çünkü uğrunda çok sevdikleri insanlardan bile vaz­geçebilecekleri bir amaçlan var.” Bu amacın ne olduğunu tam olarak kavrayamasam da din olduğunu bilirdim, bir tür inanç. Babamdan duyduklarım, bana verdiği mistik kitap­lardan okuduklarım, birbirinden renkli masallar, misaller, çoğunu unuttuğum dualar… Evet bütün bunlar bir dinle ilgi­li olmalıydı. Gençlik çağına gelince, belleğimde yüzü hiçbir zaman silikleşmeyen babamı ve sarı gözlü şeyhini anlamaya çalıştım. Bir neden bulmak istedim. Beni deliler gibi seven babamın bir gün apansız çekip gitmesini gerektirecek hak­lı bir neden. Ama bulamadım. Annem onu bağışlamış olsa bile, ben işte bu yüzden babamı bağışlayamadım. Yine bu yüzden onun bana verdiği Kimya ismini hiç kullanmadım. Kimliğimde yazılı olsa da, babam gibi, bu ismi de unutmaya çalıştım. Zaten annem başından beri “Kimya” ismine sıcak bakmamıştı. Babamla mutlu günlerindeyken, Doğu kültü­rüne duyduğu hayranlık sürerken bile bir kez olsun bana “Kimya,” diye seslenmemişti. Onun için hep Karen’dım ben. Ama babamın beni “Kimya,” diye çağırmasına da aldırmaz­dı. Sadece bir defa Şah Nesim’i uyarmıştı. Babamın bizi terk etmesinden iki ay kadar önceydi. Sık sık yaptıkları gibi Şah Nesim ile babam odaya kapanmış, saatlerce dışarı çıkmamış­lardı. Bir ara Şah Nesim kapıda görünmüş, “Kimya, Kimya Hanım,” diye seslenmişti. “Allah rızası için bir bardak su ve­rir misin?”

    Annem ile ben salondaydık. Adamın su istemesine değil de kocasıyla saatlerce kapalı bir odada kalmasına sinirlenen annem sonunda patlamıştı.

    “Onun ismi Karen, Kimya değil.”

    Ardından da kalkmış ağzına kadar su dolu sürahiyi kendi elleriyle götürmüştü odaya. En küçük bir alınganlık belirtisi göstermeyen Şah Nesim, sürahiyi kapının aralığından alır­ken, “Allah’ın inayeti üzerinize olsun,” demişti sadece.

    Annem çıldırmış gibiydi, kendi evinde, kendi kocasının odasına bile sokmamıştı adam onu. Ama öfkesini içine atmış­ tı annem, en azından ben okula gidinceye kadar. Sonra Şah Nesim bir daha evimize gelemez olmuştu. Belki de bu yüzden babam evi terk etmişti. Bunu hiç konuşmamıştım annemle. Çünkü hiçbir önemi yoktu. Gerçek ortadaydı. Nedeni ne olur­sa olsun, babam, bir başka adam için bizi bırakıp gitmişti. Bir daha da kimsenin bana “Kimya,” diye seslendiğini duyma­mıştım; rüyalarımda bile. Ama şimdi bir an gözlerimi kapa­mışken… Yoksa rüya değil miydi? Babam ile Şah Nesim’de bu uçakta mıydı? Bunun saçma bir düşünce olduğunu bile bile koltuğumda doğrulup, uçağın içine bakmaktan kendimi ala­madım. Davranışıma anlam veremeyen yanımdaki kadın da benimle birlikte etraftaki koltukları kuşkuyla süzmeye başla­dı. Tabii ne babam, ne de Şah Nesim vardı uçakta.

    “iyi misiniz?” diye sordu kendini daha fazla tutamayan kadın. “Kötü bir şey yok ya?”

    Zoraki gülümsedim.

    ‘İyiyim, iyiyim, hostese bakmıştım sadece.”

    Sakin olmalıyım, diye düşündüm yerime otururken. Bel­li ki bir rüya görmüştüm. Londra’dan İstanbul’a, oradan da hiç dinlenmeden Konya uçağına binince böyle oluyordu işte. Gece de doğru dürüst uyuyamamıştım. Yanımda Nigel olma­sına rağmen bu bunaltı dün akşam da bırakmamıştı yakamı. Oysa alt tarafı kısacık bir geziydi. Birkaç gün sürecek bir iş. Hafta sonu yine Londra’da olacaktım. Annemi, Nigel’ı hatır­ladım. Londra’yı düşününce içim aydınlandı, sıkıntım azalır gibi oldu. Belki de uçak inmeden birazcık daha kestirsem iyi olacaktı. Yeniden gözlerimi kaparken kulaklarımda çınlayan bir sesle irkildim. Gözlerimi açtım, hayır, bu çağrı sadece be­nim için değildi, hostes herkese sesleniyordu:

    “Sayın yolcularımız, lütfen koltuklarınızı dik konuma geti­rip kemerlerinizi bağlayın, uçağımız inişe geçmek üzeredir.”

    “… sarıklı mezar taşları”

    Havaalanındaki insanlara bakıyordum. Yolcuları bekle­yenler arasında, elinde adım yazılı bir karton, gülümseyen bir yüz, beni arayan bir çift göz yakalamaya çalışıyordum; yoktu. Karşılamaya kimse gelmemişti. Uçakta yanımdaki koltukta oturan meraklı kadın, onu almaya gelen iki kızma özlemle sarıldı; önümde oturan genç çift, yaşlı bir adamla kucaklaştı; bense elimde valizim, omuzumda bilgisayar çan­tamla ortalık yerde öylece kalakaldım. Ne yapacaktım şimdi? Böyle çaresizlik içinde sağa sola bakınmanın yaran yoktu, valizimi sürükleyerek çıkış kapısına yöneldim. Sevdiklerine kavuşmanın mutluluğunu yaşayan kalabalığın arasından sıyrılmak üzereydim ki, “Miss Karen… Miss Karen…” diyen cılız bir erkek sesi duydum. Döndüm, gri takım elbisesinin içinde orta boylu, şişmanca bir adam duruyordu. Nefes nefese kal­mıştı, alnında pul pul ter damlaları vardı. Yetişmek için koş­muş olmalıydı. Ezilip büzülerek bozuk bir İngilizceyle sordu: “özür dilerim. Siz Bayan Karen mısınız?”

    Adamın bu utangaç hali, telaşlı davranışı, bozuk aksanı beni iyice sinirlendirdi.

    “Evet,” dedim, “evet, ben Karen Greenvvood…”

    Artık rahat bir nefes alacağına yüzü iyice kıpkırmızı oldu, “özür dilerim, geç kaldım…” diye açıklamaya çalıştı gide­rek daha da kötüleşen İngilizcesiyle. “Aslında dilinizi bilen bir arkadaş karşılamaya gelecekti sizi ama…”
  • İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
    İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
    Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

    Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

    "Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı
    2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası
    3. Koyu, parlak siyah"
    Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
    Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
    Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
    Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
    Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
    Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    Akçe: 1. Küçük gümüş para
    Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
    Akreb: Akrep burcu
    Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
    Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
    Âlem: Evren
    Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
    Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
    Aleyhillane: Lanet ona
    Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
    Âlim: Bilgin
    Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
    Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
    Alman Ektileri: ???
    Alman Eküleri: ???
    Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
    Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
    Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
    Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
    Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
    Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
    Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
    Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
    Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
    Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
    Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
    Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
    Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
    Aza: Vücut parçası, organ
    Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
    Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
    Azat: Serbest bırakma,
    Azül Taşı: ???
    "Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:

    “Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah’ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesi’nin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”"
    Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    Balyos: Osmanlı Devleti'nde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    Banlamak: Bağırmak
    Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
    Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    Barka: Büyük sandal
    Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
    Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
    Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
    Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
    Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
    Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
    Beher: Her bir 
    Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
    Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    Bet: Kötü
    Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
    Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
    Bezen: (Bezek) Süs
    Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    Biçare: Çaresiz
    Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
    Billur: Kesme cam, kristal
    Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
    Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
    Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    Bucurgat: Vinç
    Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
    Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
    Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
    Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
    Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
    Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
    Camgöz: Takma gözlü.
    Cedi: Oğlak burcu
    Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
    "Cendere: 1. Pres
    2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek."
    Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
    Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
    Ceriha: Yara
    Cevza: İkizler burcu
    Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
    Cühela: Bilgisizler, cahiller
    Cümbüş: 1. isim Eğlence
    Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
    Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
    Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
    "Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması
    2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai"
    Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
    Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
    Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    "Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür.
    2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)"
    Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
    "Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi.
    2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır."
    Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
    Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
    Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
    "Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
    Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir."
    "Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı
    2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse"
    Damla: Kalbe inen inme, felç
    Damlalı: Felçli
    "Daniska: Danimarkalı
    Âlâ (İyi, pekiyi)"
    Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    "Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü

    Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
    "Darülfülfül:
    Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekteaynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
    "Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.

    Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
    Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
    Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
    Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    "Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
    Keyfçi
    Şarap İçen"
    Demlenmek: İçki içmek
    Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    Devi: Kova burcu
    Devletlû: Devletli
    Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
    Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
    Dikke: İğne.
    Dirim: Hayat, yaşam
    "Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra ""Kesenize bereket"", ""Allah daha çok versin"", ""Ziyade olsun"" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
    “Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır."
    Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
    Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    "Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.

    Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır."
    Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
    Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
    Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
    Düstur: Genel kural
    Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
    Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    "Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
    Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
    Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
    "Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

    Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir."
    Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
    Efkâr: Tasa, kaygı
    Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
    Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
    Efsun: Büyü
    Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    Ehli işret: İçki içme erbabı
    "Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun
    2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi"
    Ehlikeyf: İçki.
    "El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça ""el-kimya""(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, islam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.

    Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çağunlukla amacı ""Filozof Taşı"" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
    Simya nedir?
    Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir."
    Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
    Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
    Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
    Envai çeşit: Çeşit Çeşit
    Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
    Esed: Aslan burcu
    Esedi Altınlar: Yabancı altını
    Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
    "Esrefî: 1. Mısır altını.
    2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı."
    Esvap: Giysi
    Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
    Evliya: Ermiş
    Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
    Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
    Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
    Fasıl: Bölüm, kısım, devre
    Fasıla: Aralık, ara, kesinti
    Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
    "Ferman: 1. Buyruk, emir
    2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık"
    Feryad: Bağırıp çağırma
    Feryat: Haykırış, çığlık
    Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
    Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
    Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
    Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
    Fuzuli: Yersiz, gereksiz
    Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
    Gaflet: Aymazlık
    "Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.

    Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir."
    Gark olmak: Gömülmek, Batmak
    Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
    "Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
    Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz"
    Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
    Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
    Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    Gök Kubbe: Gök
    Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
    Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
    Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
    Güden: Kalınbağırsak
    Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
    Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
    Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
    "Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz
    2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz
    3. Kontrolsuz."
    "Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
    Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
    İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur."
    Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
    "Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
    2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları."
    Hamel: Koç burcu
    Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    "Hasılat: 1. Ürün
    2. Gelir, kazanç"
    "Hasım: 1. Düşman, yağı
    2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf"
    Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
    Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
    Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
    "Hınzır: 1. Domuz
    2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz
    3. Yaramaz, haylaz
    4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar
    5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan"
    "Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
    kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi,
    parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir.
    Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değistirme ustasıdır. Sadece
    yakalanmamasının değil, onun meslekteki basarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir."
    Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    Hışım: Öfke, kızgınlık
    Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
    Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
    Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
    Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
    Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
    Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
    Husye:  Er bezi, testis.
    Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
    Hut: Balık burcu
    Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
    Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    Hüsnühal: İyi hâl.
    Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
    Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
    Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
    Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
    İblis: Şeytan
    İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
    İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
    "İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak
    2. erişmek, ulaşmak
    3. algılamak"
    İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
    "İhtimam: 1. isim Özen
    2. Özenli bakım"
    "İkircikli: 1. İşkilli
    2. Kararsız, mütereddit
    3. Kararsız, mütereddit bir biçimde"
    İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
    İncitmebeni:  Kanser.
    İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
    İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
    "İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama
    2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması"
    İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
    İstifrağ: Kusma.
    İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
    İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
    İtalik: Yatık Yazı
    İtdirseği: Arpacık
    İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    İtimat: Güven, güvenç, emniyet
    "İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer)
    2. Sapa"
    İzzetü İkram: Ağırlama
    Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    "Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna gelmek
    2. iskeleti görünmek"
    Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
    Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
    "Kâfir: 1. Tanrı'nın varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
    2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
    Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
    Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
    "Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse
    2. Yahudilerin din reisi"
    Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
    Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
    Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
    "Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı
    2. Mimar yardımcısı
    3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın
    4. İptidailerde hoca yardımcısı
    5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse"
    Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
    Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
    Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    "Karina: 1. Gemi omurgası
    2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü"
    Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
    "Kasideci: 1. Kaside yazan şair
    2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse"
    Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
    Kasnak: Enli çember
    "Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan
    2. Çok fazla olan, aşırı"
    Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
    Kavs: Yay burcu
    Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
    Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
    Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
    Kem: Kötü
    Kenef: Tuvalet
    "Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti
    2. Derece, radde"
    Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
    Keşmekeş: Karışıklık.
    Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    "Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.

    Nitrik asit patlayıcı madde olacak kimyasalları nitrata çevirdiğinden patlayıcı maddelerin çoğunda kullanılır. Dinamit, gliserin-tri-nitrattır. TNT Tri-Nitro-Toluen."
    Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    Kıpti: Eski Mısır halkı
    Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
    Kıraathane: Kahve, kahvehane
    Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
    Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
    "Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum)
    2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu"
    Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
    Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
    Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
    Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
    Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
    "Kötek: 1. Baston, sopa
    2. Sopayla atılan dayak, patak"
    Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
    Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
    Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
    Kulampara: Oğlancı
    "Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
    Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur."
    Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
    Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
    Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
    Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
    Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
    Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
    Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
    "Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu
    2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç"
    Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    Livata: Oğlancılık 
    Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
    Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
    "Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse
    2. Hile yapan kimse"
    Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
    Mahcup: Utangaç
    "Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan
    2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan
    3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)"
    Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
    Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
    Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
    Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    Mapamundi: Dünya haritası
    "Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı
    2. Hastalık derecesinde olan"
    Martaloz: 1.Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2.Çift cinsiyetli
    Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
    Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
    Maval: Yalan, uydurma söz
    Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    Mazbata: Tutanak.
    Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
    Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
    "Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı
    2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse"
    Medet Ummak: Yardım beklemek.
    Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
    Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
    "Melun: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli
    2. Lanetlenmiş kimse
    3. Nefretle karşılanan, kötü"
    "Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet
    2. Pres"
    Meşum: Uğursuz
    Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
    Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
    Meyus: Kederli; üzgün
    Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
    Mezat: Açık artırma ile satış
    Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
    Mıknatısiyet: Mıknatıslık
    Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
    Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
    Mizan: Terazi burcu
    Muallim: Öğretmen
    Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
    Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    Muhteva: İçerik
    Mukadderat: Yazgı
    Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    Mumhane: Mum üretim yeri
    Muntazaman: Düzenli olarak
    Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
    Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
    Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    Mutrip: Çingene
    Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
    Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
    Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
    "Müptela: 1. Bağımlı
    2. Tutulmuş
    3. Âşık, vurgun"
    Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
    Müreşebbis: Girişimci
    Mürmür Kuşu: ???
    Mürmürbağa Eti: ???
    Müşteri: Jupiter
    "Mütalaa: 1. Etüt
    2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum"
    "Mütevazı: 1. Alçak gönüllü
    2. Gösterişsiz, iddiasız"
    "Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi
    2. Ezgi
    3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz"
    "Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi
    2. Nakışçı"
    Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
    Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
    Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
    Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
    Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
    Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
    Neyzen: Ney çalan kimse
    "Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek
    2. inceliğine varmak, anlamak
    3. etkili olmak"
    Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
    Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
    Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
    Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
    Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    Öküz zar: Cıvalı zar
    Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
    Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
    Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
    Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
    Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    "Paye: 1. isim Rütbe
    2. Derece, aşama"
    Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
    Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
    Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
    Pes Perde: Alçak ve kalın ses
    "Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma
    2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma
    3. Başa örtülen dokuma"
    "Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak
    2. Teselli etmek, avutmak"
    "Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi).
    2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse"
    Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
    Pistol: Tabanca şarjörü
    Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    "Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir.
    2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur.
    3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap.
    4. Bir çeşit tas."
    Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
    Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
    Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
    Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    Sabık: Geçen, önceki, eski
    Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
    Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
    Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
    Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
    Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
    "Sarraf: 1. Kuyumcu
    2. Mesleği, değerli kâğıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse"
    Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
    Sebare: ???
    Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
    Sefaret: Elçilik
    Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
    "Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik
    2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu
    3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
    Seratan: Yengeç
    Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    Serdengeçti: Fedai
    Seretân: Yengeç burcu
    Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
    Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
    Sevr: Boğa burcu
    Seyis: At bakıcısı
    Seyyare: Gezegen.
    Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
    "Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse)
    2. Rahatsız eden, sıkıntı veren
    3. Yapmacık"
    Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
    Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
    Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
    "Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça

    Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler."
    Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
    "Simsar: Komisyoncu
    Bir iş karşılığında yüzde alan kimse"
    Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
    Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
    Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
    Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
    Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    "Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
    Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
    Suvaç: İsveç
    Sübyan: Çocuk
    Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
    Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyarmadde
    Sümbüle: Başa burcu
    Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
    Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
    Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
    Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
    Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
    Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    Şer: Kötülük, fenalık
    Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
    Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
    Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    "Şive: 1. Söyleyiş özelliği
    2. Tarz, tavır, üslup
    3. Naz, eda
    Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi ."
    Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
    "Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
    Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
    Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir."
    Tahayyül Etmek: hayal etmek
    Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
    Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
    "Talan: 1. Yağma
    2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması"
    Tamburi: Tambur çalan kimse
    "Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)"
    Tarraka: Gümbürtü
    Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
    Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
    Taşıllaşmak: Fosilleşmek
    Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
    Tebaa: Uyruk
    Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
    Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
    "Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama
    2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi"
    Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
    Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
    Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    "Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek
    2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek
    3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak"
    Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
    Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
    Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser
    Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
    Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
    Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
    Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
    "Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim.
    2. Bir çeşit darbuka solosu"
    Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
    Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
    Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
    "Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad
    2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup."
    Ulak: Haberci
    Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
    Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
    Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    Utarid: Merkür
    Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmustur.
    Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
    Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
    Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    Vecd: 1. (Arapça) Sevgi yada heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
    Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
    Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (O.Ç.)
    Velvele: Gereksiz telaş, gürültü ve heyecan
    Venedik Dukası: Altın/Gümüş para
    Venedik Sekineleri: ???
    Virtus Vacui: güç vakum
    Vuku bulmak: Olma, meydana gelme.
    Yâd Etmek: Anmak, hatırlamak
    "Yalım: 1. Alev
    2. Kılıç, bıçak gibi kesici araçların keskin yüzü"
    "Yamak: 1. isim Bir işte yardımcı olarak çalışan erkek
    2. tarih Yeniçeri Ocağında topçu ve humbaracı gibi askerî kuruluşlarda aday olarak bulunan kimse
    3. Birinin etkisinde kalarak onun sözünden çıkmayan kimse"
    "Yâren: 1. Arkadaş, yakın dost
    2. Dostların oluşturduğu topluluk"
    Yatağan: Namlusu kavisli, iki yanı da kesici, bir tür uzun savaş bıçağı 
    Yavuz Dil: Nazar değmesine sebep olacak kötü söz.
    "Yazıhane: 1. Yazı ve danışma işlerinin yürütüldüğü iş yeri, büro
    2. Yazı masası"
    Yecüc ve Mecüc: Kıyamete yakın, ortaya çıkıp insan ırkını ortadan kaldırmaya çalışacak ve büyük zararlar verecek olduğu söylenen yaratık cinsi.
    Yedmek: 1.Çekerek peşinden götürmek, yedeğinde götürmek. 2.Yanında, beraberinde götürmek
    Yegâne: Biricik, tek
    Yekün: Toplam
    Yeltenmek: Yapamayacağı bir işe g