• Ayrılık ne biliyor musun? Ne araya yolların girmesi, ne kapanan kapılar, ne yıldız kayması gecede, ne güz, ne ceplerde tren tarifesi, ne de turna katarı gökte... İnsanın içini dökmekten vazgeçmesi ayrılık. İpi kopmuş boncuklar gibi yollara döktüğü gözlerini, birer damla düş kırıklığı olarak toplaması içine. Ardında dünyalar ışıyan camlar dururken duvarlara dalıp dalıp gitmesi. Türküsünü söyleyecek kimsesi kalmamak ayrılık. Ödünç sesle konuşan bir kalabalık içinde kendi sesiyle silinmek. Birdenbire büyümesi, gülüşü artık yaprak kıpırdatmayan bir çocuğun. İnsanın yaşlandıkça kendi kuyusuna düşmesi. Bir kadının yatağına uzanan kül bağlamış bir gövde. Saçına rüzgâr, sesine ışık düşürememek kimsenin. Parmaklarını sözüne pınar edememek. Uzaklarda bir adamın üşümesi, bir kadın dağlara daldıkça. Işıklı vitrinlere bakmadan geçmek çarşılardan. Çiçekçilerden uzağa düşmesi insanın yolunun. Evlerle sokaklar arasında bir ayrım kalmaması... Ayrılık o küçük ölüm, usta dokunuşlarla bizi büyük ölüme hazırlayan.
  • Erkeklerin evlerindeki daha fazla erdemleri olan eşlerini çok daha vasıfsız kadınlarla aldatma nedeni budur. Vasıfsız da olsa o kadın erkeğe annelik taslamaz ve onu erkek hissetirir. Hiçbir erkek ilişkisinde çocuk olmak ve annesi gibi davranan bir kadınla yatağa girmek istemez.
  • Ah Tamara! Rivayet bu ya, evvel zaman önce Van'da, bugün Akdamar olarak bilinen kilisenin Ermeni papazın güzeller güzeli kızı Tamara'ya bizim Türk uşaklardan biri aşık olur. Bizim Türk uşağın muhabbeti karşılıksız değildir elbet, Tamara da onu sevmektedir. Gizli aşktır bu, ki aşkın taraflarından biri Hıristiyan biri Müslümandır. Lakin aşkları öyle büyüktür ki, Türk genç yüzme bilmediği halde her gece o aşkla kilisenin bulunduğu adaya yüzer, Tamara karşı kıyıda elinde kandil sevdiceğinin yolunu bekler, ki Türk genç yolunu kolay bulsun. Yine öyle bit gece, Türk genç Tamara'nın ela gözlerinin içindeki kara lekeyi görür. "Tamara'm der, güzeller güzeli sevdiğim, ela gözlerinde kara bir leke var ve ben bunu ilk defa görüyorum." Tamara mahzun bi şekilde cevap verir, "artık buraya gelme, artık istesen de buraya gelemezsin". Türk genç anlamamıştır Tamara'nın ne demek istediğini, ki ertesi gece adaya gitme heyecanı ile atmıştır kendini göle. Yüzmeye çalıştıkça batmış, teslim-i ruh ederken son sözleri "Ah Tamara, ah Tamara..." olmuştur. Türk gencin ah Tamara feryadı bu adaya isim olmuş ve o ada Akdamar olmuştur. Ermeniler ise "Aghtamar" diyorlar.

    Soru bir, yüzme bilmeyen insanı ger gece karşı kıyıya geçiren güç nedir?

    Soru iki, Tamara gözünde kara leke olduğunu söyleyen beyefendiye neden "artık gelme" dedi. Trip mi atıyor yoksa Tamara :)

    Herkesin cevabı farklı olabilir, fakat kanaati acizemce bizim Türk uşağını karşıya geçiren gücün adı "MUHABBET"tir. Aşkı kesinlikle bir kadın ve bir erkek arasındaki duygu olarak tanımlamıyor, ona bu kadar sığ bakmıyorum. Muhabbet her birimizin varlık sebebidir ve kainatın özüdür. Cenab-ı Hakk'ın "Habibim" dediği bir sevgili için "Muhabbetten Muhammed(sav) oldu hasıl/Muhammedsiz(sav) muhabbetten ne hasıl!" demiş diyenler. Öyle büyük bi aşkla gelmişiz buralara. Ve bütün diğer sevmeler, o büyük sevmenin bir parçası olabilir ve elbette parçalar "bütün" hakkında haber verir. Aşkın tek bir durağı vardır, o da rıza durağıdır. Rıza gözü kördür, kusur görmez ile aşkın gözü kördür, kusur görmez aynı şeydir. Tamara bizim uşağa gelme dedi, çünkü kusur gördüyse aşkının bitttiğini anladı. Çünkü genci yüzme bilmediği halde karşıya geçiren aşkıydı, aşkı bitmişse nasıl geçecekti? Hanım kızımız trip atmıyordu yani 😂 Son soru, kaderden razı mıyız, kazadan razı mıyız? Eşimizden razı mıyız? Dostumuzdan razı mıyız? Yani diyorum ki, muhabbetimiz ne kadar? Bi de Şems hazretleri buyurmuş ki, " Sevmeyene karınca yük, sevene filler karınca. Dağı bile taşır insan aşık olup inanınca" Evvela aşk! Çünkü aşk imanın diğer adıdır. Ve hakiki iman eden, kainata meydan okuyabilir 🙏🏻❤️
  • Okuduğum ilk Canan Tan kitabıydı, yazarın kalemini beğendim, fakat kitabın içerisindeki hikayeler çok acıydı

    Çoğu aynı kaderi paylaşmış kadınların birbirine benzeyen hikayelerini okudum, aynı acılardan geçmiş, aynı yangınlarda yanmış, kora dönüşmüş çaresiz kadınlar.

    Yazar kitaba iyi bir hazırlık yapmış, polisler ile işbirliği yapılmış, hapishanelere gidip mahkumlarla görüşülmüş.

    Kitaptaki kadınlar en büyük darbeleri eşlerinden almış, ama ne ironidir ki, o erkekleri yetiştiren de yine bir kadın...
  • Halâ somun ekmeğin ucundan koparır yerim...
    Hele de;  
    Fırından yeni çıkmışsa,
    Sabah serinliğinde tenine ilişen soğuk,
    Ellerini cebine attırıyorsa...

    Mahallenin bakkalıni geçince;
    Etraf tenha, kimsecikler yoksa;
    Yürumeyi geçtik, seğirtirim...
    Garip bir sevinçle;
    Bunu kendime vazife bilirim...

    Patlıcanı közde,
    Cananı sözde değil!
    Özde severim...
    Kimseye demem ama siz bilin;
    Tanışmadan önce, çok önce...
    Onun adını kulağıma fısıldamıştı;
    O bastonlu, ak sakkallı dede,
    Nur yüzlu derler ya hani, işte öyle...

    Halâ yağmuru severim;
    Can kenarından izlemeyi, bir süreliğine...
    Yürümeyi,
    Sırısıklam ıslanmayı, sonrasında..
    Çiseliyorsa da kızar,
    Ahmak bu yağmur dercesine çatı oluklarının altına giderim...

    Spor ayakkabımı severim.
    Horoz şekerine biterim...
    Gözlerim yaşarır hala anımsarken;
    O mavi gözlü kadın,
    Rahmetli, 
    Elleri öpülesice...
    Kuşağında saklar,
    Çıkarıp verirdi beni görünce...
    Sevindireyim diye...

    O'ndan hep geriye sayarım;
    Küçüklüğumden bugüne,
    Acılara istop, istop desem de,
    Körebenin arkasından, sobelenirim.
  • Eşinizle(kadın) plan ve amaçlarınızdan konuşun. Bu sizi bir arada tutar. Eşinizle ilgilenin o zaman sözünüzü dinler. Önemserseniz sizi dinlerler.
  • "Ailemin durumu iyiydi hocam" dedi Emine. "Köyde okul da vardı ama beni okula göndermediler. "
    "On dört yaşıma gelince de benden on beş yaş büyük olan aha bu İbrahim'e verdiler.
    Okumak istedim, ailem göndermedi.
    Evlenmek istemedim, zorla evlendirdiler "dedi.
    Emine, otuzlu yaşlarda genç bir kadın...
    Yaşayamadığı çocukluğuna hasret var, zeka pırıltıları yanıp sönen gözlerinde.
    "Ben hiç vazgeçmedim hocam "dedi. "Okumayı oğlum okula başlayınca onunla birlikte öğrendim.
    Salih okula başlarken, okul alışverişine çıktım. Salih için ne aldıysam bir tane de kendim için aldım.
    Bir defter ona, bir defter bana... kalem, silgi, açacak...
    Okul çantası bile aldım kendime. Kalemlerimi, defterlerimi çantaya yerleştirdim.
    Salih okuldan döner dönmez
    -Ne öğrendiniz bu gün? diye sorardım.
    İşe dik ve eğik çizgilerle başladık. Günlerce çizgi çizdim.
    Nihayet fişe geçtiler, tabi ki ben de...
    Yazdıkları fişi okutur, Salih kaç kez yazdıysa ben de o kadar yazardım.
    Her yazdığımı onlarca kez tekrarlardım.
    Fişleri kelimelere böldüler, yeni cümleler kurdular o kelimelerden.
    Sonra kelimeleri hecelere böldüler, yeni kelimeler oluşturdular.
    Hepsini ben de yaptım.
    Kareli defterime sayıları yazdım, öğrendim.
    Resim defterim, boya kalemlerim bile vardı hocam.
    Salih ne resmi çizerse defterine, ben de kendi defterime çizer, boyardım.
    Onun öğrendiği şarkıları öğrendim, onunla birlikte söyledim.
    Salih gündüz öğrenciydi, akşam öğretmen.
    Sıkıldığı oluyordu benden...
    Öf anne..! dediği oluyordu.

    "Aradan aylar geçti hocam" dedi Emine.
    "Salih'le aynı zamanda okumaya geçtik.
    Salih bir gün önlüğünün yakasında kırmızı bir kurdeleyle geldi eve.
    -Bu ne? diye sordum.
    -Okumaya geçtim diye öğretmen taktı dedi.
    Hemen ertesi gün kırmızı bir kurdele aldım kendime. Kendi ellerimle yakama taktım.
    Ben de artık okumaya başlamıştım öyle ya...
    Kırmızı kurdele benim de hakkımdı..."

    Büyülenmiş gibi dinliyordum Emine'yi.
    İnanamıyordum Emine'deki bu özleme, bu azme.
    "Valla hocam" dedi "aynen böyle yaptım."
    "Salih'in masal kitaplarını defalarca okudum. Şimdi gazete de okuyorum, elime geçtikçe romanda...
    Çocuklarımın ödevlerine bile yardımcı oluyorum daha ne olsun?"

    "Siz gözleriniz görürken bile kör olmak nedir bilir misiniz hocam?" dedi.
    "Okumayı öğrenmeden önce körmüşüm ben.
    Sizin gördüğünüz şeyleri göremezdim önceden.
    Otobüsün üzerindeki yazıyı okuyamayıp, soracak birilerini aramanın utancını bilir misiniz?
    Ya resimsiz bir yazıyı ters tutmanın gülünçlüğünü bilir misiniz?
    Öyle çok utanç yaşadım ki...
    Çocuklarımın da annelerinden utanmasını istemedim hocam" dedi.
    Asıl utanması gerekenin kendisi olmadığını bilerek ya da bilmeden...
    Emine, hapsedildiği zindana bir çift pencere açmıştı kendi elleriyle...
    Gözlerinde yaş, ifadesinde hakedilmiş bir gurur vardı.
    Gözlerimi kuruladım elimdeki mendille...
    ~ alıntı ~

    { İsimler hariç, tüm anlatılanlar gerçektir.}