• Ben seni bir okyanusun derinliğinde buldum da sevdim
    Parlak bir inciydin benim için
    Paha biçilmez bir inci
    Ben seni soğuk ve yağmurlu bir günde
    Seni düşünürken gülüşündeki sıcaklığın içime dolup ta
    Beni sardığı bir anda sevdim
    Seni sadece selvi boyun, siyah saçların ya da kara gözlerin
    Güzel bir yüzün var diye değil
    Fikirlerinle, konuşmandaki güzelliğin ve benim o kor halde yanan yüreğimle sevdim
    Ben seni derinden ve hissederek sevdim
    Her kalp atışımda vücudumun dört bir köşesine yayıldığını
    Beni sardığını her nefes alışımda ciğerlerime işlediğini bilerek sevdim
    Seni kış gecelerinin o soğuk yatağında birlikte uyuyup beni ısıttığın
    Yaz sıcağında uyuyamayıp sıkıntılarım olduğun
    Ve rüyalarımda buluştuğumuz gecelerde sevdim
    Seni ellerinden tutup kanımın kaynadığı
    Kalbimin yerinden fırlayacağını hissettiğim anlarda
    O ıslak dudaklarınla beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim
    Ben seni o sensiz anlardaki boş ve değersiz geçen dakikalarda
    Kayıp zamanlarımızda, seni arayıp bulamadığım
    Çaresizlik içinde olduğum, içki sofralarını dost bildiğim anlarda sevdim
    Sen ne kadar uzak olsan da,
    Aramızdaki kilometreler nasıl çoksa
    Ben de seni o kadar yoğun ve o denli çok sevdim
    Seni kalbimde yanan ateşin ile
    Zihnimde oluşan hayallerin o ay parçası çehrenle
    Bana derinden bakan o gözlerindeki ışıltıyı göreceğim anları beklerken
    Kalbimin yanıp tutuştuğu anlarda
    Gelip bu ateşi alevlendirerek
    Bana sarılarak beni sevdiğini söyleyeceğin anları düşünerek sevdim


    Korkuyorum!
    Hakettiğin mutluluğu sana verememekten korkuyorum.
    Seni beni sevdiğinden fazla sevememekten korkuyorum.
    Senin sevgine layık olduktan sonra başkaları tarafından o sevgiyi kaybetmekten korkuyorum.
    Seni kazanayım derken kaybetmekten korkuyorum.
    Aramızdaki maneviyat haricindeki uçurumlardan korkuyorum.
    Senin kalbini daha fazla kırmaktan korkuyorum.
    O temiz ve masum göz yaşlarını daha fazla akıtmaktan korkuyorum.


    Evet korkuyorum;
    seni kaybetmekten, seni daha fazla üzmekten …
    Sana kendimi ifade edememekten korkuyorum.
    Ya da yanlış anlaşılmaktan korkuyorum.
    Uçurumun kenarında yalnız kalmaktan korkuyorum.
    Dostluğuna doyamadan ulu orta yalnız kalmaktan korkuyorum.
    Yüreğimdeki o ince sızının bir gün çoğalmasından ve beni sarmasından korkuyorum.
    Sevgi denen güzelliğinin bir gün beni terk etmesinden korkuyorum.
    Dostluğun ölüp yerine nefretin yeşermesinden korkuyorum.


    Korkuyorum evet;
    seni kaybetmekten ve seni daha fazla üzmekten…
    Bir çiçek misali ne ellemeye ne de koparmaya kıyamıyorum uzaktan seyrediyorum çünkü;
    Seni daha fazla incitmekten korkuyorum.
    Ömründe yaşadığın mutluluğu huzuru sana yaşatamamaktan korkuyorum.
    Sana kalbimden fazlasını verememekten korkuyorum.
    Sonunda sana gözyaşından başka bir şey bırakamamaktan korkuyorum.
    Seni sevmekten değil;
    dostluğunu suistimal etmekten,
    Seni kaybetmekten ve değerini bilememekten ve Yüce Rabbime hesap verememekten korkuyorum.
    Belki de çok fazla korkuyorum …
    ÇÜNKÜ; BEN İLK DEFA SEVİYORUM…
  • "Kimi zaman tüm şartlar uygundur ama yine de hiç sevil-e-memişsinizdir. Belki çevrenizce ve ailenizce çok sevilen bir tipsinizdir ama hiçbir zaman bir kalp sizin için atmamıştır. Bunun getirdiği öz güven eksikliği, ben nerede yanlış yapıyorum sorusu, karakterinizden, güzelliğinizden, aklınızdan şüphe etmeye başlama ve belki de en fenası "Ulan ben sevilmeyi hak etmiyor muyum?" sorusudur. Çünkü etrafınıza bir bakarsınız el üstünde tutulan, sevildiği ve bunu bildiği için şımarıklık yapan kızlarla doludur. Kıymet bilmezler, bok püsürük sorunlar çıkartırlar gelip bir de bunlarla beyninizi sikerler, olmadı sizi de 3. piç olmak üzere dışarıya davet ederler ve onların görgüsüz aşklarına maruz kalırsınız. Neyse esas meselemize dönelim dedikodu yapmayacağım. Bu kızlar hep platonik aşklarla sınırlı kalmıştır bu yüzden, delice platonik...Sonra belki birisi ilgilenmeye başlar. Bu birazcıcık ilgi bile yeterlidir bu kızlar için. Onlar için deli divane olurlar, şair olurlar, aşık olurlar, leylâ olurlar, 5 yaşındaki kız çocuğuna dönerler "beni sevsin" diye. Hele bir de bu platoniğin gelgitleri varsa kızımız bir yıkıma doğru sürüklenir. Zaman geçer, hiçbir aşk öldürmez, ben zaten sevilmemeye alışkınım diyerek tekrar ayağa kalkabilir bu kızımız güçlüdür çünkü kendi başına yetmeyi öğrenmiştir. Hani tek başına dağları delen kızımız vardır ya işte ta kendisi! Halâ umut etmeye devam eder, bulacağım oğlum bir gün seni der. Sonra bir gün çat diye biri çıkar karşına tabi kızımız şok! Neredeydin diye sorar, ulan yoksa ben de mi sevil-e-bileceğim artık diye sorar, şaşırır, bocalar, inanamaz, her zaman şüphe duyar nereden bilsin bugüne kadar hiç sevilmemiş ki hep ispat ister, emin olmak, güven-ebil-mek ister, 5 yaşındaki bir kız çocuğuna döner "yeter ki sevsin beni" der etrafında pervane olur, onu mutlu etmeye sanki ödüllendirmeye çalışır çünkü kendisini seven biri vardır türlü şeyler yapar onun için, kedi gibidir "sev beni, sev beni" diye dolaşır, üzmez, kızmaz, her zaman uyumludur, geyşaya döner, kendisini ona adar, en küçük şeylerden bile inandırmaya çalışır kendini, "evet lütfen inan bu sefer seviliyorsun bak, sen de sevilebiliyorsun" der kendi kendine ama o lanet şüphe beynini kemirir: Ya o da sevmiyorsa beni? Gelip geçiciyse? Ya yarı yolda bırakırsa? Ya bunlar bir yalansa? Ya bütün hepsi bir rüyaysa?... Ve bu hiç sevilmeyen kızımız bir gün yine duyar o acı sözü "Üzgünüm, seni sevmiyorum..." Kızımız güçlü tabi, durur mu yapıştırmış cevabı "Eyvallah..." ve demiş ki içinden "Biliyordum..." 

    Velhasıl böyle ya da bunun gibi bir sürü acı tecrübeler yaşamıştır bu hiç sevilmeyen kadın. Ve bu yaşadıkları maalesef onu sıradan bir kadın olmaktan çıkarmıştır. Kendi başlarına var olmayı öğrenmişlerdir, asla prenses olamayacağını da kabullenir, kavanoz kapağını açmanın pratik yolunu bulur, lambayı değiştirir, ağır poşetleri ve bavulları taşıyabilir, tek başına eğlenmeye çıkabilir, kendisini nasıl koruması gerektiğini öğrenir, kısacası aslında hiçbir şekilde bir erkeğe muhtaç olmadığını öğrenir. Öğrenir öğrenmesine de hani birazcık da sevilseydim, ben de yaşasaydım en azından bir kere diye düşünür, ister ancak bir ümidi de kalmamıştır artık. Kabullenmiştir; kendisinin sevil-e-meyen insanlar kategorisinde olduğunu. Amaaan der ailem olsun çevrem olsun iyi, sağlıklı, mutlu olsunlar bana yeter der, ne yapalım yani her insan çift falan yaratılmamış demek ki der ya da belki benim ruh eşim bir kedidir der ve ileride alır kedisini, yerleşir bodruma orada yaşar, ölür gider. Dünyanın sonu değil ya, değil mi?"

    https://eksisozluk.com/entry/81519483
  • Kâinatın ve kâinatta bulunan tüm varlıkların yaratıcısı, koruyucusu olan tek varlık, ibâdet edilmeye lâyık tek Rab, Mevlâ, Huda'ya ait özel isim. En yüce varlık olarak inanılan, bütün kemâl sıfatları şahsında bulunduran ve her türlü noksan sıfatlardan uzak olan gerçek Ma'bud. Varlığı zorunlu olan tek yaratıcıya ait yüce bir isim. Bu isimle çağrılan bir başka varlık olmamıştır, olmayacaktır da.

    İsim, ifade ettiği ilâhî manasıyla yalnız Allah'a aittir ve hiçbir kelime bu ismin manasını ve muhtevasını ifade gücüne sahip değildir. Bu isim başkası için de kullanılamaz (Meryem, 19/65).

    İsmin, ait olduğu yaratıcı bir olduğundan, ikili ve çoğulu da yoktur. Ancak cinsleri olan varlıkların isimleri çoğul yapılabilir. Cinsleri olmayanın ismi de çoğul yapılamaz. Lisanımızda "şehirler" denilir ancak yine bir şehir olan fakat bir ikincisi olmayan İstanbul için "İstanbullar" denilerek çoğul yapılamaz. Ancak muhtelif lisanlarda Allah'u Teâlâ'nın ayrı ayrı isimleri olabilir. Türkçe'de Tanrı, Farsça'da Hudâ, İngilizce'de God, Fransızca'da Dieu gibi. Ne var ki bu isimler "Allah!' gibi özel isim değildir. ilâh, rab, ma'bud gibi cins isimdirler. Arapça'da ilâhın çoğuluna "âlihe", rabbın çoğuluna "erbâb" denildiği gibi Farsça'da Hudâ'nın çoğulu da "hudâyân" ve lisanımızda da "tanrılar", rablar, ilâhlar, ma'budlar denilir. Çünkü bu isimler gerçek ma'bud -Allah- için kullanıldığı gibi, Allah'ın dışında gerçek olmayan bir nice ma'bud kabul edilen şeyler için de kullanıla gelmiştir. Eski Türklerde gök tanrısı, yer tanrısı; Yunanlılar'da güzellik tanrıçası, bereket tanrısı, vs olduğu gibi. Halbuki "Allahlar" denilmemiş ve denilemez. Manasındaki birlik ve özel isim olması nedeniyle Allah ne tanrı kelimesiyle ne de bir başka kelimeyle tercüme edilebilir.

    İslâm'ın temel ilkesi olan "Lâ İlâhe İllâllah" tevhid kelimesi, meselâ Fransızca'ya tercüme edildiği zaman "Diyöden başka diyö yok" Türkçe'ye aktarılmasında "İlâhtan başka ilâh yoktur." denir. O zaman da Allah kelimesi "ilâh" kelimesiyle tercüme edilmiş olur. Bu da yanlış bir tercümedir. Çünkü ilâh cins isimdir, Allah ise özel isimdir. Kelime-i Tevhid "tanrı" kelimesiyle Türkçe'ye çevrildiğinde aynı çarpıklık ve yanlışlık ortaya çıkar. "Allah" kelimesinin kökenini araştıran dil bilimcileri bu konuda birçok beyanlarda bulunmuşlarsa da en kuvvetli görüş; bu kelimenin Arapça olup herhangi bir kelimeden türetilmeden aynen kullanıldığı ve has bir isim olduğudur.

    Allah; kendi iradesiyle evreni yoktan var eden, ona belli bir düzen veren, gökleri ve yerleri ve bunlarda en küçüğünden en büyüğüne kadar canlıları yaratan, onlara hayat ve rızık veren, öldüren-dirilten, dilediğini dilediği şekilde idare ve tasarrufu altında bulunduran, varlığı bir başka etkenle değil, kendinden olan, her şeyi bilen, gören, işiten, yarattıklarında en ufak bir çarpıklık ve dengesizlik bulunmayan, herşeye gücü yeten, bütün mülkün gerçek sahibi, emir ve hüküm koymaya tek yetkili; övülmeye, itaat edilmeye, şükredilmeye gerçek lâyık, bir benzeri daha bulunmayan, bütün varlıkların, güneşin, ayın, gök ve yer cisimlerinin itirazsız itaat ettiği, boyun eğdiği, ismini ululadığı, ibadet edilmeye lâyık Hak mabud. Allah, mabud olduğu için Allah değil, Allah olduğu için mabudtur. Onun İlâh oluşu, ibadete lâyık oluşu, bir başka sebepten değil; kendi 'zat'ının yüceliğindendir. insanlar zaman zaman putlara, ateşe, güneşe, yıldızlara, millî kahramanlara veya hakkında korku ve ümit besledikleri herhangi bir şeye tapınmışlar; bu hâlleriyle de onları ilâh ve mabud edinmişler, bilâhare bunlardan cayarak, onları tanımaz ve tapınmaz olmuşlardır. O zaman da daha evvel mabudlaştırdıkları varlıkların mabudluk vasıfları yok olur. Hülâsa Allah'ın dışındakiler ancak insanların mabudlaştırmalarıyla mabud telâkki edilebildikleri hâlde Allah, bütün beşer ona inansa da, inanmasa da; ibadet etse de etmese de o, zatıyla Allah olduğu için ibadete lâyıktır. Beşerin inkârı onu Allah olmaktan uzaklaştıramaz.

    İnsanlık tarihi incelendiği zaman görülür ki, ilk devirlerden beri her asırda yaşayan insanlarda Allah fikri ve tapınma meyli; dolayısıyla bir dîni inanca eğilim vardır. Batılı dinler tarihi yazarlarının bir çoğuna göre bu duygunun var oluşu çeşitli arizî sebeplere bağlanmış ise de, müslüman âlimlerin genel kanaatlarına göre tamamen fıtrî ve doğuştandır. İlk insan olan Hz. Âdem'in yaratılışından önce Allah ile melekler arasında cereyan eden konuşmayı (el-Bakara, 2/30) ve bu konuşmada Âdem'in -insanın- Allah'ın halifesi olarak yaratılması hususunu düşündüğümüzde de anlarız ki; insan yaratılmadan evvel, onun mayasına Allah'a halife olacak özellikler verilmiştir. Bu da bize Allah'a bağlılığın ve din duygusunun fıtrî olduğunu bildirir. Hz. Peygamber'in (s.a.s.)

    "Her doğan insan, İslâm fıtratı üzere doğar, onu Mecusi, Hristiyan veya Yahudi yapan ana ve babasıdır." (Müslim, Kader, 25; Buhârî, Cenâiz:, 92; Ebû Dâvud Sünnet, 17) hadisi ve

    "Sizi karada ve denizde yürüten odur. Gemide olduğunuz zaman (ı düşünün): Gemiler içinde bulunanları hoş bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden gelen dalgalar onları sardığı ve artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını, (bir daha kurtulamayacaklarını) sandıkları zaman, dini yalnız Allah'a halis kılarak Ona yalvarmağa başlarlar. And olsun eğer bizi bu (felâket) den kurtarırsan, şükredenlerden olacağız. (derler)." (Yûnus, 10/23)

    ayeti de keza Allah inancının -her ne suretle ortaya çıkarsa çıksın- insan ruhunun derinliklerinde var olduğunu ispat etmektedir.

    Nereye gidilmişse orada basit ve batıl da olsa bir dîne, bir tanrı fikrine rastlanmıştır. Geçmiş devirlerde çeşitli şekillerdeki putlara tapanlar, ateşi, güneşi, yıldızları kutsal sayanlar dahi bütün bunların üstünde büyük bir kudretin bulunduğuna, herşeyi yaratan, terbiye eden, esirgeyen bir varlığın mevcudiyetine inanmışlar, dış âlemde taptıkları şeyleri Ona yaklaşmak için birer vesîle edinmişlerdir." "Biz, bunlara, sırf bizi Allah'a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz." (ez-Zümer, 39/3) Cinsleri, devirleri ve ülkeleri ayrı, birbirlerini tanımayan toplumlarda inanç konusundaki birlik, dîn fikrinin umumî, Allah inancının da fıtrî olduğunu ispat etmektedir.

    Bunun içindir ki, her şeyi bilen ve yaratmaya kadir olan bir Allah'a inanmak, ergenlik çağına gelen akıllı her insana farzdır. İlâhî dinlerin kesintiye uğradığı dönemlerde yaşayan insanlar bile, akılları ile Allah'ın varlığını idrâk edebilecek durumda olduğundan, Allah'a îmanla mükelleftirler.

    Akıl ile Allah'ın bilinebileceğine, birçok ayet delîl olarak gösterilebilir. Bunlardan en dikkat çekici olanı, Hz. İbrahim'in daha çocukluk dönemlerinde iken parlaklıklarına bakarak yıldızı, ayı, güneşi Rab olarak kabul etmesi ancak daha sonra bütün bunların batmaları, ile zamanla yok olan şeylerin Rabb olmayacaklarını idrâk etmesi ve neticede gerçeği görerek "...ben, yüzümü tamamen, gökleri ve yeri yoktan varedene çevirdim ve artık ben Ona ortak koşanlardan değilim. " (el-En'âm, 6/79) ayetidir. Maturîdiyye mezhebine göre Allah'a iman, insan fıtratının icabıdır. Zira her insan evrendeki bu muazzam varlıklara bakarak bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. "Akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfidir." derler. "Göklerin ve yerin yaratıcısı olan Allah'ın varlığında şüphe mi vardır?" (İbrahim, 14/10) ayetini delil gösterirler. Eş'ariye imamları ise "akıl ve nazar 'marifetullah'da kâfi değildir." derler ve "Biz bir kavme peygamber göndermedikçe onlara azap etmeyiz. " (el-İsrâ, 17/15) ayetini delîl gösterirler. Netice olarak, semavât ve arzın yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde ve kâinatta meydana gelen insan gücünün dışındaki binlerce tabiat hadisesinin belli bir düzen içerisinde cereyan etmesinde her akıllının kabul edebileceği gibi, Allah'ın varlığını ispat eden delîller vardır. (el-Bakara, 2/164).

    Allah'ın zatı üzerinde düşünmek haramdır. Onun zatını idrak etmek aklen mümkün değildir. (Çünkü Allah'ın hiçbir benzeri yoktur. Hiçbir şey O'na denk değildir.) (İhlâs, 112/1-5). Gözler Onu idrak edemez, (el-En'âm, 6/103). Çünkü aklın ulaşabildiği ve kavrayabildiği şeyler ancak madde cinsinden olan şeylerdir. Allah ise madde değildir. Duyu organlarımızla tespitini yaptığımız ve hâlen yapamadığımız eşyanın tümü noksanlıklardan uzak olan bir yaratıcı tarafından yaratılmıştır. Yaratılan ise yaratıcısının ne parçası, ne de benzeridir. Allah'ın varlığına inanmak, her müslümanın ilk önce kabul etmesi gereken bir husustur. İslâm ıstılâhına göre inanmak ise Allah'ın varlığına, birliğine, yani, Allah'tan başka ilâh olmadığına ve inanılması gereken diğer hususlara (Allah'a, Allah'ın meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, kaza ve kadere, öldükten sonra diriltmeye) tereddütsüz iman etmek ve bunu kalp ile tasdik etmektir. İnanan insana mümin, inanmayana ise kâfir denir. Akıl sahibi olan her insanın, Allah'ın varlığına inanması gerekir. Allah'ın varlığına inanmak, insan fıtratının icabıdır. Allah'ın varoluşu vaciptir, zarûrîdir. Varlıklar vücud bakımından üç türlüdür:

    a) Vâcibu'l-Vücûd: Varlığı mutlak gerekli olan, olmaması mümkün olmayan varlık. Bu da sadece Allah Teâlâ'dır.

    b) Mümkinu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olan, yani, varolması da, olmaması da mümkün olan varlıklardır ki Allah'ın dışında tüm yaratıklar böyledir .

    c) Mümteniu'l-Vücûd: Varlığı mümkün olmayan. Allah'ın eşi ve benzerinin olması gibi. Allah'ın eşi ve benzerinin olması mümkün değildir.

    Allah, bizatihi (kendi kendine) ve bizatihi (kendiliğinden) Allah'tır. Kur'an'da Allah hakkında varid olan birçok vasıflar onun bir cisim olduğunun delili değil, ancak ona ait mecazi vasıflamalardır. (bk: 5/69; 38/75; 39/67; 54/14; 2/109, 274; 6/52; 18/27 ayetler) Bu sıfatlarla Allah'ı cisimlendirme veya bir başka varlığa benzetme sözkonusu değildir.

    Bütün yaratıkların ilâhı bir tek ilâhtır. Ondan başka ilâh yoktur. O rahman ve rahîmdir. (2/163). Üçyüzaltmış putu kendilerine ilâh kabul eden Mekkeli müşrikler, bu muazzam âlemin bir tek ilâhı olduğu gerçeğini duyunca hayret etmişler, "Ey Muhammed! bu kadar insanlara bir ilâh nasıl yetişir." demişlerdi. Müşriklerin maddeci görüşlerini reddedip Allah'ın tek yaratıcı olduğuna, varlığının isbatına delil olacak birçok âyetlerden biri de şudur:

    "Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün değişmesinde, insanların faydasına olan şeyleri denizde ta, sıyıp giden gemilerde, Allah'ın gökten su indirip onunla ölmüş olan yeri dirilterek üzerine her çeşit canlıyı yaymasında, rüzgârları ve yer ile gök arasında emre hazır bekleyen bulutları evirip çevirmesinde elbette düşünen bir topluluk için (Allah'ın varlığına ve birliğine) delîller vardır. " (el-Bakara, 2/164)

    Her insan, kâinattaki bu muazzam ve mükemmel varlıklara bakarak, bunların büyük bir yaratıcısı olduğuna aklen hükmedebilir. Bir bilginin kesinlik kazanması için o konuda ispat edici deliller aranır. Allah'ın varlığı hakkında da bilgimizin kesinlik kazanması için birçok deliller vardır. Bu deliller, aklî ve naklî deliller olmak üzere iki grupta toplanabilir.

    A) Aklî deliller

    1. Hudûs (sonradan varolma) delilleriyle Allah'ın varlığını ispat.

    Bu âlem, yok iken sonradan var olmuştur. O halde, başlangıcı olmayan bir var ediciye muhtaçtır. Varlığı ve yokluğu kendinden olmayan bu âlemin, varlığını yokluğuna tercih eden bir mucide ihtiyacı vardır. O mucidin de varlığının kendinden olması; Vâcibu'l-vücud olması gerekir. Bir başka yaratıcıya muhtaç olmadan varlığı kendinden olan tek varlık ise Allah Teâlâ'dır. bu halde bu âlem vâcibu'l vücud olan bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu delîli de iki maddede inceleyebiliriz:

    a) Cisimlerin sonradan yaratılması esasına dayanan delil. Kelâm âlimleri bu delîli şöyle açıklarlar: Bu âlem, suretiyle ve maddesiyle hâdistir (sonradan varolmuştur). Her hâdis (sonradan varolan) mutlaka bir muhdise (mucide) muhtaçtır. O halde bu âlem de bir muhdise muhtaçtır. O da yüce Allah'tır. Bu âlemin sonradan yaratıldığı gözlem ve aklî delillerle ispat edilmiştir. Söyle ki:

    Âlem; (Evren) cevher ve arazlardan meydana gelmiştir. Ârâz, cisimlere ârız olan hareket, sükûn, ictima (birleşme), iftirâk (ayrılma) hâlleridir. Bu hâllere "ekvân-ı erbaa (dört oluş) denir. Ekvân-ı erbaa, cisimlere değişik hâl ve şekiller veren sıfatlardır. Bu sıfatların hepsi sonradan varolmuştur. Sükûndan sonra hareket, karanlıktan sonra aydınlık, beyazlıktan sonra siyahlık hâllerinin oluştuğu gibi. Bu ârâzlar yok olduktan sonra görülmezler. Görülmemeleri hâdis olduklarının, yani sonradan yaratıldıklarının delilidir. Hâdis olmasaydılar, vacip (varlığı kendinden) olmaları gerekirdi. Vacip olsaydılar bu defa da, zıdlarının gelmesiyle yok olmamaları gerekirdi. Halbuki zıdları gelince yok oluyorlar. O halde vacip değil, hâdistirler. Hâdis oldukları sabit olan ârâzlar, kendileriyle birleştikleri cevherlerin de hâdis olduklarının delilidir. Çünkü hâdis, ancak kendisi gibi hâdis olan cisimle birlikte olur. Cevherler (cisimler) de mutlaka bu dört durumdan birisiyle birliktedirler. O halde cevher ve ârâzlardan ibaret olan bu evren hâdistir sonradan yaratılmıştır. Her hadisin de bir muhdise ihtiyacı vardır. O muhdis ise; bu âlem cinsinden olmayan varlığı zatının icabı, yani Vâcibu'l-Vücud olan mutlak kemâl sahibi Allah Tebârek ve Teâlâ'dır.

    Bu âlemi yaratan varlık; Vâcibu'l Vücud değilse Mümkiniu'l-Vücud'tur. Yani vücudu sonradan yaratılmıştır. O hâlde o da, varlığında başka bir yaratıcıya muhtaçtır. Şayet o yaratıcı da bu mucit gibi başka bir yaratıcıya muhtaç ise; yaratıcılar zincirinin böylece sonsuzluğa doğru silsile hâlinde devam edip gitmesi gerekir. Böyle bir teselsül ise batıldır, mümkün değildir. Varlığı farzedilen bu yaratıcılar silsilesinin bir noktada durması ve başkasına muhtaç olmayan, her bakımdan mükemmel, varlığı zâtının gereği olan bir yaratıcıya dayanması şarttır. Bu varlık, âlemin yaratıcısı olan Allah'tır.

    b) İhtirâ (İcat Etme) delîli. Gökler ve yer, bitki ve hayvanlar yoktan var edilmiştir. Her yoktan var olunana da bir var edici gerekir. Bu âlemin de bir var edicisi vardır. O da Allah'tır. Âlemde gördüğümüz herhangi bir bitki veya hayvan sonradan varolmuştur. Her birinin varlığının bir başlangıcı vardır. Cisimlerde zamanla hayat idrak, akıl gibi hâller icat olunuyor. İlliyet kanununa göre her icat olunan şeye bir icat eden gerekir. Çünkü hayat, idrawek ve akıl gibi durumlar kendiliğinden var olmazlar. Mutlaka bir yaratıcıya muhtaçtırlar. O da, varlığının başlangıcı ve sonu olmayan, herşeyi bilen ve herşeye güç yetiren Allah 'tır

    c) Terkip delili. Bu âlem mürekkep (parçaları bir araya getirilmiş olan) bir varlıktır. Terkip olunan her varlık, kendinden önce varolan bir terkip ediciye muhtaçtır. Terkip olunan varlık, parçalardan meydana gelir. Parçalar, bütününden önce vardır ve ondan ayrı şeylerdir. O halde, terkip bulunan varlık yok iken, daha sonra parçalarının birleştirilmesiyle sonradan yaratılmıştır. Her sonradan yaratılan gibi o da bir yaratıcıya muhtaçtır. Bu yaratıcı, terkip edilen ve kendinden başkasına muhtaç olan bu âlem cinsinden olamaz. Aksi halde yaratıcıların teselsülü gerekir. Teselsül ise batıldır. O hâlde bu yaratıcı, varlığında başkasına muhtaç olmayan ezelî bir varlıktır. O da, Vâcibu'l-Vücud olan Allah'tır.

    2. İmkân Delîli

    a) Bu âlem, varlığı da, yokluğu da mümkün olan bir varlıktır. Her mümkün, varlığını yokluğuna tercih eden bir kuvvete muhtaçtır. Bu âlem de, var olabilmek için böyle bir müessir kuvvete muhtaçtır. O kuvvet de bu âlemin dışında, vücudu zatından olan bir varlıktır. O da Allah'tır.

    b) Hakîkatta bir mevcut vardır. Bu mevcut, ya varlığı zatındandır ya da varlığı ve yokluğu mümkün olandır. Varlığı zatından ise; bu özelliğe sahip olan yalnız Allah'tır. Bu mevcut, varlığı mümkün olan ise; mümkün olan varlığın mevcûdiyeti zatının icabı olmadığından, var olabilmesi için, varlığını yokluğuna tercih eden bir müreccihe-yaratıcıya ihtiyaç vardır. O yaratıcı-müreccih ise Allah'tır.

    c) Âlemde görülen madde daima hareket hâlindedir. Maddenin hareket hâlinde olması ilmen ispat edilmiştir. Madde ve maddedeki hareketin mucidi kimdir? Maddeciler, madde ve ondaki hareketin ezelî olduğunu söylerler. Oysa maddedeki bu hareket, bir evvelki hareketin neticesidir. O da bir evvelkinin... Bu hareketler silsilesi sonsuzluğa doğru devam edip gidemez. Bu hareket silsilesinin bir noktada durması ve ilk hareketin, vücûdu vâcip olan bir illete, bir hareket ettiriciye dayanması zarûrîdir. O da herşeyin yaratıcısı olan Allah'tır.

    3. İbdâ' ve İllet-i Gâiyye Delîli. içinde bulunduğumuz âleme dikkatle bakacak olursak, onun çok güzel ve çok mükemmel olarak ve daha önce bir benzeri olmadan vücuda getirildiğini görürüz. Gökyüzü, güneş, ay, hülâsa canlı-cansız her varlık bir amaç için yaratılmıştır. Âlemde varolan hiçbir eşya faydasız, maksatsız ve boş yere yaratılmamıştır. Bu âlem bir güzellik, gaye ve vesîleler toplumudur. Âlemde en değerli varlık olan insan, rastgele vücuda gelmiş, sebepsiz ve gayesiz bir varlık değildir. Her azasıyla güzel, mükemmel, faydalı ve maksatlıdır. İnsanın yaratılışı güzel ve mükemmel olduğu gibi, yaratılış gayesi de Allah'ı bilmek, tanımak ve O'na ibadet etmektir. İnsanın olduğu gibi, canlı-cansız her mevcudun da varlığının bir gayesi, hikmet ve faydası vardır. İşte âlemde görülen canlı ve cansız varlıklardaki ibdâ ve gayeler manzumesi; bütün bunları icat edip yaratan bir yaratıcının varlığını, aynı zamanda o varlığın ilim ve kudret sahibi bir ilâh olduğunu isbat eder. Her şeyi bir maksada göre yaratan bu varlık, Vâcibu'l-Vücud olan Yüce Allah'tır. Kur'an-ı Kerîm'de bu delîli dile getiren bir çok ayet vardır. (Bakara, 2/22, Nebe', 78/6-16, ...)

    Netice olarak diyebiliriz ki; inat ve garazdan uzak her sâlim akıl sahibi, Allah'ın kendisine lûtfettiği aklı kullanarak esere bakıp müessiri, binaya bakıp bânîsini, yaratılmışlara bakıp yaratıcısını keşfedebilir. Bunun için Allah, Kur'an'ın bir çok yerinde, zatının varlığına delil olabilecek eserlere bakmalarını, onun üzerinde düşünmelerini, akletmelerini istemektedir. Aklı delillere ilâveten Allah'ın varlığını isbat eden naklî delillere de kısaca göz atalım.

    B) Naklî Deliller:

    Naklî delillerden kastımız, Allah'ın varlığını dile getiren ve üzerinde düşünmemizi isteyen Kur'an ayetleridir. Sayıca bir hayli kabarık olan bu ayetlerden sadece birkaç tanesini zikredeceğiz:

    1. "Biz yeryüzünü bir beşik, dağlan da onun için birer kazık kılmadık mı? Sizi çift çift yarattık, uykunuzu dinlenme vakti kıldık, geceyi bir örtü yaptık, gündüzü geçimi sağlama vakti kıldık, üstünüze yedi kat sağlam gök bina ettik, parlak ışık veren güneşi varettik, taneler, bitkiler ve ağaçları sarmaş-dolaş bahçeler yetiştirmek için yoğunlaşmış bulutlardan bol yağmur indirdik." (Nebe', 78/6-16).

    2. "Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde, insanlara yararlı şeylerle denizde süzülen gemilerde, Allah'ın gökten indirip yeri ölümünden sonra dirilttiği suda, her türlü canlıyı orada yaymasında, rüzgârları ve yerle gök arasında emre amade duran bulutlan döndürmesinde, düşünen kimseler için deliller vardır." (el-Bakara, 2/164).

    3. "Allah'ın göğü yedi kat üzerine nasıl yarattığını görmez misiniz? Aralarında Ay'a aydınlık vermiş ve güneşin ışık saçmasını sağlamıştır. Allah sizi yerden bir bitki olarak bitirdi. Sonra yine oraya geri çevirecek ve tekrar çıkaracaktır. " (Nûh, 71/15-18).

    4. "Şimdi gördünüz mü attığınız meniyi?"

    "Siz mi onu yaratıyorsunuz yoksa yaratan biz miyiz? Aranızda ölümü takdir eden biziz. Ve bizim önümüze geçilmiş değildir. (Size böyle ölümü takdir ettik) ki sizin yerinize benzerlerinizi getirelim ve sizi bilmediğiniz bir biçimde yaratalım. Andolsun, ilk yaratmayı bildiniz, (bunu) düşünüp ibret almanız gerekmez mi? Ektiğinizi gördünüz mü? Siz mi onu bitiriyorsunuz, yoksa bitiren biz miyiz? Dileseydik, onu kuru bir çöp yapardık, hayret ederdiniz. 'biz borçlandık, doğrusu biz yoksun bırakıldık! (derdiniz). İçtiğiniz suya baktınız mı? Siz mi onu buluttan indirdiniz, yoksa indiren biz miyiz? Dileseydik onu tuzlu yapardık. , Şükretmeniz gerekmez mi? Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa yaratan biz miyiz? Biz onu bir ibret ve çölden gelip geçenlere bir fayda yaptık. Öyleyse Ulu Rabb'inin adını yücelt. " (el-Vâkıa, 56/58-74).

    5. "Yer ve gökleri yaratan Allah Teâlâ'nın varlığında şüphe edilir mi?" (İbrahim, 14/10).

    6 "Andolsun onlara: 'Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka 'Allah' derler, 'Hamd Allah'a lâyıktır.' de. Hayır, onların çoğu bilmiyorlar. " (Lokman, 31/25).

    7. "Sen yüzünü, Allah'ı birleyici olarak doğruca dîne çevir: Allah'ın yaratma kanununa (uygun olan dîne dön) ki, insanları ona göre yaratmıştır. Allah'ın yaratması değiştirilemez. işte doğru dîn odur. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm, 30/30).

    ALLHA'IN SIFATLARI:

    İslâm'da iman esaslarının ilk ve en mühim şartı Allah'a imandır. Allah'a iman ise; yalnız Allah'ın mücerret zat-ı ilâhisine inanmakla olmayıp, aynı zamanda o yüce varlığın zatı hakkında vacip olan "Kemâl sıfatlarıyla", yüce zatına vasfedilmesi mümkün olmayan "noksan sıfatlara" ve zat-ı ilâhisi hakkında inanılması caiz olan sıfatlara toptan ve tafsilatlı olarak inanmakla olur. Zatî ve sübûtî sıfatlar olarak iki bölümde ele alınan bu sıfatlar sırasıyla şunlardır:

    Zatî Sıfatlar

    1. Vücut. Bu sıfat, Allah'ın var olduğunu ifade eder. Allah vardır ve en büyük varlık O'dur. O'nun varlığı, herşeyin varlığından daha belirgindir. Allah olmasaydı hiç bir şey var olmazdı. Kâinatın varlığı O'nun varlığına en büyük şahittir. Âlemde hiçbir şey kendi kendine var olmuş değildir. Hiçbir şey ne kendi kendine var olabilir, ne de yok olabilir. Halbuki çevremizde sayılamayacak kadar varlık vücuda gelmekte ve yok olmaktadır. En ufak çarpıklık olmaksızın, en ince hesaplarla var olan ve varlığını çarpıcı özellikleriyle devam ettiren bu âlemin tesadüflerle ortaya çıkması ve varlığını devam ettirmesi mümkün değildir. Bütün bunlar, bu âlemi var eden, yok eden, kuvvet ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığının şüphe götürmez delilleridir .

    Allah'ın varlığı, başka bir varlık vasıtasıyla olmayıp; ilâhî vücudu, zatının gereğidir. Vücudu zatının icabı olduğu içindir ki; Allah'a "Vâcibu'l Vücud" denmiştir. Allah'ın zatının ve sıfatlarının hakikatini anlamak; sıfatlarının zatının aynı mı, yoksa ondan ayrı, ona zıt bir şey mi olduğu hususunu kavrayabilmek aklen mümkün değildir. Allah'ın ilâhî vücudu ister zatının aynı, ister gayrı olsun, her mükellefe vacip olan husus; Allah'ın var olduğuna inanmaktır. O'nun varlığına inanmamızı gerektiren akli ve naklî delilleri yukarıda izah ettik.

    Vücudun zıddı olan yokluk, Allah için mümkün değildir. Yokluk, Allah için muhâl olan noksan sıfatların birincisidir. Allah'ın yokluğu ne geçmişte, ne de gelecekte mümkündür.

    2. Kıdem. Allah Teâlâ, varlığı, zatının icabı olduğu için kadîmdir, ezelîdir. Geçmişe doğru ne kadar gidilirse gidilsin, Allah'ın var olmadığı bir zaman düşünülemez. Eğer Allah kadîm-ezeli olmasaydı, hâdis- (sonradan var olmuş) olurdu. Sonradan var olan her şey, kendisini icat eden bir (muhdise)- yaratıcıya muhtaçtır. Aksi takdirde yok olan bir şeyin varlığını yokluğuna tercih eden bir yaratıcı olmadan meydana gelmesi gerekirdi ki; bu durum bütün düşünürlere göre batıldır. Allah kadîm olmasaydı, var olmak için kendinden başka bir yaratıcıya muhtaç olurdu. Halbuki Allah'ın vücudu, zatının icabıdır. Yani varlığı kendindendir. Bir şeyin bir anda hem var, hem de yok olması ise mümkün değildir. Öyleyse Allah hâdis değil, kadîmdir.

    Kıdem sıfatının zıddı "Hudûs-sonradan var olma" sıfatıdır. Allah kadîm olduğu için O'nun hâdis olması aklen mümkün değildir.

    3. Bekâ. Allah ebedîdir, varlığının sonu yoktur. O daima vardır. Varlığı kendinden olduğu için O, hem kadîm ve eze!î; hem de bakî ve ebedîdir. "O, evvel ve ahirdir." (el-Hadîd, 57/3), "Kâinattaki her şeytani -yok olucudur. Celâl ve İkram sahibi olan Rabb'im -zatı bakî'dir- ebedî'dir-. " (er-Rahman, 55/27) Bu ayet-i kerimeler, Allah'ın bakî olduğunun delilleridir. Allah'ın vücudunu harici bir kuvvet yok edemez. Çünkü kadîm olan Allah'ın dışındaki tüm kuvvetler hâdistir (sonradan yaratılmıştır.) Hâdis olan bir kuvvet ise, kadîm olan zatın vücudunu yok edemez. Zira vacibü'ı-vücud olan Allah, kudret sahibi olup; bütün eksik sıfatlardan uzaktır. Varlığını devam ettirememe acizliktir. Acizlik ise noksanlıktır. Allah noksanlıktan münezzehtir. O'nu yok edecek bir kuvvet tasavvur edilemez, öyleyse Allah bakîdir, varlığının sonu yoktur.

    Bekâ'nın zıddı "fena (bir sonu olmak)"dır. Allah'ın fânî olması ise aklen muhaldir.

    4. Muhalefetü'n li'l-Havâdis. (Sonradan vücut bulan varlıklara benzememe). Allah zat ve sıfatı ile sonradan yaratılmış olan hiçbir şeye benzemez. Bu sıfatın zıddı olan benzerlik, Allah hakkında akla aykırıdır, mümkün değildir. Sınırlı olan aklımızla Allah'ı nasıl düşünürsek düşünelim, hayâlimizde nasıl canlandırırsak canlandıralım, O, bizim düşündüklerimizden hayal ve tasavvurumuzdan geçirdiklerimizin hepsinden başka ve hiçbirine benzemeyen ilâhî bir varlıktır. Hayalimizden geçirdiğimiz bütün varlıklar, yok iken sonradan var olan, varlığı, bir başkasının varlığına muhtaç olan ve sonunda yok olmaya mahkûm, noksan varlıklardır. Allah ise her türlü noksanlıklardan uzak mükemmel ve mukaddes bir varlıktır. Böyle yüce bir varlık, önce yok iken var olan sonra yine yok olacak hiçbir varlığa benzemez. Allah kendi zatını "O 'nun benzeri yoktur. O, herşeyi işitici ve görücüdür. " (eş-Şûrâ, 42/11) ayetiyle vasıflandırmıştır. Peygamberimiz de (s.a.s.), "Allah aklına gelen her şeyden başkadır." buyurmuştur. Allah, sonradan olanlara benzeseydi, bu takdirde hâdis yani başkasına muhtaç bir varlık olurdu. Kadim ve bakî olan bir varlık ise hâdis olamaz. Başkasına benzemeye muhtaç olan bir varlık, benzediği varlığın ve diğer varlıkların yaratıcısı olamaz. Allah, tek yaratıcı olduğuna göre, yarattıklarına benzemez ve muhalefetü'n li'l-havâdis sıfatıyla muttasıfdır. Bu sıfat aynı zamanda, Allah'ın, diğer varlıklarda bulunan cisimlik, cevherlik, arazlık, parçalardan bir araya gelmek, yemek, içmek, oturmak, uyumak, kederli ve sevinçli olmak gibi sıfatlardan da uzak olduğunu ifade eder." (Fetih, 48/10; er-Rahman, 55/27; Tâhâ, 20/5). ayetlerinde geçen "Allah'ın eli", "Allah'ın yüzü", ''Allah'ın arşı istiva-istilâ etmesi" gibi maddî varlıklara ait sıfatların Allah hakkında kullanılmış olması, Allah'ın başka varlıklara benzediğinin delili değildir. Bu kelimelerin hepsi mecazî anlamındadır. Allah'ın eli: Allah'ın kudreti; Allah'ın yüzü: Allah'ın zatı manasında kullanılmıştır.

    5. Kıyâm Binefsihi. Her şey, kendi dışında bir varlığın yaratmasına muhtaç olduğu halde, Allah, başka bir zata ve mekana muhtaç olmadan kendi kendine vardır. Bu sıfatın zıddı olan "mutlak ihtiyaç" Allah hakkında muhal olan noksan bir sıfattır. Âlemde bulunan her varlık, yar olmasında ve varlığının devamında bir yaratıcıya muhtaçtır. Hiç bir şey kendi kendine var olmamıştır, varlığı sonradan vücûda gelmiştir. Buna mukabil Allah'ın varlığı kendi zatı'nın gereğidir, var olmasında, kendinin dışında bir başka varlığa muhtaç değildir. Zatı düşünüldüğü zaman, vücudu da zatıyla beraber düşünülür. Ne zatı vücudundan, ne de vücudu zâtından ayrı tasavvur edilemez. Kâinatın var olması, kendinden evvel var olan, ezeli ve ebedî bir yaratıcı sayesindedir, O'da Allah'tır. Allah yaratıcıdır, diğer varlıklar ise yaratılandır. Yaratıcı, yaratılana muhtaç olamaz.

    "Ey insanlar! Siz, Allah'a muhtaçsınız. Allah ise -her şeyden- müstağnîdir (muhtaç değil), öğünmeye lâyık olandır." (Fâtır, 35/15)

    "Şüphe yok ki Allah, bütün âlemlerden müstağnîdir." (el-Ankebut, 29/8).

    6. Vahdâniyet. Allah'ın her yönden bir olduğunu bildiren vahdaniyet, bir kemal sıfatı olduğu için, bu sıfatın zıddı olan "birden fazla olmak, bir ortağı bulunmak", Allah hakkında mümkün olmayan bir sıfattır. Allah birdir, ortağı ve benzeri yoktur. Bütün semayı dinlerdeki inanç esaslarının temelini "Allah'ın birliği" sıfatı oluşturur. Bu inanca "Tevhîd Akîdesi" denir. Tevhid akidesine dayanmayan hiç bir inanç, güzel is, Allah katında makbûl değildir. En son ve en mükemmel din olan İslâmiyet de bu inancı temel kabul etmiş ve bütün insanları öncelikle bu temel inanca çağırmıştır. Çünkü Allah, bütün âlemlerin, bütün varlıkların ve bütün insanların Rabb'ıdır. Her şeyi yaratan, rızkını vererek besleyen, büyüterek kemâle erdiren yalnız O'dur. O'nun ortağı, oğlu veya kızı yoktur. Doğurmamıştır, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun eşi ve benzeri olamamıştır. Bu inanç ile İslâmiyet insanları Allah'ın dışındaki varlıklara kul köle olmak zilletinden kurtarmış, onlara mutlak istiklâllerini iade etmiş. Allah'ın birliği fikrini zedeleyen her türlü kölelik zihniyetini yasaklamış, tabiat kuvvetlerine ibadeti, insanın insana köle ve esir olma despotluğunu ortadan kaldırmış, Allah'tan başkalarını rab edinmeyi en büyük günah ve şirk kabul etmiştir. Böylece İslâmiyet, dünyaya akıl, ruh ve ahlâk sahalarında olduğu kadar, fizikî sahada da tam bir özgürlük müjdelemiş; tevhîd akidesiyle bütün insanların tek bir mabûdu olduğunu, dolayısıyla beşeriyetin de bir ana ve babadan meydana geldiğini ifade ederek "beşer ırkında birlik" fikrini telkin etmiştir. Her müslüman Allah'ın bir olduğunu söylemeli ve bu inancını Allah'tan başkasına ibâdet etmemekle, ibadetine dolaylı olarak da olsa hiçbir şeyi veya kimseyi ortak koşmamakla ispat etmelidir. Bu noktada, sözü ile ibadetindeki birlik ruhu aynı olmalıdır. Allah'ın birliğine delil olan ayetlerden bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:

    a) "De ki: O Allah birdir. Allah Sameddir. (Her şey varlığını ve varlığının devamını O'na borçludur. Her şey O'na muhtaçtır. O, hiç bir , şeye muhtaç değildir. Her şeyin başvuracağı, yardım dileyeceği tek varlık O'dur). Kendisi doğurmamıştır ve (başkası tarafından)doğurulmamıştır. Hiçbirşey O'nun dengi olmamıştır." (İhlâs, 112/1-4) .

    b) "De ki: Ey kâfirler! Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim taptığıma tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz de benim taptığıma tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim banadır." (Kâfirûn, 109/1-6).

    c) "Allah'tan başka bir yaratıcı var mıdır?" (Fâtır, 35/3).

    d) "O'nunla birlikte hiçbir ilâh yoktur. (Eğer olsaydı) muhakkak ki her tanrı kendi yarattığını kabullenir (ve korur) ve mutlaka kimisi de diğerine galebe ederdi." (Mü'minun, 23/91)

    e) "Eğer her ikisinde (yer ve gökte) Allah'tan başka ilâhlar olsaydı, her ikisi de harap olurdu." (el-Enbiyâ, 21/22).

    Allah, zatında, ilâhlığında, mabud ve yaratıcı oluşunda birdir. Ondan başka yaratıcı yoktur. Kâinatı bizzat yaratmaya, yaşatmaya, yok etmeye gücü yetmeyen bir zat Allah olamaz. Bunun içindir ki ikinci bir Allah'ın varlığına imkân yoktur. Çünkü iki Allah olduğu farzedilse, bu iki Allah'tan biri kâinatı yalnız başına yaratmaya muktedir ise, diğeri zâid-fazla olmuş olurdu. Bunun aksine, yalnız başına kâinatı yaratmaya muktedir değilse, bu durumda da aciz-güçsüz olurdu. Aciz ve zâit olan bir zat ise Allah olamaz. Bu nedenle Allah vardır ve birdir.

    Sübûtî Sıfatlar

    7. Hayat. " Allah hayat sahibidir. " (Âl-i İmrân, 3/2). Bu sıfat, Allah'ın zatına vacip olan sıfatlardandır. Fakat Allah hakkında vacip olan bu sıfat, mahlûkatta görülen ve maddenin ruh ile birleşmesinden doğan geçici ve maddi bir hayat olmayıp ezelî ve ebedîdir. Allah hakkındaki vücut sıfatının kamil olması, O'nun diri olmasıyla mümkündür. Hayatın zıddı ölümdür. Ezelî olan Allah hakkında ölümü düşünmek, akla aykırıdır. Bir varlık hem ezelî, hem de ölümlü olamaz. İlim, irade, kudret ve diğer kemâl sıfatlarını zatında bulunduran Allah'ın diri olması zaruridir. Çünkü ölünün âlim, her şeye güç yetiren, işitici, görücü olması düşünülemez. Ölüm, bir noksanlık sıfatıdır. Allah ise noksanlıklardan uzaktır. O hâlde Allah'ın hayat sahibi olduğu bir gerçektir. Bu sıfat, ancak Allah'ta ezelî ve ebedîdir.

    "Ölmek şanından olmayan, daima hayat sahibi (olan Allah)'a dayanan. " (el-Furkan, 25/58).ayeti ve benzeri ayetler Allah'ın, hayat sahibi olduğunu ifade eder.
  • 108 syf.
    ·5 günde·10/10
    Evham: Kuruntular (TDK)
    O kadar basitleştirilmiş bir tanım ki evhamı, evhamlıya sormak gerek. Kelimeler tanımlanamadığında orda bir sorun var demektir. Evham nedir?

    10 öykü. İçlerinde muhtelif evhamlar barındıran.
    İnsanların evhamlı türünden olduğum için yazara bir miktar kırgın ve biraz minnetarım. İnsan başına bir şey geldiğinde veya yaşadığı bir duygu karşısında yalnız olmadığını bilmek, "bak onun da başına gelmiş aynısı, aynı şeyi hissetmiş o da" diye teselli bulmak istiyor. Bu kitapta bu var. Ama bir yandan da "nasıl bilebilirsin bu kadar içimi, neden bizi anlamayacak olanlara içimizdekileri anlattın?" demek istiyorum. Bu kitapta bu da var.

    - - - Tad kaçıran ipucu uyarısı - - -

    Kitabın içindeki ilk 3 öykü birbiri ile bağlantılı ve bu o kadar güzel aktarılmış ki etkilenmemek elde değil.

    En beğendiğim öykülerden biri olan Kartela'nın son sayfalarını okurken boğazı düğümlenmeyen kadın zaten bu ülkede yaşamıyordur. Ayrıca kedisi olan, benim gibi durmadan onunla sohbet eden herkes bu öyküyü çok sevecektir.

    Uzun Uzun Çalan Ziller ve Bir Mutfak Kapısı Hakkında çok sevdiğim bir diğer öykü. Olayın kurgulanma biçimi ve harika sonu ile gözlerimden birkaç damla yaş düşüren 7 sayfalık bu öyküyü herkesin okumasını isterdim. Bunu nasıl hayal edip aktardı yazara imrendim doğrusu.

    Kitabın son öyküsü ve kapanış için yapılan doğru bir seçim olarak yüzümün ortasına inen bir yumruk olan Sessizliği Öldüren Tuzluk. Baştan sona sıkıntıyla okuduğum ve ikinci kez okumaya cesaret dahi edemeyeceğim, son zamanlarda karşılaştığım en etkileyici, tuhaf, huzursuz yazı.

    - - - Tad kaçıran ipucu uyarısı - - -

    Kitabı bir süre bağrıma basıp sonra, çok sonra bir daha incelemek için bir kenara koyacağım. Eğer melankolik bir dönemden geçiyor ve "bir öykü kitabı okuyayım" diyorsanız. O kitap bu değil. Uzak durun.

    Bir ilk kitap olarak Haldun Taner Öykü Ödülü, Ankara Üniversitesi Öykü Ödülü, Notre-Dame de Sion Liseliler Edebiyat Ödülü'nü alan oldukça özgün bir anlatım ve dipsiz, evhamlı, ıskalamış, 90+3'te basit goller yemiş olaylar bütünü.

    Ayrıca kitabın çok beğendiğim ve bende bir kenara atılmışlık duygusu uyandıran kapak fotoğrafı da yazara ait.

    Yazarın izini sürmeye devam edeceğim. Çünkü kapıyı tanımadığı birisi çaldığında anti-alerjik yastığının altında boğuluşunu düşünenler takipleşmeli.
  • Peygamber neslinden Hz. Şuayp’ın (a.s.) kısaca hayatı.

    HZ. ŞUAYP’IN (A.S.) KISACA HAYATI - Şuayp Peygamber Kimdir?

    Şuayp Aleyhisselam’ın adı Kur’an-ı Kerim’de 11 defa geçer.

    Allah tarafından kendisine müthiş bir konuşma yeteneği verilmiştir. “Hatîbü’l-Enbiyâ” (peygamberlerin hatibi) olarak bilinir.

    İbrâhîm veya Sâlih Aleyhisselam’ın neslindendir. Anne tarafından Hz. Lût’un kızına ulaştığı ve Eyyûb Aleyhisselam ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Musa Aleyhisselam’ın kayınpederidir.

    Putlara ve heykellere tapan, alışverişte hilekâr davranan, tevhîd ve hidayetten uzaklaşmış Meyden ve Eyke halkına iman etmeleri için Peygamber olarak gönderildi.

    Hz. Şuayp, İbrâhîm Aleyhisselam’a indirilen Hanîf dîninin hükümlerine göre amel etti.

    Şuayp -aleyhisselâm- çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat ederdi. Bilhassa ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için elinden geleni yapar, hakkı tevzî ve telkîn etmekte büyük titizlik gösterirdi.

    Şuayp Aleyhisselam’ın kavmi Medyenliler, Semûd kavmi gibi nasîhat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helâk oldular. Eykeliler ise üzerine ateş ve kıvılcımlar yağarak helak oldular.

    Bir rivayete göre Şuayp Aleyhisselam, âsî kavimlerin helâkinden sonra Medyen’e yerleşmiş diğer bir rivayete göre Hz. Şuayp Medyen ve Eyke kavimlerinin helâk edilmesinin ardından âhir ömrünü geçirmek üzere kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye gitti, orada vefât etti ve Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk’un altına, yâni Hatîm’e defnedildi.

    “Hatîbü’l-Enbiyâ” (peygamberlerin hatibi) olarak bilinen Hz. Şuayp’ın (a.s.) ayrıntılı hayatı.

    HZ. ŞUAYP’IN (A.S.) HAYATI - Şuayp Aleyhisselam Kimdir?

    İbrâhîm -aleyhisselâm- veya Sâlih -aleyhisselâm-’ın neslindendir. Anne tarafından Hazret-i Lût’un kızına ulaştığı ve Eyüp -aleyhisselâm- ile teyzeoğulları oldukları da rivâyet edilir. Aynı zamanda Mûsâ -aleyhisselâm-’ın kayınpederidir.

    Şuayp Aleyhisselam Hangi Kavme Gönderildi?
    Dağlık ve ormanlık iki komşu ülke olan Medyen ve Eyke halkına gönderilmiştir. (Hâkim, Müstedrek, II, 621/4075)

    Şuayp Aleyhisselam Nerede Doğdu?
    Medyen’de doğup büyüyen Şuayp -aleyhisselâm-, o kavmin asîl bir âilesine mensuptu. Gençliği Medyen kavminin arasında geçti. Bu bölge halkı sapıtıp azıtmıştı. Şuayp -aleyhisselâm- ise, onların kötülüklerinden uzak, temiz ve nezih bir hayat yaşardı. Bu nezih hayâtı ve nasîhatleri ile insanlara numûne olurdu.

    MEDYENLİLER KİMDİR?

    Medyen, Akabe körfezinden Humus vâdîsine kadar uzanan bölgedir. Medyen adını, burada yaşayan bir kabîleden almıştır.

    Medyenliler, sapıklık ve isyan yollarına düşmüşler, Allâh’a ibâdet ve itâati terk etmişlerdi. Putlara ve heykellere tapıyorlardı. Medyen’in kervan yolları üzerinde bulunması sebebiyle halk, ticâretle meşguldü. Ancak hîle yaygınlaşmış, bir sanat ve mârifet hâline gelmişti. Halk, kendileri için bir alışverişte bulunduğunda tartıyı fazla tutarlar, aldıklarını az gösterirler; başkalarına bir şey satarken ise, fazla ücret alıp eksik mal verir, hîle ile azı çok olarak gösterirlerdi. Hattâ alış için ayrı, satış için ayrı terâzi kullanırlardı.

    Yine bu azgın kavim, insanların yollarını keser, onların mallarından bir kısmına el koyarlardı. Özellikle yabancı ve gariplerin mallarını çeşitli entrikalarla ellerinden alırlardı. Beşerî münâsebetleri, tamamen hîle, eziyet ve zulüm üzerineydi. Hak Teâlâ’nın verdiği bol nîmetlerin kıymetini bilip şükürlerini edâ etmezler, Allâh’a isyan etmek ve putlara tapmak sûretiyle son derece nankörlük ederlerdi. Kısaca Medyenlilerin inancı putçuluk; alışveriş esasları hîlekârlık ve en gözde meslekleri de vurgunculuktu.

    Bütün ulvî esasların yıkıldığı Medyen’de tam anlamıyla îtikâdî, siyâsî, iktisâdî ve ahlâkî bir çöküntü vardı.

    Medyenliler, böyle sefîh bir hayat içinde gâfilâne yaşarken Allâh Teâlâ onlara Şuayp -aleyhisselâm-’ı gönderdi. Hazret-i Şuayp, kendilerine güzel nasîhatlerde bulundu. Allâh’ın emir ve nehiylerini anlattı. Cenâb-ı Hakk’a şirk koşmamalarını ve yalnız O’na ibâdet etmelerini; alışverişte, ölçü ve tartıda haksızlık yapmamalarını; âhiret gününe îmân etmelerini ve yeryüzünde bozgunculuk çıkarmamalarını söyledi. Yüce Allâh’ın azâbının çetin, nîmetinin sayısız olduğunu bildirdi.

    Medyen Kavmi İle İlgili Ayetler
    Âyet-i kerîmelerde buyrulur:

    “Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik. Dedi ki:

    «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin! Sizin için O’ndan başka ilâh yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Zîrâ ben sizi hayır (refâh ve bolluk) içinde görüyorum. Ve ben, gerçekten sizin için kuşatıcı bir günün azâbından korkuyorum.»” (Hûd, 84)

    “…Dedi ki:

    «Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabbinizden açık bir mûcize gelmiştir; artık ölçüyü, tartıyı tam yapın! İnsanların eşyâlarını eksik vermeyin! Islâhından sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın! Eğer inananlar iseniz, bunlar sizin için daha hayırlıdır.»” (el-A’râf, 85)

    “…Ey kavmim! Allâh’a kulluk edin ve âhiret gününü bekleyin!..” (el-Ankebût, 36)

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- bu şekilde Medyen halkına hakîkatleri tebliğ ediyordu. Onları kıyâmet gününü ve ilâhî hesâbı tasdîk etmeye dâvet ediyor ve orada fayda verecek ameller işlemeye teşvik ediyordu.

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, bilhassa alışveriş ve ölçüp tartmada yapılan hîleler husûsunda halkını dâimâ îkâz etmekteydi. Ayrıca eğer bu davranışlarından vazgeçip tevbe etmezlerse, kendilerine verilen bütün nîmetlerin geri alınacağına dâir ihtarda bulunuyordu. Allâh Teâlâ, bu kavme pekçok mal ve nîmet ihsân etmişti. Onlar ise tevbe edip şükredecekleri yerde hîle yapıp haddi aşmaya devâm ediyorlardı.

    Şuayp -aleyhisselâm- nasîhatlerine devamla şöyle dedi:

    “Ve ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adâletle yapın; insanlara malları husûsunda haksızlık etmeyin; yeryüzünde fesatçılık çıkararak fenâlık yapmayın!” (Hûd, 85)

    Bundan sonra Şuayp -aleyhisselâm-, ticâretin esaslarını belirledi. Bu, ölçü ve tartıyı tam tutmak ve normal kâra râzı olmaktı. Normal kârda, iş ve ticâret emniyeti, Allâh katında da kul hakkına riâyetin yüz aklığı vardı. Şuayp -aleyhisselâm-, öğütlerine devâm etti:

    “Eğer mü’min iseniz, Allâh’ın (helâlinden) bıraktığı (kâr) sizin için daha hayırlıdır. Bununla birlikte ben üzerinize bir bekçi de değilim.” (Hûd, 86)

    “Yâni yaptığınız kötü işlerden dolayı size cezâ veremem ve sâhip bulunduğunuz nîmetlerin, nankörlüğünüz sebebiyle elinizden çıkmasına da mânî olamam! Ben ancak bana bildirileni tebliğ ederim!”

    Şuayp Peygamber’in Daveti
    Yukarıdaki âyet-i kerîmelerde Şuayp -aleyhisselâm-, kavmini şu beş husûsa dâvet etmekteydi:

    1. Tevhîd ve yalnızca Allâh’a ibâdet.

    2. Kendisinin peygamberliğini tasdîk.

    3. Terâziyi tam tutmak, doğru ölçmek; hîle yapmamak.

    4. İnsanların bütün haklarına riâyet. Gasb, hırsızlık, rüşvet, yol kesme vb. açık ve gizli bütün kötü fiilleri terk etmek.

    5. Din ve dünyâ işlerinde fesat çıkarmamak.

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın dâvet ettiği bu beş esas, hulâsa olarak «Hâlık’a tâzîm, mahlûkâta şefkat ve merhamet» şeklinde de ifâde edilebilir. Zîrâ bu ölçü, tevhîd ve peygamberleri tasdîk ile bütün kul hakları ve yeryüzünde fesat çıkarmamak gibi hususları da içine almaktadır.

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın dâveti hayli etkili oldu. Çevrede büyük tesir uyandırdı. İnsanlar gruplar hâlinde ziyâretine geliyor, kendisine îmân ediyor ve bildirdiklerini yerine getiriyorlardı. Allâh’a ibâdet ederek, ticârette doğruluktan ayrılmıyorlardı. Ancak inanmayanlar da çoktu.

    İnanmayanlar, bu hâle öfkeleniyor, normal kârı az görüyorlardı. Birbirlerini: «Normal kârla kimse zengin olamaz!» diyerek haksızlığa ve bâtıla teşvîk ediyorlardı.

    Azgın kavim, peygamberlerine:

    “Dediler ki:

    «Ey Şuayp! Babalarımızın taptıkları (putları), yâhut mallarımız husûsunda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysa sen yumuşak huylu ve çok akıllısın!»” (Hûd, 87)

    Burada “namaz”dan maksad, dindir. Çünkü namaz, dînin en şümûllü ve en büyük ibâdeti olarak âdeta dîni temsîl eder. Bu bakımdan namaz son derece mühim bir ibâdettir.

    Şuayp Peygamber’in Tebliğ Üslubu
    “(Şuayp) dedi ki:

    «Ey kavmim! Eğer benim, Rabbim tarafından (verilmiş) apaçık bir delîlim varsa ve O, bana tarafından güzel bir rızık vermişse buna ne dersiniz? Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum. Ben sâdece gücümün yettiği kadar ıslâh etmek istiyorum. Fakat muvaffakıyyetim ancak Allâh’ın yardımı iledir. Yalnız O’na dayandım ve yalnız O’na yönelirim.»” (Hûd, 88)

    Şuayb -aleyhisselâm-, bu âyet-i kerîmedeki:

    “Size yasak ettiğim şeylerin aksini yaparak size aykırı davranmak istemiyorum.” ifâdesiyle: “Size ancak yaptığım şeyleri emrediyorum. Eğer sizi bir şeyden men ediyorsam, onu ilk terk eden kişi ben olurum.” demiş olmaktadır.

    Tebliğde bu hassâsiyete sâhip olmak, Cenâb-ı Hakk’ın medhettiği mühim bir haslettir. Aksi şekilde davranmak ise şiddetle yasaklanmış ve zemmedilmiştir. Nitekim son zamanlarında İsrâîloğulları ulemâsı bu kötü huya yakalanmışlardı. Bu sebeple Allâh Teâlâ onlara hitâben:

    “Kitâbı (Tevrât’ı) okuduğunuz hâlde, kendinizi unutup insanlara iyiliği mi emrediyorsunuz? (Yaptığınız işin kötülüğünü) düşünmüyor musunuz?” (el-Bakara, 44) buyurmuştur.

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de, bu hususta şöyle buyurmaktadır:

    “Kıyâmet günü bir adam getirilir ve cehenneme atılır. (Ateşin harâretiyle) karın bölgesinde bulunan bütün muhteviyât (bağırsaklar, böbrekler vs.) dışarı çıkar. Bu adam eşeğin değirmen etrafında döndüğü gibi dönmeye başlar. Cehennem ehli toplanarak:

    «–Ey falan, sana ne oluyor? Sen bize iyilikleri emredip kötülüklerden sakındırmaz mıydın?» derler.

    Adam şöyle cevap verir:

    «–Evet, ben size iyiliği emrederdim, fakat kendim yapmazdım. Sizi kötülüklerden sakındırırdım, ancak onları kendim yapardım.»” (Müslim, Zühd, 51/2989)

    Şuayp -aleyhisselâm- bu ölçüler ışığında bıkmadan usanmadan tebliğine devâm ediyordu. Fakat azgın kavim, Şuayp -aleyhisselâm-’ın bu tavsiye ve nasîhatlerini dinlemediler. Gittikçe azgınlıklarını daha da artırdılar. Hazret-i Şuayp’a, güçlü bir kabîleye mensûb olduğu için herhangi bir kötülük yapamasalar da, O’na îmân edenleri tehdîd etmekten geri kalmıyorlardı. Hazret-i Şuayp bu hususta da onları îkâz etti:

    “Tehdîd ederek, inananları Allâh yolundan alıkoyarak ve o yolu eğip bükmek isteyerek öyle her yolun başında oturmayın! Düşünün ki siz sayıca az idiniz de O sizi çoğalttı. Bakın ki, bozguncuların sonu nasıl olmuştur!” (el-A’râf, 86)

    ŞUAYP ALEYHİSSELAM’IN DİNİ NEYDİ?

    Şuayp -aleyhisselâm-, bütün sıkıntılara rağmen, kavmini hidâyete dâvet etmekteydi. İbrâhîm -aleyhisselâm-’a indirilen Hanîf dîninin hükümlerine göre amel ediyordu. Peygamberliği Şam’a kadar yayılmıştı. Allâh aşkı ile yanan gönüller, O’nu görmek için Medyen’e doğru sefer ediyorlardı. Medyen ahâlîsi de yollarda durup, Şuayp -aleyhisselâm-’ın ziyâretiyle şereflenmek isteyen mü’minlere mânî olmaya çalışıyorlardı. Bu ise şeytana tâbî olmanın açık bir tezâhürüydü. Çünkü şeytan, dergâh-ı ilâhîden kovulunca Cenâb-ı Hakk’a:

    “«And olsun ki ben, onları (kullarını) saptırmak için Sen’in doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra elbette onlara önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım ve Sen, onların pek çoğunu şükredenlerden bulmayacaksın!» dedi.” (el-A’râf, 16-17)

    Medyen Ve Eyke Halkının Helak Sebebi
    Nitekim Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- kavmini;

    1. Yollar üzerinde oturup insanları tehdîd ederek onlara eziyette bulunmaktan,

    2. İnsanların Allâh’a îmân etmelerine mânî olmaktan,

    3. Mü’minleri ve yeni îmân edecek olanları çeşitli şüphelere ve tereddütlere sevk edip dalâlet yoluna saptırmaktan men etmeye çalışıyordu.

    Şuayp Aleyhisselam’ın Son İkazları
    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, kavminin kötü davranışlarına ve isyanlarına üzülüyor, büyük bir sabırla onları cehâlet uykusundan uyandırmak istiyordu. Onları son olarak şöyle îkâz etti:

    “Ey kavmim! Sakın bana karşı düşmanlığınız, Nûh kavminin veya Hûd kavminin, yâhut Sâlih kavminin başlarına gelenler gibi size de bir musîbet getirmesin! Lût kavmi sizden uzak da değildir.” (Hûd, 89)

    Yâni onlar da sizin zamanınıza yakın bir zamanda helâk oldular. Dolayısıyla helâk olanların zamanca size en yakını onlardır. Küfürde, kötülüklerde ve helâki gerektiren şeylerde sizden uzak değillerdi. Bu sebeple helâk oldular. Onlardan ibret almalısınız!..

    “Rabbinizden bağışlanma dileyin; sonra O’na tevbe edin! Muhakkak ki Rabbim çok merhametlidir, (mü’minleri) çok sever.” (Hûd, 90)

    Kavmin ileri gelen müşrikleri, Hazret-i Şuayp’ın bu tekliflerine râzı olmadılar:

    “Dediler ki:

    «–Ey Şuayp! Söylediklerinin çoğunu anlamıyoruz ve içimizde Sen’i cidden zayıf görüyoruz! Eğer kabîlen olmasa, Sen’i mutlakâ taşlayarak öldürürüz. Sen bizden üstün değilsin!»

    (Şuayb):

    «–Ey kavmim! Size göre benim kabîlem Allâh’tan daha mı güçlü ve değerli ki, onu (Allâh’ın emirlerini) arkanıza atıp unuttunuz. Şüphesiz ki Rabbim yapmakta olduklarınızı çepeçevre kuşatıcıdır.» dedi.” (Hûd, 91-92)

    Şuayb -aleyhisselâm-, bu azgın kavmin îmân etmelerinden ümîdini kesince, kavmini Allâh’a havâle etti. Artık yapacak bir şey kalmamıştı. Ancak yine de belki ibret alırlar diye kendilerine ilâhî azâbı hatırlattı:

    “Eğer içinizden bir grup benimle gönderilene inanır, bir grup da inanmazsa, Allâh aramızda hükmedinceye kadar bekleyin! O hâkimlerin en hayırlısıdır.»” (el-A’râf, 87)

    Ancak Medyenliler, yine Şuayb -aleyhisselâm-’ı yalancılıkla suçladılar. Kendisini ve kendisine îmân etmek isteyenleri de, Medyen’den çıkaracaklarını söyleyerek tehdîd ettiler. Artık inananların, kendi içlerinde yaşamalarını tehlikeli bulmuşlardı:

    “Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki:

    «–Ey Şuayb! Ya Sen’i ve Sen’inle beraber inananları memleketimizden çıkarırız veya dînimize dönersiniz!»

    (Şuayb):

    «–İstemesek de mi?» dedi.” (el-A’râf, 88)

    Ve şunları ekledi:

    “Doğrusu, Allâh bizi ondan kurtardıktan sonra tekrar sizin dîninize dönersek, Allâh’a karşı iftirâ atmış oluruz. Dîninize geri dönmemiz bizim için olacak şey değildir; meğer ki Allâh dilemiş olsun. Rabbimizin ilmi her şeyi kuşatmıştır. Biz sâdece Allâh’a tevekkül ederiz. Ey Rabbimiz! Bizimle kavmimiz arasında adâletle hükmet! Sen hükmedenlerin en hayırlısısın.” (el-A’râf, 89)

    Bu âyette Şuayp -aleyhisselâm-, kavminin dînine geri dönme teklîfini reddetmekte, fakat bu işte Allâh’ın dilemesini istisnâ tutmaktadır. Onun bu tavrı, Allâh’ın irâdesine teslîm olmasının bir ifâdesidir. Çünkü peygamberler ve velîler, devamlı olarak Allâh’ın azâbından ve hâllerinin değişmesinden korkarlar.

    Bu sebeple Şuayb -aleyhisselâm- diyor ki:

    “–Allâh’ın dînini bırakıp da sizin dîninize dönmemiz, kabûl edilir şey değildir. Ancak Allâh, bizim helâkimizi dilemişse, bir şey diyeceğimiz yoktur. Çünkü bütün işlerimiz O’nun elindedir. O, dilediğini itâati sebebiyle bahtiyar kılar; dilediğini de günahlarından ötürü cezâlandırır.”

    Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de dâimâ şöyle duâ ederdi:

    “Ey kalblere hükmeden Allâh’ım! Kalblerimizi Sana tâate âmâde kıl!” (Müslim, Kader, 17)

    Her şeye rağmen âsî kavim bir türlü uslanmıyor, kendileri îmân etmedikleri gibi, Hazret-i Şuayb’a îmân eden mü’minleri de hazmedemiyorlardı. Onları kınıyor, sürekli olarak tehdîd ediyorlardı. İnanmak için gelenlerin de önlerini keserek Hazret-i Şuayb’ı kötülüyorlar, onları îmân etmekten vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Onların bu hâli âyet-i kerîmede şöyle bildirilmektedir:

    “Kavminden ileri gelen kâfirler dediler ki:

    «Eğer Şuayb’a uyarsanız, o takdîrde siz mutlakâ ziyâna uğrarsınız!»” (el-A’râf, 90)

    Üstten Gelen Korkunç Sayha
    Şuayp -aleyhisselâm-’ın yoldan çıkmış bu insanlara yapacak bir şeyi kalmamıştı. Dedi ki:

    “Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Ben de (vazîfemi) yapacağım! Rezîl edecek azâbın kime geleceğini ve yalancının kim olduğunu yakında öğreneceksiniz! Bekleyin! Ben de sizinle beraber bekleyeceğim.»” (Hûd, 93)

    “Emrimiz gelince, Şuayb’ı ve O’nunla beraber îmân edenleri tarafımızdan bir rahmetle kurtardık; zulmedenleri ise korkunç bir gürültü yakaladı da yurtlarında diz üstü çökekaldılar.” (Hûd, 94)

    Bu durum, diğer bir sûrede şöyle tasvîr edilir:

    “Derken o şiddetli sarsıntı onları yakalayıverdi de yurtlarında diz üstü çökekaldılar. Şuayb’ı yalanlayanlar, sanki yurtlarında hiç oturmamış gibiydiler. Şuayb’ı yalanlayanlar, ziyâna uğrayanların ta kendileridir.” (el-A’râf, 91-92)

    Böylece Medyen halkı, sapıklık, hîlekârlık, haksızlık, Allâh’a ve peygamberine isyan vs. çirkin amellerinin cezâsını bulmuş oldular. Bu cezâ, zâlimlerin kaçınılmaz bir sonuydu ve zâlimlere acınmazdı:

    “(Şuayp) onlardan yüz çevirdi ve (içinden) dedi ki:

    «Ey kavmim! Ben size Rabbimin gönderdiği gerçekleri duyurdum ve size öğüt verdim. Artık kâfir bir kavme nasıl acırım!»” (el-A’râf, 93)

    “Sanki orada hiç barınmamışlardı. Biliniz ki, Medyen kavmi de Semûd kavmi gibi (Allâh’ın rahmetinden) uzak oldu.” (Hûd, 95)

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın kavmi de Semûd kavmi gibi nasîhat dinlemedikleri için korkunç bir ses ve gürültü ile helâk olmuşlardır. Bunların cezâlarının aynı olması, kötü ahlâk bakımından birbirlerine benzediklerine işârettir. Nitekim Allâh’ın rahmetinden uzak olmaları için her iki kavme de aynı bedduâ edilmiş ve Medyen kavmi bu hususta Semûd kavmine benzetilmiştir.

    Semûd kavmini altlarından, Medyen halkını üstlerinden gelen bir sayha helâk etmiştir. Böylece onlar, Allâh’ın rahmetinden uzak olarak iki âlemin de hüsrân ve azâbına dûçâr olmuşlardır.

    EYKELİLER KİMDİR?

    Eyke, sık ormanlık demektir. Coğrafî olarak bu yer, Kızıldeniz sâhilinden Medyen’e kadar uzanan bölgenin adıdır. Burada yaşayanlara da Eykeliler denmiştir.

    Şuayp -aleyhisselâm-, Medyenliler gibi her türlü zenginlik, bolluk ve nîmetler içinde yaşayan, ancak tevhîd ve hidâyetten ayrılmış bulunan Eykeliler’e de doğru yolu göstermekle vazîfelendirilmişti.

    Eykeliler de tıpkı Medyen halkı gibi Şuayb -aleyhisselâm-’ı yalanladılar.

    Eyke halkı İle İlgili Ayetler
    Allâh Teâlâ âyet-i kerîmelerde şöyle buyurur:

    “Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla suçladı.” (eş-Şuarâ, 176)

    “Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler.” (el-Hicr, 78)

    “Şuayb onlara şöyle demişti:

    «(Allâh’a karşı gelmekten) sakınmaz mısınız? Bilin ki ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allâh’a karşı gelmekten sakının ve bana itâat edin! Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi verecek olan, ancak âlemlerin Rabbidir.” (eş-Şuarâ, 177-180)

    Allâh’ın peygamberleri, insanların karşısına iki sıfatla çıkıyorlardı:

    1. Onlardan hiçbir ücret ve menfaat istemiyorlar, ecir ve sevaplarının Allâh’a âit olduğunu bildiriyorlardı.

    2. Bütün herkese bir üsve-i hasene, yâni bir fazîlet örneği oluyorlardı. Onların sözleriyle yaşayışları arasında tam bir mutâbakat vardı.

    Bu iki sıfatın ehemmiyetine Yâsîn Sûresi’nde de dikkat çekilmektedir. Habîb-i Neccâr, “Ashâb-ı Karye”yi dâvete gelenler hakkında kavmine:

    “Ey ashâb-ı karye! Size gelen bu kimseler, sizden bir ücret istiyorlar mı? Bu insanlar hidâyet üzere (üsve-i hasene) değiller mi?

    Mâdem bu kimseler sizden bir ücret istemiyorlar, hidâyet ve istikâmet (yâni fazîletli bir hayat) üzeredirler, o hâlde siz de kendilerine itâat edin!” diyerek onları akl-ı selîme dâvet ediyordu.[1]

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, Eykelilere nasîhatine şöyle devâm etti:

    “Ölçüyü tastamam yapın, (insanların hakkını) eksik verenlerden olmayın!

    Doğru terâzi ile tartın!

    İnsanların hakkı olan şeyleri kısmayın! Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın!

    Sizi ve önceki nesilleri yaratan (Allâh)’a karşı takvâlı olun!” (eş-Şuarâ, 181-184)

    “Onlar şöyle dediler:

    «Sen olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!

    Sen de, ancak bizim gibi bir beşersin! Bil ki, biz Sen’i ancak yalancılardan biri sayıyoruz.

    Şâyet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten azap yağdır!»” (eş-Şuarâ, 185-187)

    MEDYEN VE EYKE HALKI NASIL HELAK OLDU?

    Kavminin, Allâh’tan cür’etle azap istemesi karşısında:

    “Şuayp (onlara):

    «Rabbim yaptıklarınızı en iyi bilendir.» dedi.” (eş-Şuarâ, 188)

    Allâh’a duâ etti. Onların istemekte oldukları azâbın gelmesi için niyazda bulundu. Âniden sıcak rüzgârlar esmeye başladı. Mavi renkte sinekler türeyip üzerlerine Mûsâllat oldu. Kâfirler çâresiz kaldılar. Havanın sıcaklığı da gittikçe şiddetlendi. İnsanlar, akarsulu, ağaçlık ve gölgelik yerlere kaçıştılar. Fakat harâret günden güne artıyordu. Bu sırada Cebrâîl -aleyhisselâm-, bir bulut getirip şehrin dışında tuttu. Kâfirler bu bulutu görünce, serin bir gölgesi var zannederek hep birden onun altına koşuştular. Hepsi orada toplandığında:

    “Ey Eykeliler! Peygamberinizi yalanlayarak bir türlü gelmez sandığınız acı azâbı tadın! Önünde secde ettiğiniz putlara da söyleyin, eğer güçleri varsa, sizi kurtarsınlar!” diye bir nidâ geldi.

    Kâfirlerin üzerlerine, altına koştukları buluttan ateş ve kıvılcımlar yağmaya başladı. Kâfirlere âit her şey yandı; ağaçlar ve hattâ taşlar bile...

    Âyet-i kerîmede buyrulur:

    “Velhâsıl O’nu (Şuayp’ı) yalancı saydılar da, kendilerini o bulut gününün azâbı yakalayıverdi. Gerçekten o, muazzam bir günün azâbı idi! Doğrusu bunda büyük bir ders vardır. Ama çokları îmân etmezler. Şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak gâlip ve engin merhamet sâhibidir.” (eş-Şuarâ, 189-191)

    Şuayp -aleyhisselâm-’ın peygamber olduğu kavimlerden Medyen halkı, Cebrâîl -aleyhisselâm-’ın sayhası ve zelzele ile; Eykeliler ise gölge sandıkları buluttan yağan ateşlerle helâke dûçâr oldular.

    HELAKTAN SONRA ŞUAYP PEYGAMBER NE YAPTI?

    Şuayb -aleyhisselâm-, âsî kavimlerin helâkinden sonra Medyen’e yerleşti. Bu sırada evlendi ve iki kızı dünyâya geldi.

    Peygamberlerin Hatibi
    Şuayp -aleyhisselâm-, peygamberler arasında “Hatîbü’l-Enbiyâ” diye isimlendirilirdi. Çünkü, kavmiyle gâyet güzel konuşur ve onların suâllerine tam ve iknâ edici cevaplar verirdi.

    Yine Şuayp -aleyhisselâm- çok namaz kılar, kul hakkına ziyâdesiyle dikkat ederdi. Bilhassa ölçü ve tartı âletlerinde hak geçmemesi için elinden geleni yapar, hakkı tevzî ve telkîn etmekte büyük titizlik gösterirdi.

    Çok Gözyaşı Döken Peygamber
    Bir başka husûsiyeti de çok gözyaşı döken bir peygamber olmasıdır. Yaşlılığı esnâsında gözleri iyice zayıflamış, vücûdu da kuvvetten kesilmişti. Birkaç defa gözlerini kaybedesiye ağladı. Cenâb-ı Hak, yine gözlerini iâde edip:

    “–Ey Şuayp! Bu ağlama nedir? Cennet iştiyâkından mı, Cehennem korkusundan mı?” diye vahyile suâl ettiğinde:

    “–Yâ Rabbî! Sen bilirsin ki, ağlayışım ne cennet iştiyâkından, ne de cehennem korkusundandır. Muhabbetin kalbime yerleşmiştir. Bir de endişem vardır: «Cemâlini müşâhede edebilmek!..» Eğer Sana nazar edebileceksem, hiçbir şeye gam yemem...” dedi.

    Cenâb-ı Hak vahyedip:

    “–Sözünde sâdık olduğuna göre cemâlimi seyretmek Sana mübârek olsun ey Şuayb! Bu sebeple kelîmim Mûsâ bin İmrân’ı da Sana hâdim olarak veriyorum!” buyurdu.

    İşte Hakk’a yakın olanların hâli budur. Onlar, ehl-i gafletin zıddına Allâh’ın rızâsını her şeyden evvel düşünmüşler, halkın rızâsını ise en sona bırakmışlardır. Muhabbet-i ilâhiyye kalblerini sardığı içindir ki, iki cihâna da göz ucuyla bile nazar etmemişlerdir.

    Allâh Teâlâ, enbiyâ -aleyhimüsselâm-’ı insanların kalp gözlerini açıp gafletlerini gidermek, onları güzel ahlâk sâhibi kılmak, vecd hâlinde ibâdet ederek vâsıl-ı ilallâh olmalarını sağlamak ve “dâru’s-selâm”a dâvet etmek için göndermiştir.

    Kalp gözü açılmaya müsâid olanlar, terbiye ve irşâd olunmayı gönülden arzu ederler ve hak yolunda ilerlemek için gayret sarfederler. Fakat bunu arzu etmeyen, inat edip tekebbür gösteren, peygamberlerin telkinlerine kulak vermeyen ve yakîn mertebesine varmak istemeyenler, zulmet ve kasvet içinde kalarak fâsıklaşırlar. Nereye gideceğini bilmeyen şaşkınlardan farksız, zavallı durumlara düşerler.

    İşte Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm-, merhametinin şiddetinden dolayı, insanları içinde bulundukları acınacak hâlden kurtarmak için ömrü boyunca kendisini yıpratırcasına bir gayret göstermiş, bu uğurda bütün gücünü sarfetmiştir.

    ŞUAYP ALEYHİSSELAM’IN KABRİ NEREDE?

    Hazret-i Şuayp -aleyhisselâm- Medyen ve Eyke kavimlerinin helâk edilmesinin ardından âhir ömrünü geçirmek üzere kendisine îmân edenlerle birlikte Mekke’ye gitmiş, orada vefât etmiş ve Kâbe-i Muazzama’da Altınoluk’un altına, yâni Hatîm’e defnedilmiştir.

    Aleyhisselâm!..

    Dipnotlar:

    [1] Bkz. Yâsîn Sûresi, 21.

    Kaynak: Osman Nuri Topbaş, Nebiler Silsilesi 2, Erkam Yayınları
  • Ben onun özlemi içindeyken, o başkasına kalp atıyordu...

    Aldatmadım, bağırmadım çağırmadım sadece sevdiğim ve sevdiğim için de bitti, bu hikayenin kahramanını bilmem ama kaybedeni benim...
  • KIZILDENİZ’DEN KÖPRÜCÜK KEMİĞİ’NE UZANAN UMUT


    Küçük pencereden yan tarafa neredeyse bitişik yakınlıktaki eski apartmandan açıkta kalabilmeyi başarmış gökyüzünün aydınlığı , dramatik filtresinin sağladığı görünüme benzer bir ışıkla odaya doluyordu. Yerde annesinin eski penyelerden ördüğü paspas , odanın iki duvarını uçtan uca kaplayan yer kanepesi ,pencere’nin olduğu duvarda ise duş perdesine benzer bir bez asılıydı.

    Arkamı döndüğümde Kar, kumsalda güneşlenen zarif ve beyaz tenli bir kadın gibi sırtüstü uzanmış ,patileri havada tuhaf bulduğum bir his vererek bana bakıyordu.Kar benim kedim olur kendisi..Önceki sahipleri ona Ponçik ismini vermişler ama ben yepyeni başlangıçlar için eskiyi hatırlatan tüm nesneleri kurtulunacaklar listesine dahil ettiğim için ismini değiştirmeyi uygun buldum.Bembeyaz ve kadifemsi tüyleri bana uzun süredir görmediğim kar manzaralarını hatırlattığı için ona Kar demek geldi içimden.

    Kedim bennen yaşamaya başladıktan sonra çok daha iyi anladığım bir şey olmuştu.İnsanlardan bana lütfedilmeyen sevginin bir benzerinin belki daha güzeli ,Kar ile gelip beni bulmuş olduğu gerçeği. Yalnız değildim artık.

    Gece yatağıma uzandığımda ayak ucuma çıkar orada sabahlardı ve gözbebeklerimin tâ içine bakarak suyunun bitttiğini, mamasının azaldığını miyavlayarak anlatırdı.Ben anlardım onun dilinden o da benim onun dilinden anladığımı bilir her seferinde farklı miyavlamaları ile bana kendisini farkettirirdi.

    Herkesin bir hikayesi olmalı diye düşünürdüm başından sonuna kadar anlatmaya değer yaşanmışlıkları..Ama benim hatırladıklarım, yaşadıklarım nedense bir yere bağlayamayacak kadar birbirinden kopuk bir yaşam hikayesiydi.

    Bazen geceleri uyku tutmaz geçmişe dair izlerin içinde kaybolduğumu hissedip saatler geçti zannederken hâla sabah olmadığını az bir zamanda başımı ağrıtacak kadar ne çok şey düşündüğümü farkederdim..Tüm bunları düşünürken kelimelerle mi bir kaç parça sahneden oluşan resimlerle mi düşündüğümü anlamaya çalışırdım.Sanırım daha çok geçmişten bir kaç sahne ,sonra yüz ifadeleri ,gece ya da gündüz,renkler ,sıcak ya da soğukluk..Geçmiş ,zihnimde ,anlamlandıramadığım bir etkileşimle birbirinden farklı nesneleri taşıyan vagonlar gibi istemsizce ardısıra diziliyordu..

    Güzel bir Haziran sabahıydı .

    Annemi Arsuz plajında güneşlenmeye götürmek için harika bir gündü.Annem Gülcihan benim hayatımda tanıdığım tüm kadınlar içinde en zarif gülümseyeni, gözleriyle konuşabilen kızıl elmamdı benim için.Kendimden bile daha çok seviyordum onu.O benim kıymetlimdi.

    Mahallenin kadınlarından alt kattaki komşu Sultan kadın evimize ben denize çıktığım akşamlarda gelir ben denizden dönene kadar annemle hasbihal ederdi.Bazen denize çıkmadığım akşamlar da da bize o nefis yaptığı biberli ekmeklerden getirir, gelmişken tokalı , parmak uçları açık terliklerini kapının önündeki Hoşgeldiniz yazan paspasa çıkartır iki yanına salına salına odaya geçerdi.Tok olsam bile Sultan teyzenin biberli ekmekleri bir efsaneydi bir koşu mutfağa giderdim. Aliminyum çaydanlıkla çay demler musluk borularının hemen üstünde duran boynu bükük zarif lalelerin resminin olduğu ince kare tepsiye şekerlik ve üç cam bardağı yerleştirir odaya geçerdim.Yer kanepesinde başlardı çaylı muhabbet..Birinci katta oturan Suriyeli Halil’in, vatanlarından vazgeçmiş lakin vazgeçemediği pencere camında içtiği çilekli karpuzlu nargilesinden gelen dumanlardan laf açılır,üçüncü katta Arabistan’dan dönüş yapmış ve dört kızıyla yaşayan ağdacı Kadriye’nin becerikli elleriyle cillop gibi yaptığı mahalle kadınlarının kocaları için güzelleştiğini söylerlerdi. Allah affetsin dinimizde kaş almanın günah olduğunu, Allah’ın ’ın yarattığını beğenmemezlik olur mu hiç ama Tülay karısının da gözlerini kapattığında bile gördüğünü söylediği fırça gibi uzamış beyaz kaş kıllarını her gördüğünde istemsizce gülümseyip töğbe Estağfirullah çektiğini söyleyen Sultan teyze almak yerine sarartsalar münasiptir diye fetva verir ama Tülay karısının hiç konuşmayan bir oturuşta üç adam yemeğini midesine indiren kocasının o diken kaşları farketmeyeceğini söylerken gülüşmeler eşliğinde lafı bağlarlar demlikte çay bitene kadar akşam sefası devam ederdi.

    Annem ve Sultan teyzenin birbirlerini anladıkları içlerindeki gelip geçememiş izi kalmışdertlerini, birbirlerinin gözlerinden sözlerinden anladıkları ortak bir alınyazıları vardı.Sultan teyzenin kocası Arabistana Zemzem Tower inşaatında çalışmak için gitmişti gidiş o gidiş bir daha haber alamamışlardı zaten bu şehirde yaşayanların ya kocası ya abisi her evden muhakkak bir erkek Arabistan’a çalışmaya para biriktirmeye giderdi.Sultan teyzenin kocası dönmemişti dönenlerin bazılarının da orada kendine bir eş daha tuttuklarını hac ve umre için gidip gelen eş dost akrabadan duyarlardı ama duyduklarını hesaba alıp kimse düzenini bozmaya cesaret edemezdi.

    Annem Gülcihan diğer kadınlara benzemez bir tarafı vardı ,babam hakkında konuşmayı sevmezdi içinde babama dair nelerin birikmiş olabileceğini bu yüzden tam olarak hiç bir zaman bilemedim.Annem tepeden tırnağına asil ve diğer kadınlardan farklı olarak resim yapmayı çok severdi.Gördüğü güzellikleri suluboyalarla yağlı boyalarla resmetmeyi severdi.Duvarda ilk resimlerinden bir tablo asılıydı koyu lacivert ve gri renklerin hâkim olduğu fırtınalı deniz ortasında dalgalarla boğuşan bir gemi..Bu tablonun karşı duvarında da Kablumbağa Terbiyecisi resminin birebir aynısını yaptığı yağlı boya tablosu..Boyut ve derinlik hataları dikkatle bakıldığında farkediliyordu ama ilk göz ağrısı payesiyle duvarda asılı olmayı hakediyordu.Annem bana karşı her zaman müşfik bir kadın kalmayı başardı tanıdığı herkese karşı başka türlü olamayan insanlar gibi hep iyiydi..O Haziran sabahı annemi Arsuz plajına götürdüm tüm gün kumsalda güneşlendik ve lahana sarmamızı,kavunumuzu acıktığımızda yedik.Termostaki çayımızı yudumlarken çekirdeğimizi çitledik.Denizdeki insan kalabalığı biraz azalınca zıpkınımla kıyıdan çok uzaklaşmadan bikaç kez daldım iki levreği vurup cepliğime yerleştirdim kıyıya yeniden döndüm.

    Denizi çok seviyordum çocukluğumdan beri bu kumsala gelir bazen yüzer bazen şnovkerimle deniz altını seyreder bazen de zıpkınımla avlanırdım.Haftanın iki günü yaz kış demeden akşam ve yatsı o dar zamanda deniz fenerimle ve zıpkınımla Arsuz plajında dalar yakaladığım ahtapotları civardaki Sandal lokantası’na götürür satardım.

    Ben deniz astronotuyum.Duymadınız belki daha önce ama nasıl ki Ay yüzeyinde astronotlar yürüyebiliyor ben de deniz tabanında öyle yürüyebiliyorum.Annemin hastalığı sebebiyle okul hayatım ve kariyerim hiç bir zaman önceliğim olamadı bu nedenle sevdiğim ve yapabildiğim becerilerimi annemden fazla uzaklaşmadan geliştirme yolunu tercih ettim ve yaşadığım şehirde eğitimini alarak deniz astronotu oldum.Diğer bir adı Sanayi dalgıçlığı..Jandarma ve diğer kolluk kuvvetleri ihtiyaç duyduklarında bana ulaşırlar baraj ya da nehirde kaybolmuş insan cesetlerini çıkartmak için bana ulaşırlar.

    Annem parkinson hastasıydı yıllar ilerledikçe titremesi arttı ilaçların yan etkisi çok olduğu için titremesini durduracak doza bir türlü doktor izin vermiyordu,annem giderek içine kapandı ve resim yapamaz oldu ve ben onu böyle görmeye dayanamıyordum.Annem benim kızıl elmamdı.Mutlaka bir yolunu bulmalıydım olmalıydı annem bu hastalığa bu kadar kolay teslim olmamalıydı.

    Doktorumuzun bilgilendirmesi sonucunda beyin cerrahlarının geliştirdikleri beyin pili ile titremeyi kontrol altına aldıklarını öğrendim ve annemi yeniden resim yaparken görebileceğimi düşünüp içim mutlulukla doldu.Beyin pili ve ameliyatın bu kadar pahalı olabileceği sorunu ile karşılaşana dek bikaç saat yüzümde safiyane gülümsemle sokaklarda dolaştığımı hatırlıyorum ameliyat için 500 bin₺ ye ihtiyaç olduğunu öğrendiğimde eminim çocuk gülüşüm ün yerini beti benzi atmış kaygılı yüz ifadem , Arsuz plajına yağmurlu ılık havalarda inen sis gibi gelip yerleşmişti.

    Günlerce gecelerce düşündüm o parayı nasıl bulabileceğimi.Borç isteyeceğimiz ya da bu kadar parayı bize verebilecek varsıllıkta tanıdığımız kimsem yoktu.Bankalara gösterebileceğim bir teminatımda yoktu.Annem bu hastalıktan ölmeyecekti biliyorum ama ben onun resim yaparken yüzündeki huzuru ve tatlı gülümsemesini hiç göremeyecektim.

    Ve bir karar verdim.Kızıldenize dalıp İskenderin sikkelerini çıkaracaktım.İnanılmaz değil mi ?

    Kızıl elmam annem için yapamıcağım hiç bir şey yok .Benim gibi Sanayi dalgıcı bir arkadaşım daha var Seyfullah,benim Arsuz plajı dalmalarımdan beri çocukluk arkadaşım.Seyfullah bir Çin gemisinde Sudan petrollerini Çin’e taşıyan bir Uzakdoğu şirket gemisinde sanayi dalgıcı olarak çalışıyordu iki yıldır..Gemi Kızıldeniz’den yola çıkıyor Basra Körfezi’nden Hint Okyanusu’na çıkarak Çin’e taşıdığı petrolü ulaştırıyordu.Seyfullah ın işi deniz yolculuğu boyunca gemideki olabilecek hasar ve tamir işleri için suyun altında çalışmaktı.Su altı işiyle uğraşanların çokça karşılaştığı ve duyduğu şeylerdir değerli arkeolojik buluntuların bi şekilde meraklılarınca derinliklerden çıkartılıp asıl değerinden oldukça aşağı bir fiyatla sonradan müzayedelerde fahiş fiyatlarla koleksiyonculara görücüye çıkacak zamanda satılması.

    Başka yolum kalmamıştı neden böyle bişey yapacaktım her şeyden önce annem hayatım pahasına olabilecek bu çabaya şu dünyada değebilecek yegane tanıdığım ve sevdiğim insandı ve benim de tamamlanmış anlatılmaya değer bir hikayem olacaktı.Bu düşünceler kafamın içinde durmadan dönerken Seyfullah ile bağlantıya geçtim ve Sudan petrollerini Çin’e taşıyan şirket gemisinde çalışabilmek için tüm işlemleri tamamladım.

    Planıma göre Kızıldeniz’den her geçişimizde fırsata dönüştürdüğümüz zamanlarda Kızıldeniz’e dalacaktım İskenderin sikkelerini bulmak için.

    Büyük İskender,Asya fatihi Mısır’ ı fethetmeye geldiğinde hazinelerini taşıyan gemilerin gömüldüğü ,dar ve tehlikeli ,türlü fırtınalarla dolu,keskin mercan kayalıklarına ev sahipliği yapan Kızıldeniz.Diğer tüm denizlerden daha tehlikeli ,daha tuzlu..Bu yüzden İskender’in sikkeleri Kızıldeniz’in derinliklerinde gömülüydü hâla.

    Tüm ekipmanlarımı hazırladım.Buddy bıçağım ,su altı fenerim..Diğer ekipman parçaları zaten gemide bulabileceğim malzemelerdi,aliminyum tüpler,kurşun ağırlık bloklar...

    Planı eksiksiz yapacaktım İskender’in sikkeleri bir efsane değildi ve yakın zamanda Gazze’nin balıkçıları bikaç sandık bulmuşlar arkeologlara teslim edilmesine rağmen bilinmeyen bir sebeple sikkeler ortadan kaybolmuştu .Üzerinden çok zaman geçmeden buluntu sikkeler bir müzayede satışa çıkmıştı.Bu işler böyle yürüyordu belki arkeolog bilinçli bir ihmal neticesinde sikkeleri kaptırıyordu müzeden..Koleksiyoncular arasında bu tarihî zenginlikler için akılalmaz büyüklükte paralar dönüyordu benimse ihtiyacım olan para bu tarihi eser kaçakçılarının sahip olduklarının yanında devede kulak kadardı.

    Yapmaya kalkıştığım iş tehlikeliydi belki vurgun yiyip bir daha sağ çıkamayacaktım suyun yüzeyine.Sanayi dalgıçlığı eğitimlerinde tanıştığımız asıl işi galericilik olan bir abimiz vardı.Selçuk açıklarında birkaç arkadaşı ile bir batığa dalmışlar Çaka beyle çarpışan Bizans gemisi batığı.. Su yüzeyine çıkmayı başardıktan birkaç dakika sonra sol kolu uyuşmuş ağzından köpükler çıkmaya başlamış arkadaşları kalp krizi geçirdiğini o anda anlamışlar ama kıyıya çıkartana kadar çoktan ölmüş.Seyfullah da cenazesine katılmış bir kaç gün sonra mezarını ziyarete gittiğinde mezar üstündeki topraktan ceset kokusu geldiğini anlamışlar mezarı toprakla doldurmayı beceriksizce yapanlara sağlam küfürler ederek toprağı yeniden düzlediklerini anlatmıştı.

    Ben de böyle bir akibeti yaşayabilirdim.Ama yapmazsam birbirine benzer günler eşliğinde bir hikayem olmadan yaşayıp gidecektim.Kendime güveniyordum Sanayi dalgıçlığını yapan sayılı beceri sahibi meslek erbaplarından biriydim.Kamp dalışlarımı defalarca Nil Nehri’nde yapmıştım.Kızıldeniz ,Firavun ve ordusuna mezar olduğu gibi ben de bir daha gün yüzü göremiyebilirdim.Annemden kızıl elmamdan başka varlığım yoktu.Annem olmadan onun gülümsemesini görmeden nasıl yaşanır hayal edemiyordum.Herhalde tatsız tuzsuz bir hayat olurdu.Kızıldeniz’e gitmeden önce Sandal Lokantası’nı işleten Şifa ve annemden başka kimsem yoktu.Şifa ile arkadaşlığımdan kimsenin haberi yoktu.Hayatımda tanıdığım ve sevdiğim iki kadın da zayıf erkekleri çok sevmiş ve ilk genç kızlık hayalleri ziyan olmuş kadınlardı.Eğer Kızıldeniz’den sağ çıkmayı başarabilirsem Şifa’yı annemle tanıştıracaktım.

    Düşündüm de annemin bu rahatsızlığı artmasaydı Şifa benim dünyamda kuytu köşem olarak kalacak ve varlığını devam ettirecekti.Sevdiklerimizi kaybetme tehlikesi baş gösterdiğinde herkesin hayatını yeniden şekillendirecek kararlar alma noktasına gelmemiz tuhaftı.

    İskenderin sikkeleri Kızıldeniz’in derinliklerinde keskin mercan kayalıklarının altında gizlenmiş beni bekliyordu hissediyordum.

    Güzel bir Haziran sabahıydı.Şifa ve ben annemi, tekerlekli yatağıyla hastane koridorunda doktorumuz eşliğinde ameliyat odasına kadar götürdük.Annemi kızıl elmam seni çok seviyorum diyerek ameliyat odasına uğurladık.Annem koridor boyunca giderken bir kez daha mercan kayalıklarının neye benzediğini anlatmamı istedi.Yüzlerce çeşit su altı canlısının ,dünya üzerine nazaran çok daha fazla rengarenk kayalıklar içinde yüzdüğünü anlattım.

    Annem zihninde fırçasına yedirdiği rengarenk boyaları tabloya sürmeye başlamıştı çoktan..


    Gülcan/İlk Öykü Deneme
    27 Ocak 2020