• Alfabe artık 28 harf, “O” şimdi asker! (Ultra ultra İğrenç)
  • Böyle rahat uyumam büyük bir şans yavrum, ileride, büyüdüğün zaman, uykusuz geçireceğin günler de olacak... O uykusuz geceler herkesin başına gelir, kimse kurtulamaz. Ama daha vakit var o günlere. Şimdi uyu, rahat uyu yavrum, güzel rüyalar gör...
  • 208 syf.
    ·Beğendi·10/10
    *spoiler içerir*

    Cani Hitler, en güçlünün ayakta kalma ideolojisi uğruna binlerce insanı toplama kamplarında katlettirmiş, genç yaşlı, zengin fakir demeden tarihin tozlu sayfalarına ırkçılığın resmini, döktüğü kanlarla, yaktığı canlarla resmetmiştir. Tarihin kara kaplı geçmişine tanık olacağımız en güzel eserlerden birisi “Çizgili Pijamalı Çocuk”tur.

    Çocuk kitabı kategorisinde olan fakat yetişkinlerin de muhakkak okuması gereken önemli hikayelerin başında geliyor. Gelin birlikte kitabımızı kısaca tanıyıp yorumlayalım.

    Çizgili pijamalılardan Schumer, Polonya’da Autwitz toplama kampına düşen çocuk esirlerden sadece birisidir. Ölü ruhunu yarı yaşayan bedeninde canlandırmaya çalıştıkça eksilen, oldukça cılız, 9 yaşında mutsuz bir çocuktur. 15 Nisan 1934’te dünyaya gözlerini açar ve koca bir hiçliğin içine sürüklenerek gelir. Tesadüf odur ki, Bruno da Schumerle aynı gün doğar.
    Bruno Berlin’de yaşamakta fakat Nazi güçlerine bağlı bir asker olan babasının terfi almasından dolayı Auswitz yakınlarında bir eve taşınırlar. Bruno bu durum karşında hiç hoşnut olmaz ve sürekli eski evlerine gideceğine dair hayaller kurmaya başlar. Fakat bu uzun sürmez. Bir gün keşif yapma amacıyla gizlice evden çıkar ve dikenli tel örgüleri görünceye dek yürümeye devam eder. O da ne? Yaşıtlarında bir çocuk. Bunca zamandır arkadaşlarından ayrı ve yalnız zaman geçiren Bruno bir arkadaş bulmanın sevinciyle sessizce dikenli tellere doğru yürür ve Schumer ile tanışır. Bazı günler her zaman yaptığı gibi gizlice evden çıkıp arkadaşının yanına gider ve bunu 1 yıl sürdürür. Tâ ki eski evlerine tekrar döneceklerini öğrendiği güne dek. Bunu Schumer’e söylemek güç olacaktır.
    Ama Schumer’in de Bruno’ya söyleyeceği kötü bir haber vardır. Babasının kaybolduğunu ve onu hiçbir yerde bulamadıklarını söyler. Bunun üzerine Bruno dikenli tellerin diğer tarafına geçecektir. Son kez bir maceraya atılmak, keşif yapmak isteyen iki çocuk sonraki gün için sözleşirler.
    Bruno sözleştikleri saatte tellerin altından sürüklenerek geçer ve bunca zamandır karşısında olduğu Schumer’in şimdi tam da yanındadır. Koşarak babayı aramaya koyulurlar. Fakat beklenmedik bir olay gelişir ve Bruno bir daha dikenli tellerin diğer tarafına asla geçemez. Böylelikle iki arkadaş sonsuza dek birlikte olurlar.

    Bazı yetişkinlerin kararları, çocukların sonlarını düşünmeden ve nasıl etkileneceklerini bilmeden atılmış bencilce adımlardır. Savaşın karanlık gölgesi çocukların üzerine bir çığ gibi düşer her defasında. Kitapta da anlatılan ötekileştirmeyi, insanları insan kategorisine sokmadan ayrıştırmayı görmemek imkansızdır. Holokost milyonlarca masuma yapılan planlı bir katliamdır. Naziler, Yahudileri “asalak haşarat” olarak görmüş, dünya üzerinden büyük bir nefretle silmek istemişlerdir. Ve Yahudi ırkının kökünü kurutmayı bir hak olarak görmenin yanı sıra sorumluluk olarak görmüşlerdir.

    Çizgili Pijamalı Çocuk” için bir çocuk kitabı demek zor geliyor bana. Okurken tarihin penceresinden Yahudi soykırımını izlemek, Führer’in benzersiz ırk ideolojisine bağlılığından binlerce insanı yok ettirmesini gözlemlemek acı bir deneyimdi benim için. Sırf ırkından dolayı dışlanan, hor görülen ve acı çektirilen masumların hikayelerini kıyısından izlemek bile oldukça kötü hissettirdi. Birisi Alman diğeri Yahudi bir çocuğun dikenli tellere aldırmadan birbirlerine sıkıca bağlandıkları ve korkusuzca dost oldukları anlarda ise içimin ısındığını hissettim.
    Çizgili Pijamalı Çocuk, duygu geçişlerini mükemmel şekilde yansıtarak bizi o zamanlara götürüyor. Zamanın akışına darbe vuran acı çığlıkları sessizce haykıran çocuklar bu hikayenin en masumları oluyor. Hikayenin içinde, dışında, sonunda, başında hep bir tarafında kendinize ait bir yer bulacaksınız.
    Okumanızı ve filmini seyretmenizi içtenlikle tavsiye ederim. Yazımın sonunu kitaptan en sevdiğim cümle ile bitireceğim.

    “Buraya isteğim dışında getirildin, tıpkı benim gibi. Eğer bana sorarsan hepimiz aynı gemideyiz ve gemi su alıyor.” (Sayfa 58)

    Kitaplarla kalın…
  • 412 syf.
    ·2 günde·Beğendi·9/10
    Merhaba arkadaşlar. Bugün oldukça ses getiren bir kitaptan bahsedeceğiz. Siyaseti benim gibi sevmeyen birinin bu kadar derin bir siyasete giriş yapması biraz acayip olsa da demokrasiye ve gerçekleşeceğine inanmayan bir demokrat olduğum için aslında pek gariplik bulmuyorum. :)
    Şimdi şaka bir yana aslında siyasetin ne kadar “GEREKSİZ” ve “DEĞERSİZ” olduğunu bir kere daha gördüğümü ve anladığımı belirtmeliyim. Bunu zamanında da söylemiştim ama inandıramamıştım ve fırsat varken gene söyleyeceğim. Hepimizin yıllanmış, şarap, gibi arkadaşlarını bile bir kalemde sildiği bu siyasetçiler varya hani, mecliste oturup beraber yemek yiyorlar. Yediğimizin içtiğimizin fiyatını dahi polemik edip daha sonradan o kadar ucuza o kadar çeşitli yemekleri beraber yiyorlar ki. Yani değmiyor dostlarım, o yüzden o onu yazmış bu bunu yazmış, işin aslı siz dostluğunuza bakın. 20 sene sonra birlikte ihtiyarlığa attığınız adımı kutlarken -inşallah- dünya o siyasetçilere de kalmayacak. Bunu siz de biliyorsunuz, birbirinizin gönlünü kırmayın. Lütfen.
    Şöyle bir kitaba baktığımızda yetişme döneminden, okul dönemine, çocukluktan gençliğe hatta aile künyesinin bile incelenerek başlandığı, biraz hakaretvari olsa da incelemesinde büyük emeğin bulunduğunu farkettiğiniz bir giriş ile başlıyoruz.
    Hemen ardından DİN konusuna vurgu yapılıyor ki, artık ben bu konudan sıkılmaya başladım. Efendim, işte bir taraftan bir grup çıkıyor biz dinimizi yaşamadık diyor, diğer taraftan aynı devirde hafız olarak yetişenler var, beri yanda din düşmanları köşede din nedir onu bilmeyenler. Yahu önemli olan insanlık. Ve bırakın da kim neye inanmak istiyorsa lütfen ona inanın. Elhamdülillah Müslümanız, öyle kalalım. Herkes birbirine saygı göstersin. Yok işte o onu kullandı, bu bunu kullandı derken hep aynı şeyleri sürüyorlar önümüze be. Ben önemli olanın AHLAK olduğuna inanıyorum ve bu fikrim değişmeyecek! Kendim, DİN üzerine kitap yazıp aynı şeyleri söylesem dahi önemli olanın AHLAK olduğunu söyleyecek ve kendi kendimi dahi inkar edeceğim. Ahlak benim için işte bu kadar mühim. Hepimiz için de.
    Bir diğer sinir olduğum konu ise Türkçe Ezan ve Kur’an. Bu konuda şöyle diyelim zaten herkes istediğini yapma hakkına sahip. Hatta öyle ki Almanya’da mı bir yerde protesto yapıp Kur’an’ı Kerim yırtan bir saygısız kadın dahi vardı. Yıllardır ülkeyi kutuplaştırmak isteyenlerin üzerine geldiği konu da bu mesele. Ben diğer kutsal kitaplara hem orijinalinden hem de manasından baktım. Misal, Latince bir incilin şiirsel dili çok hoşunuza gidecek ama anlamadığınız için Türkçe okumak isteyeceksiniz. Kur’an’ı Kerim de Arapça okunduğunda oldukça hoşa giden bir ahenk oluşturuyor lakin Türkçe manasını da okuyup anlamazsak olmuyor. Ne söylendiğini insan çok merak ediyor? Ya çok beğendiğimiz yabancı şarkıların bile sitelerden Türkçelerine bakıyoruz bunlar ne söylüyor diye. Bu muhabbeti bu kadar büyütmenin bir anlamı yok ki. Ezan konusunda da bu zamana kadar böyle olmuş, Türkçe denenmiş Millet bunu beğenmemiş. Arapça istemiş. Polemiğe gerek yok ki, hani önemli olan milletin istediğiydi. Çıkıp okunmasın, rahatsız ediyor demek falan tabi çok yanlış. Geçenlerde ünsüz bir sanatçının yaşlı bir adama yaptığı saygısızlığı, ona el kaldırması ve şiddet uygulamasını unutmadık, bir de yetmedi ezan mı okuyorsun falan dedi. Böyle bir düşmanlık ve saygısızlık ben hiçbirimize, hele bu siteyi kullanan, belli bir zeka düzeyine ve okuma oranına sahip kardeşlerime ve kendime asla yakıştıramadım. Bunları tartışmak bile ne kadar üzücü.
    Yazara katılmadığım bir diğer konu ise devrimciler üzerine yazmasıydı. Özellikle aralarında birine beni de oldukça benzetirler. Bulunduğum yerden döndüğümde yeni resimler çekildiğimde birini de sitemize yüklemeyi düşünüyorum, o zaman bu konu daha da aydınlanacaktır tabi ama şunu söylemeden edemiyorum işte. Bir devletin askerine, polisine kurşun sıkılan hiçbir dava haklı olamaz. Sebep ne olursa olsun. Polisin, askerin sıktığı haklı oluyor ama, demişti bir arkadaşım üniversite zamanında. Ona da açıklık getirmek isterim. Bir ebeveynsiniz yahut ebeveynleriniz bir asker, polis ailesi olsun. Sizlere yahut çocuklarınıza kurşun geliyor ve vefat ediyorlar yani şehit oluyorlar. Ne düşünürsünüz? Ayrıca burada tacizci, tecavüzcü, üniforma içine gizlenmiş alçakları buna dahil etmiyorum. Onlara yapmak istediğiniz her şeye ben de katılıyorum. Çocuk sevemez olduk! Neyse, eğer Türkiye şimdi bir ülkeye saldırsa bu işgal olur, başka topraklara girdi olur ama kendi çocuklarına, kendi topraklarında kurşun sıkana karşılık verdi mi bazı örgütler hemen ULUSLARARASI HUKUK felan diyorlar, bunu da yemiyoruz artık hepimiz görüyoruz durumları. Hepimizin askere giden gelen bir akrabası var. Özellikle sınırda, sınır ötesinde olanlar daha çok. Bir de onlara sorun da anlatsınlar, özellikle telefonda nişanlısıyla, sevdiğiyle konuşan bir kızın bir patlama sesi duyduğunda hissettiği korkuyu sorun o hanım kardeşlerimize, anlatsınlar. O yüzden askere, polise sıkılan kurşunun hiçbir haklı yanı yoktur, bunu asla kabul etmeyeceğim. Buna devrimcilik adı vererek devrimi kötülemek de büyük bir yanlış aslında. Neyse.
    Evet geliyoruz en önemli konulardan birine. Bedelli Askerlik. Herkes tutturmuş bir bedelli yapacağım derdine, birileri de çıkarmış bedelli askerlik derdi. Biliyorum, belki itiraz edeceksiniz işte doktorum, öğretmenim, evliyim belki de çok zenginim diye ancak o öyle olmuyor işte. Nasıl mı? Sizlere 04 Temmuz 1920 tarihli, Kurtuluş Savaşı ve sıkıntılarının olduğu dönemde dahi gündeme gelen ve net bir cevap niteliğindeki belgeyi erinmeden yazacağım buraya. Bu yazıyla aslında şu mesajı da vermiştir: “Köylü, parasını verip cepheye gitmeyen eşraf için savaşmak istemiyor.”
    Belge: Dediler ki, “bedel-i nakdiyi kabul etmek, millet arasında sınıf tefrik (ayrıkçılık) eylemektir. Bütün milleti vazife-i vataniye ile tavzif ederek sevk etmek daha ziyade samimiyettir, daha ziyade kuvvet bahştir. Binaenaleyh bedel-i nakdiyi kabul etmekten ise, umumunu askerliğe tabi tutmak, umumunu icbar etmek daha muvafıktır.
    Peki, Sadık kardeşim yok mu olumlu bakacağımız yerler. Var. Zaten baştan sona olumlu baktım ben kitabımıza. Yazılarımda her zaman kitaba – kitabımıza şeklinde ayrım yaparak konuşurum. Bu kitap büyük bir eser aslında. Böyle yazıları da kolay kolay kimse kaleme almaya cesaret edemez. Bunu mutlak şartla kabul ediyorum.
    Birçok belge, birçok konuşma ve birçok yazı. Tabi ki sorgulanması gerekenler, bilinmesi gerekenler çok. Ancak tüm bu fikirlere rağmen benim tek bir düşüncem var. Bizim halkımız “Aptal” yahut bazı çevrelerin bazılarına inatla söylediği “Koyun” sürüsü değildir. Eğer %50 gibi bir oy tek başına alınıyor, diğer partiler ittifak yaparak bile buna yaklaşamıyorsa ortada iki durum vardır. Ya iş gerçekten iyi yapılıyordur ve tüm karalamalara rağmen bunlara kimse inanmıyordur ya da gönlümden geçen şu ki yerine seçilecek değerde kimse gözükmediğinden insanlar mecburiyetten destek veriyordur. Benim tek isteğim seçimleri kazananın AHLAK olması gerektiği. Çok mu hayal kuruyorum, çok mu şey istiyorum? İnsanlar evine gittiğinde çorbası kaynıyorsa, aile huzuru varsa bu bana yeter. Bunu kim sağlayacaksa onu desteklemekten onur duyarız.
    Son ve her şeyden önemlisi ise bugün 19 Eylül. Türkiye Cumhuriyeti Gaziler Günümüz. Kutlu Olsun! Allah’a emanet olun, kendinize iyi bakın, esen kalın efendim..
  • Halide Edip Hanım, Ruşen Eşref Ünaydın ve Binbaşı Kemal Bey otomobille Adala'ya yetişmeye çalışıyorlardı. Binbaşı birden, şoföre, "Dur!" diye bağırdı.
    Araba yavaşlayıp durdu. Binbaşının dikkatini esir bir Yunan subayını geriye götüren bir asker çekmişti. Yunan subayı eşeğe binmişti. Asker yayaydı. Asker binbaşıyı görünce selam verdi. Yunan subayı eşekten indi. Hasta suratlı biriydi.
    "Kim bu?"
    "Bir esir."
    "Nereye götürüyorsun?"
    "Geriye. Alay karargahına."
    Binbaşı kızdı:
    "Ulan sen bunun seyisi misin, hizmet eri misin? Hayvana sen bin, o yürüsün."
    Asker, üçünün de yüreğini titreten bir iç temizliğiyle, "Hiç olur mu komutanım.." dedi, "..o şimdi ocağından kopmuş bir gurbet adamı. Misafir. Bana emanet."
    Binbaşı gözlerinin dolduğunu belli etmemek için başını çevirip şoföre, "Yürü!" diye bağırdı.
    Araba hareket etti. Asker selam durdu. Sonra Yunan subayına eşeğe binmesini işaret etti:
    "Haydi bin çorbacı. Akşam karavanasına yetişelim. Aç kalma."
    Yola düştüler.
  • " Dağda beş yüz tane eşkıya vardı, eşkıya vardı da aldırmıyordu hükümet. Neden? O eşkıyalarda insanlık yoktu. Şimdi bir tek İnce Memed için bak bak, dağı taşı asker almış. "
  • “Bizlere de anlatıldı. Bir katliam yaşandı, çoluk çocuk, silahlı silahsız demeden bir katliamdan geçirildi, nettir açıktır. Ama hiçbir gerekçe, çaba, çocuğun öldürülmesini haklı kılamaz, her ne sebeple, her ne gerekçeyle olursa olsun. Yani dedem şunu söylerdi:... -biz diyorduk abartıdır, bu kadar olmaz diye düşünüyorsun mantığınla ama maalesef yaşanmış bir şeydir- ... Dedemler beş kardeştir. Dedemin 3 kardeşi şu Munzur vadisi ile hemen şehir merkezinin çıkışından 2 km ötede Anafatma Hanım denilen bir yerde, orda yaşıyorlar. Tabi Munzur Çayı hemen evlerinin önünden geçiyor, gece Munzur Çayı’ndan karşıya geçiyorlar. ‘Karşıya geçerken, cesetlere basa basa gidiyorduk, su bayağı azalmıştı’ diyor. ‘Yukardan cesetler geliyordu, insan cesetleri Munzur’a atılmış.’ ... Ve yine anlatırlardı, örneğin bu katliamdan öldürülme korkusuyla dağlara kaçarak mağaralara sığınan köylülerden silahsız kız, genç, kadın, yaşlı demeden sığınma yeri arıyorlar, ölümden kaçarcasına. Bebeklerin ağlamaları sonucu asker bir ses duyar, bizim yerimizi tespit eder diye bebeklerin ağızları kapatılıp bu şekilde boğulan bebekler de olduğu söyleniyor… ’38’de Dersim’de bu acılar yaşandı, ama halen Dersim’de ben bu acıların yaşandığı kanısındayım. Hâlâ operasyon oluyor, hâlâ ormanlar yanıyor, hâlâ dağ taş bombalanıyor, hâlâ gözaltında kayıplar oluyor, hâlâ insanlar kayıp… Yani Dersim isyanı deniyor, bizi bize anlattılar. Bize söylenen yanlış, isyan değil aslında, isyan diye bir şey yok. Bakın şimdi 1937, Cumhuriyet 1923’lerde kuruldu[ktan sonra] 15 yıl geçiyor, devlet hâlâ Dersim’e giremiyor. Nasıl giremiyor? Şimdi devlet diyor ki, ‘Ben tek tip yaratmaya çalışıyorum. Tek inanç ve tek dil.’ Diyor ki, ‘Dersim’i hizaya getirmek lazım. Dersimli okşanmakla yola gelmez.’ Bunu kim söylüyor? Bakın o dönemdeki, 1920’lerden sonraki, Cumhuriyet kurulduktan sonraki Türkiye Büyük Millet Meclisi arşivleri eğer incelenirse, orada İsmet İnönü’nün, orada cumhurbaşkanının, orada Celal Bayar’ın, orada müfettiş Abdullah Alpdoğan’ın, bütün bunların hepsinin ayrı ayrı adları var. Şimdi bunlar gelip, bölgede çeşitli şekillerde gözlemlerini, izlenimlerini raporlaştırarak ve bu raporlar üzerinde mecliste bir tartışma sonucu Dersim’de böyle bir askeri bir harekâtın düzenlenmesinden başka bir yolunun olmadığını ileri sürüyorlar. Mesela dedem, babam anlatırdı. Derdi ki, ‘işte aslında aşiret ağaları devletin dediğini yapmış olsaydı belki bu kadar katliamı görmezdik.’ ‘Nasıl, dedim ‘baba?’ Diyor ki, ‘İşte dediler ki, gelin size başka yerde köy verelim, Elazığ’da, Malatya’da, Elazığ’dan öteye Kayseri, Adana’ya, işte ova yerlerinde, Batman... Çocuklarınızı getirin bize, yatılı okulda okutalım, bu cahillikten sizi kurtaralım.’ Şimdi bunun amacının buradaki halkı aydınlatmak, buradaki halkın okumasını sağlamak olmadığının, bu dönemdeki isyancı denilen aşiret liderleri ağaları bilincindedir. Yani bizim çocuklarımızı getirip uzaklaştırmak anlamında… Şimdi toplum genelde diyor ki, işte Fevzi Çakmak ya da İsmet İnönü, işte birkaç isim sayarlar, bunlar aslında olmasaydı Dersim kökten kararırdı. Kurtarıcı olarak görüyorlar. Tabii bunlar empoze edilmiş ya da beyne yerleştirilmiş şeyler. Bence bunun gerçeklik payı yoktur. Niye yoktur? Çünkü demin bir belge okudum. Aslında zaman zaman basında bu tip belgeler, belgelerin fotokopileri, resimleri çıkıyor. Kimin Dersim hakkında nasıl rapor yazdığını, İsmet İnönü de dahil olmak üzere başta belirttim. Bunların hepsinin sunmuş oldukları raporlar, hepsi ortaktır. Ortak bir fikirde buluşuyorlar…”
    Şükrü Aslan
    1964’te doğan, baba tarafının Alan aşiretinden, ailesinin Kırmanc-Alevi olduğunu belirten ve A.A. Bey, Tunceli’de bir kamu kuruluşunda tekniker olarak çalışıyor.