• 141 syf.
    ·2 günde·10/10
    Bir Sabahattin Ali romanını ilk kez elinize aldığınızda sizi sarıcak muhteşem üslubundan habersizsinizdir genelde..
    Ama söylemeliyim ki sira öykülerine gelince hayranlığınız bir kat daha artıcak.
    Bugüne kadar tek inceleme yazmamış olmama rağmen bu kitabi bitirince bu satırlar ansızın dökülüverdi parmaklarimdan..
    Hikayelere gelicek olursak.. O kadar bizden.. O kadar nokta atışı .. Öylesine güzel tahliller yapmış ki Sabahattin Ali .. Nefesiniz kesiliyor. Her biten hikayede durup bir kac dakika olani kabullenmeye çalışıyorsunuz..
    Son olarak benim için bu eserdeki "Bahtiyar Köpek " öyküsünde geçen şu cümle can alıcıdır..
    " Hele cümle âlem bu köpeğin onda biri kadar rahata kavuşsun..bakın ben bir daha acı şeylerden söz açar mıyım! "
  • İdama mahkûm!
    Peki, neden olmasın? "İnsanlar," hangi kitapta okudum bunu bilemiyorum, ama yalnızca iyi şeyler söz eden bir kitapta, "bütün insanlar günü belirsiz bir ölüme mahkûmdurlar," diye bir cümle okumuştum. Peki, o halde, benim için değişen ne vardı ki?
    Benimle ilgili kararın açıklandığı andan itibaren, kim bilir, uzun bir ömür sürmeyi umut eden kaç kişi ölmüştür! Genç olsun, hür ve sağlıklı olsun, kim bilir nicesi Grève Meydanı'nda başımın düşeceği günü beklerken, benden önce dünyaya gözlerini kapamıştır! Kim bilir, şu anda açık havada yürüyüp soluk alan, istediklerini yapabilen nice insan benden önce göçecek bu diyardan.
  • 412 syf.
    ·19 günde·9/10
    Kitap; Bilişsel Devrim, Tarım Devrimi, İnsanoğlunun Birleşmesi ve Bilimsel Devrim olmak üzere 4 genel kısımdan oluşuyor. Öncelikle söylemeliyim ki kitap ; din, dil, ırk gibi konularda önyargıları ve katı tutumları olan okuyucular için pek uygun değildir. Yazım olarak ele alındığında,sade ve anlaşılır bir dil kullanılmıştır. Kitabın içeriğine baktığımızda; çok ilginç ve şaşırtıcı tespitlere yer verilmiştir. Ayrıca çok fazla çizilecek cümle ve paragraf bulunmaktadır. Mesela; “ Deniz kabukları dört bin yıl boyunca tüm Afrika, Güney Asya, Doğu Asya ve Okyanusya da para olarak kullanıldı. 20. yy ‘ın başlarında İngiliz Uganda’sında, vergiler hala bu kabuklarla ödenebiliyordu “
    Bir yerde, Kitap hakkındaki şu yorumu okumuştum; “ Dünya dediğimiz küçük noktada yaşayıp, Tanrıcılık oynayan ve kendimizi tek sanan kibirli hayvanların.” Gerçekten ne doğru bir yorum olmuş :)
    Zaman zaman bazı bölümlerde sıkıldığımı itiraf etmeliyim:) Bunun sebebi okumayı uzun zamana yaymış olmam olabilir:)
    Kitabın son bölümlerine doğru bahsedilen biyolojik yaşam gerçekten ilgi çekiciydi. Bunun dışında Fosforlu Yeşil Tavşan Alba yı ayrıca araştırıp okuyun derim.
    Kitap bittiğinde , başından sonuna kadar kat edilen yollar , yaşanan gelişmeler, gelinen nokta gerçekten müthiş. O zaman şartları ile bakıldığında yapılması imkansız olan her şey neredeyse mümkün olmuş , esas bizleri bundan sonra neler bekliyor ? Daha sakin bir zamanda 2. Okumayı hak eden bir kitap olmuş gerçekten .
    Keyifli okumalar :)
  • Hud Suresi, Ayet 105 -108:

    105. O gün geldiğinde Allah'ın izni olmadan hiç kimse konuşamaz. Onlardan kimi bedbahttır, kimi mutlu.

    106. Bedbaht olanlar ateştedirler, orada onlar her nefeste acıdan inleyip feryat ederler.

    107. Rabbinin dilediği hariç onlar, gökler ve yer durdukça o ateşte ebedî kalacaklardır. Rabbin gerçekten istediğini yapar.

    108. Mutlu olanlara gelince, onlar da cennettedirler. Rabbinin dilediği hariç, gökler ve yer durdukça onlar da orada bir lütuf olarak ebedî kalacaklardır.

    İlgili Ayetlerin Açıklaması:

    Bu âyetler, 103. âyetin "O gün bütün insanların bir araya toplandığı gündür" mealindeki bölümünü açıklayıcı mahiyette olup mahşerde toplanacak olan insanların dünyadaki iman ve amellerine göre oradaki durumlarının ne olacağını, varıp kalacakları yerleri haber vererek o günün dehşetini tasvir etmektedir. Âyetlerin, putperest kavimlerin kıssalarının ardından gelmiş olması dikkate alındığında 105. âyetin putların Allah katında kendileri için şefaatçi olacağına inanan kimselere hitap ettiği anlaşılırsa da âyette genel olarak şefaatçilere güvenip de günahtan sakınmayan kimselerin uyarıldığını söylemek daha uygun olur. Zira o yüce mahkemede Allah'ın izni olmadan ne peygamber, ne evliya, ne melek ne de başka bir güç şefaat edip söz söyleyebilir. (Tâhâ, 20/109; Nebe' 78/38) İnsanlar, dünyadaki iman ve amellerine göre âhirette bedbahtlar ve mutlular olmak üzere iki gruba ayrılacaklardır. 106. âyette dünyada inkarcılıkta ısrar eden bedbahtların âhirette cehennem ateşiyle cezalandırılacakları, 108. âyette ise mutluların yani müminlerin cennet nimetleriyle ödüllendirilecekleri ifade edilmiştir.

    107. âyette geçen ve "gökler ve yer durdukça" şeklinde çevirileri ifadeyi müfessirler iki şekilde yorumlamışlardır:

    a) Bu cümle Arap dilinde mecazi anlamda sonsuzluğu ifade etmek için kullanılır. Buna göre âyet bedbahtların cehennemde ebedî olarak kalacaklarını göstermektedir.

    b) "Âhiretteki gökler ve yer durdukça" demektir. Âhiret sonsuz olduğuna göre bedbahtlar da cehennemde sonsuz olarak kalacaklardır. (Ahiretteki gökler ve yer için bk. İbrahim, 14/48)

    "Rabbinin dilediği hariç" istisnası ile ilgili olarak da müfessirler farklı yorumlarda bulunmuşlardır.

    a) "Allah dilediği takdirde bu ebedîliği bir süre sonra sona erdirecek" demektir. Bu durum cehennemin de sonlu olacağını hatıra getirmektedir.

    b) Allah dilediği kimseleri orada ebedî kalmaktan kurtaracaktır. Bu da bazı müşrik ve inkarcıların cehennemde ebedî kalmaktan kurtulacağı ihtimalini hatıra getirmektedir. (krş. En'âm, 6/128) Şüphesiz ki Allah istediğini yapma gücüne sahiptir; O'nun için hiçbir engel söz konusu değildir; ancak müşrik ve inkarcıları affetmeyeceğini, bunların ebedî olarak cehennemde kalacağını açıkça bildirmiştir. (Nisa, 4/14,116)

    c) Başka bir yoruma göre ise bedbahtlar, günahkâr müminler ve inkarcılar olmak üzere ikiye ayrılır. Bu istisna müşrik ve inkarcıları değil günahkâr müminleri ifade eder. Bunlar belli bir süre cehennemde kaldıktan sonra yüce Allah bunları oradan çıkartıp cennete yerleştirecek, inkarcı bedbahtlar ise ebedî olarak cehennemde kalacaklardır. Bu yorum daha tutarlı görünmektedir. Çünkü müminlerin ebedî olarak cennette, inkarcıların ise ebedî olarak cehennemde kalacaklarını açıkça İfade eden âyetler vardır. (bk. Mâide 5/119; Cin 72/23; bu istisna ile ilgili diğer görüşler için bk. Şevkânî, II, 500)

    Mutlu olanlara gelince bunlar da sonsuz olarak cennette yaşayacaklardır, "Rabbinin dilediği hariç" istisnası bunlar hakkında da mevcuttur; ancak âyetin son cümlesi cennet nimetlerinin kesintisiz olduğunu ve cennete girenlerin oradan çıkarılmayacağını göstermektedir. Bu takdirde istisnanın anlamı nedir?

    İbn Âşûr'a göre bu istisna iki anlamda yorumlanabilir:

    1. Tövbe etmeden âhirete giden müminler bir süre cehennemde kaldıktan sonra Allah merhameti gereği onları bir sebep ve hikmetle affeder ve cennete koyar. Bunlara "cennetteki cehennemlikler" denilir.

    2. Bu istisnadan maksat Allah'ın lütuf ve rahmetinin bir tecellisi olan nimetlerin "ödenmesi gereken şeyler" şeklinde anlaşılmasını önlemektir.

    Bazı müfessirlerse bu istisnayı, "Allah onlara başka bir mükâfat bahşetmeyi istemedikçe" şeklinde yorumlamışlardır. "Allah insanın önünde yeni bir sahne, daha yüksek bir evre açmadıkça (cennette sonsuz olarak kalacaklardır)" şeklinde yorumlayanlar da vardır. (Esed, 447; bk Diyanet Tefsiri, Kur’an Yolu, ilgili ayetlerin tefsiri)
  • 120 syf.
    ·3 günde
    YAZAR HAKKINDA

    Abbas Sayar; 21 Mart 1923'te Yozgat'ta doğdu. Liseyi (1941) Yozgat'ta bitirdi. Yokluk yüzünden üniversiteye gidemedi. Daha sonra Türkoloji öğrenimi yaptı. İstanbul'da yazın çalışmalarına başladı. Sekizi roman, altısı şiir kitabı olmak üzere on dört yapıtı var. Kırk dört yıllık gazetesinde yüzlerce, binlerce başyazı yazdı.
    12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrıldı. Mezarı Yozgat'tadır.

    Gelelim kitaba... (Kitabın içeriğine değineceğim. Lütfen buna göre okuyalım.)

    İlk kez Abbas Sayar'ın bir kitabını okudum ve uzun zamandan beri ilk kez bir kitap bitirdikten sonra yüreğimin sımsıcak olduğunu duyumsadım! Sanki Dorukısrak ile birlikte ayaza bırakılıp yavrusundan, al tayından koparılan bendim. Sanki canavarların ulumaları benim güçsüz bedenimi kuşatmıştı. Sanki ölümle burun burunayken Çılkır'a sevdalanıp yaşama sırtımı yaslamaya çalışan bendim! Her bir duyguyu iliklerime dek duyumsadım.

    Sanki, sanki, sanki, sanki...

    İnsanlar kendini doğanın efendisi ilan edip diğer canlılardan üstün olduğunu düşünseler de ben kesinlikle böyle düşünmüyorum. Biz de salt bir canız ve diğer canlarla birçok ortak yanımız var. Aşkta, savaşta, barışta, yenilgide, zaferde, sevgide birçok birçok ortak yan...

    (Şimdi kitabın sayfalarına akalım...)
    Dorukısrak'ı Hüseyin'in oğlu İbrahim (Üssüğünoğlu İbraam) at güçlü ve gençken kendi çıkarı için sonuna dek kullandı. At yarışlarında onun sırtından para kazandı. Dorukısrak yaşlanınca ise onu kapı dışarı etti. Yılkıya bıraktı. Sıcacık ahırından başka yaşam alanı olmayan Dorukısrak sargın fırtınada, keskin ayazda acaba neler neler yaşayacaktı?Bütün bunlar İbrahim'in zerre umrunda değildi. Onun tek derdi ahırdaki saman eksilmesin. Aman cebinden gitmesin. İbrahim'in şöyle bir düşüncesi daha vardı: Eğer Dorukısrak bahara kadar canavarlara ve satlıcana o güzel canını kaptırmazsa başına bir yular geçirip onu yine ahırına alacaktı. Çünkü köylünün işi gücü için çalışacak hayvan gerekti. Ama şimdi aman samanı eksilmesindi.
    İbrahim'in bu davranışını ailesi onaylamasa bile sesini çıkartamadılar. İçinden kızdılar ve Dorukısrak'ı ahıra almadılar.
    Doru önce anlayamadı ne olduğunu. Defalarca ahırın yoluna düştü. Ahırın kapısına dayandı. Al tayına seslendi. Kişnedi, çığlığını duyurmak istedi. Her seferinde lanet olası İbrahim'in kalın değneği ile karşılaştı ve onca emek verdiği ocağından umudunu kesti. Yollara düştü...

    (İbrahim bana şunu düşündürdü: Acaba onu bu denli duyarsız, duygusuz, paragöz, hırslı ve acımasız yapan yokluk muydu?

    İbrahim sanki bu sorumu duymuş gibi bir yerde şöyle seslendi: "Ben de az gâvur değilim haa... Ben de dinsizim. O beli yumuşak zabını yılkıya bıraktığım için. Emme, kim dinsiz değil? Kim imansız değil? Herkesin yaptığı bu... Ben icat etmedim ya!"

    İbrahim'in kötülüğü toplumdan beslenmişti. Yoksa yokluk içinde bile insan yüreğini varsıl kılabilirdi. Zaman zaman öfkeli olsa da insan kalabilirdi. )

    Yollara düşen Doru'nun yalnızlığını Çılkır'ın yalnızlığı duydu. O soğuk yalnızlıkta birbirlerine sokuldular. Sımsıcak karıştılar. Bir olup zorlukların üzerine yürüdüler. Artık bir eşi vardı Doru'nun tek başına değildi. Derken bir gün karşına başka bir at daha çıktı. Adı Aygır'dı. Gençti, kuvvetliydi. Çılkır'dan daha kuvvetliydi, kurtları boğup atacak kadar kuvvetli. Çılkır'ın üzerine de atıldı. Zavallı Çılkır Doru'nun gözü önünde yenik düştü, gururu incindi. Çünkü Doru Çılkır'ı bırakıp Aygır'ın arkasından yürüdü. Aygır ise kendinden oldukça yaşlı ve çelimsiz olan Doru'nun yüzüne bile bakmadı. Ama onun lideri olduğu sürüye katılmasına da ses etmedi. Çılkır da daha sonra bu sürüye katıldı. Sürüdeyken yeniden Doru ile yakınlaştılar. O sürünün içinde birbirlerinin soluklarını yakından duydular.

    Yine karın, ayazın sargın olduğu bir zamandı... Doru sürünün arkasında kalmıştı. Artık adım atacak hali yoktu. Bedeni ölüme teslim olmak üzereydi. Onun yanına gelip ona destek veren tek at eşi Çılkır'dı. Yaşam soluyordu adeta kendisi de ölümün eşiğindeyken ... Kurt sürüsü yakaladı Çılkır'ı. Boğdu bir kenara fırlattı. Çılkır artık bir leşti. Kartala, tilkiye leş... Doru ise zayıf bedenini köyüne atmayı başardı. Köyde ona Hıdır Emmi sahip çıktı. Salt iyiliğinden mi? Hayır Hıdır Emmi'ye iyi desinler diye...
    Gösteriş için de olsa Doru'yu ayağa kaldırmayı başardı. Doru ayağa kalkar kalkmaz ahırı birbirine kattı. Çünkü artık o özgürlüğü solumuştu, boynu hiçbir yulardan geçmezdi. Hıdır Emmi de köylünün meydanda kalabalık olduğu bir sırada saldı Doru'yu! Hıdır Emmi iyi desinler yeter ki! İyi, dediler Hıdır Emmi'ye davulun her yanına vuran köylü...
    Doru doğaya karışınca buldu yılkı atlarını. (Atların sevinçten kişnemelerini okumadım, duydum duydum. :) )

    Ve bahar geldi. Doğaya can veren, yaşam müjdeleyicisi bahar!
    Kurnaz köylüler hiç düşünmeden yazıya saldıkları yılkı atların ardına düştüler. Bunlardan biri de elbette İbrahim'di. Önüne kattı al tayı, eline aldı yuları... Buldu yılkı atlarını. Doru al tayını görür görmez şahlandı. Evladını kokladı. Tam o sırada yuları başından geçirecek oldular. Doru şaha kalktı. İbrahim'in üzerine geldi. İbrahim korktu, geri çekildi. Sanki Doru "Artık bu yular bu boyundan geçmez." diyordu. Canım Doru, özgürlüğü, direnişi soluyan Doru...

    Al tayını da ardına düşüren Doru hızla gözden kayboldu.
    İbrahim daha sonra ne yaptıysa ne ettiyse onlara ulaşamadı.

    Yorum...

    İbrahim'e kuracak cümle bile bulamıyorum. O kadar çok var ki ondan. Ben Doru üzerine konuşmak istiyorum. Yazar Doru'yu başarılı bir şekilde anlatmıştır. Doru'nun kapı dışarı edilişi, arkasından verdiği mücadelesi ve mücadele sonrasındaki duruşunda insana özgü yan vardır. Hep özlemini duyduğumuz gerçek bir insana... Ama aynı zamanda Aygır'ı görünce Çılkır'ı bırakıp arkasına bakmadan giden Doru'da da insana has yanlar vardır. En iyisi benim olsun diyen, güçsüzlüğü sevmeyen içinden karası, yarası eksik olmayan İNSANA... Yazar insan dışındaki bir karakterde bile gerçekçilikten uzaklaşmamıştır.

    Her bir olayda örtülü bir anlam söz konusudur. Sözgelimi İbrahim'in yuları Doru'nun boynuna geçirirken al tayı kullanması bana aile kavramını sorgulattı. İşte yaşamda da böyle diye düşündüm: Çocuklarımızı kullanarak boynumuzdan o yuları geçiriyorlar. Behçet Necatigil der ya "Biz bu kadar eğilmezdik. Çocuklar olmasaydı."

    Ama canım Doru gelmedi bu oyuna.

    Kitabın sonunda Doru İbraam kafalılara sağlam bir tokat indirdi. Ne yalan söyleyeyim. O an Doru'nun yanında bir yoldaş olup onunla birlikte yitip gitmek istedim...

    Yazara yönelik küçük bir not: Abbas Sayar Yozgatlı olduğu için mi bilmiyorum, kullandığı sözcüklerin çoğu benim kültürüme de ait. Bu yüzden kitabı okurken ayrı bir tat aldım. Aaaa bu sözcüğü burada kullanmış, diye ailemle bile paylaşımda bulundum. Bazen de kullandığı sözcükleri sözlükte bile bulamadım. O an çok üzüldüm. Çünkü halk ağzına yabancı bir nesiliz. Benim işim gücüm Türkçe olduğu halde kendimi dilimin zenginliği karşısında zayıf buldum. Abbas Sayar'ın ise dile olan yetkinliği karşısında hayran kaldım. Diğer kitaplarını da mutlaka okuyacağım. Sözcüklerin ardından giden biri olarak bana çok şey katacağını düşünüyorum...

    Aaaa çok şey yazmışım. :)
    Neyse burada sözlerime son veriyorum:

    Sizler de yılkı atlarını tanıyınız.

    Keyifli okumalar...
  • 413 syf.
    ·12 günde·Beğendi·Puan vermedi
    “(...) Böyle korkunç olaylar bazen, insanların başına da gelebilir. Üstesinden gelemediği çelişkilerle başbaşa kalan insan, moral bakımından derinden derine sarsılır ama bunu kimseye söyleyemez çünkü ona kimse yardım edemez. Bu korkunç bir yet kayması gibidir, tehlikeyi görürsünüz ama bir şey yapamazsınız”

    AŞK, TOPLUM, GELENEK, ÖLÜM

    Hayatta bazı anlat vardır, bize bir yıl, bir ömür gibi gelir; öyle geçmek bilmez, yaşayanları zorlar. Bazen de koca koca günler, haftalar hatta koca bir ömür “göz açıp kapayıncaya” kadar geçip gider. Bir anlıkmış gibi gelir. Bir ömre neler sığdırabilirsiniz? Kaç aşk, ölüm ya da savaş? Ömrümüz boyunca neler yaşayıp bunları anlatabilirsiniz? Cengiz Aytmatov, ortalama bir insan ömrüne belki de sığamayacak kadar çok kavramı, olayı bizlere anlatıyor. Gün Olur Asra Bedel, sadece bir roman değil, yakın tarihe ışık tutan bir kurgu olarak karşımızda.
    Feridüddin Attar 13. Yüzyılda Mantıku’t-Tayr’da alegoriyi nasıl ustaca kullanmışsa Aytmatov’dan 20. Yüzyılda Gün Olur Asra Bedel’de alegoriyi, metaforu, gelenekle modernizmi harmanlayarak okuyucusuna vermiştir.
    İçeriği, ele aldığı temleri savunduğu görüşleri ile roman baştan başa geleceğe, öz benliğine ve kültüre sahip çakılması gerektiği üzerine yoğunlaşırken yazar üslup olarak geriye dönüşlerle modern roman çizgisine yaklaşır.
    Her bölümün başında tekrarlanan pasaj, atıflarda bulunan post modern romanları çağrıştırsa da yazarın buradaki amacı farklıdır. Tren istasyonunun orada geçen bir ömrü anlatır ve durağanlığı, sıkışmışlığı aktarmak ister. Ulaşımın, iletişimin sadece trene bağlı olduğu bir ömür vardır karşımızda.

    TARİHİNİ BİKMEYEN BİR MİLLET YOK OLMAYA MAHKÛMDUR

    Kitapta Sovyetler birliğinin etkileri çok sık yet almaktadır. Özellikle kitabın temel temlerinden olan “Mankurtlaşma” kavramı başlı başına Sovyetler birliği eleştirisi olarak karşımıza çıkar. Mankurt, geçmişini bilmeyen köledir. Coloman ve Sabitcan, kulvarları farklı iki mankurttur. Coloman, Juan Juanlar tarağından mankurtlaştırılıp kendi öz annesini öldürür. Sabitcan ise yatılı Rus okulunda eğitim almış, öz benliğinden ve kültüründen uzaklaştırılmış, bir nevi modern mankurttur. Babası Kazangap’ın cenazesine bile güç bela katılır.
    Mankurtlaşma sözcüğü Aytmatov’a özgüdür. Aytmatov, bu kavram ile bir anlamda Sovyetler birliğinin Türk topraklarını istilası ile Türklere yönelik katliamları eleştirir.
    Mankurt kavramı ile bir nevi bireyin toplumun tarihine, geçmişine ve kültürüne sahip çıkması gerektiği ele alınır. Mustafa Kemal’in “Tarihini bilmeyen bir millet yok olmaya mahkumdur” cümlesi bu kavramın özeti niteliğindedir.
    Kitapta betimlemelere, ruhsal ve fiziksel portrelere sıklıkla yer verilmiştir. Roman 3. Kişi ağzından anlatılsa da okuyucuya daha çok Yedigey’in gözlemlerim ve görüşleri geçirilmiştir. Yedigey, geleneklere, değerlere bağlı, vefakar biri olarak karşımıza çıkartılır. Yazar, yedigey ile düşünceleri aktarır. Bir anlamda kendini bu karakter üzerinden gösterir. Özellikle geleneklere bağlılık, benliğini yitirmemek kavramları yedigey’in çok sık aktardığı düşüncelerdir.
    Romanın tarihsel bir önem taşımasında kurgusuyla karışık olarak tarihi gerçeklikleri konu edinmesi büyük yer tutar. Cengiz Aytmatov’un babası, Stalin’in temizlik harekatında öldürülür. Babasız büyür. Bu nedenle de baba figürü romanında önemli bir yer tutar. Aynı zamanda Aytmatov’un babasının Stalin muhalifi olması ve öldürülmesi ve bu nedenle babasının ölümünden sonra bile dışlanmasına sebep olur. Bu durum romanda Abu karakteri üzerinden verilir. Abu, aydın, okumuş bir öğretmendir. Ve “toplumun yüksek çıkarları” uğruna öldürülür. Abu’nun ölümünden sonra Yedigey’in ağzından “çocukları hep bu soyadının sıkıntısını yaşayacak” cümlesini duyarız. Bu cümle aslında Yedigey’in değil Aytmatov’un hayatının özetidir.
    Kitapta geleceğe bağlılık konusu Kazangap’ın Ana Beyit’e gömülüp gömülmeyeceği üzerinden ana nokta olarak verilirken Yedigey ve Sabitcan da iki zıt tarafı temsil ederler. Yedigey nasıl ki geleneksel bir adamsa Sabitcan bir o kadar köklerinden kopmuş bir nevi modern mankurttur.
    Romanda sadece Yedigey, Abu ya da Sabitcan simgesel değildir. Hemen hemen her kavram belirli simgeler için kaleme alınmıştır. Örneğin Kazangap’ın Yedigey’in verdiği deve Karanar, adı gibi kara renkli, kabarıktır. Ernefes güzel tambur çalar. Ana beyit, ana barınağı, huzuru demektir ki geçmişe, geleneğe dönüştür bir anlamda. Kitaptaki isimlerin sembolikliği Dede Korkut hikayelerini çağrıştırır.
    Eserde sembolizmin yanı sura dilin zenginliğini ortaya koyan kelime seçimleri de dikkat çeker. Köşek, deve yavrusudur. Kaymança da genç dişi devedir. Kavramların farklılıkları için özel adların olduğunu gösterir. Dile, geleneğe ve değerlere bu kadar önem veren yazarım eserini kendi dilinde yazamayıp Rusça yayımlamış olmadı ise Kitapta ele alınmak istenen sorunların adeta tek cümlelik özetidir.
    Romanda bu kavramların yanı sıra işlenen bir diğer kavram ise Yedigey’in, Abu’nun karışı Zarife’yr olan aşkıdır: Bu aşk anlatılırken Yedigey’in karışı Ukubala hiç düşünülmez. Ortada bir engel olarak bile varsayılmaz. Normalde ayıplanacak bir unsur olan aldatma, taraflar iyi karakterler olduğu için romanda güzel ve romantik bir olay olarak tasvir edilir. Yazarın “Cemile” adlı romanında da benzer bir durum vardır.
    Kolay okunan, üşüyünce çok düşünülmesi gereken önemli bir eser. Tarih bilincinin önemine bir kez daha dikkat çeken bir dünya klasiği.

    Son olarak kitaptan o dönem basılamayacağı için çıkarılan bir bölüm “Cengizhan’a Küsen Bulut” adı ile basılmıştır. Okurlara ardından okumaları tavsiyemdir.
  • İdam mahkumu!
    Tamam, neden olmasın? İçinde işe yarayan tek şeyin şu cümle olduğu bir kitap okuduğumu hatırlıyorum, "insanların hepsi belirsiz bir süre için ertelenen ölüm cezasına mahkumdurlar." O halde durumumda nasıl bir değişiklik oldu ki?