• HAYATIN ÇIĞLIKLARI
    Doktorun odasından çıktığımda moralim oldukça bozuktu. Kolesterolüm yüksekmiş. Diyet yapmalıymışım. Elimde yememem gerekenlerin listesi ve reçeteyle yürürken hayatımda hiçbir zaman diyet yapmadığımı düşündüm. Dahası, şimdiye kadar bana dayatılan hiçbir yasağa gönül rızasıyla boyun bile eğmemiştim. İçimdeki asi ruh burada da kendisini gösteriyordu. Biliyordum, belki birkaç gün o yiyeceklerden uzak duracak sonra da bildiğimi okuyacaktım.
    Hastane koridorları oldukça kalabalıktı. İnsanlar sürekli bir koşturmaca içerisindeydi. Herkes kendi derdinin çaresinin peşindeydi. Tıpkı dışarıdaki hayat gibi… Yaşam mücadelesi veriyordu. Ben de doktorun söylediklerini düşünüyordum. Yok iyi kolesterol, yok kötü kolesterol… Bir de trigliserit diye bir şeyden bahsetmişti. Doktor sanki karşısındaki kişi bu işten anlıyormuş gibi tıbbi terimler de kullanarak uzun uzun konuştu. Hiçbir dediğini anlamadım. Sadece kanımda biraz fazla yağlanma varmış. O da ilerde damarlarımdaki kanın akmasını yavaşlatabilirmiş. Tek aklımda kalan buydu.
    Hiç de önemsemiyordum. Zaten doktorlar her şeyi fazlasıyla abartırlar. Belki de kanım yağlanmayacak. Bunu kim bilebilir ki. Daha şimdiden doktorun söylediklerini kafamdan silmeye başlamıştım Bu düşüncelerle hastane içinde ağır adımlarla yürürken iki doktorun konuşmasına şahit oldum.
    --30 yaşında akciğer kanseri olan bir kadına hastalığının oldukça ilerlediğini söylemek öyle zordu ki. Hem de Üçüncü Evre… Bazen nefret ediyorum bu meslekten.
    --Haklısın. İdam hükmünü mahkumun yüzüne karşı söylemek gibi bir şey. Üstelik de af yok. Temyiz yok.
    Doktorların arkasından konuştuğu kadın az ileride yürüyordu. Aramızda birkaç metre mesafe vardı. Yüzünü görmek istiyordum. Neden bilmem ama merak etmiştim. Hızlı adımlarla ona yetiştim. Uzun boylu, zayıf, şık giyimli bir kadındı. Fark ettirmeden yüzüne baktım. Biraz solgundu. Ama daha çok hüzün doluydu. Öylesine çekici ve öylesine güzeldi ki. Yüzündeki hüzün bile güzelliğini engelleyemiyordu. O yorgun adımlarla az ötemde yürürken gözlerimi ondan alamıyordum. Sonra kendime geldim. Bakışlarımı kaçırdım. Beni fark edebilirdi. Rahatsız olabilirdi. Ama o kadar iç dünyasına çekilmişti ki, kimseyi görecek durumda bile değildi.
    Belli etmeden onun her hareketini izliyordum. Hastane çıkışında bir süre durdu. Derin derin nefes almaya başladı. Gözleriyle etrafı taradı. Sonra gökyüzüne baktı. Sanki bir şey arıyordu. Ya da bu güzellikleri bir daha göremeyeceğini düşünüyordu. Bu düşüncemden rahatsız oldum. Belki de içinden dua ediyordu, kim bilir. Ama yüzündeki hüzün daha da artmıştı sanki. Düşünceliydi. İçinde yaşadıklarını o kadar merak ediyordum ki.
    Beş dakika öncesine kadar beni rahatsız eden kolesterol derdinden sıyrılmıştım. Aklıma bile gelmiyordu. Sadece kadını izliyordum. Aklımda sadece o vardı. Hüznün bile gölgeleyemediği güzellik vardı.
    Hastane bahçesinde ağır adımlarla bir süre dolaştı. Sonra yeşili bol olan sessiz bir yer bulup, oradaki banka oturdu. Elindeki telefona bir şeyler yapıp çantasına koydu. Sonra da çantasından kalın bir dosya çıkarıp dikkatlice okumaya başladı. Uzaktan izliyordum onu. Dosyayı tekrar çantasına koyduğunda derin bir sessizliğe büründü. Endişeli olduğu belli oluyordu. Ne de olsa hayatı o dosyadaki yazılanlara bağlıydı. Orada yazan değerlere, rakamlara… Üçüncü Evrenin ne olduğunu bilmiyordum ama doktor idam mahkumu dediğine sonun başlangıcı olmalıydı. Galiba o biliyordu, bu evrenin sonuçlarını. O yüzden de endişeleniyordu.
    Yanına gitmek, onunla konuşmak istedim ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum. Çekiniyordum. Daha fazla üzülmesini istemiyordum. Belki yalnız kalmak isteyebilirdi. Belki de acısını tek başına yaşamak… Hem böyle bir durumda olan kişiye ne söylenebilir ki. Zaten bir kaç dakika önce bir insana söylenebilecek en ağır cümleleri duymuştu. Nasıl teselli edilebilir ki. Ama gitmeliydim yanına. Bir şekilde onunla tanışmalıydım. Başka türlü rahat edemeyecektim.
    --Merhaba.
    Şaşkın bir şekilde yüzüme baktı.
    --Merhaba.
    Gerçi bu söz dudaklarından kendiliğinden döküldü. Anlamsızca…
    Gülümsüyordum ama yüzümdeki gülümseme daha öncekilere benzemediğini biliyordum. Çünkü kendimi zorluyordum.
    --Bence en iyisini siz yapıyorsunuz. Hastane gibi böylesine soğuk bir ortamın en güzel yerini bulmuşsunuz kendinize.
    Anlamamıştı. Saf saf yüzüme bakıyordu. O kadar çaresizdim ki ben de. Saçma sapan sözcüklerle kadının ilgisini çekmeye çalışıyordum.
    --Bir arkadaşım yoğun bakımda kalıyor. Kalp krizi geçirmiş. Onu görmeye geldim ama bana göstermiyorlar. Kaç saattir bekledim, göremedim. Durumuyla alakalı bir şey de söylemiyorlar.
    Sonra sesimin tonuna biraz merak unsuru katarak sordum.
    --Siz de mi birini ziyarete geldiniz?
    Aslında onu yönlendirmek istiyordum. İstediğim cevabı vermesini bekliyordum.
    Bir süre şaşkınlığını üzerinden atamadı.
    --Efendim? Şey… Evet… Evet, bir arkadaşımı ziyarete geldim.
    Sahte bir endişe içinde sordum.
    --Umarım durumu iyidir?
    --Evet... Evet, gayet iyi… Yakında tamamen iyileşecekmiş. Hiçbir sorunu kalmayacakmış. Doktorları öyle söyledi.
    Sesi titriyordu. Sanki kabahat işlemiş bir çocuk masumiyeti içinde konuşuyordu.
    Yüzüne sevgiyle baktım. Dudaklarımda hafif bir gülümseme vardı. Sesimin titremesinden korktum.
    --Umarım arkadaşınız tamamen iyileşir. Umarım tez zamanda ayağa kalkar. Bunu yürekten diliyorum.
    Başını önüne eğdi.
    --inşallah.
    Ama umutsuz olduğu belli oluyordu. Sanki biraz önce yakında tamamen iyileşecek, hiçbir sorunu kalmayacak diyen o değilmiş gibiydi. Gerçi bu sözlerde farklı bir ima gizliydi.
    İkimiz de birbirimize yalan söylüyorduk. Ama ikimiz de yapmacıktan uzaktık. İkimizin yalanları da oldukça masumdu.
    Bir süre sessiz kaldık. Bir şeyler söylemeliydim, en azından sohbeti devam ettirecek bir şey. Aklıma sadece hasta ve hastane ile ilgili sözcükler geliyordu. Oysa ben onu bu ortamdan uzaklaştırmak istiyordum. Yüzündeki bu hüznü silmek istiyordum.
    Bir anda kendisine elimi uzattım.
    --Ben, Kerem…
    Gülümsedi. Belki de ilk kez… Öyle güzeldi ki. Eli o kadar sıcaktı ki. Ya da bana öyle gelmişti.
    --Ben de, Hayat…
    --Çok memnun oldum, Hayat Hanım. Sizi tanıdığıma gerçekten çok mutlu oldum.
    Abartılı bir coşku vardı, sesimde. O da bu coşkuya kayıtsız kalamadı.
    --Ben de çok memnun oldum, Kerem Bey.
    Sürekli sorular soruyordum. Bunu yaparken de neşeli tavırlar sergiliyordum. Aslında zihnindeki karabulutları dağıtmak istiyordum. Annesi, babası ve bir kız kardeşi varmış. Bir devlet dairesinde memur olarak çalışıyormuş. Ama son günlerde işine pek sık gitmiyormuş. Zaten yıllık iznini kullanıyormuş. İzni bitince belki de işten ayrılabilirmiş. Bu son sözleri söylerken bakışlarını kaçırıyordu. Ben de pek fazla üzerine gitmedim. Kendimden bahsederken de oldukça neşeli bir profil çiziyordum.
    --35 yaşımdayım. Kendime ait bir ofisim var. Sigorta poliçesi satıyorum. İki kardeşim ve annem var. Kardeşlerimin ikisi de evli. Annemin tek düşüncesi bir an evvel beni eli yüzü düzgün biriyle evlendirmek. Kadının tek kriteri bu. Eli, yüzü düzgün biri… Haftada bana en az iki tane kısmet buluyor.
    Benim bu neşeli tavrıma Hayat da gülümseyerek katılıyordu.
    --Siz de üzmeyin kadını. Bir an önce evlenin.
    --Aslında iki kardeşimi de annem evlendirdi. İkisi de onun bulduklarıyla evli. Yani bir nevi görücü usulü… Ama ikisi de gayet mutlu. Çocukları bile var.
    --Demek ki anneniz bu işi biliyor. Bence siz onun bulduğu biriyle evlenin. Hem siz annenizin baskısından kurtulur, mutlu olursunuz. Hem de onu mutlu etmiş olursunuz.
    --Ben evlensem asıl o zaman sorun başlayacak. Asıl annem o zaman boşlukta kalacak. Çünkü onun tek işi bu. Oğlu için birini bulmak değil, o kişiyi aramak. Böyle avunuyor. Böyle zaman geçiriyor.
    Normal bir ortamda böyle bir konuyu asla açmazdım. Ama farklı bir ortamdaydım. Değer yargılarımı düşünecek zaman değildi. Bir an durdum. Hiç düşünmeden bir soru sordum.
    --Siz evli misiniz, Hayat Hanım? Parmağınızda yüzük göremedim?
    Sol elini düz tutup bir süre anlamsız gözlerle baktı. Sonra da gülümseyerek bana döndü.
    --Hayır. Evli değilim.
    Sesinde farklı bir duygusallık vardı ama kendisini çabuk toparladı.
    --Belki de evlenmem için baskı yapan bir annem olmadığından…
    İkimiz de güldük.
    O an güzelliğine övgüler sıralamak geldi içimden. Sustum. Bir başlayabilsem zaten susmazdım.
    --Hayat Hanım. Haydi, bir yere gidip bir şeyler yiyelim. Tam da yemek vakti…
    Önce kabul etmedi. İşi olduğunu söyledi. Ama o kadar ısrarcıydım ki. Ve o kadar şirinlikler yapıyordum ki. Dayanamadı.
    Ağır adımlarla park yerine doğru yürümeye başladık. Hayat’ı içinde bulunduğu durumdan kurtaramıyordum. Bir an için bile kendi dünyasına çekilse yüzündeki hüzün belli oluyordu. O yüzden de sürekli konuşuyordum. Belki de hayatımda hiç olmadığı kadar konuşuyordum.
    Arabada da sessizliği devam ediyordu.
    --Hayat Hanım. Nerede yemek yemek istersiniz?
    Yüzüme öyle güzel baktı ki. Sanki bir teslimiyet vardı bu bakışlarda.
    --Bilmem. Siz nerede isterseniz…
    Başka bir şey sormadı. Yol boyunca tek bir laf bile etmedi. Ben de konuşamıyordum. Sanki tüm sözcük stoğumu bitirmiş gibiydim. Yüzüne bakmaya çekiniyordum. Yüzündeki hüznü görmeye dayanamayacağımı biliyordum.
    Sahilde salaş bir lokantaya gittik. İçerisi yeterince kalabalıktı. İki kişilik bir masa bulup oturduk. Garson siparişleri almaya geldiğinde salata dedi.
    --Sadece salata almak istiyorum.
    Gülümseyerek karşı çıktım.
    --Bence çok ideal bir kilonuz var. Eğer düşünceniz diyet yapmaksa inanın bana, buna hiç ihtiyacınız yok.
    Hafifçe gülümsedi.
    --İsterseniz bu işi bana bırakın.
    Sonra da cevabını beklemeden garsona siparişi verdim.
    Gergindi. Hiçbir şeye adapte olamıyordu. Biraz olsun ilgimi üzerinden çektiğimde sisler ülkesinde kayboluyordu. Yemek geldiğinde onu da iştaha getirmek için hemen birkaç lokma aldım. Ama Hayat benim kadar aceleci davranmıyordu. Lokmaları hem küçük hem de hareketleri oldukça yavaştı. Zoraki yediği belli oluyordu. Gerçi benim de ondan farkım yoktu. Benim de lokmalar boğazıma diziliyordu.
    --Keşke sadece salata almama izin verseydiniz. Pek aç değildim. Bunca yiyeceklere yazık olacak.
    --Acele etmemize gerek yok, Hayat Hanım. Nasılsa bizi kovacak değiller ya. Yemeğimizi bitirdiğimiz zaman kalkarız.
    --Sizi de işinizden ettim.
    --Rica ederim. Merak etmeyin, benim ofiste çalışanlar var. Bugün bütün günümü size ayırabilirim. Hem sayenizde ben de biraz olsun kaytarmış olurum.
    Nezaketen gülümsedi. Ama sıkıntısını atamıyordu üzerinden. Haklıydı. İçinde pimi çekilmiş bir el bombası taşıyordu. Sanırım ne zaman patlayacağını biliyordu.
    Dayanamayıp sordum.
    --Hayat Hanım. Sizin bir sorununuz var sanki. Yoksa hastanede yatan o arkadaşınıza mı üzülüyorsunuz?
    Yine yönlendirici bir soru sormuştum.
    --Şey, evet…
    Bir süre yüzüme baktı. Sonra da tane tane konuştu. Sesindeki hüznü hissedebiliyordum.
    --Arkadaşım akciğer kanseri…
    Normal bir zamanda olsak aşırı bir tepki verirdim. Ama kendimi tuttum.
    --Kanser mi? Allah yardımcısı olsun. Üzüldüm. Umarım şifa bulur. Tıp çok ilerledi. Artık neredeyse tüm hastalıkların çaresi var.
    Söylediklerime kendim de inanmıyordum. Ne de olsa söylenmek için söylenen sıradan sözcüklerdi. Bakışları hala üzerimdeydi. Üstelik de tepkisiz davranıyordu. Ama çektiği duygusal acıyı saklıyordu.
    --Sanırım iyileşme şansı pek yok. Çünkü hastalık çok ilerlemiş. Yani Üçüncü Evrede…
    Üzüntümü saklamak için bir çaba sarf etmenin anlamı yoktu. İçimden geldiği gibi davranıyordum.
    --Üçüncü Evre mi? O ne demek…?
    Metanetini hala koruyordu.
    --Eğer iyi bakılırsa en fazla bir yıllık ömrün var, demek.
    O an mideme bir yumruk yemiş gibi hissettim. Bu kadarını beklemiyordum. Oysa görünüşte gayet sağlıklıydı. Ya da öyle görünüyordu. Bir yıl… En fazla… O da iyi bakılırsa… Bu haksızlıktı. Böylesine genç, böylesine güzel bir kadının ölmesi…
    Aman Tanrım…
    Hayat’ı hasta olarak görmeye alışmıştım. Evet, kötü bir hastalığı vardı. Ama onun adını ölümle aynı cümle içinde kullanmak hiç aklıma gelmemişti. Evet, hastaydı. Ama hep de hasta olarak yaşayacak sanıyordum. Hayat ve ölüm… Hayır, bu olamazdı. Olmamalıydı.
    --Lütfen, Hayat Hanım… Arkadaşınız hakkında bu kadar olumsuz düşünmeyin. Yarının neler getireceğini bilemezsiniz. Kimse de bilemez. Ben umutluyum, arkadaşınız eski sağlığına kavuşacak. Siz de inanın. O kişi yeniden ayağa kalkacak.
    Bu sözleri o kadar yürekten söylemiştim ki; gülümsedi. Gülümsemesi içtendi.
    --Umarım dediğiniz gibi olur, Kerem Bey.
    Bir şey hatırlamış gibi konuşmanın seyrini değiştirdim.
    --Sahi, biz neden hala birbirimize siz diye hitap ediyoruz ki. Lütfen bundan sonra bana sadece Kerem deyin. Ben de sana Hayat diyeceğim. Sakıncası var mı?
    Yeniden gülümsedi. Gülümsediği zaman o kadar güzel oluyordu ki.
    --Hayır, yok. Hiç sakıncası yok, Kerem.
    İkimiz de güldük. Birlikte gülmek o kadar güzeldi ki.
    Başarmıştım. Sonunda Hayat’ın yüzündeki hüznü biraz olsun silmiştim. İçindeki karabulutları dağıtmıştım. En azından şimdilik… Bu da bir şeydi. Yanındaydım. Üstelik de bana güveniyordu. Bunu hissediyordum.
    Hesabı ödeyip kalktığımızda ikimizin de yüzünde bir gülümseme vardı ama yine de o gülümseme içimizde sakladığımız düşünceleri tam olarak engelleyemiyordu. Arabaya bindiğimizde elini direksiyonu tutan elimin üzerine koydu.
    --Kerem. Sana çok teşekkür ederim. Ama eve gitmem gerek.
    --Elbette, Hayat. Kusura bakma. Genelde çenem bu kadar düşük değildir. Bugün nedense bir şey oldu bana.
    Yüzüme bakarak gülümsedi.
    --Bence çok sevimliydin.
    Bir şey diyemedim. Gülümseyemedim bile.
    Arabada yeniden sessizliğe büründük. İkimiz de konuşamıyorduk. Sanki bir şey bizi engelliyordu. İkimiz de belli bir tedirginliği yaşıyorduk. Evine yaklaştıkça Hayat’ın tedirginliği daha da arttı. İçinde sakladığı duygular harekete geçmişti. Çantasını tuttuğu eli istemsizce titriyordu. Yüzü daha da solmuştu.
    --Hayat…?
    Cevap vermedi. Sabit bir noktaya bakıyordu ama bir yeri gördüğünü sanmıyordum. Titremesi artmıştı. Daha fazla dayanamadı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı.
    --Hayat…!
    Arabayı uygun bir yerde park ettim. Elini tuttum.
    --Hayat, ne oldu? Neden ağlıyorsun?
    Ne yapacağımı bilemiyordum. Nasıl teselli edeceğimi bilemiyordum. Öylesine çaresizdim ki. Biraz önce uzun uğraşlar sonucu gülümsettiğim kadın şimdi hıçkırıklara boğulmuştu.
    --Hayat, ne olur yapma. Kendimi çok kötü hissediyorum.
    Belki de ağlaması lazımdı. İçinde gün boyu biriktirdiği tüm olumsuzlukları belki de bu şekilde dışarı atabilirdi. Ama dayanamıyordum ağlamasına. Onun bu hıçkırıkları benim de içimi dağlıyordu.
    --Hayat. Ne olur konuş benimle. Lütfen.
    Yüzüme baktı. Gözyaşları yanaklarını tamamen ıslatmıştı. İsyan eder gibi haykırdı.
    --Ben kanserim, anlıyor musun! Kanser…! Yakında öleceğim!
    O yeniden hıçkırıklara boğulurken ben susuyordum. Bir şey söyleyemedim. Gerçi bu durumda olan birini hangi söz teselli edebilirdi ki. Ya da hangi söz inandırıcı olabilirdi. Çaresizdim. Bir o kadar da güçsüz…
    Düne kadar benim de kendi hayatıma karşı isyanlarım vardı. Sorunlarım, ilişkilerim, faturalar, yaşamın zorluğu… Hepsi öyle sıradan şeylerdi ki. O an yaşamanın tek bir amacı var diye düşünüyordum. Yaşamanın kendisi…
    Ellerini sımsıkı tutuyordum. İçim kan ağlıyordu bu güzel gözlerden akan yaşlar için. Bir dileğim olsa, tek bir dileğim; Hayat’ı yeniden güldürmek için kullanırdım. Onu yeniden hayata döndürmek için… Bunu yapardım.
    Sonra elimi omzuna attım. Başını omzuma gömdü. Bir şey yapamıyordum ağlamasına. Durduracak gücüm yoktu. Sadece sarıldım. Sadece yanında olduğumu bilsin istedim. Keşke acılarını paylaşabilseydim.
    Uzun süre ağladı. Sonra kesik kesik hıçkırmaya başladı. Sonra da sustu. Gözleri kapalıydı. Hafif hafif saçlarını okşamaya başladım.
    Fısıltı şeklinde konuşuyordu. İçliydi.
    --Çok kötüyüm, Kerem. Kaç aydır tedavi görüyorum. Umudum yoktu ama yine de bir umut işte. Bu sabah sonuçları aldım. Kanserli hücre her yeri sarmış. Düşünebiliyor musun, düşmanlar bedenimde. Sahip olduğum, sığındığım kale düşman işgali altında. Yakında tamamen ele geçirecekler.
    Benim de canım yanıyordu. Duygularım kanıyordu. Gözyaşlarım içime akıyordu.
    --Seni anlıyorum.
    Başını omzumdan hızla çekerek doğruldu. Kolumu omuzundan almak zorunda kaldım.
    --Beni anlıyor musun. Demek beni anlıyorsun, ha. Siz beni anlayamazsınız, Kerem Bey! Kimse de anlayamaz! Beni anlamak için tüm yaşadıklarımı teker teker yaşamanız lazım! Kemoterapiyi, radyoterapiyi… Yuttuğum tonlarca ilacı…! Beni anlamanız için insanların bana nasıl acıyarak baktıklarını görmeniz lazım! Sabah uyandığınızda bu günde ölmemişim diye sevinmeniz lazım!
    Bir an irkildim. Ben hiç bunları hiç düşünmemiştim. Bir süre sustu. Derin derin nefes alıyordu. Sonra yüzüme baktı. Biraz olsun sakinleşmişti. Öyle mahcup bir ifadesi vardı ki; sanki sesini yükselttiği için özür diliyordu bu bakışıyla. Zaten biliyordum, o an bağırdığı, isyan ettiği kişi ben değildim. Hem bu şekilde rahatlayacaksa eğer, bana istediği kadar bağırabilirdi. Yeniden konuşmaya başladığında sesi titriyordu. Daha bir duygusallaşmıştı. Öfke yoktu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu koskoca dünyada öylesine yalnız hissediyorum ki kendimi. Sanki tüm dertler benim sırtımda gibi. Sanki bu dünya ancak ben ölünce kurtulacakmış gibi. Kendimi zaten bu dünya için bir fazlalık gibi görmeye başladım son günlerde… Sanki ben ölünce herkes rahat edecek. Çok yalnızım, Kerem. Ben çok yalnızım.
    Sesimin titremesine aldırmıyordum artık.
    --Doktor tam olarak ne söyledi?
    Yüzüme baktı.
    --Üçüncü evre ile ilgili bir şeyler söyledi. Sesi beynimde yankılanıyordu. Kendimi hep güzel şeyler için şartlamıştım. Doktor hastalığımın her yere sıçradığını söyleyince o an düşünme yetimi kaybettiğimi sandım. Sözlerinin anlamını kavrayamıyordum. Panik halindeydim. O an yanından kaçmak istedim. Sanki o sözleri duymazsam hastalığım beni ele geçiremeyeceğini düşünüyordum. Ve odasından kaçarak uzaklaştım. Sonrasını biliyorsun zaten…
    --Ben yanındayım, Hayat. Yalnız değilsin. İnan bana, her zaman yanında olacağım.
    Yüzüme baktı. Güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı.
    --İyi ki varsın. Bugün iyi ki karşıma çıktın. Yoksa ben bu travmayı atlatamazdım.
    --Ama ilk karşılaştığımızda oldukça güçlü görünüyordun. Benden bile güçlü…
    --Sen öyle san. O anlarda ne kadar kötü bir durumda olduğumu tahmin bile edemezdin. Aklımdan öyle aptalca düşünceler geçiyordu ki. Hatta çantamdaki tüm ilaçları yutmak da bunlardan biriydi. Belki de sen beni yeniden hayata döndürdün.
    Hınzırca gülümsedi.
    --Tabi, şimdilik…
    --Saçmalama, Hayat. Böyle kötü fikirleri kafandan at. Seni sevenleri düşün.
    O an yüzünde bir endişe oluştu.
    --Sahi, Kerem… Bizimkilere ne söyleyeceğim? Ya da nasıl söyleyeceğim? Benimle birlikte gelmelerini istemedim. Üstelik de telefonumu bilerek kapattım. Eminim defalarca aramışlardır beni. Onlar da sabahtan beri benden gelecek müjdeli haberi bekliyorlar.
    --İstersen bir şey söyleme. En azından bugün söyleme. Daha sonuçlar belli olmamış, de. Ya da yeni tetkikler yapacaklarmış, de. Geçiştir şimdilik. Halin çok kötü çünkü. Biraz kendine gel. Sen bu düşünceye alış, sonra söylersin. Telefon için de şarjı bitti, dersin.
    --Sanırım en doğrusu bu.
    Bir yerden su aldık. O suyla yüzünü yıkadı. Sonra da kağıt havluyla sildi. Yüzündeki solgunluğu kapatmak için de hafif bir makyaj yaptı. Evine doğru giderken biraz olsun kendine gelmişti. Kartvizitimi uzattım.
    --Hayat, burada telefon numaram yazılı. Yarın öğle vakti beni arıyorsun ve buluşuyoruz, anladın mı?
    Şaşırmıştı.
    --Neden? Zaten sana yeterince zahmet vermedim mi?
    Kararlıydım.
    --Lütfen, Hayat… Yarın buluşuyoruz ve o doktora birlikte gidiyoruz. Anlaştık mı? Her şeyi öğrenmek lazım. Kaçarak bir şey elde edemeyiz.
    Çoğul cümleler kullanıyordum. Tavrım hoşuna gitmişti. Gülümseyerek başını salladı.
    --Peki. Dediğin gibi olsun.
    Evlerinin kapısında arabayı durdurdum. Ben de indim. Ona elimi uzattım. Ama o kollarını açarak bana sarıldı. Öyle sıcacıktı ki.
    --Teşekkür ederim. Her şey için teşekkür ederim sana, Kerem.
    Sonra da apartmandan içeri girdi. Bir süre arkasından baktım. Gerçekten de yalnızdı. Çok çaresizdi. Üzerinde taşıyamayacağı kadar büyük bir yük vardı.
    xxx
    Hayat telefon ettiğinde saat 12 ye geliyordu. Hastanede buluşalım teklifini kabul etmedim. Kendisini evinden aldım. Arabada gülümseyerek konuşuyordu benimle. Dünkü o kötü durumundan sıyrılmıştı. Ya da öyle görünüyordu. İçindeki fırtına dinmişti. Ya da çok iyi gizliyordu.
    Doktoru aradığımızda hemen gelebileceğimizi söyledi. Kısa bir zaman sonra odasındaydık. Hayat’ın yüz ifadesini gördüğünde sevindi. Bu hastalığın en önemli ilacının moral gücü olduğunu özellikle belirtti. Hayat pek fazla konuşmuyordu. Benim içimde ise sorulması gereken onlarca soru vardı. Daha öncesinde kanserle ilgili bir şeyler biliyordum. Onlar da tamamen ya kulaktan dolma bilgiler ya da tanıdıkların yaşadıklarında edindiğim izlenimlerdi. İlk kez gerçek anlamda bir şeyler öğrenmek istiyordum.
    --Doktor Bey. Hayat Hanım’ın durumunu bize anlatabilir misiniz? Ama ne olur, bizim anlayabileceğimiz şekilde…
    Gülümsedi. İnanıyorum ki daha önce pek çok kez bizim yaşadığımız durumla karşılaşmıştı.
    --Hayat Hanım bize geldiğinde hastalık oldukça ilerlemişti. Kemoterapi, radyoterapi uyguladık. Bunun sonucunu almak istedik. Ama tümörler lenf bezleri de dahil pek çok organı sarmıştı. Dünkü tetkiklerde gördük ki tümörlerin çapı oldukça büyük. Yani hastalık üçüncü evrede...
    --O ne demek? Yani üçüncü evre…?
    Bir süre durdu. Hayat’ın yüzüne baktı. Oysa Hayat oldukça sakindi. Sanki sorun bir başkasına aitmiş gibi dinliyordu. Doktorun bakışlarıyla kendine geldi.
    --Lütfen anlatın, Doktor Bey. Bütün gerçekleri bilmek istiyorum. Nelerle karşılaşacağımı bilmek istiyorum.
    --Bu evre çok tehlikeli bir dönem, Hayat Hanım. Şu an ki durumunuzla ortalama ömrünüz bir yıl diyebilirim. Gerçi çok nadir olarak bunun üzerinde hatta çok üzerinde yaşayanlar olabildi. Onlar tedaviye uyum sağlayabildiler.
    Doktorla konuşurken Hayat oldukça rahattı. Sesi hiç titremiyordu. Onu hayranlıkla izliyordum.
    --Yani tedaviye uyum sağladılar ama yine de öldüler, öyle mi?
    --Evet. Tedavinin amacı da zaten bu. Hastanın ömrünü uzatmak...
    O an Hayat’ın gözlerine baktım. Sarsılmıştı ama belli etmiyordu. Yarası acıyordu ama acısını saklıyordu. İsyanı vardı ama çaresizdi. Haykırışlarını kimsenin duymayacağını biliyordu.
    Doktorla 15 dakika kadar konuştuk. Hastalığın seyriyle ilgili bir şeyler anlattı. Zamanla akciğer zarında iltihaplanma olacağından bunun da akciğerde su toplamasına neden olacağından bahsetti. Çok ağrılı bir dönemmiş. Üstelik de solunum güçlüğü çekmeye neden olabilirmiş. Hastanın psikolojisiyle alakalı bir şeyler de söyledi. Ama ben sadece o bir yıllık ömre takılmıştım. Dinliyordum ama kendimi o kadar kötü hissediyordum ki. Zaman zaman Hayat’a bakıyordum. Onun tepkisini ölçmek istiyordum. Güçlü görünmeye çalışıyordu. Sanki bir başkasıyla alakalı konuşuyorduk. Oysa özne kendisiydi.
    --En kısa zamanda yeni bir tedaviye başlamamız lazım.
    Doktorun busözünden sonra Hayat ayağa kalktı. Ona elini uzattı. Anlamıştım, konuşma bitmişti. Sonra da oradan ayrıldık.
    Hastane koridorunda ikimiz de sessizce yürümeye başladık. Bir süre sonra Hayat koluma girdi. Sanki; iyi ki varsın, diyordu. Sanki varlığımdan destek alıyordu. Bu şekilde dışarı çıktık. Ama ikimiz de konuşmuyorduk.
    Hayat arabada da sessizliğini korudu. İçinde fırtınalar esiyordu, biliyorum. Düşünüyordu. Yarınını düşünüyordu. Sonra birden elimi tuttu. Gülümsedi.
    --Teşekkür ederim, Kerem. Varlığın benim için o kadar değerli ki.
    Gülümsemesi içtendi. Sesinde en küçük bir korku, endişe yoktu.
    --Senden bir şey isteyebilir miyim?
    --Elbette, Hayat. Ne istersen…
    Gülümsemesi devam ediyordu. Çok masumdu.
    --Çimlerin üzerinde oturmak istiyorum. Yiyecek olarak hafif bir şeyler alıp sere serpe uzanmak istiyorum. Olabilir mi?
    Yüzüne baktım. Gülümserken sadece başımı sallayarak onayladım. Konuşamadım. Sesimin titremesinden korktum.
    Yol boyunca ikimiz de konuşmadık. Kadıköy Sahil Yolundan Caddebostan’a geldik. Arabayı büyük bir marketin otoparkına çekip içeri girdik. Alışverişimizi yapıp yürüyerek sahile indik. Sahil her zaman ki gibi insanları ağırlıyordu. Kimi portatif sandalyelerinde kimi de yere serdikleri örtülerin üzerinde oturuyordu. Çimlerde oturanlar da vardı. Uygun bir yer bulup çimlerin üzerine oturduk. Hayat etrafa neşeli gözlerle bakıyordu.
    --Ne iyi ettik de geldik. Biliyor musun, uzun zamandan beri böyle bir yere gelmek istiyordum. Buradaki insanlara öyle çok imreniyordum ki.
    Bir süre dudağındaki gülümsemeyle yüzüme baktı. Sevgi doluydu.
    --Sana çok teşekkür ederim, Kerem.
    Poşetten yiyecekleri çıkartırken ben de gülümsemesine kayıtsız kalamadım.
    --Asıl ben sana teşekkür ederim. Sayende temiz bir hava alıyorum.
    --Çok iyisin, Kerem. Gerçekten… Daha dün tanıdım seni, bak bugün neler paylaşıyoruz.
    Sonra bir şey hatırlamış gibi sordu.
    --Hayatında biri var mı?
    Böyle bir soru sormasını beklemiyordum.
    --Nasıl yani…?
    --Öyle iyi birisin ki. Ben senin içinde yaşadıklarını biliyorum. Sert görünümlüsün ama çok da duygusalsın. Pek çok kadın için ideal birisin. O yüzden soruyorum; hayatında biri var mı, diye.
    Nasıl bir cevap vereceğimi bilemedim.
    --Şey… Evet. Daha doğrusu, Hayır.
    O an öyle bir kahkaha attı ki. Ben bile şaşırdım.
    --Çok tatlısın Kerem. Sanki yaramazlık etmiş bir çocuk gibisin. Evet mi, hayır mı. Korkma, seni onun elinden almam.
    Zoraki gülümsedim.
    --Aslında biri vardı ama ayrıldık. Daha doğrusu anlaşamadık.
    Bir anda yüzündeki gülümseme kayboldu.
    --Öyle mi. Çok üzüldüm, Kerem… Neyi paylaşamadınız ki? Ya da neden ayrıldınız? Ne kadar sürdü ilişkiniz?
    Soruları peşpeşe sıralıyordu. Ama ben yine de kaçamak cevaplar veriyordum.
    --Bilmem. Galiba ikimizin de kendi doğruları vardı. İkimiz de değişmeyi reddediyorduk. Yine de iki yıldan fazla sürdü. Sonunda ayrıldık.
    Üzgün olduğu yüzünden belli oluyordu.
    --İki yıldan fazla mı? İki insanın birbirini tanıması için yeterli bir süre oysa. Yine de birbirinizden hoşlanmamış olsaydınız bu kadar sürmezdi.
    Bu konunun açılması beni rahatsız etmişti. Hayat’ın derdine karşı benimki… Hiç de adil değil. O hayatıyla mücadele ederken ben nelerden bahsediyordum. Parçalanmış gibiydim. Bir yanım deli dalgalarla boğuşurken diğer yanım Hayat’ın karşısında yaramaz bir çocuk gibi duruyordu. Ayrılmış olsam da bu ilişki sanki bir suçun itirafı gibiydi. Hem de affedilmeyen bir suçun… Öyle hissediyordum. O ise sürekli sorular soruyordu.
    --Söylesene, Kerem… Hala onu seviyorsun, değil mi?
    Yüzüne bakmadan cevapladım.
    --Bilmiyorum. Emin değilim aslında…
    --Adı ne?
    Zorlukla cevaplıyordum. İçimdeki fırtına devam ediyordu.
    --Nil. Yani Nilüfer.
    --Nilüfer. Ne güzel bir isim. Kerem, ben sana çok kötülük yapıyorum.
    --Kötülük mü? Bu da nereden çıktı?
    --Tabi. Belki de şu an ilişkini kurtarmak isterdin. Belki de onun yanında olmak isterdin. Ben sana ayak bağı oluyorum.
    --Hayat. Lütfen, böyle konuşma. Ben şu an senin yanında olduğum için çok mutluyum.
    Hafifçe gülümsedi. Mahcup bir ifade vardı yüzünde.
    --Eğer onu seviyorsan bırakma, Kerem. Sonra çok pişman olursun. Geride çözülmemiş bir problem bırakırsan ileride yaşayacağın olası ilişkini de etkiler.
    Cevap vermedim. Aslında haklıydı. Nilüfer’i hala seviyordum. Ama aşırı inatçıydı. Pire için yorgan yakabilen cinsten... Pek çok kez kavga ettik. Ama yine de ayrılığımız kısa sürdü. Küçük bir bahane yaratarak yeniden aramıza köprüler kurduk.
    Ben sessiz kalınca Hayat da fazla üzerime gelmedi. Yiyeceklerden yemeye başladı. Sonra da bilgiç bir şekilde bana baktı.
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma.
    Şaşırdım. Ne demek istediğini anlamadım.
    --Ne?
    --Sakın onu sahiplenmeye kalkma, dedim. Yani kendi doğrularını ona dayatma. Kendi ayakları üzerinde durmasına izin ver. Her zaman korumaya kalkma.
    --Ne demek istiyorsun, Hayat? Bu sözler de nereden çıktı?
    Güldü.
    --Bazı kadınlar sahiplenilmeye dayanamazlar. Sanki bir kafese kapatılmak gibi gelir onlara. Sana akıl hocalığı yapıyorum. Kadınlar hakkında bilinmeyenleri söylüyorum. Bedava yaşam koçluğu, daha ne istiyorsun.
    Bunu söyledikten sonra küçük bir kahkaha attı. Gerçekten gülüyor muydu yoksa içindeki duygularını mı bastırıyor, anlaşılmıyordu.
    --Ama koçluğum pek uzun sürmeyecek. O yüzden de sen önerilerimi bir an evvel ciddiye al. İlişkini kurtarmaya bak…
    Bir şeyler söylemek istedim. Sözlerindeki imayı anlamıştım. Bana fırsat vermedi.
    --Keşke Nilüfer’le bir kez olsun konuşma şansım olsaydı.
    Hiç cevap vermedim. Belki de bu konunun uzamasını istemiyordum.
    Saatlerce çimlerin üzerinde oturduk. Çok rahat davranıyordu. Kimi zaman neşeli gülücükler saçıyor, kimi zaman da kollarını yastık yapıp yere sırtüstü yatıyordu. Hastalığından hiç bahsetmeden sürekli konuşuyordu. En basit konuları bile büyük bir ciddiyetle anlatıyordu. Öyle tatlıydı ki. Ama konuşmalıydım. Hastalığıyla ilgili planlarını bilmeliydim.
    --Hayat. Doktorun dediği tedavi…
    Bir anda yattığı yerden doğruldu.
    --Kalkalım mı? İstersen biraz da deniz kenarında dolaşalım.
    Çaresizce kabul ettim.
    --Tamam. Sen bilirsin.
    Sahilde yürürken iki koluyla birden koluma girdi. İyice sokuldu bana. Belki de beni bir liman olarak görüyordu. Sığınmıştı. Sanki bu dünyada bir tek ben varmışım gibi davranıyordu.
    Yavaş adımlarla yürüyorduk. Hava yavaş yavaş kararıyordu. Yüzüme baktı.
    --Çok yoruldum. Gidelim mi?
    Öylesine yumuşak bir ses tonuyla söyledi ki.
    Yine yavaş adımlarla arabaya kadar yürüdük. Kapıyı ona açtığımda bana gülümsedi. Acısını saklıyordu. Gözlerindeki hüzünden anlıyordum bunu.
    --Burasını çok sevdim, Kerem. Beni buraya yine getirirsin, değil mi?
    --Elbette geliriz. Yeter ki sen iste.
    --Belki Nilüfer de gelir. Kimbilir. Üçümüz… Sen, ben ve o…
    Yüzümü astım. Gördü.
    --Asma yüzünü hemen. Valla çocuk gibisin. Hemen de bozuluyorsun.
    Hayat’ın evine doğru giderken ikimiz de suskunluğumuzu koruyorduk. İkimiz de kendi fırtınamızda boğuşuyorduk. İçimde hastalığı ile ilgili cevap bekleyen sorular fazlasıyla birikmişti. Soramıyordum. İzin vermiyordu.
    Evine geldiğimde arabanın kapısını açtım. Yavaşça indi. Yine koluma girdi. Apartmana birlikte girip asansöre kadar eşlik ettim. Sonra bana sarıldı. Sımsıkı…
    --Bugün seni fazlasıyla yordum. Ne olur, hakkını helal et.
    --Bu ne biçim laf, Hayat. Lütfen böyle konuşma. Ben de sayende çok güzel bir gün geçirdim.
    Bir şey demedi. Asansör gelince kapıyı açıp kısa bir süre yüzüme baktı. Bakışlarından ürkmüştüm. Öyle çok şey söylüyordu ki.
    Arabaya bindiğimde hemen hareket edemedim. Yalnızdım, çaresizdim. Dahası, ne yapacağımı bile bilmiyordum.
    Sonra oradan uzaklaştım. Ama Hayat’tan uzaklaşamıyordum. Onun sevecen bakışları, sözleri benim içimi doldurmuştu. Gittiğim her yere onu da içimde taşıyordum.
    Hayat ertesi günü aramadı. Sonraki gün de ben aradım ama telefonu açılmadı. Sanırım uygun değildi. İyice merak etmeye başlamıştım.
    Sonraki günlerde ne kadar da arasam telefonlarıma cevap vermedi.
    Hafta sonu evine gittim. Apartman girişinde karşılaştığım kadından Hayat’ın hangi dairede oturduğunu öğrendim. Kapıyı kız kardeşi açtı. Ona Hayat Hanım’ın arkadaşı olduğumu, kendisini görmek istediğimi söyledim. Biraz sonra Hayat kapıda göründü. Beni görünce gülümsedi. Sadece elimi sıkacak sandım ama yine her zaman ki gibi bana sevgiyle sarıldı
    --Hoş geldin, Kerem. Bu ne güzel sürpriz.
    Sesi yorgundu. Kendisi de öyle… Bunları fark etmemiş gibi davranıp tatlı sert bir tepki gösterdim.
    --Defalarca aradım. Telefonuma neden cevap vermedin? Merak ettim seni.
    Mahçuptu. Kendini savunmak için bir şeyler söyleyeceğini sandım.
    --Haydi, içeri gel. Sana kahve ikram edeyim.
    Salona girdiğimde annesi oturduğu koltukta meraklı gözlerle bana bakıyordu. Ayağa kalkmak istediğinde rahatsız olmamasını söyledim. Elinden öptüm. Kadın karşı koymadı. Ama merakı artmıştı, bunu görebiliyordum.
    --Anne Bu, Kerem Benim arkadaşım. Annem, Türkan ve kız kardeşim Zuhal.
    --Memnun oldum.
    Havadan sudan konuşabiliyorduk sadece. Oysa Hayat’la yalnız kalmak istiyordum. Sorularıma henüz cevap alamamıştım.
    --Aslında seni dışarı çıkarmak istiyorum. Biraz hava alırdık. İstersen kahveyi dışarda içebiliriz?
    Annesinin yüzüne baktım.
    --Tabi annen izin verirse…?
    Annesinden izin almaya gerek görmedi. Bu dikkatimden kaçmamıştı.
    --Anne. Ben Kerem’le kahve içmeye gidiyorum.
    --Tamam, kızım. Geç kalmayın ama.
    Tekrar annesinin elini öptüm.
    --Merak etmeyin, efendim. Fazla geç kalmayız.
    Arabaya bindiğimizde sitemkar davrandım.
    --Seni merak edeceğimi biliyordun. Neden telefonlarımı açmadın, Hayat?
    Gülümsedi. Bu gülümsemesiyle kendini affettireceğini sanıyordu.
    --Seni yeteri kadar üzdüm, Kerem. Ben nasılsa öleceğim. Ölümüme tanıklık etmeni istemedim.
    Sinirlenmiştim. Farkında olmadan sesimi yükselttim.
    --Sana böyle konuşma, dedim! Kimin ne zaman öleceğini bir tek Tanrı bilir. Yarın belki de her şey çok daha güzel olacak! Neden kendini de beni de üzüyorsun ki!
    O da sertleşmişti. O da sesini yükseltti. İlk kez benimle bu tonda konuşuyordu. İsyan vardı, sesinde.
    --Bak bana, Kerem! Ne kadar zayıfladığıma bak! Kaslarımın eridi! Gücümün ne kadar tükendiğini biliyor musun, ha! Ağrı kesicilerle ayakta duruyorum ben!
    Durdu. Bir süre sessizce yüzüme baktı. Sanırım bir şeyler söylememi bekledi. Ne de olsa bir kadındı. Bir zamanlar diri olan bedeninin bu denli değişime uğramasına vereceğim tepkiyi merak ediyordu. Ama sustum ben. Sadece hiçbir şeyi yokmuş gibi davranıyordum. Sonra yorgun sesiyle yeniden konuşmaya başladı.
    --Önce umutlar ölür, derler. Bu sözü ilk kez duyduğumda ne anlama geldiğini hiç de önemsememiştim. Oysa o kadar doğru bir söz ki. Hayatım boyunca önemsediğim tüm değerler bir anda geri plana düştü. Düşünebiliyor musun; düne kadar o kadar çok planlarım vardı ki. Hepsi, ama hepsi bir anda önemsizleşti. İnsanı hayatta tutan değerler bunlar. Umutlar, hayaller, beklentiler… Ben hayallerimi yitirdim, Kerem. Umutlarımı, tüm beklentilerimi… Ben yarınlarımı kaybettim. Ve sen bana diyorsun ki; yarın her şey daha güzel olabilir. Bunu iyi niyetinle söylüyorsun, biliyorum. Ama benim bir geleceğim yok. Benim yarınım bile yok. Sadece bugün var, anlıyor musun. Bu an… Benim sahip olduğum başka hiçbir şey yok.
    Cevap veremedim. Yüzünde yenilmişliğin izleri kendisini o kadar belli ediyordu ki. O konuşurken çaresizliğini anlatıyordu. Benim çaresizliğim ise suskunluğumdaydı. O içinde yaşadığı fırtınaları gösterebiliyordu. Benim fırtınalarım sessiz yaşanıyordu ama içimde sağlam bir şey bırakmıyordu.
    Arabayı hareket ettirmeden önce yukarı baktım. Hayat’ın annesi ve kız kardeşi oradaydı. Kendisine baktığımı görünce el salladılar. Onlara karşılık verip yola çıktık.
    Bir süre ikimiz de konuşmadık. Sonra bana seslendi. Sesi o kadar müşfikti ki.
    --Kerem…
    Gözlerimi yoldan ayırmadan cevap verdim.
    --Efendim?
    Sesi hala çok yumuşaktı.
    --Yüzüme bakar mısın, lütfen?
    Baktım. O kadar huzur dolu bir gülümsemesi vardı ki. Gözlerine baktım. Canlılığını koruyordu. Üstelik de sevgi doluydu.
    --Ne olur bana kızma.
    --Bu nasıl bir söz, Hayat. Ben sana neden kızayım ki.
    --Biraz önce sana karşı sesimi yükselttim. Uzun zamandan beri birine bu tonda konuşmadım. Aslında hoşuma bile gitti. Evde kimseye bağıramıyorum. İsyanlarımı dile getiremiyorum. Çünkü onların gözünde görüyorum bana acıdıklarını. Seni çok daha yakın görüyorum kendime. Bu yüzden senin de bana acımanı istemiyorum.
    Bir an bu sözüne de karşı çıkmak istedim. Ama yapamadım. Sadece başımı salladım. Hayat’a acımıyordum aslında. Böylesi genç ve güzel bir kadının kaderine isyan ediyordum belki. Onu tanıyordum artık. Tanıdığım birinin hayatımdan uzaklaşmasını istemiyordum. Hayır, acımak değildi bunca üzüntümün nedeni. Bu başka bir şeydi.
    --Ben öleceğim, Kerem. Doktor en fazla bir sene dedi. Ama ben birkaç ay içinde öleceğim. Böyle söylediğime üzülme. Hem ben alıştım bu düşünceye. Ne de olsa herkes bir gün mutlaka ölecek. Çok daha genç insanlar ölüyor. Yeni doğan bebekler bile… Yine de ben şanslıyım. Yani pek çok kişiden… 30 yıl yaşadım. Düşünsene, hiç de az bir süre değil.
    Konuyu değiştirmek istedim. Çünkü sözleri moralimi bozuyordu.
    --Hayat. Ailenle bu konuyu konuştun mu? Onlara söyledin mi doktorla konuştuklarımızı?
    O kadar sakindi ki. Hatta benden bile…
    --Evet Her şeyi anlattım. Hastalığımın üçüncü evresinde olduğunu, tümörün her yeri sardığını, fazla bir ömrümün kalmadığını… Hatta tedavi olmayacağımı bile söyledim.
    O an öyle bir tepki gösterdim ki; ben bile şaşırdım. Arabayı uygun bir yerde durdurdum.
    --Nee! Ne demek tedavi olmayacağım. Hayat, sen ne diyorsun!
    Gülümsedi. Elini elimin üzerine koydu. Kendinden emin bir hali vardı. Bu hali beni korkutuyordu.
    --Biliyor musun. Şu an kendimi tamamen özgür hissediyorum. Hayatım boyunca başkaları benin adıma karar verdi. Ta en başından… Benin bu dünyaya gelmemi başkaları istedi. Onlar istedikleri gibi eğitti, beni. İstedikleri gibi yönlendirdi. Sonra büyüdüm. Onların istediği okula gittim. Onların istediği işi yaptım yıllarca. Sonra…
    Bir süre durdu. Kendi kendine güldü. Yüzünde alaycı bir ifade vardı. Başını iki yana salladı. Sonra da titrek sesiyle devam etti.
    --Sonra birini sevdim. Hem de yürekten… İstediğim gibi… Öyle ki ayaklarım yerden kesilmişti sanki. Bunca zaman bekledim ve en sonunda istediğim gibi bir mutluluğu elde ettim, demeye başladım. Ama o kişi sevgiyi sahip olmak olarak değerlendiriyordu. Ben ise paylaşmak olarak… Bana sahip çıktığını söylüyordu. Hem de gururla… Oysa ben ondan böyle bir şey istemiyordum Ki. Ben kendi kendime sahip çıkabilirdim. Bu davranışıyla benim kanatlarımı kırdığının farkında bile değildi. Sevgiyi kendi anlayışına göre yaşamak istiyordu. Kabul etmedim tabi. Ayrıldım ondan. Hem de canım yana yana, duygularım kanaya kanaya ayrıldım. Bir daha da yüreğime kimseyi almadım. Ya da hep o vardı aklımda. Onun varlığından kurtulamadım. Zaten başka kimseyi sevemedim.
    Sonra kendisini toparladı. Duygusallığından arınmıştı. Yüzüme baktı. Kararlı bir bakış vardı gözlerinde.
    --Pek çok kez öldüm ben, Kerem. Pek çok kez duygularımı, arzularımı acımasızca öldürdüler. Hayallerimi ezip geçtiler. Ama artık yeter. Artık kendi istediğim gibi ölmek istiyorum. En azından nasıl öleceğim konusunda kendim karar vermek istiyorum. Bunu bilmek beni özgürleştiriyor işte. İlk kez bu duyguyu tadıyorum içimde. İlk kez kendi kanatlarımın varlığına inanıyorum. İlk kez bu kanatların benim bedenimi taşıyacağına inanıyorum. Ben kendi kanatlarımla istediğim gibi o bilinmezliğe uçacağım, anlıyor musun. Bu yüzden kendimi özgür hissediyorum, Kerem. İlk kez bu denli mutluyum.
    Tüm söylediklerine yürekten inanıyordu. Tüm cümleler kararlı bir şekilde çıkıyordu dudaklarının arasından. Duygusal bir gülümsemeyle yüzüme baktı.
    --İlk kez ölümü uzak tutuyorum kendimden.
    Bu cümleyi söylediğinde boğazıma bir şey tıkanmıştı sanki. Konuşamadım. Bir şeyler söylemek istedim ama ne söyleyeceğimi bilemedim. Sadece onu izliyordum. İçimde bir fırtına başlamıştı. İsyan ediyordum. Susturamıyordum sessiz çığlıklarımı. Konuşamıyordum. Sadece yüzündeki huzuru seyrediyordum. Ama ben huzur bulamıyordum. İçimdeki isyanı dindiremiyordum.
    Sonra arabayı çalıştırdım. Nereye gideceğimi bilmeden bir belirsizlikte yol alıyordum. Önümde uzanan bu yol tam da hayatım gibiydi. Yaşıyordum aslında ama nasıl yaşadığımı bilmeden hayatımı tüketiyordum. Bir ömür içerisinde yol alıyordum ama o yolun beni nereye sürükleyeceğini bilmiyordum. Hayat, kendi hayatıyla ilgili kesin cümleler kullanıyordu. En azından kalan ömrü hakkında planları vardı. Benim hiçbir planım yoktu. Günübirlik bir hayat sürdüğümü düşünüyordum. Şimdiye kadar hiçbir şeyi elimde tutamadım. Hiçbir şeyi umursamadım. Sevdama bile sahip çıkamadım. Bu hayat hep böyle sürer sanıyordum. Yarını düşünmeden yaşıyordum.
    Sahil yolundan Maltepe’ye kadar gittik. Yol boyunca ikimiz de suskunluğumuzu koruduk. Arabayı uygun bir yerde park edip bir kafeye girdik. Oturmasına yardım ettim. Koltuğa otururken yüzündeki acıyı gördüm. O an gözlerini sımsıkı yumdu. Onu böyle görmek benim de canımı yakıyordu. Yanındaki koltuğa oturdum. Sonra Hayat’ın yüzüne endişeli bir şekilde bakarak sordum.
    --Peki, ailen nasıl karşıladı senin tedaviyi reddettiğini?
    Hafifçe gülümsedi.
    --Ben kahve içmek istiyorum.
    --Peki.
    Masadan kalkıp kahvelerimizi aldım. Tepsi içerisinde getirip yeniden masamıza oturdum. Ama sorduğum sorunun cevabını hala almamıştım. Israrımı sürdürdüm.
    --Seni dinliyorum?
    Neden hala soruyorsun, neden beni rahat bırakmıyorsun; dercesine bana baktı. Bakışlarında bir öfke yoktu. Onun için endişelendiğimin farkındaydı. Sorumu sakince cevapladı yine de…
    --Elbette ki üzüldüler. Önce onlar da senin gibi karşı çıktı ama sonrasında kabul ettiler. Daha şimdiden evimiz bir cenaze evi gibi oldu. Bana bir ölüye bakar gibi bakıyorlar. Acıyorlar.
    Bu cümleleri söylerken acı acı gülümsüyordu.
    --Hiçbir iş yaptırmıyorlar bana. Mutfaktan su almama bile izin vermiyorlar. Sen yorulma, biz getiririz, diyorlar. Bir makarna bile yapamıyorum. Hemen elimden alıp kendileri yapıyor. Bu ne demek, biliyor musun, Kerem…
    Tabi ki biliyordum ama nasıl cevap verebilirdim ki. Sadece suskun gözlerle ona bakıyordum.
    --Ben artık öldüm, demek. Anlıyor musun, ben öldüm. En basit işleri yapma şansımı bile elimden aldılar. Sanıyorlar ki bana iyilik ediyorlar. Oysa böyle davranarak benim canımı yakıyorlar. Beni bana bırakmıyorlar, Kerem. Şu kalan birkaç aylık ömrümde istediğimi yapmama izin vermiyorlar. Hala, ama hala nasıl yaşayacağıma onlar karar veriyor. O yüzden elimdeki bu son hakkımı istediğim gibi kullanacağım. Tedavi olmayacağım. Birkaç ay daha fazla yaşamak için bedenimi delik deşik etmelerine izin vermeyeceğim.
    Aslında ben de Hayat’ın ailesinin bir ferdi olsaydım, ona tedavi olması konusunda baskı yapardım. Önemli olan şey; Hayat’ın yaşamasıydı. Ama nefes almak yaşamak demek değil ki. Çok canı yanıyor çünkü. Üstelik de ağrı kesicilerin bile yetmediğini söylüyor. O gün doktor yakın bir zamanda akciğerinin su toplayacağını söylemişti. Bu da onun nefes almasını zorlaştıracaktı.
    Hayat’ın çektiği acıları ben yaşamıyordum. Ailesi yaşamıyordu. Bir yerde okumuştum; “katlanması en kolay acı; başkasının çektiği acıdır”. Ne kadar acımasız bir laf… Ama ne kadar acımasız olsa da, doğru… Zaten hayat oldukça acımasız. Hoyrat, bencil… Bizim gözümüzde Hayat yaşasın da nasıl yaşarsa yaşasın. Doğru olan buydu. Bu bencillik miydi acaba. Ya da bencillik neydi ki.
    Beden onundu. Acılar onun… En doğru kararı da yine o verecekti. Bedeni sürekli eriyordu. Öylesine güçsüzdü ki. Bir insan için en büyük işkence, aklı yerinde olup da bedenine hükmedememek olsa gerek. Bedeni acı çekiyordu. Ama bedenine hükmedememek çok daha fazla acı veriyordu, Hayat’a.
    O an kahvelerimizi yudumlarken ikimiz de oldukça düşünceliydik. Benim yüzümdeki endişe belli oluyordu. Hayat’ın yüzündeki gülümseme ise çok şey anlatıyordu. Sanki hayata meydan okuyor gibiydi. Kolumu omzuna attım. Bu hareketimi bekliyor gibi başını omzuma yasladı. Öyle hafifti ki.
    Sonra o durumdayken sakince konuşmaya başladı. Sesi oldukça yorgundu.
    --Ne garip, değil mi. Herkesin bu hayattaki beklentileri farklı. Herkesin hayata bakışı farklı. Sabah uyandığında herkeste bir işe gitme telaşı başlıyor. Oysa sabah uyanmak bile başlı başına bir ayrıcalık. Ama kimse bu ayrıcalığın farkına varmıyor.
    Başını omzumdan kaldırıp yüzüme baktı.
    --Sabah evden dışarı çıktığında onlarca kişiye günaydın derdim. Şimdi etrafımda kimseyi bulamıyorum. Günaydın diyecek kimseyi bulamıyorum, Kerem. O zaman bu günaydınlar çok fazla değer kazanıyor. Hatta içten gülümsemeler, yürekten sevmeler de öyle. Bunları paylaşacağın insanları arıyorsun. Ama bulamıyorsun. İşte o zaman kaybetmeye başladığını anlıyorsun. Tüm güzellikleri… Teker teker hem de…
    Bir süre durdu. Dudağında hüzün dolu bir gülümseme vardı. Kolumu omzundan çekip yüzümü ona döndüm. Sesinde isyan vardı. Tükenmişlik vardı. Yine de dimdik durabiliyordu.
    --Biliyor musun, Kerem… Bu durumda önce umutlarını kaybediyorsun. Sonra da dostlarını… Hayat o kadar acımasız davranıyor ki sana; aldıkça alıyor, aldıkça alıyor. Hiç doymuyor. Duygularını, heyecanını, arzularını… Sonra dostlarını, arkadaşlarını… Sana bir şey bırakmıyor. Hani demiştim ya bir keresinde; kötü adamlar bedenimi ele geçirdi diye… Bedenim benim kalem… Sığınağım, limanım… Şimdi kalemi düşmanlar ele geçirdi ve acımasızca yağmalıyor. Yakıyor, yıkıyor. Yakında sadece bir enkaz kalacak geriye. Sonra da sessiz çığlıklarım…
    Hayat’la ilk kez karşılaştığım hastane bahçesindeki günlerim aklıma gelmişti. O gün nasıl da konuşuyordum. Nasılda çenem açılmıştı. Ben bile şaşıyordum kendime. Şimdi ise susuyordum. Hayat konuştukça büyüyordu gözümde, ben sustukça küçülüyordum. Sanki tüm bunlar benim suçummuş gibi davranıyordum. Sanki Hayat’a haksızlık yapılmıştı. Üstelik de beni kollayarak yapılan bir haksızlık… O karşımda bu denli acı çekerken benim sağlıklı olmam haksızlıktı. Böyle düşünüyordum.
    Sadece dinliyordum. Konuşsun istiyordum. İçinde ne varsa… Söylemek istediği, söyleyemediği… Artık itiraz etmeyecektim. Hiçbir konuda ona kendi düşüncemi dayatmayacaktım. Kendi hayatı üzerinde benim söz söylemeye hakkım yoktu. Her zaman yanında olacaktım ama. Her zaman ona destek olacaktım. Bırakmayacaktım.
    --Kerem. Beni deniz kenarına götürür müsün?
    Yüzüne sert bir şekilde baktım.
    --Bana böyle davranma, Hayat?
    Şaşırmıştı.
    --Nasıl yani…?
    Ciddi bir tavır takınarak konuştum.
    --Rica eder gibi söylüyorsun isteklerini. Kesin bir dille söyle. Mesela; Kerem, haydi sahile gidelim, gibi…
    Gülümsedi.
    --Ben nasıl söylüyorum?
    --O kadar kibarsın ki. Oysa ben senin ağzından çıkan her isteğini zevkle yapmak isterim. Ben senin yanında çok mutluyum, Hayat. Senin biraz olsun gülümsemen için her şeyi yaparım.
    Yüzüme sevgiyle baktı. Yine de sözleri ağırdı.
    --Bir idam mahkumunun son isteklerini yerine getirmek gibi mi?
    Kendimi toparladım. Gülümseyerek cevap verdim.
    --Hayır birtanem. Sadece seni mutlu görmek için. Çünkü sen mutlu olduğunda ben de mutlu oluyorum.
    Cevap vermedi. Ama yüzüme öyle bir baktı ki. Bu bakışlarda o kadar çok anlam yüklüydü ki.
    Elinden tutup yavaş adımlarla deniz kenarına doğru yürümeye başladık. Hayat yine koluma girmişti. Deniz kenarındaki kayalıklara vardığımızda gözlerini kapayıp uzu uzun nefes aldı. Denizin o kendine has kokusunu içine doyasıya çekti. Sonra da banklardan birine oturdu. Ben sadece ona eşlik ediyordum.
    Birden ayağa kalktı.
    --Kerem. Ben oraya gitmek istiyorum.
    İşaret ettiği yerde çimlerin üzerine oturmuş bir çift vardı. Erkek gitar çalıyor kız da sesiyle ona eşlik ediyordu. Yavaş adımlarla yürüyüp onlara yakın bir banka oturduk. Hayat’ın yüzünde tatlı bir gülümseme vardı. Gençlerin şarkısı bittiğinde onların yanına gitti.
    --Çocuklar. Ne kadar güzel çalıyorsunuz. Sizi tebrik ederim.
    Gençler de onun bu samimi konuşmasından etkilenmişti.
    --İsterseniz katılabilirsiniz bize. Çok seviniriz.
    --Sizin keyfiniz bozmak istemeyiz. Öyle harika bir görüntünüz var ki. Ama sizden bir isteğim olabilir.
    --Elbette.
    Hayat bana baktı. Çocuksu bir hali vardı. Öyle tatlıydı ki. Sonra gençlere dönerek isteğini söyledi.
    --Romantik bir parça çalmanızı istiyorum. Şöyle dans edebileceğimiz duygusal bir şey...
    Şaşırmıştım. Ama o oldukça neşeliydi.
    --Elbette çalarız. Neden olmasın.
    Genç adam gitarın tellerine dokunduğunda ortaya tatlı bir müzik nağmesi yayıldı. Hayat gülümseyerek bana elini uzattı.
    --Kerem. Benimle dans eder misin?
    Ben şaşkın bir şekilde dururken o hafifçe güldü.
    --Yoksa teklifimi geri mi çevireceksin?
    Uzattığı eli tuttum. Yavaşça beline sarılıp dansa başladık. Öyle hafifti ki. Öylesine mutluydu ki. Dudaklarındaki gülümseme öyle yakışıyordu ki kendisine. Öyle güzeldi ki. O an sımsıkı sarılmak istedim. Sadece sarılmak… O an canına can olmak istedim. O ise gözlerini yummuş kendi dünyasında salınıyordu. Huzur doluydu. Sanki her şey çok güzeldi. Sanki acılar, kederler bizden çok uzaktı. Tüm güzellikler bizimle birlikteydi.
    Kollarımla sardım onu. Başını omzumdaydı. Yoldan geçenler bize bakıyordu. Onlar da gülümsüyordu. Herkes mutluydu. Kötülük yoktu o an. Hastalık yoktu. Acı yoktu.
    Ama çok sürmedi.
    Hayat bir anda acı içinde kıvrandı. Her ne kadar acısını saklasa da yüzünden belli oluyordu ızdırabı. Müzik hala devam ediyordu. Kulağına fısıldadım.
    --İstersen oturalım.
    Bana sımsıkı sarıldı. Başı hala omzumdaydı.
    --Hayır. Dansımızı bitirmek istiyorum.
    Zaman geçmek bilmiyordu. Müzik susmuyordu. Acılar dinmiyordu. Bir süre sonra gence müziği bitirmesi için işaret ettim. Onlar da durumu anlamıştı.
    Yüzünde zoraki bir tebessümle gençlere teşekkür etti. Sonra arabaya doğru yürümeye başladık. Acısı hala devam ediyordu. Buna rağmen belli etmek istemiyordu. Benden saklamaya çalışıyordu. Bacaklarından tutarak kucağıma aldım. Hiç sesini çıkarmadı. Bana sımsıkı sarılıp başını boynuma iyice gömdü. Bir kuş kadar hafifti. Yüreği yüreğimde atıyordu.
    Yavaşça arabaya bindirdim.
    --Hayat. Bir tanem. İster misin seni hastaneye götüreyim.
    --Hayır, Kerem. Sanırım çok yoruldum. Sen beni eve götür. Biraz dinlenirsem kendime gelirim.
    --Peki.
    Çaresizdim. Üzgündüm. Dahası yalnızdım. Oysa daha fazla mutlu etmek istiyordum Hayat’ı. Daha fazla gülümsetmek istiyordum. Güçsüzdüm.
    Koltuğa iyice gömüldü. Sanki uyumak istiyordu. Arabanın içinde ölüm sessizliği vardı.
    Evine vardığımızda Hayat biraz kendine gelmiş gibiydi. Ya da öyle davranıyordu. Gülümsüyordu. Zoraki olduğu belli oluyordu.
    --Kerem. Bugün benim asla unutamayacağım bir gün. İnan bana, çok mutluydum. Sana nasıl teşekkür edeceğimi bilemiyorum.
    --Ne demek, Hayat… Bugün benim için de güzeldi. Özeldi. Sayende harika bir gün geçirdim.
    Bir şey söyleyecekti vazgeçti. Ne demek istediğini anlamıştım. Günümü berbat ettiğini söyleyecekti galiba. Oysa ben ciddiydim.
  • Geçen Cuma günü (7 Aralık 2001) iftarı Çamlıbel Matbaası’nda Osman Kâhya ağabeyin mütevazı fakat güzel sofrasında yaptık. İftarın sonlarına doğru ağır bir rahatsızlığa yakalandığını duyduğum ciltçi Ahmet Başoğlu’nun yani bir kitabıma ad olan “Şeyh Efendi’nin rüyası”nın son ravisinin sıhhatini sordum. Hastalığının seyri hakkında biraz bilgi verdi: Yemek borusu kanseri, Bakırköy Devlet Hastahanesi’nde yatıyor, durumu ciddi, katı yemek yiyemiyor, ayağa kalkamıyor ama her zamanki cesareti ve yılmazlığıyla “bunu da yeneceğim” diyormuş. Sonra nerede ise yarım saat Ahmet ağabeyin renkli, uçarı, yılmaz, kayıt tanımaz, bazen çekilmez menakıbı üzerine konuştuk, gülüştük. Sofradakilerin hepsi onu tanıyor.

    Kalkacağımız sıra Osman ağabey telefonla birini aradı. Gelen haber Ahmet Başoğlu’nun yarım saat önce Hakk’a yürüdüğü idi. İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn. Biz Ahmet ağabeyi çekiştirirken meğer o yola revan olmuş.

    Çıkarken Osman ağabeye cenazenin nereden kalkacağını öğrenirse bana da bildirmesini söylemiştim. Akşam telefon etmiş: Cumartesi günü, ikindiden sonra Kadıköy Söğütlüçeşme Camii’nden kalkacak... Sabahleyin Beşiktaş’a geçtim. IRCICA’ya uğradım, oradan da İstanbul Araştırmaları Merkezi’ne, Ahmet Tabakoğlu’na selâm vermeye gittim. Erken çıkacak ve ikindiye Söğütlüçeşme’ye, Ahmet ağabeyin uzun yolculuğun eşiğindeki merasimine, duasına yetişecektim. Çıktım da. Fakat sert bir hava, rüzgâr ve yağmur, kötü bir trafik... Üsküdar’a geçtiğimde cenazeye yetişemiyeceğim belli olmuştu. Akşam Acbadem’de oturan halazâdemin iftarına davetli idim. Güllaçı Kanaat Lokantası’ndan alayım, Fakülte’ye gidip Hilafet Risâleleri üzerinde biraz çalışayım, sonra da iftara yakın giderim dedim.

    Kanaat’a girdiğimde lokantanın üçüncü kuşak sahiplerinden Murat bey (Kargılı) yanıma geldi ve Ayşe Şasa Hanım’ın içerde olduğunu söyledi. Beni kapıdan girerken görmüşler. İçeri gittim ki masada oturuyor. Rizeli delişmen ve garip bir dervişin cenazesine yetişme şansımın kaybolduğu bir hengâmede, güllaçın izinde bir başka garip ve muzdarip dervişle karşılaşmıştım. Bir zamandır hastalığının tekrar nüksettiğini biliyordum. Telefonlarında bahsediyordu. Ağır bir grip de üzerine gelince birkaç gün hastahaneye bile yatmıştı. Sigarayı bırakmış… Doğrusu günde birkaç paketi deviren biri için büyük bir başarı, bir nimet. Bunu Allah’ın bir lütfu olarak görüyor. Bir nefret gelivermiş sigaradan... Ben ise arasıra eski dostu sigarayı hatırlamasını, yoksa vefasızlık olacağını söylüyor, telefonda gülüşüyorduk.

    O gün hava çok soğuk olmasına rağmen bir nefes almak için taksiye binip kendisini Kanaat’a atıvermiş. İlk defa kendisini başı açık görüyorum. Tanıdığımda başını örtmüştü ve hep siyah başörtüsü takardı. Birkaç zamandır arasıra başını açıyormuş. Sebebini şöyle anlattı, daha doğrusu bir arkadaşının kendisine yaptığı yorumu doğru bulmuş, onu aktardı: Cumhuriyetin okumuş yazmış kadın erkek laik aydınlarının dinle irtibatları sadece cenaze namazında tezahür ettiği için başörtüsü, hele siyah başörtüsü onlara sadece cenazeyi ve ölümü hatırlatıyormuş, bundan da farkında olarak olmayarak büyük bir ürküntü ve dehşet duyuyorlarmış. Kendisine uzak durmalarının sebebi de bu imiş. Bu değerlendirmeye kendi tecrübelerini de katarak hak vermiş...

    Benim için inanılası tarafı olmayan uzak ve kurgusal bir yorum fakat düşününce insanın kısmen hak veresi gelmiyor da değil.

    Öteden beriden konuştuk. Konuşmaya teşne bir halde idi, her zamanki gibi. Vicahen veya daha ziyade telefonda konuşmayı zaten yıllardır bir terapi olarak kullanıyor. Sinemaya da uyarlanan “gramofon avrat” başlığından bir ironi de çıkarmıştı; “telefon avrat”. Laf döndü dolaştı, zaman zaman bölük pörçük dinlediğim kendi hikâyesine, uzun ve dolambaçlı hikâyesinin en önemli kısmına geldi. Ben de açılsın, rahatlasın diye sorular sordum, sohbeti koyulaştırdım. Nasıl olsa Murat bey bizi çaysız bırakmıyor, arasıra da tatlısız… Fırsat buldukça gelip yanımıza da ilişiyor.

    Hidayetinin aşamaları şöyle gelişmiş Ayşe hanımın:

    18 yaşından itibaren tanıdığı ve giderek daha fazla fikirlerine, heyecanlarına katıldığı Kemal Tahir vefat edince evine rahatlıkla girip çıktığı, heyecanlı ve bereketli konuşmalarından feyiz aldığı, şifa bulduğu bir yakınını, bir hocasını, bir ana menbaını kaybetmişti. (Kemal Tahir’in ilk tanıştıkları günlerde kendisine söylediği sözleri her zamanki gibi o gün de hatırladı: “Maskaralık ve şaklabanlık yaptığın müddetçe seni baştacı ederler fakat ciddi ve sahici bir şey yaparsan, yapmaya teşebbüs edersen kimse yüzüne bakmaz ve ilgilenmez. Dahası husumet beslerler. Onun için yolunu şimdiden seç”). Etrafında Halit Refiğ başta olmak üzere fikrî endişeleri de olan sinema sanatçıları, rejisörler, senaristlerden oluşan çokça insan vardı. Fakat şu veya bu ölçüde Kemal Tahir’i ikame edecek birini bulmalıydı.

    Uzun Yol

    Bir ara Şerif Mardın hoca olabilir diye düşündü içinden. Tanışıyorlardı da. Gitti, birçok defa gitti, konuştu, dertleşti, endişelerini paylaştı. Kemal Tahir kadar coşkun, kıvrak, hareketli ve derin olmasa da kendi hikâyesinin de içinde yer aldığı modern dünya, yeni Türk düşüncesinin tıkanıklıkları, ana hatları ve renkleri, cumhuriyet aydınlarının tabiatı ve açmazları üzerine çok şeyler öğrendi ondan. Bir gün Şerif Mardin, Kuhn’un, 1982 yılında Türkçeye de tercüme edilen Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabını ona tavsiye etti. Hemen edindi ve okudu. Bir iki asırdır müslüman Türk aydınlarını derinden etkileyen modern Batı biliminin, o devâsa ve büyüleyici alanın ne kadar ideolojik bir çerçeve olduğunu görmekten hem çok etkilendi ve sarsıldı hem de yeni yollar aramanın ve farklı dertler edinmenin ipuçlarını yakalar gibi oldu.

    İçinde bir ürperti, yarım bir ferahlık… Hayata bağlanmak için yeni fakat flu bir kapı. Yoksa yeni bir korku mu?

    Yıl 1980. Şerif Mardin’in bakması ve karıştırması için verdiği kitap katalogları arasında hiç tanımadığı bir isim ve onun tanımadığı bir eserinin İngilizce tercümesi hep dikkatini çekiyormuş. Adeta bir saplantı. Sanki yıllardır aradığı büyük hazinelerden birinin şifresi yahut çileden çıkarıcı hastalıklarının şifa kaynağı o zatta ve o kitapta imiş.

    Ismarlıyor gelmiyor, bir daha ısmarlıyor yine gelmiyor… Nihayet bir gün bereket yüzünü gösteriyor, rahmet yağıyor… O zât İbn Arabî, kitap da Fusûsu’l-Hikem’in İngilizce güzel bir tercümesi… Gömülüyor kitaba. Dilini ve şifrelerini çözmek için bir defa okumak yetmiyor. Nereden yetsin! Kime yetmiş ki! Okudukça mânevi dünyası yükseliyor, hastalığı geriliyor. Kemal Tahir’in yıllar önce gerçek ve gerçeklik üzerine söylediklerine çok yakın unsurlara rastlaması onu ayrıca memnun ediyor. Üstadın tecelliyat bahsinde anlattıklarıyla Kemal Tahir arasında irtibatlar kuruyor kendince. Ayşe Hanım’ın söylediğinin nerede ise aynısını Cemil Meriç Bu Ülke’de Kemal Tahir’le ilgili yazısına epigram olarak koymuş, oradan aktarıyorum:

    “Gerçek kendisini zor teslim eder, çünkü canlıdır, değişkendir. Canlı ve değişken olduğu için de bir kere teslim alınınca sürgit elimizde kalmaz. Bu sebeple gerçekle girişilecek savaşın sonu yoktur. Bu savaşın zaferi sürekliliğindedir”.

    Ardından dünyadaki İbn Arabî dernekleriyle irtibata geçiyor, yazışıyor, kitaplar, broşürler, dua mecmuaları ediniyor.

    Şifa, bereket, rahmet ziyadeleşiyor.

    Yıl 1988. Bir gün Türkân Şoray’ın eski eşi tiyatro sanatçısı Cihan Ünal kendisini ziyarete gelmiş. Elinde kendilerinin doldurduğu bir şiir kaseti. Kasetteki şiirlerden biri de “Mataramda Tuzlu Su”. Dinlemişler. O bu şiire ziyadesiyle “takılmış”, meftun olmuş, çok yakın bulmuş kendisine; kendi dertlerine, sıkıntılarına... Heyecan ve hayretle “kimin bu şiir?” diye sormuş. Cevap hiç tanımadığı bir isim: İsmet Özel.  

    West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!

    Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

    Beyazların yöresinde nasibim kalmadı

    yerlilerin topraklarına karşı suç işledim

    zorbaların arasında tehlikeli bir nifak

    uyruklarım içinde uygunsuz biriyim

    vahşetim

    beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı

    kendime dünyada bir

    acı kök tadı seçtim

    yakın yerde soluklanacak gölge bana yok

    uzun yola çıkmaya hüküm giydim....

    Yakın takibe almış İsmet Özel’i. Kendisine bu kadar ortadan ve direkt hitap eden, esrarına bu kadar aşina ve vâkıf zat kimdi? O yılın Nisanında yayınlanan Waldo Sen Neden Burada Değilsin? kitabına rastlayınca hemen satın almış ve bir solukta okumuş. Tanıdıklarına, görüştüklerine onu hararetle tavsiye ediyor, bir kısmına kendisi alıp veriyor… Bu kitap sadece İsmet Özel’in değil kendisinin ve döneminin de hikâyesi! Hem de en derinden...

    Artık İsmet Özel’i bir an önce bulmalı ve konuşmalı, dertleşmeli idi. Sormuş soruşturmuş, telefon rehberlerine sarılmış... Koyu bir sessizlik. Bir ahbabı, “o bilebilir” deyince Sezai Karakoç’u bile aramış. Soğuk bir cevap: “Burda öyle biri yok”. “Bilinmeyen telefonlar”dan sormuş. Araya taraya bir İsmet Özel bulmuşlar ona. Fakat karşısına çıkan aynı ad ve soyadlı bir yüzbaşı; ne şairlikle alakası var, ne Waldo ile.

    Nihayet buluyor… Ne denilmiş: “Aramakla bulunmaz ve fakat bulanlar ancak arayanlardır”. İlk telefon görüşmelerinde kendisini takdim edince öbür uçtaki İsmet Özel, “adınızı biliyorum, askerde iken Yılmaz Güney sizden de bahsederdi” demiş. Bundan daha alâ ne olabilir? Mesleğinden, sinema üzerinden bir tanışıklık. Âşinalık…

    Bir gün Gayrettepe’deki fildişi kulede kapının zili çalıvermiş; açıyor ki İsmet Özel, elindeki zarfta kendi kitapları, mütebessim yanık bir çehre. Oturmuş uzun uzun konuşmuşlar; sorular, sorular, sorular... Büyük şairin sabırla ve heyecanla meselelerine eğilmesi yeni bir sayfa açmış önüne. Ondan sonra hep konuşmuşlar.

    Ara not: Mustafa Kutlu’yu ve beni Ayşe hanımla, ardından Bülent Oran beyle tanıştıran da İsmet Özel oldu. Bir müddet sadece telefonla görüştük. Yüzyüze mülaki olduktan sonra telefon trafiği daha da ziyadeleşti. Bazan günde birkaç defa… Mustafa Kutlu onu Dergâh dergisinin düzenli yazarı haline de getiriyor. Yazılarının üst başlığı daha sonra kitabının da adı olacak: Yeşilçam Günlüğü. Sinema ağırlıklı yazılar konuşma ve görüşme imkânlarını, bahanelerini artırıyor. Bülent beyle birlikte Dergâh Yayınları’na gelip gidişlerini de…

    İbn Arabî’nin eserleri onu tasavvufî bir arayışa da sevk ediyor. Bu meseleleri daha derinden kavramak için bir tarikata mı kapılanmalıydı? Bu vadide kısmeti var mı idi acaba? Sinemacı arkadaşı Tuncay Bey vasıtasıyla tanıştığı, o yıllarda Fatih’te mütevazi fakat düzenli bir büroda grafik tasarımı, kapak, ilan işleriyle uğraşan sinema heveslisi Özkul Eren’e hissiyatını açıyor. O da Esat Coşan merhum’a anlatıyor. “Bizleri seven bizdendir” diyerek görüşmeden ona zikir dersi gönderiyor. İbn Arabî ve vahdet-i vücud ilgisi arttıkça Özkul onu vahdet-i vücut üzerine doktora çalışması yapmakta olan Mahmut Erol Kılıç’la tanıştırıyor. Sohbetler fena değil fakat Mahmut Erol onu bir dergâha tevcih etmek konusunda ağır ve mütereddit davranıyor. Ayşe Hanım’a göre işi yokuşa sürüyor. Nihayet sigara içmesini de zikrederek Karagümrük Cerrahî Tekkesi’ne gitmesinin uygun olacağını söylüyor. Başından mı atıyor acaba?

    Tekke Kapısı

    Tekkeye gidip gelen Fatih adlı genç bir delikanlının delâletiyle âsitaneden içeri adımını atıyor. Elbette şeyhefendinin huzuruna çıkılacak. Merhum Sefer Efendi şöyle bir bakıyor ve “Siz daha önce bir yere intisap etmişsiniz” diyor yavaşça. Ayşe Hanım, Esat Coşan Hoca’nın zikir telkinini kendi ölçülerine göre intisap saymadığı için yok diyor ama şeyh efendi ısrarlı...

    Ve Efendi tarafından dervişliğe kabul ediliyor. Lütuf. Engin ve fakat durgun bir deryanın kenarında hissediyor kendisini. Yıllardır anlayamadığı, çözemediği karmaşık, sıkıntılı, hastalıklı şeyler burada mesele bile değildi. Nasıl oluyordu bu? Hangi kılıç mekanizması, hangi güç dışarıda çözülmez kabul edilen bu kördüğümleri bu kadar suhuletle, nerede ise hiçbir çaba sarfetmeden halledebiliyordu? Yoksa bu kapının içinde problemin yeri mi yoktu? Dünya değişmiş, o yüzden meseleler de değişmiş olmalıydı…

    Hayat tecrübelerini, sıkıntılarını, hastalıklarını da anlattı kısmen…

    Benim zihnim bazı mısralara, beyitlere kayıyor. Önce Yunus, sonra Fuzulî. İki büyük derd-âşina:

    Derman arardım derdime
    Derdim bana derman imiş.

    *

    Yâ Râb! Belâ-yı aşk ile kıl âşina beni
    Bir dem belâ-yı aşktan kılma cüdâ beni.

    Çocukluğu Yahudi ve Hıristiyan mürebbiyelerin elinde geçmiş, onların fizikî ve ruhî şiddetine maruz kalmıştı. II. Dünya Savaşı’nın Yahudiler üzerindeki derin korku ve ızdırapları, Hıristiyan karamsarlığı bu mürebbiyeler vasıtasıyla ona da intikal etmişti. Özellikle Yahudi mürebbiyelerin hergün radyodan dinleyerek dehşet içinde tekrar ededurdukları Yahudi katliamı, temerküz kampları, toplu mezarlar, ölümler... onda derin izler bırakmış, hayatını kıyametle hayat arasında bir tür kabir hayatına, Cehenneme çevirmişti. Hıristiyan mürebbiyeler ise ailesinden habersiz onu gizlice kiliseye götürmüşler. “Çarmıhtaki İsa” unutamadığı bir sahne... Çatışma, isyan... 30 yaşında iken bütün şiddetiyle yüzyüze geldiği ağır şizofreni rahatsızlığını da öncelikle buna bağlıyordu. Her şey zıddıyla kaimdir derler ya, macerasının cereyanı içinde batı karşıtı bir tavır takınışında da bu kişilere ve onların terbiye tarzına duyduğu husumetin etkisi var: Batılı olan her şeyden nefret...

    Bunları bu haliyle Sefer Efendi’ye anlatamazdı tabii. Fakat büyük zat her şeyi biliyormuş gibi bir menkıbe anlatarak onu mezarlıktan, ölüm korkusundan çekip çıkardı: Âlimin biri vefat etmiş zannedilerek defnedilmiş. Mezarlıkta kendine gelince bağırmaya, “beni kurtarın buradan” diye haykırmaya başlamış. Yanındaki mezarda yatan zattan ses gelmiş: “Şu anda gecedir, kimseye ses duyuramazsın, sabah olunca bağırırsın, gelir seni kurtarırlar, merak etme ışıdığı zaman ben sana haber veririm”. Âlim hem sevinmiş hem de şaşırmış; “nereden biliyorsun gece olduğunu?” diye sormuş bir müddet sonra. Komşunun cevabı: “Ben dünyada iken Tebâreke sûresini çok okurdum. Onun için mükâfat olarak geceleri kabrimde kandiller yanar”. Hay Allah… Gün ağardıktan sonra işaret üzerine yeniden başlayan bağırıp çağırmaları gelip geçenlerce duyulmuş ve mezardan çıkarılmış.

    Âlim ömrünün geri kalan kısmını Tebâreke (Mülk) sûresinin derin mânalarına vakfetmiş… (Yıllar sonra 2013 senesinde Adalet Çakır hanımefendinin yayına hazırladığı Geydim Hırkayı-Sefer Efendi’nin Sohbetleri’ni kitaplaşmadan önce okurken bu menkıbenin anlatıldığı âna da tesadüf edecektim).

    Tekke kapısı aslında bir yolun sonu. Fakat içeriye adım attıktan sonra oradan da uzun bir yol başlıyor.

    İşte böyle.

    *

    Zeyl: 16 Haziran 2014. Telefon sustu bugün, İstanbul’u rahmet bastı. Ölüm de bir yolun sonudur, evet sadece bir yolun. Şimdi Ayşe hanımın önüne uzun, pek uzun yeni bir yol daha açıldı. O yola, yollara alışkındır. Rahmetle git Ayşe hanım, yolun açık olsun.
  • 416 syf.
    ·3 günde·8/10
    Bir toplumda yaşamak, parçası olabilmek hatta toplumla aynı yöne gidebilmek, toplumun geleceğinde rol almak, yön vermek ve bunları sosyolojik açıdan sağlıklı toplum ve bireyler yetiştirmek için yapmak, her şeyin normal görünmesini sağlamak, ve normalmiş gibi davranmak... Buna kısaca günlük hayat diyebiliriz.


    Tabi birde; aynı toplumda yaşamak, aynı yolu yürürken biraz farklı gözlükler kullanmak var. Bunlar öyle gözlükler ki camlarının renginden dolayısıyla görüşü, çerçevesinin şa’şa’ası görünüşü çok farklı. Bunların “kralı çıplak göstermek” gibi meziyetleri olsa da kimseye bir zararı yok! Aksine; toplumun yürüdüğü yolda ihtiyaç duyduğu ekmeğe, suya ve her türlü yaşam desteğine ek besin olarak sunulan ruhsal bir besini sağlıyor. Evet, evet… Mizahı bu!


    Mizah Atinalılar tarafından insanın gerçekten toplum olmaya başladığı, sosyolojik açıdan büyük gelişmeler gösterdiği orta çağda geleneksel bir sanat ve ifade biçimi olarak geliştirilmiştir. Zaman içinde Avrupa’nın içine sızmış, insanlar bu işi meslek haline getirmişler. Amaç; kralı hem çıplak göstermek hem de aynı kralı eğlendirmekmiş.


    Dünyadaki gelişimini yüzyıllar içinde sürdürdükten sonra topraklarımızda da kendine yer, vücut bulabilmiş ve günümüze kadar varlığını sürdürmeyi başarmış.


    Edebiyatımızın tarihçesine dönüp baktığımızda mizahın ilk örnekleri olarak masallar, fıkralar ve tiyatro oyunları görebiliyoruz.
    Ama Cumhuriyet'in ilanıyla birlikte edebiyatımız ve mizah biraz yön değiştirir ve daha eleştirel, daha keskin bir hal alarak kapsamı genişletir.
    Aziz Nesin, Sabahattin Ali, Rıfat Ilgaz, Orhan Kemal, Bedii Faik, Haldun Taner, Muzaffer İzgü, Çetin Altan gibi yazarlar da, günümüz mizahının bulunduğu noktaya gelmesinde önemi büyük birer rol üstlenmişler, “güldürmek ve düşündürmek”i kendilerine rota belirlemiş ve bu doğrultuda yol almışlardır.
    Aziz Nesin kendisiyle yapılan bir söyleşide “Ben ailemi yazarak geçindiriyorum. Dört bin hikaye yazdıysam, ailem iki çocuk bir hanım olduğundandır. Daha kalabalık olsaydık belki dokuz bin hikaye yazmam gerekirdi.” dediğinde, düşünmemizi mi yoksa gülmemizi mi istemişti?
    Düşünelim mi? Gülelikm mi?... Ne dersiniz?


    Şu noktada , Tatlı Betüş’e geçmeden önce sizinle Friedrich Nietzsche’nin "Kim namus ve ahlâk şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o' dur." sözünü paylaşmak istiyorum. Eminim ki; henüz okumadıysanız mutlaka okumanızı önereceğim Aziz Nesin’in dört defa revize edilmiş, başrölünü Türkan Şoray’ın üstlendiği dizi uyarlaması bulunan bu romanında Nietzsch’nin bu büyük lafına yer bulacaksınız.


    Tatlı Betüş Aziz Nesin’in ilk baskısı 1958 yılında “Bayan Döviz” adı ile basılan 1960 yılında ise “Bir Mirasçı Aranıyor” haline çevrilip yeniden basılan, nihayetinde son Halini alarak 1974 de “Tatlı Betüş“ adı ile yayımlanan romanıdır.

    “ Romanın üçüncü biçimi de beni memnun etmemişti. Barış Gazetesi benden roman isteyince, ben on beş yıllık romanımı yeni baştan ele aldım. Dördüncü kez değiştirip, düzeltip yeniden yazdım. Bu kez ise adini bildiğiniz gibi "Tatlı Betüş" koydum.”

    Bu hikaye bir hayli abartılmış olsa da, yaşananların tamamının tek kişinin başından geçebilme olasılığı çok düşük olsa da pek çok kişinin yapmış olduğu pek çok gerçek rezalete ayna tutmuş. Roman özellikle Dönemin yüksek sosyete ve zenginler aleminde dönen dolapları, ahlaksızlıkları, akıl almaz rezaletleri ortaya koymak amacıyla yazılmış, tek bir karakter üzerinden pek çok rezaleti örneklendirerek toplumsal çürümeyi gözler önüne sermiştir.

    Tatlı Betüş, ülkemizdeki burjuva kültürünü en şiddetli şekilde, yozlaşmak, kirlenmek, ahlaksız hale gelmiş olmakla suçlayan en acımasız şekilde yerden yere vuran romanların başında gelmektedir.

    Romanın konusuna ve özetine de biraz değinmek isterim;

    On beş yaşında bir doktora evlatlık adı altında ama metres olarak verilen Güllü’nün genelevlerden İstanbul ve Ankara sosyetesine girip çıkması onlarca zengin koca değiştirip, hem erkekleri, hem kadınları hem de sosyeteyi allak bullak etmesi ve onların yaşamlarını ahlaksızlıklarını rezaletlerini faş etmesi üzerine dayanmaktadır.

    Erkekleri parmağında oynatarak sosyetenin en gözde kadını olmayı başaran Betüş'ün hikayesidir.

    Hikaye kırk beş yıl önce bir memur ailesine evlatlık olarak verilen Güllü’nün büyük bir mirasa konduğu için arandığını belirten bir gazete ilanı ile başlar ve Güllü’nün Yeğeni Mahmut Yarlı, bu miras haberinden sonra Güllü’yü bulmak için yaptığı araştırma ve gerçekleştirdiği görüşme ve mektuplaşmalar ile devam eder.

    Karakterin adları roman boyunca evlendiği kocaya, yer aldığı ortama, yapılan işe göre değişmiş:
    “Bayan Döviz” olarak Tanınmakta, sık sık gemi ile Avrupa’ya gitmekte ve bir gemi dolusu kaçak eşya ile dönen bir kaçakçıdır.
    “Tatlı Betüş”, Ferhat Paşazade’nin torunu Mecdi ile evlenir. Mecdi dedesinden kalma mirası bitirmeye azmetmiş bir mirasyedidir…
    Kimi zaman kadınları Klarkçı Muammer’in elinden kurtaran bir namus abidesi, kimi zaman evlendiği sayısı meçhul kocalarından birinin şiddetine, kıskançlığına hedef bir mağdur, zengin kadın avcılarına hedef olduğu zamanlar da yok değil… Sadist bir kişilikten, şiddet görmekten zevk almaya, prenseslikten geneleve, zenginlikten fakirliğe… v.s.

    Son mu?...


    https://edebiyatvesanatakademisi.com/...eti-aziz-nesin/66474
    http://www.sabitfikir.com/...mp;amp;referer=81590
  • Filozof (kozasındaki) ipekböceğine röntgen şuarıyla baktığında (sanılanın aksine) ipekböceğinin ölmediğini, belki tırtıl halinden kelebek haline geçtiğini görür... Toplumlar da tırtıl ha­linden kelebek haline geçebilirler. Bugün bayram! .. İnsan, ferdilikten çıkmadan içtirnai olabilir mi? On sekiz aydır ben ve benimle birlikte sizler çile çekiyorsunuz ... Bi­zimle birlikte bütün millet çile çekiyor ... Hayatımı ilme vaifetmiş olduğum için esirim. Başkaları olsa böyle adamları göğe çıkarırlardı. Eski devirlerde de galipler mağlup­ların âlimlerini, sanatkarlarını alıp memleketlerine götürürlerdi. ..

    Doğru bir adam tek başına doğru olamaz. Eşi ve çocukları da böyle kalmakta ona yardımcı olmalıdır ki, yolunu şaşırmasın!.. Birçok adam aile içi telkinler dolayısıyla sapmıştır. Zengin olmak benim hatırıma gelmediği gibi ailem içinde de kimse bunu arzu etmemiştir. ..

    ...Gönderdiğiniz şekerler bayranun birinci günü geldi. Ancak, bu pa­halılıkta bayram şekerine para vermenizi isabetli bulmadım ... Acı öm­rümü tatlandırmak için mektuplarınız yeterlidir ... Artık şehir hayatın­dan nefret ediyorum. Medeniyet yalanmış! Zulümden, vahşetten iba­retmiş. Yaptıklanın cezası olarak günümüzde o da yıkılıyor ...


    Yedi başlı devleri ezen kahraman

    Seniha'ya 28 haziran tarihli mektubunda böyle derken acaba kimi kastediyordu? Olaylar, diplomatları yalancı çıkarıyor. Umacıdan korkar zannet­tikleri, yedi başlı devleri ezen bir kahramandır. Doğan bir güneşi batan bir güneş sanmak ne büyük gaftettir ... Emperyalizm, bu asrın bünyesine bakıldığında bir hastalıktır. Bu asır, hürriyet, eşitlik ve mil­liyet asrıdır ... Yakında daha hür, daha adilane bir devir başlayacaktır.
    Bu sözlerimi hayal sanma, hakikattir...

    Yirmi beş senedir yüzmediğim halde yüzmeyi unutmamışım. Haf­tada üç kez deniz hamamma gidiyorum. Şişmanlığa karşı yürümek ve yüzmek çok yararlıdır ...



    Mektuplarınız bana gurbette vatan kokusu getiriyor. Cehennemde cennet hayatı yaşatıyor. Bu yaz günlerinde soğuk Taşdelen suyundan da buzlu Kevser şarabından da iyidir .


    ...Allah'a karşı muhabbetimiz çıkar karşılığı olmamalı. Insan, güzel bir çiçeği nasıl güzel olduğu için severse, Allah'ı da güzeller güze­li olduğu için sevmeli ... Allah yoluna giden olmazsa O ne yapsın? .. Allah bizim taraftadır. Çünkü, hakkı, hakikati ve adaleti isteyenler bizleriz ... Günümüzde, Allah yolunda çalışanlar gayet az ama şeytan yolunda çalışanlar çok. Fakat işin sonunda "Allahçılar" şeytancolari yenecektir ...

    Mektuplar gecikince kızlarına esprili bir postacı resmi çizmiş mektubunda: Ben postacıyı, yetmişlik bir kadına benzetirim. İhtiyar olduğu için değneğine dayanarak yürür. Bunak olduğu için de sağdan soldan ge­çenlerle konuşur. İşte böyle bunak bir kocakarı bize mektup getire­cek diye bekler dururuz ... Ben bir mefkure isem, o mefkure bütün gençlerin ve çocukların ruhuna yerleşmiştir. Benim yok veya var oluşum artık o mefkure­ye etki yapmaz ... 19 Temmuz'da Seniha'ya: (Ailelerinin esirlerin yanına Malta'ya) gelmesi işi herkesi boş yere telaşa düşürmüş. Daha kimse gelmedi. Zaten, Hüseyin Cahit Bey'in ailesinden başka da istekli yok. Onlar da İsviçre'ye giderken (buraya) uğrayacaklarmış! Hepsi bu.


    Aynı gün Hürriyet'e: Beni, annenden fazla sevdiğini söylüyorsun. Bunu kabul etmem. Bir baba ne kadar iyi olursa olsun, anne kadar iyi olamaz! .. Onun, si­zin için çektiklerinin binde birini ben çekmedim ...


    Zavallı Türk milleti

    Yıllar geçer, haber gelir, yar gelmez! ..

    Anadolulu Kezban, Yemen'deki Mehmetçik'ini beklerken bu acılı sözleri kim bilir kaç bin kez tekrarlamıştır? Bu zavallı Türk milleti üç bin seneden beri hep bu felaketleri yaşıyor ...

    Hürriyet'e: Senin gibi bir hanım kız kapı önünde oturamaz. Senin yerin ya mek­tep yahut annenin yanıdır. Türkan da sokağa çıkmasın. Sokak mikrop yuvasıdır ... Bugün bütün dünyada salgın halinde bir sinir hastalığı, bir umumi delilik var. Herkes az çok çıldırmış: diplomatlar, gazeteciler, tüccar­lar ... Herkes de bunlara bakarak çıldırmış. Kiminin babası esarette, kiminin kocası ...

    Valetta şehri elektrik ışıkları içinde ... Hiç susmayan kilise çanları ... Tramvay, otomobil sesleri ...


    Türk esirler öğretmiş olmalı. 12 ağustosta eşine adeta müjde veriyor: Burada yoğurt yapmaya başladılar. Artık her gün sarımsaklı yo­ğurtlu patlıcan kızartması veya tatarböreği...

    Seniha'ya, 19 ağustos 1920'de: Aileyi kadın yapar. O halde millet de kadının eseridir. Bizde kadın­lar iyi tahsil görmedikleri için aile yükselemiyor. Aile yükseleme­yince millet de geri kalıyor ...

    ... Eşine, 26 ağustosta:
    Bugün bayramın ikinci günü. Bilmem, böyle kara günlere bayram demek doğru mu? .. Malta'da adet olmadığı halde, ilk defa yağmur yağdı. Demek ki gök de İslâm dininin bu kederli bayramına ağlı­yor ... Eski Türklerin inancına göre bir insan dünyaya gelirken "Gök Tanrı" "Yapık" adlı meleğine "Süt Gölü"nden bir damla alarak bunun­la yeni doğacak olana ruh yapmasını söylerdi ... İslam inancına göre de Allah, "Beni Adem'i tekrim ettim (insanoğlunu ululadım); kendi ruhumdan nefh ettim (üfledim)" buyuruyor. Ruhumuz mademki Al­lah'ın ruhundan gelmiştir, o halde nasıl olur da bu fâni dünyanın kö­tülüklerinden etkilenebilir? ..



    Aynı gün Seniha'ya evrenin oluşumunu anlatıyor: Eskilere göre evren birçok çarhların (çarklar) birleşmesinden meydana gelmiş büyük bir makineye benzerdi. Şimdikilere göre ise sonsuz mekanizmalardan oluşan büyük ve karışık bir mekanizma­dır ... Bütün işleri madde mi yapıyordu? Bergson (Henry, 1859-1941) şu cevabı veriyor: "Allah önce maddeyi serbest bıraktı. O (da) kendi kanunları uyarınca güneşleri, yıldızları, gezegenleri ve bu arada Yer'i ve üzerindeki madenleri, denizleri ... (Sonra) 'protoplazma' adlı mad­de meydana geldi ve Allah da ona derhal ruhu, yani kendi ruhunu üf­ledi. Ruh da cansız maddeye hayat vererek bitkileri, hayvanları ve so­nunda insanı vücuda getirdi ...

    " Sevindirik! .. Ben bu tuhaf sözcüğü, son zamanlarda "geri zeka­lı"dan üretilmiş "gerzek" benzeri bir saçmalık sanırdım televiz­yonlarda, "Sevindirik oldum! .. " gibi konuşmalara rastladıkça. Me­ğerse, oldukça eski bir sözcükrnüş. Gökalp'in eşine yazdığı 2 ey­lül 1920 tarihli mektuptan öğreniyoruz bunu: Milletler, rahat ve (işlerin yolunda gittiği) ikbal dönernlerinde ne oldum delisi haline girerler. Ülkemizde bunlara "sevindirik" adı veri­lir. Oysa, felakete uğrayan milletler uyanırlar ve (bu durumdan) kur­tulmak için mefkûreye dört elle sarılırlar ... (Eskiden) sorularıma cevap verecek bir filozof, bir bilim adamı aradım ama bulamadım! O zaman, kendim sorularımı cevaplamaya çalıştım. Zihnim çok yoruldu ama fikirlerimi, "evlatlarım gibi benim­dir" diye çok seviyorum ...


    Artık, yanımızda asker bir görevli olmaksı­zın çıkıp bir yere gidebiliyoruz ... Kayık yarışları izliyor, mağazaları dolaşabiliyoruz ...

    ..Dün 8 eylüldü. Malta'nın büyük bayramı imiş. Güya bugün Turgut Reis'i şehit etmişler ve Türkleri Malta'dan kovmuşlar. Kiliseler, büyük binalar, caddeler mahşer gibi aydınlatılmıştı. Herkes bayramlıklarını giymişti... Bir gün de Cahit Beylerin (Hüseyin Cahit Bey) oturduğu Medine kasabasına gideceğim "şömendöfer"le.


    Bura­ya dişçi Atıf Bey adında yeni bir esir geldi. Herkes dişlerini yaptırıyor. Ben de yaptıracağırn ... Müzeleri, kütüphaneleri de göreceğim ... Kilise­lerde iğne atsan yere düşmez. Bizde ise camiler gittikçe boşalıyor. Vicdanlarda din azalınca böyle olur! ..

    Türk ve Müslüman kalmak, dinimizi ve milli ahlâkımızı, milli estetik ve güzelliklerirnizle dilimizi korumak şartıyla Avrupalı olmalıyız. Türkçülük (de) budur. Geriye değil ileriye gitmektir. ..



    Polverista, 20 Eylül 1920.
    Vecihe Hanıma: Yaşamak: yalnız düşünmekle olmaz. Gezmek, görmek ve işitmek de gerekli. Cumartesi günü sinemaya gittim ... İnsan okumakla birçok yerleri görmüş gibi oluyor. Dernek ki okumak bir tür seyahat, seyahat de bir tür okumaktır. Dünya canlı bir kitaptır ki bütün ilimler bu kitaptan çıkabilmiştir. Bu kitabı "aslından" okuyanlara filozof denir ...


    23 eylülde kızı Seniha'yla bir söyleşi/mektup: Yeni dünyanın felsefesi ve uygarlığı nasıl olacak? Eskiden hükü­metler halklarını korkutarak yönetirlerdi. Şimdi anladılar ki halk ar­tık kendilerinden korkmuyor ... Cezalar artırıldıkça itatsizlik de bir­likte artıyor ... Demek karabaskı dönemi geride kalmıştır. Ancak halkın rızasıyla kendilerini sevdirebileceklerdir ... Vaktiyle hocalar herkesi cehennem azabıyla korkuturlardı. Şimdi (ise) herkes dinden sevgi, şefkat, coşku ve neşe istiyor. Allah'ı kor­kunç göstermek isteyenleri dinlemiyor...


    En iyi uygarlık insanları birbirine sevdiren uygarlıktır ... Yalnız er­keklere dayalı bir uygarlık ise kalpsiz, şefkatsiz ve içtenliksizdir ... Çürüksulu Mahmud Paşa'nın ailesi İtalya'ya gelmiş. Kendisinin de oraya gitmesi için izin verdiler ...

    4 ekim. Vecihe Hanım'a: Her çıkışta bir satimi sinemada geçiriyorurn. Sinema, bu dünyaya benzeyen bir alendir. Orada da felakete düşenler, sonra, kurtulup mutlu olanlar var. Bazı filozoflara göre içinde yaşadığımız dünya da bir sinemadır ..



    "Gazete haberlerine inanmam" 14 ekimde Seniha'ya yazdığı mektup basınla ilgili sert eleştiri­lerini içeriyor: Orada çıkan bazı havadislerin sevinç bazılarının da keder verdiği­ni yazıyorsun. Benim adetim hiçbir havadise inanmamaktîr. Bunların, masal ve tiyatrodan ne farkı var? Yalan havadis yayımlamak bir sanat, bir fen niteliğini almış. Bunun birçok ülkede görevlileri, uzmanları, kuvvetli bir örgütü hatta bir "nazırı" bile var. Kibarca "propaganda" diyorlar yalan havadis yayınlamaya! ..

    Yalan söylemek ticaret adına yapılırsa reklam, siyaset adına yapılırsa "propaganda", din adına ya­pılırsa da "misyonerlik"tir.
    Havadisleri masal dinler gibi dinlemeli... 1 kasımda Seniha'ya yazdığı mektupta "Türklere yeniden güler yüz gösterilmek isteniyor ... " diyordu. Acaba bu değişiklik, İngiliz­lerin, Anadolu'ya sürdükleri Yunanlı maşalarının "Kemalciler" karşısında zorlanmaya başlamasıyla nu ilgiliydi? 8 kasım tarihli mektup da bu düşünceyi destekler nitelikte: Siyaset değişmiş gibi görünüyor. Şeyhülislam Hayri Efendi hakkın­da tabipler birkaç kez (hasta olduğu hakkında) rapor verdikleri hal­de serbest bırakmamışlardı. Şimdi, adi bir müracaatla müsaade etti­ler. İstediği yere gidebilecek. Avrupa'ya veya İstanbul'a ...


    Vecihe Hanım'a 12 kasımda: Bizim tarikatlarda şeyh ile müridi arasında bir tür "kalp bitişikli­ği" vardır ki adına "rabt-ı kalb" derler. Bu adeta bir manevi telsiz telg­raftır. Söz dilinin yakından anlatamadığını bu kalp dili uzaktan an­latabilir ki, Avrupalılar buna "telepati" derler. "Uzaktan duyuşma" anlamında ...


    ...Operayla tanışma
    Il. Abdülharnid "opera"nın ne olduğunu çoktan biliyordu. Yıl­dız'daki özel "tiyatro" salonunda Avrupa'dan getirilen gruplar pa­dişah efendimiz (!) önünde temsiller ve konserler veriyordu ama Ziya Gökalp gibi zamanın aydın ve etkin bir insanınn bile opera seyretmek için birkaç yüz bin nüfuslu küçücük bir İngiliz sömür­gesine sürgün gitmesi gerekecekti: Evvelki gün ve dün (14 kasım) gezmeye çıktım. Önce sinemaya, akşam olunca da operaya gittim. Opera kumpanyası İtalya'dan gel­mişti. Musikileri güzel, oyuncular da başarılı idiler ... Hafif bir karın ağrısı geçirdiği için "hasta olduğu" söylentisi, o bildirmese de ailesine kadar ulaşmış. Gazetelere bile geçmiş.
  • 8 Eylülde Hürriyet ile minimini Türkan'a o gün yazdığı şiirlerini
    göndermiş. Önce Hürriyet'inkiler:
    Rüzgar, rüzgar nereye?
    Görünmez kanadını
    Açmışsın gidiyorsun
    Uğrarsa eğer yolun
    İçine İstanbul'un
    Götür benden öpüşler
    Sevgili kızlarıma..
    Ve:
    Bulut, bulut karadan
    Denizden geliyorsun
    Pembe kanatların var
    Evimi, kızlarımı
    Geçerken görüyorsun
    Bir haber yok mu bana?
  • 254 syf.
    ·8/10
    Geyikli Park |4/5|
    Taksim’e daha önce gittiniz mi? Gittiyseniz oradaki gezi parkına da bakma şansınız oldu mu? Eğer olduysa, o geyiğin hikayesini merak ettiniz mi? İşte o geyiğin hikayesini ve başka birçok şeyin daha hikayesini öğrenme şansınızı yaratabilecek bir kitap yorumu ile geldim bugün. Bir başka Sunay Akın kitabı olan Geyikli Park kitabını okudum ve yorumunu giriyorum şu an.
    Geyikli Park, diğer Sunay Akın kitaplarına nazaran daha kalın. Aralarından en uzunu hangisi bilmiyorum ama en fazla sayfası olan kitaplardan biri bu. Dolu dolu da bir içeriği var.
    Sunay Akın kitaplarını bilmeyenler için anlatmam gerekirse şöyle ki; Sunay Akın’ın kitapları deneme olarak kategorilize ediliyor. Ancak bir denemeden ziyade bir tarih yolculuğu gibi. Sizi olduğunuz yerden alıyor sayfanın başında, bölümün sonuna kadar dünyanın farklı zamanlardaki farklı bölgelerine gidiyorsunuz.
    Mesela bu kitap Çanakkale cephesi hakkında bölümlerle başlayıp, Tokyo’daki Tokyo Cami ile bitiyor. Oldukça geniş çaplı ve tahmin edemeyeceğiniz bilgilerle dolu deneme kitapları, diye tanımlayabiliriz Sunay Akın kitaplarını.
    Bu kitabın da bu açıklamadan geri kalır yanı yok. Gerek edebi anlatımı ile gerek sunduğu anlatının çarpıcılığı gerek de anlatımlar arasında kurduğu bağ gayet başarılı ve diğer kitapları kadar iyi. Kesinlikle tavsiye edeceğim bir yazar Sunay Akın. Eğer şu ana kadar kitaplarından herhangi birini almamışsanız, almanız durumunda seveceğinize emin olduğum bir yazar. İlk hangi kitabı ile başlanır pek bir fikrim olmasa da bence pek önemli değil. Herhangi bir kitabını alıp içeriğine girip, yazarın anlatım tarzının sizi alıp götürmesine müsaade ederseniz zaten sevdiğiniz takdirde diğer kitaplara da göz atarsınız.
    Mimar Sinan, Rıfat Ilgaz, Türkan Saylan, Orhan Veli ve Altar’ın Oğlu Tarkan gibi sevdiğimiz isimler hakkında bizlere öğretmek istediği etkileyici bilgileri olan bir kitap, Geyikli Park. Kütüphanede bulunmasının fayda sağlayacağı türden bir kitap.
    Parklardan geyiklerin eksilmeyeceği günler dileğiyle. Kendinize iyi bakın.