• 224 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Sizlere Franz KAFKA’nın Dava kitabından bahsetmek istiyorum. Bu kitabı askerdeyken o dönemdeki çok aşırı boş vaktimden dolayı tam üst üste 3 kez okudum. Ve tahmin ettiğiniz üzere 3’ünde de pek bir şey anlamadım… O zamanlar Kars’ta D&R yoktu, D&R’ı geçtim daha D&R, TveK’yı satın alıp şubelerini zimmetine geçirmemişti bile. Bende Kars’ta basit bir çarşı izninde TveK’daki indirimden yararlanarak Franz KAFKA’nın Dava kitabını almış bulundum. Açıkçası 3 sefer üst üste okuduktan sonra oldukça pişman oldum fakat Sait Faik ABASIYANIK okumak o kadar çok hoşuma gidiyordu ki kitaplarını bu kadar çabuk tüketmemek için alternatif yazarlara sarmalıydım. Tabi kader de beni Franz KAFKA’ya doğru adeta itti.

    KAFKA’nın dava kitabı gerçekten çok karmaşık bir kitap. Hatta içinde bulundurduğu metaforu ben mi anlamadım acaba, çok mu ironi dolu ve benim kapasitem buna yetmiyor diye düşünürken internette kitap hakkında biraz araştırma yapıp Franz KAFKA Dava kitap yorumları diye aramalarda çıkan sonuçları inceledim. Ve sevindim açıkçası çünkü bu kitaptan hiçbir şey anlamayan tek ben değilmişim. Bir çok normal insan gibi bende kitabı anlamamışım, hatta beyninin bizden daha büyük bir bölümünü kullanan Albert EINSTEIN bile bu kitabı anlamamış. Yani sizde bu kitabı anlamamış ve bu kitap ne anlatıyor diye internet üzerinde kitap yorumları okuyorsanız emin olun yalnız değilsiniz ve kendinizi kötü hissetmeyin. Sorun sizde değil, Franz KAFKA’da..

    Kitaptan tek anladığım. Rahibin Joseph K. İle olan konuşması. Sadece bu konuşmayı bir şeylere yorabildim. İnternetten hakkında ki yazılara baktığımda da yorumlara yaklaşmışım bunu gördüm. Fakat benim merak ettiğim acaba insanların bu yorumlarını Franz Kafka duysa ne derdi? Tabi ki o koca kibrinden dolayı yorum yapan kişileri ilk önce onaylayacak ve ardından yaptıkları yorumlar hakkında antitez üretip onlara farklı cevaplar verecektir. Oysa daha az kibirli olan bir Oscar WILDE olsa bu yorumlara “hadi canım cidden mi?”, “Orada onu mu demişim?”, “Bak sen!”, “Yok ya!” gibi yorumlar yapardı.

    Neyse çok uzun bir geyik yaptım bu sebepten dolayı beni bağışlayın. Artık kitabın konusu hakkında konuşalım. Franz KAFKA Dava kitabında, insanların düşündüklerinden daha basit bir şeyi anlatmış olabilir mi? Yani sistematik olarak karanlık çağı, karanlık çağın yetersiz adalet sistemi, bu çağdaki insanların memuriyet anlayışı ve bu kavramların ontolojik yaklaşımı yerine daha minimalize düşünürsek sadece kendimizi, bize anlatmış olabilir mi? Davanın başlangıcı bu hayatta sorumluluk sahibi olduğumuz, okulumuzu bitirdikten sonra yada hiç okumadan çalışmaya başladığımız zaman olabilir mi? Çünkü o zaman da aslında bir dava edinmiş oluyoruz. Artık arkamızda ebeveynlerimizin desteğini görmeyi bırakıyoruz. Artık düşersek bizim kolumuzdan tutan olmayacak bunu fark ediyoruz ki bir zaman sonra düşüyoruz da ve başlıyoruz aranmaya. Tıpkı Joseph K.’nın ressam ile olan muhabbetleri gibi, kendini savunması gereken bir avukat bulması gibi. Bizi kaldıracak birileri arıyoruz. Ve sonra dava ya karşı olan ilgisizliğimize ne demeli? Gelecek planları olmadan yaşayan insanların günü kurtarmak için olan büyük çabalarımı acaba.

    Kitap hakkında biraz daha bahsetmek istiyorum aslında ama Albert EINSTEIN’ı haklı bulduğum için sadece yüzeysel olarak bana hissettirdiklerini anlatıp hakkında biraz geyik yapmayı tercih ediyorum. Dahininde dediği gibi insan beyni bu kadar karmaşık olamaz.

    https://www.serkandinc.com.tr/...issettirdikleri.html
  • 108 syf.
    ·6 günde·Beğendi·7/10
    Sait Faik'i hepimiz az çok biliriz.
    Yine çok akıcı şiirsel bir dille milyon tane insanı, milyon tane ihtimali, durumu, hayatı, tecrübeyi, olayı bizlere şakır şakır anlatmış. Kısacık öyküleri okurken anlatılan durumu birden yaşıyorsun, sonra birden bitiyor 'Ne oldu şimdi?' diyorsun. Sanırım ben Sait Faik 'in en çok bu yönünü seviyorum. Hayatın içinden bir sürü insan manzarası sunuyor kitap... Anlattıklarını gözünüzün önünde o an yaşamanız çok kolay. Bir anda İstanbulun semtlerinde gezerken önünden geçtiğiniz dükkanları hayal ediyorsunuz. Sonra birden muhabbet eden insan kalabalığına karışıyor sözleriniz. Halkın içinden, günlük gündelik telaşlara kapılıp akıyor kitap. Toplum hayatına kişiler üzerinden güzel değiniyor...Eğlenceli ve akıcı bir anda bitirebilirsiniz.

    Dipçe: Benim gibi anneler biraz uzun sürede bitirebilir kasmayın :)
  • 'Olmayacak bir şey olsa ve birden aralığın başında hakikat oluverse, duyacağım "sevinç" diye adlandıracağım.
    Keder ve sevinç; ah kelimeler! Ne müthiş şeysiniz, ne müthiş! Şu anda her kelimenin manasının o basit gerisinde neler saklı olduğunu anlıyorum. İnsanoğluna her kelime nelere mâl olmamış... Şimdi anlıyorum. Belki bu kadar kuvvetli ilk defa seviyorum. Bütün kusurlarım --çoğunu meziyet sanardım- birer birer keder ve sevinç misali ayan oluyorlar. Benim meziyetlerim de varmış; hiç bilmediğim, aklıma getirmediğim, kendimden bir başkasını sevebilirmişim. İçimde onun için fedakarlıklar yaratabilirmişim. Ben hiç korkak değilmişim, hatta dövüşebilirmişim. Bir benden başkasını özler, kokusunu duyar, düşünür, üzülürmüşüm. Balzac'ın hakkı yok: O diyor ki, "Aşk, şuuraltı bile olsa yine bir hesap kitap işidir." Burjuvalar arasında doğru.Fakat benim ne şuurüstü ne şuuraltı hiçbir hesabım yok. Hesapsızlıklarla doluyum. Sevgilim hesap ediyorsa, zararı yok ben hesap etmiyorum.'
  • Bana su, bana ekmek, bana zehir;
    Bana tat, bana uyku
    Gibi gelen çirkin kızım.
    Sensiz edemem!
  • Yaşamak; bütün âdetlerden uzak
    Yaşamak...
  • 193 syf.
    ·3 günde·Beğendi·9/10
    Bu dünyadan bir Sait geçti. Ömür denizinden sandalıyla ve sandalın içindeki çilingir sofrasıyla geçti. Bir yandan demlenirken bir yandan gözüne ilişen adalara uğradı. Oradaki insanların içine baktı , onları dinledi ve bütün hepsini kağıda döktü.

    Yazarın ilk romanlarından Medarı Maişet Motoru. Aslında genelde hep öykücü olarak bilinir ama az da olsa bir romancı kimliği var. Dört bölümde oluşan kitabımız, aslında her bölümün bir ayrıntıyı oluşturarak ortaya çıkan bir bütündür.

    Her bölüm farklı renkte bir iplik yumağıdır ancak hepsi bir araya geldiğinde kazak ortaya çıkıyor. Her şey bir insanı sevmekle başlar diyor yazar. Sonra diyor ki yazmasam deli olacaktım. O sevmiş ve kağıda aktarmış delirmemek için. Hem kendi için yaşamış hem insanlar için.

    Benim okuduğum son Sait Faik Abasıyanık kitabı bu eser. Sait Faik külliyatımı tamamladım. Buruk bir hüzün var içimde birini kaybettim sanki uzun zamandır konuştuğum bir dostum geldi geçti bu dünyadan. Ayrıca yazarın bu eseri yasaklanmış sansürlenmiş annesinin desteğiyle basılmaya çalışılmış. Ben bizim karanlık düşüncelere sahip olan yöneticileri anlamıyorum bir şey güzel ise neden karanlığa gömmek istersiniz? Veya siz karanlık taraftasınız diye herkesin orada olması mı lazım?

    Eser, yazarın o bildiğimiz esintilerini taşıyor. İnsanların duyguları, kazanışları, kaybedişleri ve hayalleri. Hepsinin kaderi birbirine bağlı ve hepsinin hayatında başka birinin kaderi mevcut. Ve ada olmazsa olmaz Sait Faiğ'in meşhur mekan unsuru. İnsanları anlamak lazım neden böyleler... Anlamak için Sait Faik Abasıyanık gibi yazarlar okunmalı...


    Bir Medarı Maişet Motoruyla bir Sait geçti bu ülkeden bizi kumsallarda, adalarda ve kasabalarda gezdirdi. Her insanın içindeki iyiliği görmeyi öğretti bize. İnsanoğlunun değişken bir varlık olduğunu ve bu değişkenliği sabit tutmayı gösterdi...

    Ruhun huzurlu olsun Sevgili Sait Faik Abasıyanık...
  • Kıştan yaza insan başka türlü çıkardı. Çoğu şişmanlamış, rengi ağarmış ve harikulade bir surette büyümüş olarak... Bana öyle gelirdi ki, çocuklar yalnız kışın büyürler.
    O kıştan, birbirimizi hemen tamamen kaybettiğimiz kıştan çıkışta Odisya'yı boyu atmış, yüzüne karışık hilekar manalar sinmiş buldum. Yine şarkı söylüyordu ama ses, o berrak ve temiz ses değildi. İçimde ılık dünyalar deviren ses, şimdi bana köyün hilekar, hasis, yalancı dedikoducu yılan insanlarının şaraplar, uykusuz, hırslı gecelerle eskimiş gırtlaklarının sesi gibi cırtlak geliyordu. Yüz; dostu, arkadaşı, hatta zaman zaman kölesi olmayı kabule hazırlandığım yüz, vehmettiğim manalarını üzerinden lüzumsuz bir gömlek gibi çıkarıp atmıştı. Amcası Manoli'nin bir haftalık bir ıstakozu satarken takındığı suratını birdenbire, hayretle, Odisya'nın yüzünde bulunca şaşırdım. Bir zaman, nasıl olur da hatları birbirine bu kadar benzeyen iki insanın birisi bana o ılık dünyayı verdiği halde, ötekisi soğuk, fakat hakiki dünyayı versin, derdim. O zaman şöyle hayal meyal hissetmiştim: Yüzle ahlak arasında herhalde müthiş bir münasebet vardır. Güzel olan muhakkak güzel ahlaklıdır demiyorum. Fena ruhlu güzel yüzün, insanı perişan eden, mahveden sihri de inkâr edilemez. Yalnız şunu demek istiyorum ki ahlakın yüze eklediği mimikler, hatta renkler, tikler yüz ve ahlak her ikisi güzelken de vardır Hatta bunlar sevimlidirler. Ahlak bozulmazsa, tertemiz, sevimli, hatta dostun onları taklit edeceği gelesi kadar tatlıdır. Fakat hakiki dünyayı Odisya'nın keşfettiği şekilde keşfedince onları yeni âlemine sindirince, burnunu bir şey koklar gibi yukarı tarafını buruşturarak, ağzı biraz açık anlatılanı dinlemesi eskiden ne güzel, ne hoş bir şeydi! Ben de aynı şekilde başkalarını dinlemek için bu hareketi aynen taklit etmiştim. Fakat bugün bu hareket, amcası Manoli'ye ve Manoli'nin yalancılığına, kıskançlığına, terbiyesizliğine benzemesini kolaylaştıran çirkin bir şey olmuştu
    Onu dördüncü görüşümde içime bir pişmanlık doldu. Ne yaptım, ne yaptım? diye söylendim. Neden öptüm bu çocuğu? Bu yüzü ben nasıl sevdim?