• 240 syf.
    ·Beğendi·9/10
    "LEYLİM" bir insan sevdiğine en güzel nasıl seslenebilir? Hem onun adından uzaklaşmadan hem de kendi kalbini katarak nasıl çağırabilir ki? Bir Ahmed Arif'in Leylim'i olmak nasıl bir duygu? Peki ya, Leylim'in Arif'i olamamak? Böyle diyordu Leyla Erbil'e, Leyla'sına Leylim, Sevgili Canım, Canım Leylâm, Ömrüm diye başladı mektuplarında böylesine içten böylesine yürekten, böylesine sıcak, böylesine samimi bir dille.

    Bıkmadı usanmadı canı Leylim'ine yazmaktan ne kadar zor durumda olsa da. "kahrolası boşluğunda, ben garip, ben duyan, ben yirmi dört saatte, yirmi dört bin parça olan, ne yapardım?" dediğinde Ahmed Arif o boşluğu ben hissettim buz gibi ve karanlık içimde sanki. Yapma Leyla, Ahmed Arif böyle söylerken yokluğunla onu bin parçaya ayırma :(

    Her mektubun sonunda gözlerinden öptü sevdiğinin. Yanlış hatırlamıyorsam bir mektubunda yazmıştı gözlerinden öpmeyeceğim birine yazmam diye. Ah! Bu nasıl bir duyarlılık, güzelliktir böyle?
    "Gözlerinden öperim cânım. En çok da burnundan. Gülme, ciddi söylüyorum.
    Yarı parçan" sen en tatliş şair cümlesi olabilirsin mesela.

    Sonra "Hal, yani şimdiki zaman seninle başlar" diyen bir adama "Yazma! Sevme! ne demek?" Hakikaten ne demek bu? Leyla farkında mısın öl diyorsun ona hatta öl deseydin daha iyiydi ama yazma, sevme demeyecektin, kelimeleriyle sana tutunan bu insana. Koparamazsın ki onu ne kendinden ne de her defasında seni anan ve anlatan tüm o sözcüklerinden. Biliyor musun? Ahmed Arif duysaydı beni, çok kızardı bu söylediklerime eminim, Leylim'e bunu söylemeye hakkın yok derdi. Seni incitecek ufacık bir kelimeye dahi katiyen izin vermezdi. Bu kadar "delin divanenken" o böyle diyordu ya sana, sen ona karşılık veremedin.
    "Hep, yaz diyorum ama hiç yazmıyorsun."
    "ister dostum ol ister sevgilim, yeter ki hayatımda ol."
    "İhtiyarlayacak olsam bile, seni bekleyeceğim."
    Üzdün Ahmed Arif'i o böyle bir şeyi her ne kadar kabul etmese de tam aksine senle yücelmiş sade. Beni de üzdün :/
    Gittin evlendin başka biri ile
    "Evleneceksin demek? Herhal çocuğu sevdin! İnşallah mesut olursun canım. Ama müstakbel kocan bana yazdığına kızmayacak cinstendir inşallah. Yoksa seni kaybetmek, sesini duymamaktansa gebereyim daha iyi olur."
    Ağlanmaz mı bu cümlelerde sen söyle Leylim, bunu yazan kalem kırılmış mıdır bu cümlede?
    "Anlat bana. Senden bir şeyler ummak... Umutların en olmazı da bu belki."
    Offf umutsuzluk en sevmediğim şey benim. Bu cümle umutsuzken bile umutla göz kırpıyor buna. Ne ettin sen Ahmed Arif'e Leylim şair ettin, viran ettin, mafettin :((
    "Ne güzel şey, sana inanmak! Bunu bir anlatabilsem." dedin çok güzel anlattın o kadar güzel anlattın ki ben de ona inandım. Ama bilir misin Leylim'e senin gözünle asla bakamadım, bakamazdım zira ben sen gibi kalp ateşiyle bu şiirleri, mektupları yazamazdım.
    "Sana mahkûm kalmak güzel." dedin sen;
    "Kalbindeki yerim en güzel esaretim. Bilirim sonsuza kadar kalsam yüreğinde, sevginin sıcaklığı bu kadar güzelken, ordan hiç çıkmak istemem ki. Sensiz özgürlükse zindan bana. Tıpkı kanatsız bir kuşu, soğuk ve karanlık bir gökyüzüne terk etmek gibi." demiştim ben de, aynı anlamlarda farklı satırlarda buluştuk bak gördün mü seninle? :)
    "Hasret ile gözlerini öpeyim. Orası öyle ya, bu hasret böyle biter mi?"
    Bitmez, bitmedi
    "Canım Benim,
    Bilir misin, “canım” dediğimde içimden canımın çıkıp sana koştuğunu duyarım hep."
    Bundan mıydı Leylim'e bu denli çok "Canım" demen mektuplarında?
    Araya gönderdiğin şiirler de iliştirilmişti kitapta:
    "Bilsinler!
    Sana nasıl yandığımı..." diyor Ahmed Arif.
    Bildik, bilmeyen kaldı mı daha, sanmam. Kalmasın da :)
    "Müthîş özledim seni." Sen müthişsin asıl biliyor musun? Hayır şair olarak zaten öylesin ama onu demiyorum ben insan olarak, kalbin işte çok müthiş diyorum. Bu zamanlarda kimse kimseyi müthiş özlemiyor. :/
    "Evrenin seninle ilgili olmayan hiçbir neni beni sarmıyor zaten."
    "Şiirse içimde uyur. Sen gibi, içimde büyür."
    Evren=sen, şiir=sen. Her şey sade sen, sen olmayan tüm nenler hiç. Bunu diyor Arif, anla be Leylim.

    "Ya, sensiz edebilmeğe mahkûm eder misin beni?"
    "korkuyorum, sen uzakken. Gitme!"
    "Söyle yittin mi? Söyle! Yitebilir misin?"

    Senin de suçun yok elinde değildi belki ama Leyla mahkum ettin onu, üzgünüm gittin belki de yittin :(
    Oysa seni sevdiğini haykırmıştı, sana rağmen defalarca
    "Seni seviyor, seviyor, seviyorum."
    "SEVİYORUM. Başkaca da yokum." demişti.

    "Kazağın sırtımı, canımı, sevdan evrenimi sarmışken böyle nasıl üşürüm?"
    Neden bilmem, ben üşüdüm bu satırlarında...

    "Seni öper, öper, öper, öperim."
    Senin yalnız senin diye mektupları bitirişlerin, yandırdı içimi benim.
    "Gözlerinden, gözlerinden öperim -Bir umudum sende- Anlıyor musun?"
    Anlaşılmak istedi hep sevenler anlamadı kimi zaman sevilenler ve en iyi şairler böyle yetişti inanır mısınız? En çok acı çekenlerdi zira gerçekten sevenler...

    Son olarak en sevdiğim alıntılardan
    "Ne güzel şey senden gayrisini tanımamak, takmamak!"
    "Ve seni, canımın gizlisindeki candan aziz sakınır, düşünürüm."
    "Zaten, senden gayrı güzel düşün olur mu ki."
    "Ne zaman bu düşüne kapılsam, aklıma hep senden açmak gelir."
    "Seni anlamak, seni sevmek mühim ve aziz bir iştir."
    ...

    Yazacak o kadar çok şey, söylenecek nice cümlelerim var da ellerim varmıyor devamını yazmaya ben susayım, siz daha da fazlasını anlayın olur mu?

    Kitapta küfürlü kısımlar vardı, keşke olmasaydı bunun dışında çok sevdim.
    Ahmed Arif Ve Leylim'ine ithafen bu incelemem. Okuyan ve hisseden güzel yüreğinize sağlık.
    Sevgilerimle,
    Şiirle kalın...
    Üzdüysem sizi affola.
    "Nasıl bitireyim, umutlu mu, sevdalı mı, yoksa ağlamaklı mı?"
    Benimki hepsinden biraz oldu işte :)

    NOT: Kitap linki aşağıda mevcuttur, okumak isterseniz oradan indirebilirsiniz :)
    Bu arada kitaptan epey alıntı yapmam rahatsız ettiyse üzgünüm gerçekten. Kendi cümlelerimle anlatsam da onları eklemem kitabın güzelliğini gerçekten görebilmeniz içindi o yüzden onlar olmadan benim satırlarım eksikti :)
  • Bir kaç gündür zaman ayırıp buralara gelmemiştim. Gelseydim de zaten bu akşam 21:09'a kadar yorum yapamayacakmışım meğer...

    Topluluk Kurallarını İhlal ettiğim gerekçesi ile susturulmuş hesabım. :) Bundan alınacak değilim, o kadar kaliteli yorumlara karşın bizim yaptığımız yorumlar tabi ki ahlaki kuralları ihlal edecek. :))

    "Koskoca basın" susmuş, üç maymunu oynuyor ve oynatılıyor. Basit bir okur olarak biz susturulmuşuz çok mu? :)

    Niye yazdım? Yorumlarda susma hakkımı kendim "en az bir ay süre" ile devam ettireceğim o yüzden.

    Sağlıcakla kalınız, ben biraz susayım. :)

    Not: Yorum yapmanız durumunda sadece beğeni ile karşılık vereceğim. Buralarda olursam. :)
  • 128 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10
    Sevmek adına ne biliyoruz? Birini nasıl severiz, ne kadar severiz? Sevmenin bir usülü var mıdır? Sevmek sanat mıdır? Bu sanatı nasıl icra ederiz? Bu sanatta usta mıyız, çırak mıyız? Daha bir sürü soru sıralayabilirim sizlere. Bu sorulara cevap niteliğinde; Erıch Fromm’un kitabı. Biraz yazardan bahsedecek olursak, Musevi kökenli Almanya doğumlu Amerikalı ünlü bir psikanalist ve sosyologdur. Ruh bilimine Marksist - Sosyalist ve insancıl yaklaşımın en önemli temsilcilerindendir. Freud ve Karl Marx’dan etkilenmiştir. Froom yazılarına psikanaliz ve sosyalizmin bileşimini yansıtır. Sevme sanatı kitabında bolca Freud’a yer vermiş, bazı noktalarda da onu eleştirmiştir.
    Sevmek için önce insanın varlığının özünü tanımasının gerekliliğini, sevginin almak değil vermek olduğunu, sevginin sadece duygu olmadığını bir karar, yargı ya da söz verme olduğunu söylemiştir. Sevginin etkinlik özellikleri verme, ilgi, sorumluluk, saygı ve bilgidir. Sevgi bunlarla bir bütün olur ve ancak o şekilde var olur. Sorumluluk insanın karşısındakinin ruhsal gereksinmelerine yanıt verebilmesidir. Peki biz sevginin sorumluluğunu yeterince alıyor muyuz? Ya sevgideki saygı? Sevdiğimiz insanı olduğu gibi kabul edip onun kendine özgü bireyselliğini fark edebiliyor muyuz, yoksa sevdiğimiz insanları ‘istediğimiz şekilde sevdiğimiz insan’ modeli içine mi oturtmaya çalışıyoruz? Bilgi.. Sevgide de bilmek önemlidir. Hatta Tomris Uyar’ın bir sözü aktarmak istiyorum sizlere: ‘‘ Sevginin yanızca bir duygu olmadığını, bilgi de gerektirdiğini kendimden biliyorum. Sevgi savurganlığım yüzünden habire su vererek çürüttüğüm kaktüsler hala aklımda. Bir dostum ‘iyi ki akvaryumda balık beslemiyorsun, demişti, ‘herhalde havasız kalmalarına üzülür sudan çıkarırdın onlar’.’’
    Sevme sanatını uygulamanın adımları, taktikleri yok. Kitaptan böyle bir beklentiniz de olmasın :) ama sevme sanatını doğru şekilde uygulamak için gerekli olan koşullar: disiplin, üstüne düşmek, sabır ve ilgidir. Bunların detaylı açıklamasını kitapta göreceksiniz. Son olarak Froom sevgiye ulaşabilmenin başlıca koşulunun insanın narsisizmini yenmesiyle mümkün olacağını savunur. Yani sevgide narsisizm bulunmayacak çünkü sevgi alçakgönüllük, nesnellik ve akıl ister. Bu yüzden yaşamımızı bu amaca yöneltmeliyiz. Daha yazacak çok şey var ama ben artık susayım siz kitabı okuyun :)
    Dipnot: Kitap 128 sayfa olmakla birlikte; kitabın okurken hızlıca bitmediğini, yavaş ilerlediğini ama size sevme sanatında sindire sindire nasıl güzel bir pencere açtığına tanık olacaksınız, benden söylemesi :)
  • Yazar: Ayşenur
    Hikaye Adı : Bir Umuttu Yaşatan İnsanı
    Link: #30306061

    Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, abisinin ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...
  • Rahatsızdı genç kız. Her gün etrafında dönen aşk budalalıklarından, utanmaz yalancılardan, gözü dönmüş insanlardan, içi boş muhabbetlerden, yapmacık sohbetlerden. Rahatsızdı yazılan bütün o romanlardan. Sahte düş kırıklıklarını okumaktan. Bir kız aşık olmak zorunda mıydı evinde çalıştığı zengin züppeye? Bir kadın illa kedi mi sevmeliydi merhametli görünebilmek için? Kendine kitaplardan bir kule inşa edemez miydi? Toplumsal eşitsizlikler yüzünden cinayet işleyemez miydi mesela? Ya da şiddet gördüğünde bile beyaz atlı prensini mi beklemeliydi?
    Kadın dediğin çiçek miydi, böcek miydi, bulut muydu, aşk mıydı, zehir miydi, panzehir miydi?
    30'lu yılların "özgürlük meşalesi" sloganlı, feminist pazarlamasıyla eline yapışmış sigarası, kalbinde umutsuzluk dalgasıyla yürüyordu genç kız. Umutsuzdu çünkü bugün işten çıkarılmıştı, umutsuzdu çünkü bakmak zorunda olduğu sadece kendisiydi...

    Eve gittiğinde ev karanlıktı, en az 1981 yılının saat 24:00'den sonraki sokakları gibi. Işığı yakmak için bir süre kapıya dayanarak bekledi. Bir dayanacak kapısı kalmıştı oda gidecekti yakında. Kira ayın 13 ünde. Banka borcu son ödemesi 17, eve yeni aldığı televizyon taksiti 25.
    Ülke toptan krizde.
    Vicdan krizi.
    Espriler bile yavan, düşündürmediği için gülen insanlar. Genç kızda güldü haline ama gülmek için güldü. Gülünecek bir sebep arasaydı bulamazdı.
    Midesi bulandı ve sigarasının hala elinde olduğunu fark etti. Hemen portmantonun üzerinde duran kül tablasını alarak söndürdü onu. Halıya kül düşseydi yanmıştı, izini çıkarmak için uğraşır dururdu bütün gece. Kırmızı-lacivert desenlerle süslü halıyı evle beraber kiralamıştı. Kendisine ait olan bir televizyon vardı, oda taksitlerini ödemeden bozulmuştu zaten.
    Uzunca bir süre durdu öylece...
    Komşuların duyamayacağı bir sesle "Yeter!" Diye bağırdı karanlık eve, "Yeter artık. Yeter bu umutsuzluk. Kes gülmeyi, kes sızlanmayı."
    Işıkları açtı, perdeleri kapadı, paltosunu astı, saçlarını topladı. Gidip mavi koltuğuna oturdu.

    O da son okuduğu romandaki gibi bir adam mı bulsaydı acaba? Kirasını öder, eve yemek getirirdi en azından. Zaten eski iş yerindeki muhasebeci evlilik teklifi etmişti. Ahlaklı bir para kazanma yöntemi olurdu evlenmek. 'Hayır kendini satmak olur bu' diye düşündü sonra...
    Gerçi her gün kendini satıyor sayılırdı, toplumun her istediğini yapan uyumlu bir insandı, insanların onaylamadığı şeyleri yapmaktan kaçınır onayladıklarıyla oyalanırdı. Mutsuz olsa bile. Ama ikisini aynı kefeye koyamazdı herhalde. Hem o kadar da uyumlu değildi, uyumlu görünüyordu sadece.
    Kalktı kendine bol telveli bir kahve yaptı. Kahve uykusunu kaçırmazdı hiç, aksine uykusu varsa hiçbir kafein engel olamazdı uyumasına. Ama uykusu gelmeyince suçu kafeine atardı. Laktoz intoleransıda bulunmazdı. Hiçbir şeye alerjisi yoktu ikiyüzlülüğe olduğu kadar. Yine de kendini ikiyüzlü hissediyordu bu sıralar, sevmediği kaç kişinin yüzüne gülmüştü onları kırmamak için ya da kaç kişiye 'her şey iyi olacak' demişti hiç bir şey iyi olmazken?
    Bilmiyordu. Dalgındı ve yorgundu ama uykusu yoktu. Yine suçu işten kovulmadan önce içtiği kahveye attı. Severdi suçlamayı. Kendini suçlardı, başkalarını suçlardı, ayağına takılan taşı suçlardı.

    Kapı çaldığında saat gece yarısını geçmiş, kahvesini bitirmişti. Yavaşça kalktı koltuğundan, tedirgindi.
    "Kim o?" Diye sordu gözünü kapı deliğine dayayarak. Gelenin üst komşusu Necla olduğunu görünce açtı hemen kapıyı. "Hayrola bu saatte?"
    "Telefonuna ulaşılamıyor" Dedi Necla heyecanla "Haberleri izledin mi?"
    "Yoo izlemedim, televizyon bozuldu."
    "Sizin iş yerinin orada patlama olmuş. Bir apartmanın doğalgazı mı ne patlamış. Yangında yayılmış. Ölenler arasında tanıdık bir isim gördüm...Kapıda mı anlatayım bunları canım? Giriyorum içeri." İçeri geçerken konuşmaya devam ediyordu "Senin bana anlattığın bir adam varya onun ismini gördüm, hani sana evlilik teklifi etmişti"
    "Muhasebeci mi?" Dedi hemen genç kız, şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp Necla'nın yanına koştu.
    "Evet muhasebeci, fotoğrafını gösterdiler. Dalyan gibi çocukmuş, yazık olmuş." Yazık olmuş! Yazık olmuş! Necla bu arada bir sigara yakmıştı.
    "Ahmet peki?" Diye sordu kız "Oda bizim orada çalışıyordu."
    "Ahmet mi? Sorma şu zevzeği, bana yaptıklarından sonra ölse daha iyi ama yok, adını görmedim onun. Belki yaralanmıştır, hem yaralıların ismini göstermiyorlar haberlerde. Boyu devrilesice." Dedi sinirle bir yandan sigara içiyor bir yandan 8 aylık karnını okşuyordu.
    "Ay Necla, sende bırak şu sigarayı" uzanıp elinden aldı "içme şunu söyledim sana bebeğe zarar"
    "Garibimin babasından daha büyük zararımı var. Anam kardeşim doğana kadar içti sigara bir şeycik de olmadı hem, bu sabiye mi olacak? Senide hiç anlamam üniversite okumuş kızsın, ne işin var burada? Gelip ders verir gibi konuşuyorsun."
    "Allah korusun bir şey olur çocuğa sonra suçlayıp durursun kendini. Okumuş kızsam dinleyeceksin beni, hoş okumakla da olmuyor." Dedi sigarayı söndürürken.
    "Ay sen onu boşver de, beni dinleyip kabul etseydin adamı şimdiye duldun. Üzülme ama gencecik kızsın bulursun birini."
    "Of Necla, alemsin! Ona mı üzüldüm ben, iyi bir insandı. Beni de seviyordu. Ailesine üzüldüm, kız kardeşi vardı yıkılmıştır şimdi." Bir süre ikisi de sustular, ikisinin de erkek kardeşi vardı ve ikisinin de kardeşleri ölmüştü. Biri gerçek manada biriyse manevi. "Sen gelmeden önce evlilik teklifini kabul etmeyi düşündüm."
    "Kapatalım artık konuyu. İçim sıkıldı, hamileyim ben! Ne düşünürsen başına o gelir derler." Dedi Necla gerginlikle, bir yandan tırnaklarını koltuğun kenarına vuruyor, bir yandan başını sallıyordu. Bebeğin doğmasına son bir ay kalmıştı. İyice gergindi Necla.
    "Tamam, tamam sorun yok. Her şey güzel olacak." Dedi genç kız ve hemen ardından 'Al işte yine ikiyüzlülük' diye düşündü 'hiç bir şey iyi olmayacak' "Bebeğin adını ne koyacaksın?"
    "En çok ihtiyacım olan şeyin ismini."
    "Çocuğa da para ismi konulmaz ki" Dedi hemen kız gülerek. "Dolar gel buraya."
    Necla yüzünü buruşturdu.
    "Kopek mi bu! Tabi ki Umut koyacağım. İnsan parasız yapamaz, doğru. Ama umutsuz kalınca ölür. Hem de kelimenin tam manasıyla." Şimdi genç kızın gözlerinin tam içine bakıyordu "Bir umuttu yaşatan insanı" diye mırıldandı.
    "Sağ ol Bulutsuzluk Özlemi... Çay yapayım mı?"
    "Yapma. Ben evime çıkıyorum, haber vermeye geldim sadece." Necla oturduğu yerden kalktı, genç kız oturmaya devam etti.

    Gergin bir ortam oluşmuştu ve kız gerginliğe katlanamayacak kadar yorgundu. Necla kapıdan çıkmak üzereyken döndü.
    Derin bir nefes aldı "Benim durumum belli... Yetimim, fakirim, orta yaşın üstündeyim, devletin verdiği üç kuruştan fazlası geçmez elime ama sen... İş bulsan bulursun, anneni arasan görüşürsün, nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine. Susayım dedim ama sen söylemiştin bana, bir şair 'hiçbir şey olmamış gibi davranmak taşlara mahsustur' demiş. Ne taşım, ne kalpsiz. Benim Umut'um böyle iğrenç bir yerde tek başına oturup umutsuz kalsa vururdum kendimi." Dedi ve kızın cevap vermesine fırsat vermeden kapıyı sertçe kapayarak gitti.
    'Hamilelik yaramadı buna, iyice delirdi' diye düşündü genç kız 'hem ne zaman İbrahim Tenekeci'nin sözünü söylemişti ki? Yoksa bu gizli gizli kitap mı okuyordu? Yok canım, nerden okusun kitap olmuş kaç para.'
    "Umut'um, umutsuz kalsa vururdum kendimi." diye tekrar etti sessizce kız. "Umudum, umutsuz kalsa"
    Yorgundu ama Necla bir bomba bırakıp kaçmıştı evine, muhasebeci ölmüştü. Ölüm varsa umut nasıl olsun? Yaşamaya değil de ölümden sonraya mı saklamalıydı umudu? Bir umut muydu yaşatan insanı?
    İnsanlar neden hep umutlu olmaya çalışırdı, umutsuz olsa ne olurdu sanki. Umut dediğin basit bir duygu değil miydi? Yorulmuyorlar mıydı? Sürekli umutlu olmaya dair inançları boğmuyor muydu onları? Umutsuz olduklarında kendilerini daha fazla suçlamıyorlar mıydı?
    Ne demişti Necla 'Nefes alsan rutubet yerine hava girer ciğerine' güldü, yine gülmek için sadece. Astımı vardı kızın, havayı bile zor alıyordu zaten.

    Genç kız bir kere bakmıştı içinde yeşeren umut tomurcuklarına onda da fırtına geçmişti üzerinden.
    Annesi, babasının ve kardeşinin ölümünden kendini suçluyordu. En sonunda delirmişti. Annesinin odasına her girdiğinde 'bak kardeşinle konuşuyorum' derdi. 'Anne öldü onlar' demeye cesaret edemezdi kız. En sonunda annesine bakacak bir kadın bulup kaçtı.
    Babasının annesine kalan emekli maaşı da doğrudan bakıcı kadının banka hesabına gidiyordu. Maddi manevi uğraşmıyordu kız. Bencildi. Bencildi ve bunun farkındaydı. Bu yüzden her geçen gün daha da umutsuz oluyordu.
    Ne çabuk kabullenmişti her şeyi. Babasıyla kardeşinin ölmesini, annesinin delirmesini.
    İşten çıkarılalı kaç saat olmuştu daha. Üstelik insanlar ölmüştü. "Hala umut diyor Necla!" Diye fırladı koltuktan. Evin içinde dolandı durdu bütün gece, nasıl olsa sabah erkenden gidecek işi yoktu. Mutfağa gitti, salona geldi, telefonunu buldu, bataryasını çıkardı taktı...
    "Belki" Dedi en sonunda "Belki umut doğduğunda benim de umudum olur."
    Hava aydınlandığında yeni uyumaya başlamıştı. Rüyasında Umut'u gördü. Minicik elleriyle tutuyordu genç kızın parmaklarını. Genç kız uzun zamandır hissetmediği 'mutluluk' adlı duyguyu keşfetti o sabah. Necla gerçekten umuda gebeymiş...