• 256 syf.
    ·9/10
    YEVGENİ ZAMYATİN - “BİZ” KİTAP İNCELEMESİ
    Yazarla beraber ikilemlere kaldığınız ve sürekli sorguladığınız bir kitap. Özgürlük nedir?, mutluluk nedir?- Nasıl mutlu olur insan?, Son diye bir şey var mıdır? gibi okurken pek çok soru soracaksınız yazarla beraber. Kitapta hoşuma giden ve sorgulatan konuları sizinle paylaşmak isterim.
    • Mutluluk arayışı üzerine bir kitap… Mutluluk nedir ve nasıl mutluluğu elde ederiz? Mutluluk kusursuzlukta mıdır? Matematik bize kusursuz mutluluğu sunar mı? Peki mutlu olmak zorunda mıyız? Yazarın dünyasında evet, Tek Devlet’in çatısı altında herkes mutlu olmakla yükümlüdür ve o mutluluk-kusursuz mutluluk- matematiktedir.
    • “Özgürlüksüzlük içgüdüsü …” Çarpıcı bir kavram daha karşılıyor bizi . Bizim dünyamızda özgürlük insanın temel hakkıdır , her insan doğuştan hürdür. Peki bu özgürlüğü biz gerçekten istiyor muyuz? Eğer istiyorsak dans gibi estetiğe boyun eğişe neden bu kadar hayranız? Yazarın işte buna cevabı özgürlüksüzlük içgüdüsü .
    • “Birisini öldürmek yani, insan yaşam süresini 50 yılla indirgemek suç, ama insanın yaşam süresini 50 milyon yılla indirgemek suç değil mi?” diye soruyor yazar. İstemsizce hak veriyorum ona. Alkol ,sigara, uyku düzensizliği ,kafein , uyuşturucu… Daha nice madde tehlikeye atmıyor mu bizi, o zaman yazarın dünyasındaki gibi yasaklamak neden kötü olsun ki? Sizi ideal sürede yaşatacağız , uyku düzeniniz bizim dediğimize göre ,yemek saatlerinizi biz belirleriz, çalışma saatleriniz belli ,hatta ne zaman sevişeceğinize dahi planlı , her şey tabletlerde yazılı bir hayat… işte burada sorun başlıyor . İnsan kendi seçmeli nasıl yaşayacağını , belirleyebildiği kadar belirlemeli yaşamını . Aksi taktirde otur dediğinde oturan ,kalk dediğinde kalkan robotlardan veya hayvanlardan ne farkımız kalır. İnsan yaşam süresini uzatmak için insan iradesini yok saymaya değer mi?
    • “Yalan her türlü şakaya fark edilmez bir şekilde girer.” diyor yazar. Gene düşündürüyor beni , şakalarımıza yalanları mı davet ediyoruz yoksa gerçekleri mi?
    • “Ne de olsa sadece boyun eğdiremediğini sever insan.” Gerçekten de öyle değil mi? Elde edemediklerimiz değerlidir bizim için.
    • “Büyük basittir.” Kendi gerçekliğinize sahip olmak mı daha kolaydır yoksa toplum tarafından size verilen gerçekliğe sahip olmak mı? Tüm mesele bu bence ,büyük olan basittir. Bir katili ,gayrimeşru bir anneyi, Tek Devlet’e şiirle saldırmaya cüret eden bir meczubu aynı kefeye koymak ,sanırım burada hepimiz aynı distopyanın birer parçasıyız.
    • “Belki de esas sizler benim gölgelerimsiniz.” Burada herkesin kendi dünyasının baş kahramanı olduğuna yazar çok güzel değiniyor. Yıldızı olduğumuz kendi dünyamızda etrafımız gölgelerle çevrili değil mi?
    • |-273|= 273 Mutluluğu değerli yapan acıdır . Acıyı değerli yapan ise mutluluk. Hayatta her şey zıddıyla değer kazanır. Acı olmasaydı bu dünyada mutluluk olur muydu?
    • Gülme en korkunç silahtır. Cinayeti bile öldürebilir. İnsanın olaya bakış açısı bir gülmeyle değişebilir. Tıpkı D-503’un deneyimlediği gibi…
    • “Sonsuzluk yokmuş.” Bir başka ikilem daha SON DEVRİM diye bir şey yok , devrim sonsuz ama kainat sonlu . Yazar her şeyin bir sonu olduğuna vurguluyor aynı zamanda sonsuz olduğunu da . Sanırım buradan çıkarabileceğim sonuç maddesel olan şeylerin sonu vardır ama fikirlerin sonu yoktur, fikirler sonsuzdur. Yazarda bu durumu kitabında şöyle değiniyor, “Kainatın bittiği yer var ya? Oradan öte ne var?” ve arayış – sorgulama sonsuza kadar devam ediyor.
    • Zamyetin’in BİZ kitabı bir mutluluk arayışı ,mutluluk arayışını getirdiği bir var oluş sancısının kitabı benim gözümde . Yazar sürekli ana karakterle beraber sorguluyor, tabi siz de onlarla beraber sürekli soruyorsunuz ve sürekli bir ikilemdesiniz . İkilemlerin hangisinin doğru olduğunu ise bilmiyorum , galiba onları ikilem yapanda bu özelliği. Beni sorularla bırakan ve kendi cevaplarımı oluşturan bir kitaptı. Eşitliğe , sisteme ve insan nedir?, mutluluk nedir? Sorularını sorduran ve kendince bir cevap veren güzel bir eser. Kafamda her ne kadar kurguladığı dünyayı hayal etmekte zorlansam da ,sorduğu soruların evrenselliğiyle beni- bizi etkileyen bir eser.
    Bu yazdıklarım yazarın dediği gibi “Bu hem benim ,hem de benim değil.” .

    HUNOK- Gökçen Egem Değirmenci
  • ..
    İnsanlar karbon kağıdından kopyalara dönüştürülmek zorundadır; onların orijinallikleri yok edilmek
    zorundadır, aksi taktirde dünyada var olan tüm saçmalıklar mümkün olmazdı. Bir lidere ihtiyaç duyarsın çünkü en baştan aptallaştırılmış durumdasın; yoksa hiçbir lidere ihtiyaç olmazdı. Niçin birisini izleyesin?
    Kendi zekânı izleyeceksin. Şayet birisi bir lider haline gelmek isterse, o zaman tek bir şeyin yapılması gerekir: Bir şekilde zekân yok edilmek zorundadır. Köklerine kadar sarsılmak zorundasın, korkutulmak zorundasın.


    Mesela bir kadını seviyorsan ve ondan kesin sadakat istersen, çıldıracaksın ve o da çıldıracaktır.Bu mümkün değildir. Kesin sadakat onun başka bir erkeği aklına bile getirmeyeceği, hayalini dahi kurmayacağı anlamına gelir; bu mümkün değildir. Sen kimsin? Niçin o sana âşık oldu? Çünkü sen bir
    erkeksin. Eğer o sana âşık olabiliyorsa niçin başkalarını düşünemesin? Bu olasılık açık kalır. Ve şayet yanından yürümekte olan güzel bir kişi görürse ve onda arzular kabarırsa bununla nasıl başa çıkacak? "Buadam güzel" demek dahi arzudur; arzu içeri girmiştir. Sen bir şeye, sadece sahip olmaya, keyif almaya değer bulduğun zaman güzel dersin. Kayıtsız değilsin. Şimdi eğer —insanların istediği gibi— kesin bir sadakat istersen, o zaman çatışma olması kaçınılmazdır ve sen şüphe içerisinde kalırsın. Ve sen şüphe içerisinde kalacaksın çünkü kendi zihnini de biliyorsun; sen
    başka kadınları düşünüyorsun, o yüzden kadının başka erkekleri düşünmediğine nasıl güvenebilirsin? Sen ne düşündüğünü biliyorsun o yüzden de onun da aynı şeyi düşündüğünü biliyorsun. Şimdi güvensizlik, çatışma, mutsuzluk ortaya çıkar. İmkânsız bir arzu yüzünden mümkün olan bir aşk imkânsız hale gelmiştir.Bir çocuk doğar; bir çocuk çok çok açık bir olgudur. Son derece zekidir. Ancak biz onun üzerine çullanırız, onun zekâsını mahvetmeye başlarız. Onda korku yaratmaya başlarız. Sen ona eğitim de, sen ona çocuğa hayatla başa çıkma kabiliyeti vermek de. O korkusuzdur ve sen onda korku yaratıyorsun.
    Ve senin okulların, kolejlerin, üniversitelerin; onların hepsi onu daha da çok aptal yapıyor. Onlar ahmakça şeyler talep ederler. Onlar ezberlenmesi gereken aptalca şeyler talep ederler ki bu şeyler çocuk ve onun
    doğal zekâsı için hiçbir anlam ifade etmez. Ne için? Çocuk bir anlam veremez. Ne için tüm bu şeyler kafasının içine doldurulur? Ancak üniversite der ki, kolej der ki, ev, aile, onun iyiliğini isteyenler der ki, " Doldur! Şimdi bilmiyorsun ama sonra ne için ihtiyaç duyulduğunu bileceksin."Tarihi doldur, insanların başka insanlara yapmış olduğu saçmalıkları, tüm çılgınlıkları çalış! Ve çocuk için hiçbir şey ifade etmez. İngiltere'yi belirli bir kralın şu tarihten bu tarihe yönetmiş olması neyi değiştirir? Ancak o bu aptalca şeyleri ezberlemek zorundadır. Doğaldır ki onun zekâsı giderek daha çok ağırlaşır,sakatlanır. Giderek daha çok ve daha çok zekâsının üzerinde toz birikir. Bir kimse üniversiteden geri döndüğünde zeki değildir; üniversite işini yapmıştır. Bir kimsenin üniversiteden mezun olup da hâlâ zeki kalabilmesine çok ender rastlanır. Çok az insan üniversiteden kaçmayı, ondan sakınmayı, üniversiteyi geçtiği halde zekâsını korumayı başarabilmiştir, çok ender olmuştur bu. O seni mahvetmek için o kadar
    büyük bir mekanizmadır ki.Eğitildiğin an zekânı yitirmiş sinir. Evet doğru. Okumayı bilmiyorsan zekânı kullanmak zorunda kalırsın. Başka ne yapabilirsin? Okumaya başladığın an zeki olmana gerek yoktur, kitaplar icabına bakar.

    Bunu hiç gözlemledin mi? Bir kimse daktilo ile yazmaya başladığında el yazısı kaybolur; o zaman onun el
    yazısı artık güzel olmaz. Buna ihtiyaç yoktur: daktilo gerekeni yapar. Eğer cebinde bir hesap makinesi
    taşıyacak olursan tüm matematiği unutacaksın; ihtiyaç yoktur. Er ya da geç herkes küçük bilgisayarlar
    taşıyor olacak. Bir Britannica ansiklopedisinden tüm bilgiye sahip olacaklar ve o zaman senin pek de zeki
    olmana ihtiyaç kalmayacak; bilgisayar ne gerekiyorsa yapacak.

    Sadece yirmi dört saat boyunca bir gününü izle,
    sana zevk vermeyen, seni geliştirmeyen kaç tane şey yapıyorsun, aslında onlardan kurtulmak istiyorsun.
    Eğer hayatında gerçekten kurtulmak istediğin çok fazla şey yapıyorsan aptalca yaşıyorsun demektir.

    Kalbin zekâsı hayatında şiirselliği yaratır, adımlarına bir dans bahşeder, hayatını bir keyfe, bir kutlamaya,
    bir kahkahaya, bir şenliğe dönüştürür. Sana espri anlayışı verir. O sana sevme ve paylaşma kapasitesi
    verir. Gerçek hayat budur. Kafadan yaşanan hayat mekanik bir hayattır. Bir robota dönüşürsün; belki çok
    verimli olursun. Robotlar çok yararlıdır. Makineler, insandan daha verimlidir. Kafanla çok daha fazla
    kazanırsın ama daha çok yaşamazsın. Belki daha yüksek bir yaşam standardın olur ama hiç hayatın
    olmayacak.

    Bu yüzden o entelektüellikle taban tabana zıttır. Entelektüellik zekânın tam zıddıdır. Entelektüel kişi
    sürekli olarak ön yargılar, bilgi, apriori inançlar taşır. O dinleyemez; sen bir şey söylemeden önce, o
    çoktan sonuca varmıştır. Sen ne söylersen söyle onun kafasında o kadar çok düşüncenin içinden geçmesi
    gerekir ki ona ulaştığı zaman tamamen başka bir şey halini alır. Onda çok büyük bir çarpıtma gerçekleşir
    ve o çok kapalıdır, neredeyse sağır ve kördür. Tüm uzmanlar, bilgili insanlar kördür.


    Merdiven iki şey için kullanılabilir: onu yukarı doğru
    gitmek için kullanabilirsin ve onu aşağı doğru gitmek için kullanabilirsin. Aynı merdiveni her iki amaç için
    de kullanabilirsin, yalnızca yönün değişir. Merdiven aynıdır fakat sonuç tamamen değişiktir.

    Küçük Pierino okuldan suratında kocaman bir gülümseme ile eve gelir.
    "Canım çok mutlu görünüyorsun. Demek ki okuldan çok hoşlanıyorsun değil mi?"
    "Saçmalama Anne," diye yanıtlar çocuk.
    "Gitmekle gelmeyi birbirine karıştırmamalıyız!"

    Babası oğullarına akşam yemeğinden sonra oturma odasında hikâyeler anlatıyordu. "Benim büyük
    büyükbabam Brazie'de Roza'lara karşı savaşmıştı, Amcam Kaiser'e karşı savaşmıştı, büyükbabam İspanya
    iç savaşında Cumhuriyetçilere karşı savaşmıştı. Ve babam İkinci Dünya savaşında Almanlar'a karşı
    savaşmıştı."
    En küçük çocuk şöyle bir yanıt verdi: "Bu ailenin nesi var? Hiç kimse ile geçinemiyorlar!"

    Geçmiş çağlara bakacak olursan son derece kötü hafızaya sahip binlerce dâhi ve son derece iyi hafızaya
    sahip pek de zeki olmayan binlerce insan bulacaksın çünkü hafıza ve zekânın kaynakları farklıdır. Hafıza
    zihnin bir parçasıdır; zekâ ise zihinsizliğin parçasıdır. Zekâ bilincinin parçasıdır ve hafıza ise beyninin bir
    parçasıdır. Beyin eğitilebilir; üniversitelerin sürekli yaptığı şey budur. Senin tüm sınavların hafızayı test
    etmek içindir, zekâyı değil. Üniversiteler sende sanki hafıza zekâymış gibi yanlış bir izlenim yaratıyor.
    Öyle değildir.

    Şu an dünyadaki paranın,
    refahın, kaynakların yüzde yetmişi askeriyeye ve askeri silahlara akıyor; yüzde yetmiş! Diğer amaçlar için
    sadece yüzde otuz kalıyor. Bu demektir ki enerjimizin yüzde yetmişi öldürmeye, saldırgan olmaya, yok
    edici olmaya adanmıştır.

    Gerçek sorun yaşlanıp bastırılanlar infilak etmeye başladığında ortaya çıkar ve her türlü çirkinliği yaratır.
    Beş bin yıllık bastırmadır tüm nevrozlarımızı ve sapkınlıklarımız yaratan. Seksi bastır ve sen daha çok
    cinselliğe sahip olacaksın; tüm hayatın seks ile boyanacak. Sürekli aklın fikrin sekste olacak, başka hiçbir
    şeyle değil. Seksi bastır ve çirkin fahişelik müessesesi ortaya çıkacak; ortaya çıkması kaçınılmazdır. Bir
    toplum ne kadar baskıcıysa, orada o kadar çok fahişe bulunacaktır, bu oran her zaman sabittir. Rahiplerini
    ve rahibelerini say ve onları sayarak ülkende kaç tane erkek ve kadın fahişe olduğunu bileceksin. O aynı
    sayıda olacaktır çünkü doğa dengeyi korur. Ve sapıklıklar...cinsel enerji yolunu, kendi yollarını bulur. O ya
    nevroz ya da ikiyüzlülük yaratacaktır. Her ikisi de hastalıklı hallerdir. Yoksul nevrozlu olacaktır ve zengin
    de ikiyüzlü olacaktır.
    Ancak bu dünyanın her yerinde yapılıyor. Ve sadece bugün değil; en başından beri ordular zekâlarını kullanmaya değil emirlere uymaya eğitildiler. okurken

    İnsan ateş yakmayı öğrenmeden önce gece en tehlikeli zamandı. Bir gece hayatta
    kalabildiysen eğer, çok büyük bir iş yapmışsın demektir. Çünkü geceleyin tüm vahşi hayvanlar sana
    saldırmaya hazırdır. Uyuyamazdın, uyanık kalmak zorundaydın. Sırf vahşi hayvan korkusu seni uyanık
    tutmak için yeterli idi.


    Otobiyografisinde Adolf Hitler der ki, ne söylediğinin — doğru ya da yanlış, gerçek ya da değil fark
    etmez— önemi yok sadece ikna edici bir şekilde tekrar etmeye devam et. Hiç kimse onun rasyonelliğini ve
    mantığını umursamaz. Dünyada kaç tane insan mantığın ne olduğunu, rasyonelliğin ne olduğunu anlıyor?
    Sırf kendini kudretli bir şekilde, altını çizerek tekrar etmeye devam et. Bu insanlar ikna edilmenin peşinde,
    hakikatin peşinde değil. Onlar hakikati bilen bir kimsenin arayışındalar. Ve eğer sen eğer, ama, belki...
    dersen onlar nasıl senin bildiğini hissedebilirler?
  • Bir gün Türkan Şoray'lı, Cüneyt Arkın'lı bir senaryo yazdım, gittim okuyor, ben de dikkatle bakıyorum. Bir yerde ayağa fırladı:
    -Yahu, Bülent, diye bağırdı. Sen benim düşmanım mısın?
    -Ne yaptım ben sana, dedim.
    -Öldürecek misin beni?
    -Ne yaptım yahu.
    -Yahu, buraya gene pavyon sahnesi koymuşsun. Tabii sen oturduğun yerde, kalemle atıp tutuyorsun, bu kolay. Cebinden para çıkıyor mu? Oraya kaç tane figüran lazım? O figüranların kıyafeti şusu busu... Beni yaktın, dünyanın parası gidecek.
    -Kolay hallederiz, dedim. Pavyonu mu çıkaracaksın?
    -Hayır, pavyonu çıkarmıyorum o şart. Ne yapacaksın o zaman?
    -Sen, iki dakika ver, ben hemen yazıp getireyim.
    Sahneyi şöyle değiştirdim. İçeriye giriyorlar, pavyon bomboş. Kız soruyor :
    -Kapalı bir yere mi geldik?
    Esas oğlan cevaplıyor :
    -Hayır, seni bütün gözlerden kıskandığım için pavyonu kapattım, yalnız dans edeceğiz.
    Bu aslında ekonomik kolaylık olsun diye yapıldığı halde çok tuttu. Sonra bir sürü filmde aynı şeyi yaptılar; hatta kısa bir süre sonra Anadolu'da yaygınlaştı.
    Sadık Yalsızuçanlar
    Sayfa 118 - Etkileşim Yayınları
  • "Ama Tanrı kusursuz yaratıktır!"

    "Elbette Baudolino, Tanrı, en kusursuz şeydir, ama kusursuz olmak ne güçtür bir bilsen! Şimdi, Baudolino dans Tanrı'nın kim olduğunu, daha doğrusu ne olmadığını söyleyeceğim."

    Gerçekten de hiçbir şeyden korkmuyordu. Şöyle dedi: "Tanrı Tek Olan'dır ve öyle kusursuzdur ki, var olan ve olmayan hiçbir şeye benzemez; ama aklını kullanarak, onu sen kötüysen kızan, iyiysen seninle ilgilenen, ağzı, kulakları, yüzü, kanatları olan biri gibi, ya da ruh, baba veya oğul olarak tanımlayamazsın. Tek Olan için var ya da yok diyemezsin, her şeyi içeriyor, ama hiçbir şey değil; benzemekle adlandırabilirsin onu yalnızca, çünkü onu İyilik, Güzellik, Bilgelik, Sevimlilik, Kudret, Adalet diye adlandırmak yararsız, Ayı, Panter, Yılan, Ejderha ya da Akbaba demekle aynı şey olur çünkü bu, çünkü ne dersen de, söylediğin gibi asla onu ifade edemez. Tanrı beden değildir, şekil değildir, niceliği, niteliği, ağırlığı ya da hafifliği yoktur, görmez, duymaz, karışıklık ya da düzensizlik bilmez, ruh, zeka, hayal, görüş, düşünce, sözcük, sayı, düzen, büyüklük değildir, eşitlik değildir ve eşitsizlik değildir, zaman değildir ve sonsuzluk da değildir, amaçsız bir istektir; anlamaya çalış Baudolino, Tanrı alevsiz bir lamba, ateşsiz bir alev, ısısız bir ateş, karanlık bir ışık, sessiz bir gürleme, kör bir parıltı, çok aydınlık bir sis, kendi karanlığının bir ışığı kendi merkezi üzerine büzülerek genişleyen bir çember yalnızlığı seven çokluktur, o... o..." İkisini de -o öğretmen, Baudolino öğrenci- ikna edecek bir yöntem bulmaya çalıştı. "O olmayan, bugün gelip gitmeyen bu zamanda olduğu gibi içinde senin ve benim de bulunduğumuz bir alandır."
  • Fırtına geçtikten sonra nasıl atlattığınızı hatırlamayacaksınız.
    Nasıl hayatta kaldığınızı da.
    Ancak bir şey kesindir; fırtınadan çıktıktan sonra fırtınaya girenle aynı insan olmayacaksınız.

    Haruki Murakami

    Yerine göre, kader dediğimiz şey, dar bir yerde sürekli yönünü değiştirerek dönüp duran bir kum fırtınasına benzer. Sen de, ondan kurtulmak için ayağını bastığın yeri değiştirirsin. Bunun üzerine fırtına da sana ayak uydurmak için yönünü değiştirir. Bir kez daha bastığın yeri değiştirirsin. Tekrar tekrar, sanki şafaktan hemen önce ölüm tanrısıyla yapılan uğursuz bir dans gibi, aynı şey tekrarlanıp gider. Neden dersen, o fırtına uzaklardan çıkıp gelmiş herhangi bir şeyden farklıdır da ondan.
    O fırtına aslında sensindir. O yüzden yapabileceğin tek şey, teslim olup ayağını dosdoğru fırtınanın içine daldırarak, gözlerini kum girmeyecek şekilde sımsıkı kapatıp adım adım fırtınanın içinden geçmektir.
    Orada, muhtemelen ne güneş ne de ay, hatta ne yön ne de zaman vardır. Orada, kemikleri bile parçalayacak kadar keskin beyaz kum tanecikleri gökyüzünde dans eder. İşte öyle bir kum fırtınası canlandır gözünde.
    Sonra sen, gerçekten de onun içinden geçip gideceksin. O kum fırtınasının içinden. Hem sembol kem de fiziksel olarak görünen o kum fırtınasının. Ancak, hem sembol hem de fiziksel bir şey olduğu halde, aynı zamanda o şey insanın vücudunu binlerce bıçak tarafından kesilmiş gibi lime lime eder. Sayısız insan orada kan akıtmıştır, elbette senin kanın da akacak. O kanı avuçlarına dolduracaksın. Senin kanın ile başkalarının kanı birbirine karışacak.
    Sonra o kum fırtınası bittiğinde, nasıl olup da onun içinden geçebildiğini, nasıl hayatta kalabildiğini tam olarak anlayamayacaksın.
    Hayır, o fırtına gerçekten bitti mi bunun bile farkına varamayacaksın.
    Yalnız, tek bir şeyden emin olacaksın. O fırtınanın içinden geçtikten sonra, fırtınanın içine ayak attığındaki kişi olmayacaksın artık.
    Aynı kişi olmayacaksın.
    Evet, işte kum fırtınasının anlamı bu.
    Haruki Murakami
  • 312 syf.
    ·Beğendi·9/10
    1921 yılında yazılan Biz romanı dönemin siyasi- komünist Rusya’sından etkilerin gözlenebildiği bir eserdir. Burada bulunan ana karakter D-503 yazar gibi ilk başta bulundukları sistemin kusursuzluğu içinde hayranken düşündükçe – hayal gücü hastalığına yakalandıkça- sistemdeki hataları fark etmektedir.
    Kitap mutluluk arayışının ne olduğu ve mutluluğun ne olduğunu sorgulayarak başlıyor. D-503 sistemin ona sunduğu gibi kusursuz mutluluğun matematikte ve düzende olduğunu düşünüyor. Ve herkes mutlu olmakla yükümlü ,mutsuz olmak yasak. Kendi kurduğum ütopyalarda da ya da şimdi sorsanız bende herkesin mutlu olmasını istediğimi söylerdim ve sistem size mutluluğu sunuyor . Sistem bunu bana sunduğu anda ise mutsuzluğun cazibesine kapılmadan duramıyorum. Mutsuz olma özgürlüğü… Belki de bize cazip gelen elde edemediklerimizdir. Yazar bu kısmada değiniyor. “Korkuyorsun çünkü senden güçlü, nefret ediyorsun ,çünkü korkuyorsun, seviyorsun , çünkü ona boyun eğdiremiyorsun . Ne de olsa sadece boyun eğdiremediğini sever insan .” Bu sözlere hak vermeden duramıyorum . Hayatın her anlamında böyle benim için. Elde ettiğim anda doyum vermeyen bir meşgaleye dönüyor her şey ve o kadar değersizleşiyorlar ki gözümde ,yok oluyorlar. Etrafımda güzel olduğunu düşündüğüm her şey ben elde edene kadar güzel. Dalından kopardığım çiçek ellerimde olduğu an nasıl soluyorsa hedeflerimde ben onlara ulaştığım anda ellerimde ölüyorlar. Demek ki daha büyük bir şeyin peşindeyim bu hayatta. Mutluluk ise ben sürekli peşinde olduğum için benim kovaladığım onun kaçtığı bir kavramdan başka bir şey değil, aslında mutluluk benim ve kendimi kabul ettiğim zaman mutluluk arayışım bitecek. Bence bu duru diğer insanlar içinde geçerli bu yüzden hiç kimse ya da nesne size mutluluğu veremez , siz onu kendinizde bulmak zorundasınız. D-503 ilerleyen sayfalarda bunu fark ediyor, kendini -ruhunu- keşfediyor ve bundan kurtulmak istemiyor çünkü oradan elde ettiği hazı başka hiçbir yerden yakalayamıyor. Kitapta beni en çok etkileyen kısım ise “özgürlüksüzlük içgüsü” oluyor. Kitapta tüm güzelliğin ve mutluluğun mutlak ve estetik boyun eğişte, ideal özgürsüzlükte olduğunu söylüyor ve bu boyun eğişin insana özgü olduğunu dile getiryor. Dans gibi… Hepimiz bir balerine hayran oluruz ,asıl soru balerinin dansına mı yoksa dansın ideal formuna boyun eğişine mi hayranız? Neden yaşadığımız toplumdaki kadın erkeğe boyun eğmekte ve nasıl bu hale gelmiş? Gerçekten özgürsüzlük içgüdümüz var mı , eğer varsa bu birçok şeyi açığa kavuştururdu. Kitapta kafamı karıştıran hak vermek ve reddetmek arasında kaldığım bir diğer düşüncede yaşam tarzlarıydı. Sistem senin kendini öldürme ve zehirleme hakkını elinden alıyordu. Alkol ve sigara tüketimi yasaktı, uykusuz kalmak yasaktı , herkes 8 saat alması gereken uykuyu alıyordu. Sistem insanı sağlıklı bir şekilde ayakta tutmaya çalışıyordu , bu kötü mü peki? Bence kesinlikle kötü değildi ve insanca olduğunu da söyleyemem. Her anımızı planlayan bir sistemde robottan farkımız olmuyordu. Evet insanı yaşatıyor ama onun tercih hakkını öldürerek ve tercihte bulunamayan insan yine de insan mıdır? Bizi biz yapan diğer tüm varlıklardan ayıran tercih hakkımız yok oluyordu ve böylece insanlığımızda . Bu yüzden ne kadar insanın iyiliği içinde olsa hiçbir sistem insanın karar verme hakkını elinden almamalıdır. İnsan mutlu olmayı da olmamayı da, kendini nasıl yaşatacağına da, kendisi karar vermelidir. “Büyüklük basittir.” Diyor yazar ve istemsizce hak veriyorum ona.
    Tek başına ayakta durmaktansa , bir topluluğun içinde onlara uymak kesinlikle basit ve kolay. Ama doğru mu ? kısmı işte orası bir soru işareti… Yani toplum anne olmak isteyen bir kadınla, bir katili, sisteme şiirle kafa tutan bir meczubu aynı kefeye koyuyorsa sistemin neresinde olmak iyi, kolay ve basiti mi seçmeli yoksa kendi doğrunu mu ? Bu ikilem yüzyıllardır var ve sanırım yüzyıllarca devam edecekte… Bence bu ikilem güzel bir şey , bana insanın vicdanın olduğunu ve hala seçme özgürlüğünün olduğunu gösteriyor. Bana insan olduğumuzu hatırlatıyor ,bu yüzdem ikilemleri seviyorum . “SONSUZLUK YOKMUŞ.” Bir başka ikilem daha SON DEVRİM diye bir şey yok , devrim sonsuz ama kainat sonlu . Yazar her şeyin bir sonu olduğuna vurguluyor aynı zamanda sonsuz olduğunu da . Sanırım buradan çıkarabileceğim sonuç maddesel olan şeylerin sonu vardır ama fikirlerin sonu yoktur, fikirler sonsuzdur. Yazarda bu durumu kitabında şöyle değiniyor, “Kainatın bittiği yer var ya? Oradan öte ne var?” ve arayış – sorgulama sonsuza kadar devam ediyor. Ve sonra mutluluk arayışına geri dönüyor ve sonuca bağlıyor kitapta mutlak -273=273 e yanı varlıkları değerli yapan eksilerdir ve eksilerde varlıklarla aynıdır. Mutluluğu değerli yapan acıdır ve acı da mutluluk kadar değerlidir. Acı çekmekte bir mutluluktur diyor ve sanırım gerçekten de öyle .
    Zamyetin’in BİZ kitabı bir mutluluk arayışı ,mutluluk arayışını getirdiği bir var oluş sancısının kitabı benim gözümde . Yazar sürekli ana karakterle beraber sorguluyor, tabi siz de onlarla beraber sürekli soruyorsunuz ve sürekli bir ikilemdesiniz . İkilemlerin hangisinin doğru olduğunu ise bilmiyorum , galiba onları ikilem yapanda bu özelliği. Beni sorularla bırakan ve kendi cevaplarımı oluşturan bir kitaptı. Eşitliğe , sisteme ve insan nedir?, mutluluk nedir? Sorularını sorduran ve kendince bir cevap veren güzel bir eser. Kafamda her ne kadar kurguladığı dünyayı hayal etmekte zorlansam da ,sorduğu soruların evrenselliğiyle beni- bizi etkileyen bir eser.
    Bu yazdıklarım yazarın dediği gibi “Bu hem benim ,hem de benim değil.” .
    Gökçen Egem Değirmenci
    HUNOK- Hacettepe Üniversitesi Okuma Topluluğu
  • 90 syf.
    ·2 günde·Puan vermedi
    Dücane Cündioğlu’nun okuduğum 3. kitabı oldu Göz İzi. Hz. İnsan kitabıyla tanımıştım. Orada beni kendine nasıl hayran bıraktıysa kitaplarını yavaş yavaş edinmeye çalışıyorum. Okuyup bitirdikten sonra hemen rafa kaldırılacak kitaplar olmadığından bu yavaşlığım. Çizdiğim yerlere göz atarken tekrar okumuş oluyorum her kitabında. Ne öğrendim şimdi bu kitaptan diye sorduğumda kendime, cevap bulamıyorum başta. Çünkü o kadar dolu ki. Bir arkadaş ‘kelimelerle dans eden adam’ diye bahsetmiş incelemesinde. Hakikatten öyle. Basiti derinleştiriyor, merak uyandırıyor, hayret ettiriyor ve şaşakalmamızı bekliyor.

    Ey talib, en son ne zaman, neye, şaşırdın? Neydi orada baktığın ya da gördüğün? Neye dikkat kesildin? Düşledin mi, düşündün mü, düşüne-bildin mi? Bilmediğini bildin mi? Ağlaya-bildin mi hiç hayretinden? Sen hiç sevdin mi? Seve-bildin mi? Öyle sadece görüneni değil ama, görünmeyeni de, sırf O sevmiş diye, O’nun sevdiğini ve O’nu seveni de seve-bildin mi? Sen hiç aşık ola-bildin mi? Utanıp kızara-bildin mi? Sen hiç istedin mi, gerçekten istemeyi bildin mi? O’nu tanıdın mı peki? Hani ‘Ol’ deyince Ol’duranı...

    “Sohbet fikr-u zikirdir. Sohbet kendini tanımayı gaye edinenlerin varolma sebebidir. Sohbet varlığı düşünürken varlık içinde olduğunu hatırlamak için bir vesiledir. Sohbet kalıbın değil, kalbin ihtiyacıdır.”

    “İlim hayretle başlar.”

    Rabbim ilmimi, idrakimi, hayretimi arttır.

    90 sayfalık kitapta bakıpta göremediğim, görüpte algılayamadığım, algılayıpta içime sindiremediğim kim bilir daha neler var.. Okuyun ey dostlar, bu lezzetten kendinizi, ruhunuzu mahrum etmeyin. Sevgiyle ve sohbetle..