• 425 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Ne zaman umutsuzluğa düşsem Mustafa Kemal gibi düşünürüm bu sözü kitabı okuduktan sonra daha iyi anladım yaşadığı zorlukların iç yüzünü bu kitapta daha iyi anlıyor insan ve ne kadar önemli bir şahsiyet olduğunu daha iyi kavrıyorum oda bilirdi boş vermeyi İstanbul hükümeti gibi düşmanla iş birliği yapmayı ama o ileri görüşlülüğü sayesinde Atatürk oldu özellikle biz gençlerin bu toprakların ne zorluklarla alındığını bilmek anlamak birinci vazifemiz olmalı çünkü vatanın değerini bilelim ki bizden sonraya bir şeyler bir kitap bırakacak yeteneğimiz olmasa bile vatan sevgisini aşılamayız Allah bin kere lazım Mustafa Kemal Atatürk’ten...
  • Searle'ün Çin Odası örneği -birkaç kart üzerindeki anlamsız çizgiler senaryosu- bir bilgisayar yapay zekâya yönelik Turing testini geçmiş olsa bile, bunun onun gerçekten de her şeyi anladığını kanıtlamayacağını göstermeyi amaçlar. Kapıdaki mektup bölmesinden garip sembollerin geldiği bir odada olduğunuzu ve diğer sembolleri bölmeden dışarıya geri gonderdiğinizi, elinizde de size kılavuzluk eden bir kitap olduğunu düşünün. Bu sizin için anlamsız bir görevdir ve neden bunu yaptığınıza dair hiçbir fikriniz yoktur. Gelgelelim farkına varmaksızın soruları Çince cevaplarsınız. Sadece İngilizce konuşuyorsunuz ve hiç Çince bilmiyorsunuz. Oysa, içeriye gelen işaretler Çince sorular ve dışarıya verdiğiniz işaretler de bu sorulara verilen mantıklı cevaplar. İçin de bulunduğunuz Çin Odası, Taklit Oyununu kazanır. Verdiğiniz cevaplar, dışarıdaki birini, hakkında konuştuğunuz şeyi gerçekten de anladığınızı düşündürtmek suretiyle yanıltacaktir. Dolayısıyla odanın içinde siz de tartışılan şeyin ne olduğundan tamamıyla habersiz oldugun için, Turing Testini geçen bir bilgisayar da zorunlu olarak zeki değildir. (Sayfa 341)

    İnsanlar, konuştuğu zaman bir şeylere anlam verirler, düşünceleri dünyayla çeşitli yönlerden ilişkilidir. Bir şeylere anlam yüklüyor gibi görünen bilgisayarlar ise biraz da papağanlar gibi insan düşüncesini taklit eder. Papağan konuşmayı taklit edebilmesine rağmen söylediği şeyin ne ifade ettiğini asla gerçekten anlamaz. Benzer şekilde Searle'e göre bilgisayarlar, herhangi bir şeyi gerçekten ne anlayabilir ne de onun hakkında düşünebilir. Yalnızca sentakstan yola çıkarak semantiğe erişemezsiniz.(sayfa 343)

    Gerçi bazı filozoflar, insan zihninin bir bilgisayar programı gibi olduğuna ikna olmus durumdadır. Bilgisayarların gerçekten dusunebildiklerine ve düşündüklerine inanırlar. Eğer haklılarsa, o zaman belki de bir gün, insan beyninin bilgisayara aktarılması mümkün olacaktır. Zihniniz bir program, şu anda kafanızın içerisindeki beyin dokusunun vicık vicik kütlesinde işliyor olması, onun gelecekte parlak büyük bir bilgisayarda işleyemeyeceği anlamına gelmez. Süper zeki bilgisayarların yardımıyla birisi, zihninizin oluşturduğu milyonlarca işlevsel bağlantının bir haritasını çıkarabilirse, o zaman bir gün ölümden kurtulmak da mümkün olabilir. Beyniniz bir bilgisayara yüklenebilir ve böylece vücudunuz gömüldükten ya da yakıldıktan çok sonra bile çalışmaya devam edebilir. Bunun iyi bir varoluş biçimi olup olmayacağı başka bir meseledir. Eğer Searle haklıysa, yüklenen zihin, görünüşte bilinçli olduğunu gösteren tepkiler verse de, şu an sahip olduğunuz türden bir bilince sahip olacağının garantisi yoktur. (Sayfa 344)
  • 184 syf.
    ·7/10
    L.N. Tolstoy-Sivastopol


    #alıntı
    “Bu acılar evinden çıkarken bir tür sevinçle derin derin soluyup ciğerlerinizi temiz havayla dolduracak, sağlıklı oluşunuzdan sevinç duyacaksınız, ama burada tanık olduğunuz acılar sizde bir hiç olduğunuz duygusu uyandıracak ve sakin, ikirciksiz doğruca tabyaların yolunu tutacaksınız”


    “En duyarsız hayal güçleriniz bile dehşete düşüren, her türlü insancıllıktan, umuttan uzak, hiç bir çıkış yolunun bulunmadığı bu dehşet verici koşullar içinde yaşamlarının tek sevinci bilinçlerinin bir sisle örtüldüğü bu unutuş anlarıdır onlar için.”



    Yazar kitabında Fransız-Rus savaşını anlatıyor. Savaşın insan psikolojisi üzerindeki etkileri üzerinde duruyor. Sabah uyandıklarında ne zaman öleceklerini düşünmeye başlayan askerlerden kafasında her an savaş barındıran ve kazandıklarını düşünen askerlere her türlüsü mevcut. Ortak olan bir duygu var hepsinde ‘ölüm korkusu’.. Savaş ortamında yaşanabilecek ne varsa hepsini tek tek yaşıyor askerler..



    Buraya kadar her şey çok güzel. Lakin ben anlatımı sevmedim. Yani savaş deyince daha çok aktif savaş sahnelerinin olduğu, insanı içine çeken, merak uyandıran bir kitap beklemiştim. Fakat kitabı okurken çoğu yerde sıkıldım. Tekdüze devam eden olaylar ve aynı şeylerin tekrarlanması buna sebep olabilir diye düşünüyorum. Keşke biraz daha heyecan uyandıran bir kitap olsaydı. Ayrıca Rus lar savaş ortamlarında bile öylesine keyiflerine düşkünler ki. Hiç aç kaldıklarını görmedim ve ellerinden şarap düşmedi kitap boyunca. Birde bizim askerlerimizi düşündüm de o yıllarda ayaklarına giyecek ayakkabıları bile yoktu. Açlık konusuna girmiyorum bile..

    Yine de sevdim kitabı ve iyi ki okudum. Keyifli okumalar ️
  • 164 syf.
    ·6 günde·Puan vermedi·
    Hiçbir zaman "neden bu kitabı daha önce okumadım ki" demiyorum. Kitaplar da bir nevi aşktır ve tesadüf eseri karşımıza çıkarlar.

    Nasıl ki Kürk Mantolu Madonna, Raif'in karşısına böyle tesadüf eseri çıkıp bu gizli, meçhul varlığının içinde kaybolmuş ama bir o kadar da derin bir ruha sahip olan adamın kalbini ve düşüncesini tutku ile esir aldıysa, bu kitap da beni öyle bir tutku esareti ile etkiledi.

    Çocuk saflığında olan Raif'i, mantığı ile duyguları arasında sürekli azap çeken Maria'yı özleyeceğim...
  • Sobanın çıtırtıları anlatılmış olandan yola çıkarak, anlatılmamış olanı onaylıyordu... Çünkü titreyen herşey bir parça masum, bir parça sahiplenilesiydi...Bizim olmayanı bile, sarmanın güdüsü, içimizde ki sisin titreyen yüreğiydi...Söz gelimi hırçınlığın titrettiği sesi, bir gözyaşı sahiplenirdi... Babasından korkarak titreyen o tazecik yüreği, uyku sahiplenirdi... Parkinsondan titreyen elleri, hüzünlü bir bakış, soğuktan titreyen elleri ılık bir nefes sahiplenirdi...

    Sobanın titrek ışıklarını ise yorgunluğa aldırmayan bir sesin ezberinden okuduğu şiir sahiplenirdi...Birazdan o ses kalabalığı, sesini temizleyen küçük öksürüklerle sessizliğe çağıracak ve halıya, masaya, çaya, sobanın çıtırtılarına çevrilen uzun bakışları, kendi ıssız ve zengin doğalarına davet edecekti...

    Etrafı kitaplarla çevrili bu odaya küçük bir kütüphane denebilirdi, akşamları hasbihal meclisleri kurulur, sobanın etrafına köşeden köşeye döşenmiş divanların tıklım tıklım dolduğu olurdu.Evvelâ bir kitap seçilir, bir anlatıcı kitapla ilgili bildiklerini anlatır, diğer kitap dostları da üzerine sorular sorar, sohbet açılır, serpilir bir ilim dersine dönüşürdü... Kütüphanenin sahibi Ferit Bey, bir eseri okurken, onun günlerce muhakemesini yapar, cümle cümle tetkik eder, âdeta bir laboratuvardaymış gibi titizlikle kelimelerin yapıtaşlarına inerdi.

    Kendine uzanabileceği mesafede durur, zamanın saçlarını tutuşturan sabahları seyre dalardı... Bütün sonların anlam alıp ağırlaştığı, bütün başlangıçların sonsuz bir gerçeğin içinde yavanlaştığı demdi bu...

    Duvarları, tavanı ve parkeleri bembeyaz uzunca bir koridorda ritmik adımlarla ilerliyor, asimetrik kubbe şeklinde ki mimariyi hayret ve hayranlıkla izliyordu...Koridorun sonunda sayısız kapı vardı, beyaz ve hayli uzun kapılardan birinden geçti, büyük ve yine her köşesi beyaz bir odanın tam ortasında onun için ayrılmış koltuğa oturdu ve ensesinin arkasına çipe benzeyen metal bir cihaz yerleştirdi, odada ondan başka hiçkimse yoktu.Önünde büyük bir ekran açıldı ve kendinden emin bir hareketle ekranda tuşlamalar yapmaya başladı.Gözleri açık ve tepkisiz bir vaziyette öylece kaldı.Burası sayısız odası olan, her odada bir kitabın saklandığı, veri tabanında sayısız kitabın kayıtlı olduğu dev bir kütüphaneydi...

    Koltuğa oturup, okunmak istenen kitap seçiliyor, eserle ruhsal bir karışma sağlanıyor, bir anda okur eserin içinde ki olaylar ve karakterler gerçekmiş gibi o dünyanın içinde buluyordu kendisini. Gerçeklik algısını değiştiren ve zaman olgusunu altüst eden bu oluşumla, anlatımın içinde istenilen kişinin yerine geçilebiliyordu... Okur eseri canlı kanlı yaşamaya başlıyordu.

    Kimi okur, tasvir edilen uçsuz bucaksız kırların serinliğini hissedebiliyor, kimisi bir savaşın tam ortasında buluyordu kendisini... Mekânlar, renkler, kokular ve tatlar, okurun algısına göre değişiyor, hiç bir okur diğerinin okurken yaşadıklarını tekrar edemiyordu.Bu her okur için inanılmaz bir serüvendi ve hiçkimse bu içsel similasyonu terkedip gerçek dünyaya dönmek istemiyordu.

    Kimi zaman bir trende sarsılarak yolculuk edebiliyor, kimi zaman da bir cinayet romanında maktülün yerine ölme duygusunu tadıyordu.Bazı okurlar olmak istediği katakterin hüviyetine bürünüyor, iç hesaplaşmalarını uzunca bir süre daha erteliyordu.Bazıları bir çocuğun solgun gülüşlerini taşımanın kendi yaralarına iyi geleceğine inanıyordu.Bazıları cihana hükmeden komutanların miğferlerini taşımaktan onur duyuyor, Bazıları 'ruhunun titrediğini' hissederek, asrı saadetten gelen bir nurun alınlarını sıvazlamasını bekliyordu...

    Ferit Bey, gözlerini karanlığa açtığında, nerede olduğunu bir kaç saniye algılayamadı.Sobadan gelen çıtırtılar bir anda sırtından gelen keskin ağrı, onu kendine getirmişti.Kütüphanesinde bir sandalye başında uyuya kalmıştı.Bir an o sonsuz ve beyaz koridoru, önünde beliren ve hızla geçen yazıları ve görüntüleri anımsadı ve gülümsedi.Kalktı ve fokurdayan çaydan ince belli bardağıyla bir çay aldı ve raflarda beyaz kapaklı bir kitap aramaya koyuldu...
  • 924 syf.
    ·1 günde·Beğendi·6/10
    Öncelikle belirtmek gerekir ki, kitap Darwin’in “Evrim Teorisi"nden ziyade, Darwin’i ve onun hayatını inceliyor.
    Tabi Darwin ve ailesinin hayatını incelerken onun bütün hayatı boyunca yazdığı tüm makale ve kitaplarını, beş yıl boyunca gezdiği bütün dünya halkalarını, coğrafyayı, doğayı ve türleri de anlatıyor kitap.
    Anlatıldığı veya zannedildiği gibi, Darwin tanrı, din, karşıtı, ateist birisi değildir. Çünkü papazlık yapmasa da kendisi de bir papazdır. Fakat araştırmaları, öldükten sonra bir hayatın olmadığı yönünde bilgiler vermemektedir. Buna rağmen kendisi, insanların inançlarına saygısızlık yapmamak için, araştırma sonuçlarının din ile ters düşen kısımlarına vurgu yapmaktan kaçınmaktadır. Kaldı ki çok sevdiği ve değer verdiği eşi de son derece dindar bir olduğundan, araştırma sonuçları İncil ve inançlarla ters düştükçe, onda mide krampları başlıyor, haftalarca yataklara düşüyor.
    Zira cahille, yobazla, tabularla, taassupla kavga ihtimali, haklı olarak onu korkutuyor. O kadar korkutuyor ki, yirmi yıl boyunca araştırmalarını şifreli kasalarda saklıyor ve yayınlayamıyor. Oysa ömrünü bilime vermiş hiçbir bilim insanı bu güne kadar dini konular hakkında ahkam kesmezken, dinden geçinen insanların bilime, araştırmaya dayalı tüm konularda, ileri geri konuşmaları, fikir beyan etmeleri, bilime olduğu kadar herhalde dine de saygısızlık olsa gerek.
    Bütün ömrünü araştırmaya, bilime adamış olan Darwin, dünyanın sonu ve kabir hakkında kesin yargılardan uzak dururken, bir haham, papaz veya bir köy imamının Antropoloji, Astronomi, Zooloji, Tıp ve daha birçok bilim dalı ile ilgili konularda kesin ifadelerde buluma güç ve cesaretini, Tanrı adına konuşma hakkını nereden aldıklarını, ben hep merak etmişimdir.
    Bütün Orta Çağ bilim insanları gibi, Darwin’de araştırma ve bilim için sarf ettiği enerji ve zamandan daha fazlasını kilise ve ruhban sınıfına söz anlatmak için harcıyor.
    Herhalde bu çalışmanın insanlığa en büyük katkısı Darwin sonrası Avrupa’da artık bilimle ilgili konularda bilim insanları daha rahat, daha cesaretle konuşabilirken, ruhban sınıfı da din dışı konularda görüş beyan ederken, daha dikkatli olmak zorunda kalıyor.
    Tabi dini bağnazlık ve Engizisyon şayet Roger Bacon, Ockhamlı William, Giardano Bruno, Galileo Galilei ve daha on binlerce bilim insanı ile masumlara yaptığı gibi, onu yakamaya, susturmaya gücü yetmediyse bunda, İngiltere’deki özgürlük ortamı, Darwin’in bir papaz oluşu ve onun uzlaşmacı tavrının buna katkısı açıkça görülebiliyor.
    Darwin, insanların hiçbir canlı ve bitkiye üstünlüğü olmadığı tezini savunan ve bu yola hayatını koyan birisidir. Cenazesinin, çok sevdiği kızının da mezarının olduğu, doğa ile iç içe bir mezarlık olan köyü Downe mezarlığına konulmasını istemektedir.
    Fakat kilise ve ruhban sınıfı, o hayattayken onu ve kuramını çürütemeyip, itibarsızlaştırmayınca bu defa onun cenazesi üzerinden prim yapma yolunu seçerek Darwin’in cenazesini, azizlerin, ünlülerin yattığı Londra’daki Westminster Abbey Kilisesine defnedilmesini sağlarlar.
    Darwin’in hayatını okuyunca, fen ve bilimin bütün imkânlarından sonuna kadar faydalanan, çalışıp kazanmak yerine, din ticareti üzerinden en rahat hayatı süren ruhban sınıfının, ayrıcalıklarını kaybetmemek için, bilim ve bilim insanına daima köstek olmalarına insan ister istemez üzülüyor tabi.
    Kitapta Darwin’in Türkler ile de ilginç tespit ve görüşleri var. Örneğin 792. Sayfada “onlardan daha medeni durumdaki” Avrupalı ulusların yüz yıllarca Türkler tarafından ezilme tehlikesi altında kaldığını ve Avrupalıların varoluş mücadelesiyle, kof Türkleri yenilgiye uğrattığını” belirtmektedir.
    Kitabın 924 sayfa boyunca Darwin’in araştırmaları yerine, dedikodulara varıncaya kadar onun ailesi, çevresi ve özel hayatını didik didik etmesi, fakat Darwin’in en çok tartışılan ve merak edilen “Türlerin Kökeni” kitabını tam olarak içinde barındırıyor olmaması tabi ki büyük bir eksiklik ve büyük zaman kaybı.
    Ayrıca kitapta cümle içinde başta olması gereken kelime, cümlenin ortası, sonu veya rastgele bir yerine yerleştirilmiş ki, bu da okumayı çok zorlaştıran, zevksiz hale getiren bir durum.
    Fakat yine de din ve tanrı adına hareket edenler yüzünden insanlığın ne ıstıraplar çektiğini, Avrupa’nın insanlık kadar eski olan bilim ile ruhban sınıfı çatışması belasını nasıl def ettiğini göstermesi açısından, eser çok önemli bir boşluğu doldurmaktadır.