• NAR AĞACI-ROMAN

    *… ve galiba en güzel yeri ceylanlar gibi bakan koyu karanlık gözleriydi. (s.12)
    *Sularım duruldu. Kanım sakin akıyor. Ama vatanım aklımdan çıkmıyor. (s.13)
    *Doğu ancak doğudadır. Orada her ayna seni gösterir. Giyimler, şiveleri davranışlar, sosyal konumlar, çiçekler, ağaçlar değişse de bütünüyle doğuda başlangıçtan beri kesintisiz gelen, değişmeyen bir şey var. Doğu bütün ırmakların ortak ana kaynağıdır. Gülün yurdu doğudadır. (s.16)
    *Bir hançer kalbimin içini oyup dururken grubet duygusu yakama yapışıyor. (s.17)
    *Geçmişi bizim için manalı kılan şey, ona bugünden bakıyor olmamızla alakalıydı. (s.30)
    *Benim gözlerimle bakınca göz göre göre geliyor gelecek olan. (s.31)
    *Ömrüm boyunca seyredip de içine girememekten, yaklaşıp da yaşayamamaktan şikayet edip durmuştum. (s.42)
    *Bir milimlik hataya bile tahammülü olmayan bu kadın dünyadaki bütün ırmaklar kendi yataklarında akmadığı sürece huzur bulamayanlardandı. Her şeyin mükemmeline karşı sevk-i tabii içinde akan ruhu ancak kusursuzluklar içinde dinlenebilirdi. Yaradan kusursuz kurmuştu endazesini, yaradılış mükemmeldi. Ama kul kısmı dünyayı eğriltmekle kalmadığı gibi bu eğrilikten dolayı rahatsızlık da duymuyordu. (s.49)
    *Tebdil-i mekanda ferahlık olduğu muhakkaktı fakat bazen mekan da tebdilden ferahlanırdı. (s.64)
    *Güzelliği bir kez fark edince sebepleri olur olmaz sıralayan aşkın en güzel demindeydi. (s.79)
    *Bu genç kadının yüzüne baktığımda, zamanın insana ne yaptığını, neleri götürdüğünü ama neye dokunmadığını da anladım; saçların, dişlerin, rengin, kokunun, tenin, cüssenin hatta boyun değiştiğini ama sadece bakışların aynı kaldığını. (s.84)
    *Kıymetli ile güzelin her zaman bir arada olamayacağını kestirebilecek kadar tecrübeli bir müşteriydi yaşlı Çerkez. (s.105)
    *Saltanat en umulmadık anda yerle bir olan bir şeydi (s.109)
    *Onun güzelliği, varlığının her unsurunun zıddıyla birlikte kendisini yalanlamasındaydı. (s.119)
    *”Güven yerle bir olunca nefret, köylüyü de mollayı da esnafı da bir kılar. Koca saltanat bir tütün dumanında savrulur. Çünkü aklın yolu bir, kalbin zulme isyanı aynıdır. Uzak değil. Ateşin sesi geliyorsa canınıza yapışması yakındır.” Söylediklerinin hepsi doğruydu. Kimsenin itirazı yoktu. Meczup, bu sessiz onayı reddetti. “Ama sizin üzerinize ölü toprağı mı serpildi?” (s.130)
    *Tek düğümle dokunurdu İran halıları, oysa Türk halısı çift düğümdü ve dünyanın neresinde olursa olsun çift düğümlü bir halı Türkçe kadar Türk malıydı. Bir düğüm bütün bir Türk dünyasını birbirine bağlamış bir halı düğümü bu dünyaya kimlik olmuştu. (s.133)
    *Halıyı ipek kıvamında inceltmek, yumuşatmak insan takatinin üzerinde bir işti ve zorlanan takatin neticesi daima değerliydi. Doğası icabı hantal olan halı, ipeğin eline geçince öyle bir inceliğe bürünmüştü ki bu tezat, eşsizliğin de başlıca neden olmuştu. Diğer yandan düğümler öyle incelmiş, sayıları öyle artmıştı ki dokumacılar halı desenleriyle hız kesememiş, sonunda minyatür desenlerine el atmıştı. (s.148)
    *Bir kadının neyi sevebileceğini en iyi yine bir kadın bilebilirdi. (s.228)
    *Kader tıpkı bugün gibi dün de ne kadar şaşırtıcı şeylere gebe. (s.229)
    *Sahici bir müşteri dükkanındaki bütün mücevherleri tek tek gözden geçirmeye kalksa tamamını tezgahın üzerine yaydırsa bile bir itirazı olmazdı Sarafim’in ama kendi imalatı olan kuyumculuk işlerine yöneltilen en ufak eleştiriyi hakaret kabul eder, anında parlardı. (s.235)
    *Settarhan bu rengi tanırdı, genellikle yapıp ettikleriyle yüzünün rengini birbirine uyduramamış, bedeni acemi ama ruhu ateşler almışlar zümresinin yüzünde görülürdü. (s.241)
    *Lokmalar boğazlarına dizilirken bu evi, kendilerinden önce onu terk edenlerin acelesine katılmış bir aceleyle terk ettiler. Kurulmuş da kaldırılmamış bir sofra da onlardan geriye kaldı. (s.297)
    *Böyle olmayacaktı, onlar bu yolda telef olurken gemisini yürüten kaptanlar yolun yarısını almışlardı bile. (s.297)
    *İnsan denen varlığın en arsız, en hayasız, en kutsalsız yanıyla karşılaştı. (s.297)
    *Bütün sıkıntı zamanlarında daima tutunduğu müjde yine dilinin ucuna geldi:
    “Ey sıkıntı şiddetlen, nasılsa geçeceksin.”
    Bir sıkıntının geçeceğine duyulan güven, ona dayanmanın tek çaresiydi. (s.302)
    *Bıraktı düşünmeyi. Kara kabusun ortasında “bir zamanlar”ı düşünmemek evlaydı. (s.308)
    *Hayatın yükünü ağır yerinden yüklenmişti. (s.315)
    *”Ayva yapraklarının çayını çıkarırdık. Çay gibi olmaz elbet ama kokusu güzeldir, insanın içini açar. Boğazını gevşetir. ”
    Büyükhanım yoksulun bilgisinin her zaman daha geçerli, daha uzun ömürlü olduğunu düşünürken gülümsedi. (s.316)
    *En güzeli en arkaya bırakmak gibi bir alışkanlığım var. (s.322)
    *Nefs de bir sermayeymiş, tüketilmemesi gerek. (s.323)
    *Ölümün her şeyi eşitlediği muhakkak. (s.325)
    *İki doğru, iki dünya, kalp ile akıl, duygu ile mantık arasında bir çıkar yol aramadı. Hangisini seçse aklının diğerinde kalacağı bir yol ayrımında bulmadı kendini. Aşkın yolu, mezhebi, meşrebi belliydi. Bıraktı kendini aşkın oluruna. Ne kadarsa o kadardı. Başkaldırdı. (s.337)
    *Olmaz gibi görünse de bu işin bir oluru mutlaka bulunacaktı. “Bu dünyada çaresiz dert yoktur oğlum.” derdi babası. “Yeter ki karşılığında feda edebileceklerin olsun. (s.341)
    * Çünkü kalbin zamanı yoktu. Öncelik sonralık, sıra kaygı, hak hukuk dinlemezdi o. Artık ok yaydan çıkmış, aşkın hükmü okunmuştu. Bu hükümde hiçbir fermanın geçerliliği olamazdı. (s.341)
    *Aşığım diyorsun. Bu nasıl aşktır ki iki yanın bir araya gelip de bütününle hakkını gelmiş ve geçmiş herkese helal etmiyorsun? Bu nasıl aşktır ki kan davası güdüyorsun, her şeyi affetmiyorsun?Aşık kendini yakacak cehennem ateşinin önünde önce bir süre ısınır, bilmiyor musun? (s.351)
    *Bazen en büyük hakikatlerin bilgisinin en büyük günahlarla yan yana durduğunu unutma. Aşkın nizamı parçalanınca her şey göze abes görünmeye başlar. İnsan içinden yenilenmeyince dışından eskir. (s.351)
    *İçinde iyileşmeyen bir sancıyla bir yanı öbür yanına bir türlü uymamış, aşkla uyuyup nefretle uyanmıştı günler boyunca, sonra nefretle uyuyup aşkla uyanmış, tek bir şey olamamanın kahrını çekmişti. Kimi gün bütünüyle af ve merhamet kimi gün tepeden tırnağa öfke ve nefretle dolmuştu. Tek bir şey olsaydı oysa, kendisine emredilen ya da içinden gelen bir sesin buyurduğu bir şey. Yeter ki biri olurken aklı diğerinde kalmasaydı, ona kendisini bütünüyle bıraksaydı. Aklını ikna ederken kalbinde kavrulmasaydı, kalbini ikna ederken aklından yaralanmasaydı. Ama her biri diğerine diş geçiren iki büyük heyula arasında paramparçaydı sadece. (s.353)
    *O kadar büyüktü ki aşktan geri kalan boşluk orayı ancak nefretin cüssesi doldurabilirdi. Nefret, aşkla boy ölçüşebilecek yegane duyguydu ve ne kadar güzeldi. Nefret etmese, oracıkta ölecekti ve nefreti de ancak aşk yok edebilirdi. (s.370)
    *Eylemine nicedir aradığı gerekçeyi bulmuşların haz dolu gücüyle, haksızlığa uğradığını bilenlerin mutlu alacaklığıyla baktı gölün yeşil, bulanık sularına. (s.371)
    *Önünde yeni bir yazgının uzanabileceği düşüncesi bir ümit olarak karşısına dikildiğinde, insanın özünde bir koridor açılmışsa eğer, ruhun da bedenin de kendisini ne kadar çabuk onarabildiğine hayret etti sadece. (s.373)
    *Yaşama dönmesi için ölümün kıyısına gelmesi gerekmişti. (s.374)
    *Böyle bir acıyı ancak daha güçlü bir acı susturabilirdi. (s.376)
    *Bu soru dokunulmaması gereken bir yerine dokunulmuş gibi bir mengene acısıyla burkmuştu ruhunu ve ümidin olmadığı yerde ümit kapılarının açık kalması ne kadar acıydı. (s.386)
    *Sen güzelliğinin her şeyi fethettiği zamanlardasın ve ben hangi yanıma değsen o yandan ağrıyorum. (s.393)
    *Bir acıya tahammül edebilmek ancak ondan daha büyük bir acıyla yüz yüze gelmekle mümkün olabilirmiş, anladım. (s.393)
    *Feleğin çemberi yuvarlak, nereye döneceği belli değildi. (s.460)
    *Çoğu zaman yazılı yasalarla vicdanın yasaları arasında geniş bir mesafe olduğunu bilirdi. (s.465)
    *Gören gözlerin hatırına sevdi o gözleri. (s.474)
    *Bir tek veya milyon, fark etmezdi. Çünkü birinin ölümü her birinin ölümü gibiydi. Çünkü her insan bir evrendi ve her ölüm evrenin sönüşü demekti. Bu yüzden bir tek masumun dahi öldüğü yerde hiçbir haklı gerekçeden söz edilemezdi. Savaş insanı canavarlaştırıyordu ve insanın insana ettiğini kimse kimseye etmiyordu. 
    Niye ki bunca acı? Dünya imtihan yeriydi belli, bu da bir sınav, amenna. Bu kadar sert sınanmak için ortada çok büyük bir aşkın olması gerekti; Allah’ın kuluna aşkı. Ne kadar çok sevildiğini mi bilmek istiyordu? Ve ki bunca sert bir sınavı da ancak kulun Allah’a duyduğu aşk katlanılır kılabilirdi. Dünya cennet değildi evet; olsaydı, cennetin ne anlamı kalırdı? (s.496)
    *Sevilen bir kadın, bir erkeğin bütün acılarını dindirebilir. (s.501)
    *Birbirlerini görmeleri, konuşmaları gerek. Biz de öyle düşünmüştük. Hem sadece bir kez görmek yetmez, iki kez görüşmeleri lazım, araya bir gecenin rüyası girmeli. (s.502)
    *Bir tarafımız hep kırık kalacak belki ama ihtimal bir kafiye tutturabiliriz. Bütün yorgunluklarımızı yekdiğerinde dinlendirebilir, birbirimize sığınabilir, iki ayrı ırmağın delicesinde değil bir ırmağın derininde akabiliriz. Yeniden diyebiliriz. (s.508)
    *Yerli ve anlamsız bir soruyla karşılaşanların hepsinde görülen o bakışla baktı yüzüme. (s.529)
  • Nefs, insanın enfüsi düşmanı. İçten vuran düşman. Ve insanın bütün öbür düşmanlarıyla elbirliği eden düşman. Onsuz hiç bir düşman insana gerçek bir zarar ulaştıramaz.
    Sezai Karakoç
    Sayfa 57 - Diriliş Yayınları
  • Hasan gibi sevmek

    Burada yazdığım hadise gerçek bir olaydır ethem cebecioğlu hocanın bir konuşmasından alıntıdır ses kaydı mevcuttur. İnanıp yada saçma bulmak tamamen size bağlı beni son zamanlarda en etkileyen hadiselerden biri olduğu için sizlerle de paylaşmak istedim uzun ama okumanızı tavsiye ederim;

    ''bizim ankara'da hasan diye delikanlı çocuk ya 25 sene oldu yada 30 seneye yakın ama 30 sene falan oldu öyle hatırlıyorum. Yaşadığımız hatıramız. Hasan güzel bir çocuktu. yaşı 11-12 o civarda daha buluğa ermemiş. O sıralarda çağrı filmi vardı ve yaygındı. ilk ingilizce sonra arapça sonra türkçe 
    versiyonlarını izledik insan etkileniyor Kaddafi tarafından çektirilmiş Antony quin başrol de oynadığı kaliteli bir yapım. Hz hamzayı anlatıyor Hz. Hamza'nın merkezinden yola çıkarak peygamber efendimizin hayatını kesit olarak sunmaya çalışıyor. İşte bu film çıktığında, Hasan'ın babası bana demişti ki; tabi hasan o zaman vefat etmiş babası bir hatıra olarak bana anlatıyor. Ailecek oturup çağrı filmini dvd koyduk ve izledik 3 saat falan sürdü hepimiz hüzünlendik, duygulandık bi heyecanlandık peygamberimizin hayatı mücadelesi, hz. Hamzan'ın vahşi tarafından şehit edilmesi  uhud , peygamberimizin çektiği çileler vs.
    ondan sonra oğlum Hasan okuldan gelince her gün o videoyu koyuyor her gün izliyor cumartesi pazar günleri de sabah izliyor , akşam izliyor. ''Oğlum usanmıyor musun?'' diyoruz ''baba, peygamberimizi ben sevdim'' diyor. ''oğlum nasıl oldu?'' peygamber sevgisi o babacığım diyor anlatılmaz yaşanır'' izliyor ama her gün izliyor bıkmadan usanmadan.
    ve sonrasında namaza başladı diyor babası izledi ve namaza başladı.. namaz kılarken annesine ''annecim başörtünü tak sende namaz kıl'' annesine de sürekli böyle söylüyor. ''anne namaz kıl, anne namaz kıl..'' Hasan'ın halleri değişti namazı öğreniyor, süreleri ezberliyor, bize anlatmaya çalışıyor ve her gün peygamberimizin hayatını bıkmadan izliyor.
    bir gün baktık üstü başı toz içinde elbisesi yırtılmış efendime söyleyeyim halinden belli ki kavga etmiş birisiyle. sordum ''oğlum Hasan ne oldu sana'' baba dedi ''sınıfımızda bir arkadaşımızın vardı peygamberimize küfretti küfredince dayanamadım onu dövdüm o bana vurdu ben ona vurdum.'' ''oğlum sana ne dedim'' Hasan ''ben peygamberimize küfredilmesine tahammül edemem baba'' dedi.
    ondan sonra ertesi gün hademe geldi '' Hasanın öğretmeni sizi istiyor ''dedi. okula gittik hanımla beraber ''Hasan arkadaşlarıyla kavga ediyor çocuğunuza sahip çıkın deyince üzülerek eve geldik Hasanın kulağını tuttum çektim. ''Hasan bir daha kavga etme oğlum öğretmenin bizi azarladı mahçup olduk.'' ama baba dedi '' peygamberimize küfrediliyor küfredilirse ben dayanamam ki ne yapayım'' diye ağlamaya başladı.
    yine bu arada Hasan sürekli namaz kılıyor anneye babaya namazı teşvik ediyor. filmi de kesintisiz izlemeye devam ediyor. bir ara baktık, burnundan kan akıyor kafası yarılmış üstü başı toz içinde yine dayak yemiş halde eve geldi ''oğlum bu ne hal dedik'' bu sefer '' baba arkadaşlarımızdan bir tanesi Allah'a küfür etti dayanamadım onu dövdüm'' diyor. o da beni dövdü diyor bunun üzerine çok kızdım kalkıp vuracaktım kaçtı bunun üzerine 2 gece halasında kaldı sinirlerim geçince de halası getirdi anlaşma yaptık bundan sonra bir şey duymayacağım dedim ''baba ama daha öncekinde peygamberimize küfür etti dövdüm ayrı bir şey ama şimdi Allah'a küfür etti ben dayanamadım baba olursa bir daha döverim ben'' bunu bir çocuk diyor.

    aradan 15 gün geçti Hasan grip gibi  bir rahatsızlığa yakalandı. Doktora götürdük ilaç verdi kullandık ama Hasan günden güne zayıfladı hastalığı arttı ve güçten  kuvvetten düştü. Tekrar doktora götürdük birde kan tahlili alalım dedi kan tahlillerinden sonra doktor dedi ki; şüphelendiğimiz bazı konular var daha ince bir tahlil yapacağız. daha sonra kan ölçümleri geldi. doktor; oğlunuz ileri düzeyde kan kanseri maalesef tedavisi mümkün değil. dedi
    üzüldük yine de çare aramaya koyulduk kemoterapi oluyor ilaç kullanıyor vs o şu bu.. derken Hasan artık yatağa düştü. Arkadaşları, öğretmenleri ziyaret ediyor. Gözümüzün önünde oğlumuz eriyor yemek yemiyor, zayıflıyor, saçları dökülüyor. Kanser ilerliyor. O süreçte kitaplar okuyor annesine sürekli ''anne çorap giy bacağını açıkta bırakma, bileklerin açıkta gezme, başını ört, anne namazını kıl, baba sende kıl'' çocuk hasta, bizde hanımla beraber namaz kılmaya başladık ki gönlü olsun.
    sürekli o süreçte peygamberimize salavat getiriyor bize de sürekli sizde salavat getirin onu sevin, Allah'ı sevin, Kuranı sevin diyor.

    geceleri sabah namazına kalkıyor ışık uzun bir süre açık aklıyor  yatak odasından da anahtarın deliğinden ne yapıyor çocuk diye bakıyoruz hanımla. Sabah namazını kılıyor, kıldıktan sonra pencereyi açıyor elini  karanlığa doğru bir süre sallıyor bir şeyler söylüyor birisiyle konuşuyor gibi sanki ama biz duymuyoruz ne olduğunu ne yaptığını bilmiyoruz.
    biz takip ediyoruz. bir gün iki gün üç gün böyle. Acaba çocuk ölecek, ölümü kaldıramaz aklını mı yitiriyor diye düşünmeye başladık. Yine o gece pencereden elini sallayıp bir şeyler söylerken içeri girdik '' Hasan ne yapıyorsun oğlum'' Hasan ''hiç baba '' diye inkar etti tekrar tekrar sorunca ''baba dedi sabahleyin sabah rüzgarı esiyor ya o esen sabah rüzgarına diyorum ki; ey sabah rüzgarı lütfen benim selamımı medine'ye yolun düşerse peygamberimize iletir misin? diyerek peygamberimize selam yolluyorum'' (Ethem hoca; hasanın babası nadir bey bana bunu anlattığında bende bir nokta olarak bu kaldı bende şimdi 30 seneden bu yana teheccüd namazında  penceremi açıp rüzgarla efendimize selam yolluyorum. kimi gülebilir, kimi tuhaf karşılayabilir benim hoşuma giden bu kıssadan bu oldu ben tasavvuf pr. ama öğretmenim 11 yaşında ki Hasan oldu benim)

    ve Gasan artık ne yiyor ne içiyor içtiğini yediğini kusuyor kalkamıyor.
    Bir gün sabahleyin Hasan yanımıza gelip dedi ki; babacım bu gece  çok ilginç bir olay yaşadım ama rüya değil çünkü rüya başımı yastığa koyarım uykum gelir uyurum gözümü de yumarım dalar giderim ve  rüyada bir şeyler görürüm. Ama bu öyle değil gözüm var ya bu iki gözümle gördüm bu olayı, belki inanmayacaksın ama babacım şu evimizin çatısı çatır çatır dökülüp ikiye ayrıldı gümbür gümbür sesler geldi ben deprem oluyor zannettim zar zor oturdum baktım yukarıdan iki kişi iniyor bembeyaz giyinmiş, başlarında sarık var ve sakalları da simsiyah gülerek yanıma geldiler. dediler ki; Hasan, biz melekleriz beni kucakladılar öptüler biri saçımı okşuyor biri sırtımı okşuyor çok mutlu oluyorum bana dediler ki; çok yoruldun Hasan seni bir gezmeye çıkaralım 3-4 aydır hep evdesin kendini iyi hissedersin. olur dedim biri bir elimden diğeri bir elimden tuttu göğe yükseldik.
    sonra yukarı çıktık güzel yeşillik bir yere geldik burası neresi dedim burası cennet Hasan dediler hadi gezelim. Gezerken çok büyük  bir köşk gördüm önünde durduk bu ne dedim Hasan bu köşk, senin dediler. Hadi gel beraber gezelim. baba köşke girdim benimmiş o kadar büyük ki ucu bucağı yok orada oyuncaklar,arkadaşlar, hizmetkarlar, yiyecekler, içecekler her şey var çok mutlu oldum bana dediler ki; Hasan aşağıya inme burada kal bak şu inek senin (sembolik dilde deve nefs-i Merziye, inek nefs-i raziye, nefs-i mutmainne ise koyun olarak gözükür tabi çocuk o manaya geldiğini bilmiyor sığır görmüş demek raziye makamında) izin ver de ineğini keselim sen de ebedi olarak burada kal.
    ben dedim ki olmaz ben annemi babamı özlerim onları isterim olmaz. Ama Hasan biz seni seviyoruz aşağıda hastalıktan acı çekiyorsun sana yazık oluyor burada kal diye ısrar ettiler. inek kesilecekmiş orada kalacakmışım anlayamadım baba ( nefsin ölümüne işaret ediyor)
    ben istemedim o yüzden ineğimi kesmeyin dedim onlar da beni aşağı indirdiler. alnımdan öptüler ve gittiler çatı yine aynı gürültüyle kapandı.( ethem hoca; yakaza halinde görülen bir olay diye düşünüyorum ama anlatırken anne babasına canlı canlı her detaydan bahsediyor ve rüya olmadığı konusunda diretiyor). anne baba olarak anlamlandıramadık tamam oğlum dedik..

    hasan yine yorgun ama sürekli efendimize salavat getiriyor misafirler geldiği zaman sürekli '' aman bakın namaz mühim namaz kılın ibadetlere önem verin, kavga etmeyin, dedikodu yapmayın bol bol sadaka ,zekat vermeyi Allah'ı peygamberi sevmeyi öğütlüyor.
    sadece çorba mama türü besinlerle beslenecek hale düştü namazlarını yattığı yerden kılıyor durmadan dua ediyor. hep böyle uzun uzun aklımıza gelmeyecek güzel güzel dualar yapıyor.

    derken bir sabah mamasını yedireceğiz baba anne dedi; bu gece de aynı o geçen sefer ki yaşadığım olayın aynısı yaşadım. Yine evimizin çatısı ayrıldı o iki melek aynı şekilde geldi beni sevip okşadılar epeyi sıkıntı çekiyorsun seni cennete götürelim mi dediler. onlara ama orada kalmak yok tamam mı dedim. onlar da seni zorla orada tutmayız dediler. Yine göğe yükseldik bu sefer daha yukarı çıktık o alan da ziyaret ettiğim köşk var bide baktım bu sefer onun yanında daha güzel daha büyük bir köşk daha var öbür ucunu göremedim süslü, parlak bambaşka bir şey hayret ettim bu kimin dedim? Hasan buda sana verildi dediler. Yine içini gezmek için girdik ama burada kalmam anneme babama gideceğim tamam mı dedim tamam dediler. içeride havuzlar, sular , şerbetler, benim gibi çocuklar var. Onlarla oynadım dünya da görmediğim yemekler vardı hepsinden yedim bisiklete bindim dolaştım, gezdim her taraf altın, gümüş, yakut ışıl ışıl epey bir gezdikten sonra melekler bana ; Hasan rahatladın mı dediler evet dedim yine ineğimi gösterdiler keselim mi dediler bende hayır annemden babamdan ayrılmak istemiyorum dedim tamam dediler yürümeye başladık köşkün dışına çıkmadan önce köşkün içinde kocaman bir kapı gördüm o kadar süslü ki merak ettim ; bu kapı kapalı nereye açılıyor diye sordum. bana dediler ki bu kapının arkasında çok büyük bir zat var ziyaret etmemizi ister misin evet dedim kapının üzerinde kulp yok, anahtar yok nasıl açılacak diye sordum onlar; bismillahirrahmanirrahim lailaheilallah  muhammedun rasulullah diyeceksin kapı açılacak dediler söyledim gerçekten de kapı açıldı. kapı açılırken içeriden bir ışık geliyor ama o kadar kuvvetli ki gözümü tuttum gözüm ağrımaya başladı bide mis gibi kokular geliyor her tarafım nur ışık içinde kaldı. Bir iki adım attım ışık biraz azaldı baktım büyük bir taht kralların oturduğuna benziyordu  biri oturuyor orada eli yüzü düzgün, tatlı, güzel, siyah sakallı muhterem bir zat. Bana tebessüm ediyor Hasan gel dedi o kadar güzel ki baba hayran kaldım içim ısındı hemen gidip yanına oturdum çenemi dizine dayadım sürekli yüzüne baktım gözümü ondan alamıyordum pırıl pırıl parlıyor hayran kaldım o ne güzellik.. o ne güzellik.. o bana bakıyor saçımı okşuyor bana Hasanım Hasanım diye sesleniyor. yüzüne bakmaya doyamadım bir süre o bana ben ona uzun uzun baktım ellerini tuttum pamuk gibi mis gibi kokuyor o kadar güzel bir insan ki hayatımda hiç öyle bir insan görmedim. En sonunda aklım başıma geldi efendim siz kimsiniz diye sordum; saçımı okşadı ah Hasanım dedi ben seni çok seviyorum her sabah namazını kıldıktan sonra pencereyi açıyorsun elini sallayıp sabah rüzgarıyla selam gönderdiğin biri var ya o selam gönderdiğin kişi benim.. sav..
    aaa ya Rasulullah  sen misin deyip atladım boynuna sıkı sıkı kucakladım o da beni kucakladı sarmaş dolmaş olduk ah evladım Hasanım diye beni sevmeye başladı. bende ona sıkı sıkı sarıldım mis gibi kokuyordu kokusunu içime çektim anne kucağı gibi merhametli dönüp bana dedi ki; Hasan beni seviyor musun? dedim ki canım sana feda olsun ya Rasulallah seni seviyorum. o dedi ki; Hasan beni annenden babandan çok seviyor musun bende dedim ki; annem babam sana feda olsun seni annemden de babamdan da çok seviyorum. peygamberimiz; peki Hasan aşağıya annenin babanın yanına inmesen de benim yanımda kalsan hoşuna gider mi? gider ya Rasulallah kalırım. sav; ama anneni babanı özlüyorsun emin misin ? dedim ki; senin yanındayken annemi babamı kimseyi özlemem. bunun üzerine efendimizin bak ineğin burada duruyor izin ver onu keselim hep benim yanımda kal. olur dedim o iki melek ineğimi kestiler. Sonra peygamberimiz şimdi aşağıya in bugün öğlen ezanı okununca seni almaya geleceğiz dediler ve beni yanından ayırmayacağını söylediler. sonra aşağı indirdiler. Böyle bir olay yaşadım babacım ben bundan sonra peygamberimizin yanında yaşayacağım.

    O gün anladım çocuk öğlen namazında vefat edecek rüya mı görüyor vaka mı yaşıyor bilmiyoruz ama yaşamış kendisine sorarsan rüya değil. Üzüldük ağladık... öğle ezanı okundu o sırada işte olmam gerekiyordu hanım telefon etti; Hasan ağırlaştı vaktim geldi diye sayıklıyor bize yatağımı kıble istikametine çevirin sırtıma yastık koyup beni biraz dikleştirin ayağı kalkamıyorum ama hiç olmazsa yatar vaziyette olmayayım diyor ve seni çağırıyor. koşarak gittim kucakladım ağladım baba dedi niye üzülüyorsun ben peygamberimizin yanına gideceğim. Bütün akrabalar toplandılar 40-50 kişi sürekli peygamberimiz gelecek beni alacak götürecek diyor. etrafındakilere sürekli birbirinizi kırmayın, gönül kırmayın,  peygamberi sevin namaza dikkat edin Müslüman gibi yaşayın,dine hizmet edin, evinizde yemek yedirin diye yaşından büyük biri gibi nasihat ediyor. birden baba diye bağırdı baba peygamberimizi gördüm bak geliyor beyaz bir ata binmiş görüyorum yanında 20 kişilik bir grup var geliyorlar görüyorum Elhamdulillah ben Rasulullaha kavuşacağım biz baktık kıble tarafına bir şey göremiyoruz Hasan birden hareketlendi yüzüne can geldi halbuki elini kolunu zor kaldırıyor bi dirilik geldi elini kaldırdı heyecanla elini uzattı geldi diyor yaklaştı.. şimdi  peygamberimiz ve arkadaşları eve girdi anne baba evimize geldiler dediği an ev zangır zangır sallandı biz deprem oldu zannettik bide baktık evin içerisi mis gibi bir kokuyla doldu o koku dünya kokusu değildi.. orada peygamberimize salavat getirdi hoş geldin ya rasulullah elini açtı ne olduğunu bilmiyoruz ama birden bire başı yavaşça arkaya gitti ve ruhunu teslim etti. vefatından sonra o koku 7 gün evden çıkmadı elbisemize dahi sindi taziyeye gelenler kokuyu sorup durdu.

    işte rasulullah sevgisi.. bu olay beni çok etkiledi umarım size de dokunmuştur rabbim hasanın sevgisinden zerreler almayı ve bir an olsun oturup düşünmeyi nasip etsin... onu hakkıyla sevenlerden olmayı cümlemize bahşetsin ramazan-ı şerifiniz şimdiden mübarek olsun...
  • Adalet, hakkı yerine koymaktır; ve sade mahkemelerde değil, hayat ve muamelelerin her şubesinde aranması gerekli başlıca şart...

    • Adaletle zulüm, geceyle gündüz gibi, birinin bulunmadığı yerde öbürünün hâkimiyeti ele alacağı iki kutup.

    • «Adalet mülkün esasıdır» düsturunu, enselerimizin gerisine asmak yerine, göz bebeğimizin içine nakşetmeli ve neye bakarsak onu görmeliyiz. Bu düstur Hazret-i Ali'nindir.

    • Adalet, Allah'ın kanunlarında pırıldayan hak ışığıdır; ve nefs üstü, hattâ nefse kıyıcı ruh mihrakı üzerind tecellisini bulur. Zira nefs zalim ve ruh âdildir.

    • Çocuğuna içki cezasını eliyle tatbik ederken bilmem kaçıncı sopada, onun «baba, ölüyorum!» diye haykırması üzerine, «öl ve İlâhî huzura çıkınca de ki: Beni babam öldürdü; senin kanunlarını yerine getirmek için...» cevabını veren Hazret-i Ömer'in tavrında nefse en giran ruha da en sevimli adalet yansıması, insanı dize getirecek kadar güzeldir. Nurunu kendi meşrep feneri içinde Kâinatın Efendisinden alan Hazret-i Ömer, ömrü boyunca adaleti heykelleştirdi. Beytülmalden para çalan bir adamı «kendi yatırımını alıp almadığından şüpheliyim!» diye salıverir, bir zina muhakemesinde dördüncü şahidin merhameti yüzünden müphem konuşmasını esas kabul ederek öbür üç şahide iftira cezasını tatbik eder ve bir mudafaada kendisini görünce ayağa kalkan hâkime «işte taraf tutmanın alâmeti!» ihtarında bulunurken, bütün düz ve dolambaçlı çizgileriyle hep aynı adaletin temsilcisidir. Peygamber bağlısı olarak adalet bahsinde onun topuğuna yetişebilecek bir insan gelmedi. Ve bunun içindir ki, sıfatı, farkedici mânasına «Faruk» oldu.

    • Her ferdin kalbinde birkaç hâkimden oluşan bir mahkeme vardır; ve hüküm dışardan gelirken de, içeriden verilirken de, karar, o iç mahkemenin hak ve hakikat nasibine bağlıdır. Bu mahkemenin adı vicdan...

    • Bir sözü, bir işi, bir davranışı doğrularken tasdikini hep o mahkemeden alır ve bunu adalet biliriz. Doğrudur; şu var ki, eğer o mahkemeyle Hak arasında cereyan kesilmişse bu defa adalet gider ve yerini aynı cüppe ve takkeyi kuşanmış zulme terkeder.

    • İstanbul Fatihinin bir an için gurura düşer gibi olup ellerini kestirdiği Macar mühendisin şeriatten hak dilemesi üzerine yüce Sultan'ı mahkemeye celple getirten, hakkında ellerinin kesilmesi kararını veren ve bu ulvî manzara karşısında hristiyan mühendisin «hayır, müslüman oldum ve hakkımı helâl ettim!» nidasına vesile olan adalet, nurunu nereden devşirmiştir?..

    • Türkün en çarpıcı millî vecizelerinden biri «Şeriatin kestiği parmak acımaz!» sözü, adalet karşısında teslimiyetin ne harikulade ifadesidir.

    • Türk tarihinde ilk dalâlet yolunu açıcı, bugün komünist edebiyatının kahramanlaştırdığı Simavna Kadısı Şeyh Bedrettin'e, «efendi, senin fiilinin şeriatçe cezası nedir?» diye sorulunca, «idamdır!» mukabelesindeki hikmet, hâkimi ve mahkumu birarada, adalet tavrını belirtmekte kolayca bulunur örneklerden değildir.

    • At sırtında Kanunî Sultan Süleyman'ın dizginlerine yapışıp askerlerden şekvada bulunan köylü ve aldığı karşılık: «Beni kime şikâyet edebilirsin; böyle bir makam var mıdır?» Ve karşılığa karşılık, «Vardır; şeriat!»... Ve at sırtında gözyaşlarını tutamayan muhteşem Sultan...

    • Birbiri içinde tecelli edici adalet ve hakkaniyet keyfiyetleri, İslâmda, bütün kıymetlerin üzerine yerleştiği bel kemiği mahiyetindedir ve ezelden insan ruhuna basılmış İlâhî mühür...

    • İslâmda muamele işte bu adalet ve hakkaniyet ölçülerinde biçimlenir ve nefsin de hakkı dahil, bütün haklar sahnesini kurar.
  • Ey nefs! Başta Habibullah, bütün ahbabın kabrin öbür tarafındadırlar. Burada kalan bir iki tane ise, onlar da gidiyorlar. Ölümden ürküp, kabirden korkup, başını çevirme; merdâne kabre bak, dinle ne talep eder.
  • Nefs,insanın enfüsi düşmanı. İçten vuran düşman. Ve insanın bütün öbür düşmanlariyla elbirliği eden düşman.Onsuz hiç bir düşman insana gerçek bir zarar ulaştıramaz.