• 27 Ocak 2020 Pazartesi günü, saat.18.30'da;Gebze Gençlik Merkezi Gebze-Kocaeli adresinde, ''Şiir ve Türkü Gecesi'' organize edilmiştir. Ünal Dursun ve Gebze Türk Halk Müziği Korosu'nun sahne alacağı bu etkinliği isteyen herkes ücretsiz olarak izleyebilir, ilgilenenlere önemle duyurulur.
  • Devlet Başkanı Evren 18 Kasım 1980 konuşmasında kısaca ekonomiye değiniyor ve; "Alınan tedbirleri (herhalde 24 Ocak kararlarını söylüyor) ters çeviremeyiz. Yol değiştirilemez, semeresini 4 yıldan önce veremez" diyor.

    Demirel ise ; "Savunmaya ihtiyacımız yoktur. İddia yerindeyiz" diye başlıyor eleştirilerine.
    "Ekonomi Kasım 1979'da (Başbakan iken) ne durumda idi, Eylül 1980'de nereye gelmişti?" sorusunu yanıtlıyor:
    " 12 Kasım 1979 tarihinde kurulan AP azınlık hükümetinin önünde üç büyük ekonomik sorun vardı.
    a) Enflasyon, aylık yüzde 10'lara ulaşmıştı.
    b) Yokluklar, kuyruklar meydana gelmiş, fabrikalar kapanmış, yatırımlar durmuştu.
    c) Merkez Bankası ve Hazine ödeme yapamaz duruma gelmişti. Velhasıl; ülke, bir batağa sürüklenmişti.
    10 ay sonra; yani 11 Eylül 1980'de; yokluklar, kuyruklar ortadan kalkmış, yatırımlar yeniden başlamış, fabrikalar açılmış, enflasyon aylık yüzde 10'lardan:
    Martta yüzde 4.5'e, nisanda yüzde 3.5'e, mayısta yüzde 2.9'a, haziranda yüzde 2.8'e, temmuzda yüzde 0.2'ye, ağustosta yüzde 1.5'e düşürülmüştür.
    Buradan atlayıp 10 sene sonraya bakalım:
    10 sene sonra, 1990 Türkiye'sinde bu rakamlar aşağıdaki gibidir:
    Martta yüzde 3.6, nisanda yüzde 3.1 , mayısta yüzde 2.3 , haziranda yüzde 1 , ağustosta yüzde 2.5
    Bunun anlamı şudur: Enflasyonda 1990 aylık değerleri, 1980 aylık değerlerinden hala kötü durumdadır.
    1990 Ağustosunda Türkiye, 3.5 milyarını 1980'de kullanılabilecek şekilde, 7 milyar dolarlık bir kredi sağlamıştır. Buna ilaveten Atatürk Barajı ve Hidroelektrik Santrali inşaatı için 4 milyar dolarlık bir kredi de müzakere edilmiş, (bu kredileri Özal yadsımış, baraj inşaatı için kredileri -sonradan- kendisinin bulduğunu savlamıştır) türbün ve jeneratörler için ön mukaveleler yapılmıştır.
    29 Ekim 1980'de, barajın temeli atılacak şekilde her şey hazırlanmıştır.
    12 Eylül sonrasında 'bu kadar borcu ödeyemeyiz' deyip, bu karar askıya alınmış, dört sene sonra da bunun önemli bir kısmı tekrar kullanılmış ve 'yeni kredi bulduk' diye de (Turgut Özal) övünülmüştür.
    12 Eylül beyannamesinde bizim ekonomik programımızın yürütüleceği beyan olunmuştur.
    Bu program, daha sonra bizim göreve getirdiğimiz (Turgut Özal) kimselerle yürütülmeye devam edilmiştir. "
  • “Eşit değiliz, çünkü sizin ölüleriniz cehennemde, bizimkiler ise cennette”
    Hazreti Ömer(R.Anh)
    Müslüman olarak vefat edenin hataları söylenmez, ancak ihanet etmişse insanların onun hatasına düşmemesi için ibret olsun diye anlatılır.
    Malumunuz bugün azılı bir islam düşmanı olan Rahşan(rachel)Ecevit öldü Bir kaç gün önce de cübbeli beyefendi yine bir televizyon kanalında
    Atatürk'ün aleyhine konuşmak İslamiyet'in razı geldiği bir şey olamaz!,diye zırvalamış gerçi onun bu saçma sapan çıkışlarını artık kaale almıyorum nasılsa fanatikleri yine onun
    "İlm i siyaset"yaptığını söyleyerek bu saçmalığını da tevil edecekler neyse konumuza dönelim iddiaya göre, “dinimiz”e göre ölenler hakkında “kötü konuşulmaz”mış.
    Ölmeden önce ne yaparlarsa yapsınlar…
    Tabiî ki iftira atmayalım; ancak “olan”ı da mı konuşmayacağız? Topluma zarar verenin verdiği zararı göstermeyecek miyiz?
    İslam düşmanlarının melanetlerini izhar,
    Allah’a küfredenin'de küfrünü ifşa etmeyecek miyiz?
    Gelecek nesiller, “kötü”yü “iyi” olarak mı tanısınlar ?
    Bir de bunu İslam’a maletmeleri yok mu, insanı çileden çıkarıyor. “Ölülerin ardından kötü konuşmak caiz değil” diye fetva verip, bunu da hadise dayandırıyorlar. Ebu Davud’un rivayetine göre, Peygamberimiz (sav) “Bir arkadaşınız öldüğü zaman onu bırakın, onu gıybet edip ayıplamayın” buyurmuş.
    Yine, Tirmizi ve Ebu Davud, Rasulullah (SAV)’ın, “Ölülerinizin iyiliklerini, güzelliklerini anın ve kötülüklerini sarf-ı nazar edin” buyurduğunu kaydediyor. İşte bu ve benzeri hadislere dayanarak, ölünün ardından, “iyi ameller”in söylenebileceğine, “kötü haller”i söylemenin caiz olmadığına hükmediyorlar.
    Ancak kimse, hadisteki “Ölüleriniz” ifadesine dikkat etmiyor.
    Tıpkı, “sizden olan emir sahiplerine itaat ediniz” (Nisa/59) ayetindeki “sizden olan”ı yok sayıp, başa geçen herkese itaatin Kur’ani bir emir olduğunu iddia etmeleri gibi. Kafirin küfrünü, zalimin zulmünü, münafıkın nifakını, cahlin cehlini, müşrikin şirkini söylemeyecek miyiz? Üstelik, bir de “Büyük zat,Ulu Önder” olarak tanıtılırsa, onların “aslında ne oldukları”nı ifşa etmeyecek miyiz?
    Her kim olursa olsun, ölenin ardından hep hayır konuşulması gerektiğini iddia etmek, “Allah’a da itiraz etmek” olmaz mı? Örneğin, Tebbet Suresinde, “Ebu Leheb’in elleri kurusun!” diye beddua etmiyor muyuz?
    Kur’an’da, geçmişte helâk olan kavimlerin yaptıklarından, Firavun’dan, Nemrut’tan, Bel’am’dan, Haman’dan, Calut’tan söz edilmiyor mu? Allah’a isyanın, dünyanın nasıl fesada boğulduğunun örnekleri kıssa kıssa anlatılmıyor mu?
    Hani dinimize göre, ölenin ardından sadece hayır konuşulurdu?
    Geçmişte helâk olan kavimlerin yaptığı melanetlerden, zulümlerden, küfür ve isyandan Kur’an’da söz eden Allah Teala, -hâşâ- hata mı etti? -Hâşâ-, Allah’a ahlâk dersi mi veriyorsunuz?
    Peki, ya ölünün hayra dair bir işi yoksa?
    Ya ölü, yaşadığı sürece yaptıklarıyla ve kurguladıklarıyla; öldükten sonra da toplumu, devleti, bireyi, rejimi, sistemi etkilemeye devam ediyorsa ve o etki ile icra edilenler hiç de hayır niteliği taşımıyorsa?…
    O zaman da mı “öldü” diye hayırla anacağız?
    Mesela, Nemrut, Firavun, Ebu Cehil, Moğollar, Kazıklı Voyvoda, Hitler, Stalin, Şaron, M. Kemal, İnönü vs. bunları nasıl anacağız?
    Ölüm, onları aklayıp pakladı mı yani? Bugün Amerika’nın, Rusya’nın, İsrail’in ya da onların onayını alan ülke idarecilerinin mazlumlara çektirdiklerini, onlar ölünce unutacak mıyız? Esed ölünce Suriye’de yaptığı kıyımları, Fransız yöneticileri ölünce Cezayir’deki, Mali’deki katliamlarını yok mu sayacağız?
    Amerika tarfından bombalanıp gebertilen suriye kasabı katil Kasımın yaptıklarını , Sırpların Bosna’da, Budistlerin Arakan’da, Ruslar’ın Çeçenistan’da vs. yaptıklarını, onlar ölünce unutacak; bütün bunları hayırla mı anacağız?
    İstiklal Mahkemelerinde binlerce alimi asan “Üç Aliler” adlı cellatları ve bunlara emir verenleri nasıl hayırla analım? Hilafet’i, Şeriat’ı, İslam’ın bütün hükümlerini hayattan söküp atanları, yaptığı hangi “hayır”la anacağız?
    Mesele şu: Öyle bir toplum oluşturdular ki, “toplum” olmanın ana unsuru “inanç-İslam” değil. Birinin “bizden” olması için aranan nitelikler “iman-İslam kardeşliği” değil. Öyle olunca bulanık zihinler “arı-duru İslam söylemi”nden uzaklaştı; ölen herkesi “bizden” sayma gibi bir saçmalık, bir “ucube zihniyet” ortaya çıktı. Üstelik, ayet ve hadisler de malzeme yapılarak…
    Ölüm, insanı günahlarından arındıran, yaptığı melanetleri meşrulaştıran bir şey mi ki, ölenin ardından kötülüklerini söylemeyeceğiz? Yaşantısı İslam’a uymayan, Kur’an’a ters düşen, zalimlerden olanın ardından, bu yaptıklarını söylemeyi yasaklamak, o kişi sanki “iyi biri”ymiş gibi bir “söylem ikiyüzlülüğü”ne sapmak, “kişilik bozukluğu” olmaz mı?
    Yaşarken yaptıkları, söyledikleri, kurdukları, kurguladıkları öldükten sonra da ülkeyi, toplumu, çeşitli kurum ve kuruluşları, sistem ve unsurları vahye aykırı olarak etkilemeye devam ediyorsa, bunları değil yok saymak, bilakis söylemek ve gelecek nesilleri uyarmak gerekmez mi?
    Unutmayalım ki, insanın dünyada yaşadığı hayat, ahiretinin nasıl olacağını da, öldükten sonra dünyada nasıl anılacağını da gösterir. Bunu da kişinin kendisi belirler.
    Yanlış hatırlamıyorsam İhsan şenocak hoca bir konuşmasında şöyle söylemişti "Ölüm, katiller için sığınak olamaz. Herkes ne ise öyle bilinecek.” çok doğru bir sözdür böyle bilinip böyle konuşulması lazımdır bazıları gibi çıkıp sözde "İlm i siyaset" yapmanın birilerini aklamaya çalışmanın alemi yoktur.
    “Ölüyü anmak, ona rahmet dilemek, onu Allâhın kelamıyla rızıklandırmakla olur. Ölülerinizi hayır ile anınız!» emri, her ölüye değil, bizim ölülerimize mahsus bir keyfiyet… Bizden, yani İslâmdan olmayan ölüleri sadece ölmüş bulunmalarıyla imtiyaz sahibi kabul etmek mümkün olsaydı Hadiste «ölülerinizi» tabirinin «ölüleri» şeklinde olması lazımdı… Ebu Cehl’i hayr ile anmak nasıl muhal ise hayatı boyunca işi gücü, zevki, hırsı İslâm düşmanlığından ibaret kimseleri, sırtına ölüm zırhını geçirdi diye lanetten masum sanmak da imkânsız… Mümin, ölüler mevzuunda da Allah için muhabbet ve Allah için buğz kanatları üzerinde uçar…”
    (İman ve İslam Atlası )Necip Fazıl Kısakürek
    “İslamiyet, “ölülerinizi hayırla yadedin” der. Asil bir ihtar. Ölülerinizi yani sizden olanları, aynı mukaddeslere inanan, aynı kavgalara katılan, aynı emel veya hınçları bölüşen insanları.”
    -Cemil Meriç- ( Kırk Ambar)
    ( Derleme, Cüneyt Yavuz 18 Ocak 2019)
  • 104 syf.
    ·10/10
    Merhaba arkadaşlar;
    Nurettin Topçu'nun iki bölümden oluşan bu kitabının; ''Amerikan Mektupları'' başlığını taşıyan birinci kısmı Ocak 1948-Şubat 1949 tarihleri arasında Hareket Dergisi'nde, aynı başlıkla yayınlanan 12 imzasız mektup-yazıdan oluşmaktadır. Mektuplar, üç yıl evvel İstanbul'a gelmiş bir Amerikalının (ki İstanbul'a, insaniyete, dine bu perspektiften bakıp bunca hakkaniyetli yaklaşım bir Amerikalı gözü ile bakmaya çalışan Nurettin Topçu'dan başkası değildir.) yine İstanbul'dan bir arkadaşına, Cim'e yazdığı metinlerdir ve İstanbul'daki sosyal hayatı, tipleri, insanlar arası ilişkileri, iş dünyasını, meslekleri, sokakları, tarihi binaları, dini hayatı tenkitçi ve zaman zaman hayıflanan bir gözle anlatmaktadır.

    Amerikalının gözünden; Türkiye'nin büyük şehirlerini ve gidişatını temsil eden İstanbul ''kocaman yaralı bir vücut''tur ve mevcut hali ümit vermemektedir çünkü kendisi olmaktan çıkmış, hayli zamandır gözünü diktiği Batı medeniyetine de yaklaşamamıştır. Betonlaşma ve çarpık kentleşme ile eski İstanbul silueti tam bir tezat teşkil etmektedir. Bu şehirde yaşayan insanlar topluluk şuuru olmayan bir kalabalıktan ibarettir.

    İkinci bölüm ''Düşünen Adam Aranızda'' başlığını taşıyor. Eylül-Ekim 1964 tarihinde Düşünen Adam dergisinde yine imzasız olarak yayınlanan 4 uzun yazıdan oluşan bu bölümde de 18 yıl sonra hemen hemen aynı konular ele alınmaktadır. Birinci bölümde bir Amerikalının gözünden görülen İstanbul, ikinci bölümde uzun zaman sonra memleketine dönen bir İstanbullunun gözü ile kendisini okura gösteriyor.

    Şimdi arkanıza yaslanmanızı ve bu satırları okurken hem kendiniz hem de günümüz insanları adına tarafsız bir şekilde mütaala etmenizi rica ediyorum.

    Öyle hadiseler vardır ki sözleri ile başlıyor Nurettin Topçu; ''Öyle hadiseler vardır ki, onların gerçekte bir hırsızlık olduğunu düşünmekten çok uzak bulunuyorlar. Faraza sözünde durmamanın,randevusuna zamanında gelmemenin sizin zamanınızdan çalma olduğunu nedense hiç akıllarına getirmiyorlar.''

    Gerçekten de öyle değil mi kardeşler ? Hepimiz sanıyoruz ki hırsızlık yalnızca mal, mülk çalmakla, para gasp etmekle oluyor. Hepimiz her gün birilerine sözler veriyor, buluşmak için sözleşiyoruz. ''İnşaallah akşam saat 5'te bilmem nerede...'' Randevulaşılan yere vaktinden sonra gelmeyi bir üstünlük,vaktinde orada olmayı eziklik hisseden bir zümre türedi. ''Aman saati saatine orada olma, ne o öyle hevesli gibi... Birazcık beklesinler...'' vs vs.

    Ve şöyle devam eden sayfalarla karşılıyor sizi Üstad;

    ''Acıklı bir intihar tarzı! Batı aleminde ne görürlerse, ruhlarına danışmadan hayat sahasına çekiyorlar ve bunu ilerleyiş sanıyorlar...''

    Her kıyafet her bedene olmaz kardeşler !! Soylu geçmişimizi, ahlak üzerine kurulmuş muazzam geleneklerimizi ne uğruna feda ettiğimize bir dönüp bakalım. Ne kendimiz kalabildik ne de özen duyduğumuz Avrupalılar gibi olabildik. İkisi arasında sıkışıp kaldık. Onlardan kılık kıyafeti, eğlence, gece kültürü, cinsel özgürlük, çıplaklık gibi sözde hürriyetleri alırken dürüstlüklerini, çalışma azimlerini, bilim ve teknolojilerini neden almıyoruz?

    Diploma almak uğruna istemeye istemeye, fakülte köşelerinde beş karış suratla 5-6 yılını feda eden bir gençlikten nasıl bir gelecek bekliyoruz ?

    Medeniyet pankartları altında medeni ve elit bir zümre olarak görünmek için çocuklarını ibadethanelere; tarihi müzelere götürmek yerine eğlence mekanlarında baba-oğul, ana-kız alkol alıp soyundukça Batıya benzediğini sanan bu kitle ile mikroskop başında civciv nöronları ile insan nöronları arasındaki farkı inceleyen bilim insanı arasında nasıl bir benzerlik vardır?

    Okullar çocukların severek değil zorla götürüldüğü kurumlar oldukça, din adamlarının din yoluyla ceplerini doldurdukça, vazifelisi olduğu görev yeri ve zamanında memuru yerinde değil elinde kupa ile teraslarda sigara keyfi yaparken buldukça bu insanlık nereye gidecek ? Vs vs....

    Yazılıp söylenesi çok şey var ki Nurettin Topçu bu satırları yazmış. Nurettin Topçu'yu henüz okumamış ve aşina olmamış herkes için başlangıç kitabı olacak mahiyette 104 sayfalık akıcı bir eser. İlgililerine ve kadrini bilecek olanlara tavsiye olunur.

    Keyifli ve feyizli okumalar ....
  • 100 syf.
    ·Beğendi·Puan vermedi
    Yine ilgi ile okudugum bir sayi olmuş.
    Popular Science Türkiye - Sayı 92 sayisindaki gibi bilimsel gelismeleri derli toplu veren bir sayi olmuş.
    Bu sayida 50 başlik altinda bu yila damga vuracak bilimsel gelismeler aciklanmış.
    Herbiri birbirinden ilginç
    Adamlara bak nelerle ugrasiyorlar diyebilecegimiz 50 baslık;

    1 Bir kara deliğin ilk fotoğrafı:
    2 Gen Terapisi Klinik Sahada
    3 Ay yarışı
    4 Bir milyon tür tehlike altında
    5 Denisova İnsanı
    6 CBD herşeyin ilacı mı?
    7 Minik beyinler yeni dalgalar üretiyor
    8 En uzak dünyayı arayış
    9 Maymundaki insan genine tepki
    10 Eriyen gezegen
    11 Genleri değiştirilmiş ilk bebekler 1 yaşında
    12 Dragon roketininönündeki engeller
    13 Hayata dönen beyinler
    14 Opportunity’nin anısına
    15 Sıçanlara zihin kontrolü
    16 Kuantum krallığına giden yoldaki kurallar
    17 Aile ağacımızın yeni üyesi
    Filipinler’de ortaya çıktı
    18 AIDS virüsünü tamamen
    temizlemek
    19 Motza: Neolitik çağın gelişmiş
    uygarlığı
    20 Bulunan en büyük T.Rex,
    İleri yaşta, savaş yaraları ile öldü.
    21 Astronot ikizler
    22 ABD, yanardağlar için erken uyarı sistemini hayata geçirdi
    23 Afrika dışında keşfedilen en
    yaşlı kafatası
    24 InSight, Mars’ta ilk yılına ufak bir sorunla girdi.
    25 Kuantum sıçrama yavaş
    çekimde izlendi
    26 Alzheimer Hastalığı
    zannedilen yeni tip bunama
    27 Kızamık geri döndü
    28 Matematik camiasında “hassasiyet”
    29 Evren, ilk molekülünü unuttu
    30 DNA testinin karanlık suları
    31 Depresyon tedavisi için
    paradigma değişimi
    32 Arılar matematikte çok iyi
    33 DNA’yı bile görebilen bir
    mikroskop
    34 Depremleri anlamak
    35 Genler sayesinde Anoreksiya'yı daha iyi anlıyoruz
    36 Kehribar içinde
    bozulmadan kalmış bir kuş!
    37 Mars’ın çağlayan nehirlerin sırrı
    38 Yüksek Sesle Zihin
    Okumak!
    39 Eski bir diş ve evrime
    yeni bir bakış açısı
    40 Elon Musk zihninizi
    okumak istiyor
    41 Çok yaşa kilogram
    42 Satürn’ün en büyük
    uydusunda beklenmedik bir
    yarık keşfedildi.
    43 Yağmurlar artarak yer değiştiriyor
    44 Kaya yiyen gemikurtları
    şaşırtıyor!
    45 En eski mantar fosilleri
    erken bir “modern” hayatın
    ipuçlarını veriyor
    46 Gizli beyin aktiviteleri EEG
    ile ortaya çıkıyor
    47 İlk kıtalar aslında daha önce oluşmuş
    48 Sargassum kokusu
    49 Abra-Kadavra! Çıkın ortaya kan
    damarları!
    50 Müze çekmecesinde keşfedilen canavar