• -Muavin seslendi yol ayırımında inecek olanlar toparlansın diye .

    Babam toparlanın birşey unutmayın diyerek otobüsünün oturduğumuz koltukların üst bölmesinde eşyaların  koyulduğu yerden  eşyalarımızı çıkartıp  annemin ve benim elime tutuşturuyordu kalanlarıda kendisi kucağında topladı .

    Otobüsten indik bizden başka inecek yoktu annem babam ben .

    İner inmez bir traktör gördüm yanında sakallı bir adam üstünde eskimiş kıyafetler tozlu vede yamalı  ( Annemden biliyordum pamuk toplamaya gittiği dönemler de geldiğinde üstü hep toz çamur olurdu tarla işlerinin toz ve çamur barındırdığı belliydi TERİ de var tabi bu işin ) babam elindekileri traktör ün arkasında bir yerlere koydu o amca ile sarılmaya başladılar böyle kenetlenir gibi. O an içim kaynamaya başladı .
    Muavin bagajlarımızı  otobüsden  indirmiş  , bagajlar yol kenarında  annem e hoş geldin abla denildi eli öpüldü sonra bana gel bakalım amcam koca adam olmuşsun sen deyip şapur şupur öpülmeye maruz kaldım .

    Bağullar kucaklandı traktör e istif edildi 
    Traktör ün arkasına iki tekerleğin arasındaki boşluğa tahtadan oturmak için bir şey yapmışlar adını bilmiyorum .
    Bir tarafda bağullar bir tarafda annemin kucağında ben amcam direksiyonda babam yanında  yavaş yavaş yola koyulduk

    Gidiyoruz köyümüze doğru annem ve babamın doğup büyüdüğü yetiştiği ve ailemizin geldiği benim doğduğum topraklara .

    Köy yolunda bu sefer annem çevreyi tanıtmaya başladı .
    Bak oğlum bu tarlalarda buğday var arpa var patates var fig var lahana var ve şeker pancarı var .
    Bildiklerimi o an gözlerimde canlandırmaya başladım pancar ve fiğ neydi acaba hadi diğerlerini anladımda

    Bak inek bak dana bak söğütlü tarla bak eskiden burda taş değirmen vardı derken köye  giriş yaptık .

    Beş metre kadar mesafeli karşılıklı evler var durduğumuz yerde  evlerin önünde oyulmuş taşlar  evler çamurdan yapılmış (sonradan öğrendim kerpiç derlermiş ) herkes bir heyecanlı  abim gelmiş ablam gelmiş diye herkes bir birine sarılıyor hoş geldin cümleleri havalarda uçuyor  beni gören  en küçük mü bu diye sarılıyor öpüyor yada el öptürüyor .
    Hadi bakalım bi çay koyulsun çayın yanına birşeyler hazırlansın denildi

    Eşyalar evlerden birine koyuldu  girdik içeri. Yaşlı bir adam köşede oturmuş elinde uzunca bir tespih  kim geldi diye soruyor .

    O yaşlı adam dedem miş babamın babası
    Şaşırdım  anlatılırdı hep evimize akrabalar geldikçe  meğer dedemin gözlerinden rahatsızlığı varmış görmüyor muş .

    Babamın geldiğini öğrenen dedem hemen yerinden kalktı  bir yerlerden destek alarak sarılmak için babamı arıyor elleri ama herkesin bir anda gözleri sulandı. Ben şaşkın  sarıldı  koklaştılar . Annem aynı şekilde 
    Sıra bana gelmişti  nasıl olduysa bir anda dedemin kucağında buldum kendimi sıkı sıkı sarılmış oğlum oğlum diyor  sanki böyle gençliğinde babamı kucağına almış seviyor gibi hissediyordu ben öyle hissettim .

    Yer sofrası kuruldu   İki odayada  haşlanmış yumurta yağ bal kaymak yoğurt çökelek peynir evde ne varsa seferber edilmiş  sofraya
    Sofradaki ekmek çeşitlerini biliyordum. Çünkü annem hazır ekmek alıp masraf olmasın diye ekmeği kendisi yapardı o konuda bilgiliyim
    Tandır ekmegi , lavaş ekmeği , Somun ekmeği , birde  golot denilen  bir ekmek çeşidimiz var .

    Kahvaltı yapıldı derken hadi dediler yağmur lar başlamadan  sap saman işini halledelim
    Üst baş değişti  arar acele traktör ün arkasına römork bağlandı  gidilecek yerde kullanılacak olan alet edevat römork A koyuldu.
    Amcam  babam ben gidiyoruz

    Geniş bir arazide durduk  hazırlık yapılıyor
    Otlar felan var büyük yeşil bir makina  (patoz makinasıymış mesela buğday ı kesip biçtikden sonra o makinaya atıyorlar  çarpışma sonucu buğdayın başakdan ayrılması sağlanıyor eleklerden geçip buğday bir  tarafa geri kalan saman olarak adlandırılan kısım başka bir tarafa ayırmayı sağlayan tarım ekipmanı )
    Babam amcam başladılar patoz u çalıştırıp içine  daha önce biçtikleri buğdayları içerisine atmaya .
    Ben  kemlenmiş ( yani otlar ile yapılmış ip  biçilen ürünleri  balyalamak için kullanılan ip )
    İstiflenmiş ürünlerin üstünde oturmuş  babam ile amcamı izliyorum   
    Birisi daha geldi  teyzemin oğluymuş hızlıca sarıldılar babamla geldi beni öptü bir hışımla başladı oda çalışmaya   Gecenin ilerleyen saatlerine kadar olay bu şekilde  devam etti
    Ve ben yorgunlukdan uyuyup kalmışım yapacak birşey olmadığı için  .

    Gözümü açıldığında yer  yatağında yatıyordum eve gelinmiş sabah  olmuş   .
    İlçenin cuma günleri pazarı kurulurmuş herkes genel olarak CUMA namazından sonra pazar alışverişi yapıp  buluşma noktası ilçe kahvesinde olurmuş .

    Pazarda   İhtiyaç olan herşeyi bulmak mümkün
    Gıda tekstil  baklagil büyük baş küçük baş hayvan ilk defa duyduğum camuş da dahil olmak üzere .

    İlçede herkes çayı kıtlama içiyor çocuklar sadece oralet .


    Eve döndük alınanlar  poşetlerle eve götürüldü daha sonra tandır evine gidin herkes orda  denildi
    Babam tuttu elimden girdik içeri sohbetler başladı
    Yapılan sohbet sadece ekme ve biçme üzerine
    Önceki seneler de hangi tarlaya ne ekilmiş biçilmiş
    Derken sohbet babama döndü sen ne yaptın gurbette çoluk çocukdan uzak
    Kolay olmadı yabancı ülke yabancı dil hava sıcak çok şükür sağ Salim gittim geldim
    Artık gitmeyeceğim kesin dönüş yaptım cümlesini duyunca anladım ki BABAM artık bizimle ve bizim yanımızda  ertesi gün Trabzon'a  gidileceğini tarım ekipmanları alınacağının kararları alındı herkes yavaş yavaş yatalım moduna girdi

    Sabah bir kadının isyankar bağırışına uyandım
    Hoştt valannn seyirt kurtar beni feryatları habu guduk dan nedir çektiğim diye  hayıflanan bir teyze .
    Dışarı çıktığımda  gördüğüm sahne aynen şu şekilde köpek değil di o çünkü Kocaman   Bir Kangal ırkı .
    Köyde macera ve heyecan dolu sahneler başlamıştı bende monotonlukdan sıkılmıştım biraz macera olması güzel olur tabikide

    Bu kaza zede teyzem  bizim köpek küçükken sürekli taş terlik atarmış yazık köpekde bu kadına kin güdmüş o teyze ne zaman bizim evlerin bölgesinden geçse köpek sadece teyzeyi yere yatırıp çıkıp üzerinde hır hır hır diye beklermiş ısırmak yok hırpalamak yok sanki bana ettiklerini hatırlıyor musun diye sürekli aynı davranışı sergilermiş .

    Gözüme birşey ilişti mavi renkte kollu ve ağızlı. (Tulumba su kuyusundan kolu aşşağı yukarı hareket ettirdikçe su çıkartır )

    Annem büyük bir aleminyum leğen kucaklamış tulumbanın oraya geliyor elinde toz deterjan torbası  kolunun altında kıyafetler

    Annem çamaşır yıkayacağı alanı olusturdu
    Banada gel sende su çıkar da çamasır yıkayayım dedi 
    İşde  böyle  yapacaksın su çıkacak diye gösterdi 
    Annem sistemi gösterdide benim gücüm o kuyudan o suyu çıkarmaya yetmiyorki
    Bir iki denedim baktım olmuyor artık bütün vucudumun ağırlığını vermeye başladım  o kuyudan o suyu çıkarmayı başardım 🙈

    Köydeki çocuklar beni öyle görünce gülüşmeye başladı
    Kimisi teyzemin oğluymuş kimişi uzak akraba çocuğu kimide köyümüzün çocuğu

    Annem hadi gidin oynayın gezin burası bizim köyümüz arkadaş olun
    Dedenin tarlasına gidin vişne toplayıp yeyin dedi
    5-6 çocuk bir olduk gidiyoruz evlerden çok uzakda olmayan bir tarla buğday ekili etrafında kavak ağaçları ile çevrilmiş içinde 3-5 tane meyve ağacı var
    Ağaçlardan bir tanesi belli Kocaman bir vişne ağacı   Vişneler  yeşil erikden büyük kan kırmızı ve sulu sulu
    Önce ağaca çıkmadan boyumuzun yettiklerini kopartıp yemeye başladık ama nasıl güzel bir tadı var anlatamam size kokusu sulu sulu
    Baya yedik ceplerimize doldurduk artık olay oyun boyutuna girmeye başladı
    Kulaklarımıza küpe gibi takmaya bir birimize gülmeye başladık

    Oturduk ağaç dibinde bir birinize birşeyler soruyoruz  genelde köyde yeni olduğum için sorular bana doğru geliyordu
    Kimin oğlusun ?
    Adın ne ?
    Adını hiç duymadım !!
    Nereden geldin ?

    -ANTALYA 😊
    Orası neresi uzakmı ?
    -uzak
    Neyle geldiniz ?
    -Otobüsle
    Antalyamı güzel burasımı ?
    -ANTALYA
    NİYE NE VAR ANTALYADA ?

    -Deniz,orman,hayvanatbahçesi,okul,bakkal
    OFF GÜZELMİŞ !!!!!
    Derken aslında sadece ben onların sorularını olduğu gibi cevaplamıştım  niyetim hiç bir zaman ben bunları yaşıyorum  değildi olmadı olamaz olmamalıda zaten .

    Döndük evlerimize ben o Kocaman Kangal köpeğimizi çok sevmiştim
    Oda sanırım beni sürekli yanıma gelmek istiyordu
    Gittim yanına amcam bin üstüne taşır seni o dedi hatta benide taşır deyince cesaret aldım. Bindim
    Sanki oda gel beraber gezelim der gibi yürümeye başladı yavaş yavaş belliydi akıllı köpek şaşırtıcı ama baya gezdirdi beni sonra  bi kaç çocuk gördüm pahar dedikleri yerde inekler su içiyor çocuklarda  suda birşeyler yüzdürüyor
    Bir abi var kenarda elinde çakı yanında havuç gibi birşeyler var onları kesip soyuyor  gemi gibi yapıyor çocuklara veriyor  onlarda Kocaman mutlulukla suda yüzdürüyorlar
    O sanatkar abi ula uşak sen kimin oğlusun diye bana seslendi  söyledim babamı gel ula buraya sana birşey anlatayım dedi. Gittim gel otur dedi oturdum  bak dedi bunun adı pancar şeker pancarı şeker bundan yapılır  soydu bitane kesti ye bakayım dedi bende ısırdım tadı güzel di aslında sanki çay şekerini ekmeğin arasına doldurmuş severdim çünkü ekmeğin arasına şeker doldurup yemeyi 

    Sonra bak dedi iyi dinle  ,
    Sen doğduğun dönemde  birşey oldu  deden  sen doğduktan sonra  ananlara sormuş bu çocuğun adı nedir ne olacak
    Anan  Baran,Eren demiş deden de bir gürültü kopmuş ne baranı ne ereni asarım keserim diye ananı başladı köy meydanına doğru kovalamaya dedenin elinde balta ananın kucağında sen  kolu komşu etme emi etme amca derken zor ayırdık senin ismin Orda dedenin dediği gibi oldu orda ismin konuldu
    Ben bir yandan şeker pancarı yiyorum üstleri seyrek dişlerim ile bir yandan gözümde canlandırıyorum .
    Anladım ki abimden tecrübe ettiğim dayakları bir zamanlar dedem de evlatlarına sunmuş .
    Hatta fazlasını  belkide ilk geldiğimizde dedemin göz yaşları ondan dökülüyordu belkide beni kucakladığı zaman yapmış olduğu cahilliğini yaşıyordu kim bilir .

    Aslında biz köyümüze tatile değil amcamlar ve dayılara tarlayı hasat edip depolara doldurmak için gitmişiz  hasat yapıldıkdan sonrada satılınca paralarını ceplerine doldurmaya gitmişiz  bir de eksik kaldıkları yerleri tamamlamaya gitmişiz .
    Vel hasıl dönüş kararı alındı
    Ablamlar ve abim okula gittiği için onlar Antalyada kaldığı için. Hazırlıklar yapıldı vedalar edildi . Geri dönüş yoluna girdik biz

    4.Bölüm ü burda bitiriyorum .
    5.BÖLÜM  GERİ DÖNÜŞ YOLU
    O uzun yolda doğduğumuz topraklarda çekilen çileler.
  • 420 syf.
    Ne güzel; bu kitabı benden başka okuyan olmamış. Şiddetle muhtemel ki olmayacak da. Zira Danielle Steel'in bu kitabı Türkçe'ye de çevrilmemiş. Dolayısıyla başka okuyan yok, Türkçesi yok. O zaman spoiler vereceğim diye korkmaya da gerek yok:)

    Gelelim bu kitabın hikayesine. Eğer biri bu kitabı bir gün Türkçe'ye çevirir ve 300 sayfasını atarsa, geriye kalan 120 sayfalık kitap gerçekten muhteşem olacak, buna zerre şüphem yok. Buradaki kastım kitaplar kısa olsun değil elbette ki. Fakat kitabın başındaki süper giriş, ortalara gelmeden sizi yakalayan ve merakla sonuna gitmenizi sağlayan sorunlar ve hoş bir dokuyla işlenmiş iç içe geçmiş iki hikaye (belki de 2 buçuk demek daha doğru) gerçekten çok güzel.

    Fakat sanki birisi sevgili yazarımıza 'hikaye çok güzel ama roman olmak için kısa, 400 sayfayı geçmelisin' demiş ve bu şahane öykü bu hale gelmiş. Belirli yerlerde, farklı bölümler (soru şeklinde genelde), farklı kelime ve cümleler kullanarak aynı mânâya gelen yinelemelere dönüşmüş. İnanın bu bölümleri yeniden, yeniden okumak Çin İşkencesinden farksızdı. Lakin paradoksun başladığı yerde burası. Konu çok sürükleyici ve çok güzel. Ama farklı cümlelerle aynı yerleri tekrar tekrar okuyunca, Acun Ilıcalı'nın program sunarken heyecan kasacak ya da süreyi uzatacak diye aynı şeyleri defalarca tekrar edip izleyiciyi insanlıktan soğutmasına benzemiş.

    Ben de daha fazla uzatmadan bu, güzel hikayeden size de bahsedeyim:)

    Baş kahramanımız başarılı mimar Charles, avukatlık şirketinde çalışacak olan yavuklusu Carole ile Amerika'dan Londra'ya, taşınıyor. Carole çok fıstık bir kadın. Çok iyi ve başarılı. Tek kötü huyu var, şirketin patronuyla kırıştırıyor. Üstelik o da evli. 50'li yaşlarındaki patron 3. karısını boşayıp Charles'in çok iyi huylu ve güzel olan karısını kendisine avrat yapıyor. {(neresi iyi huyluysa:)) Carole'nin iyi bir kadın olduğu kitapta tekrarlanıp duruyor. Böyle iyi düşman başına:) Onu çok seven ve asla ondan başkasına bakmamış bir adamı 10 yıllık evliliğinin son döneminde boynuzlarıyla rengeyiğine çevirmiş bir kadın nasıl iyi karakterli oluyor bunu yazara sormak isterdim doğrusu}

    Tabii Charles yıkık ve dağılmış bir şekilde sokak sokak Carole diye ağlarken şirketi onu Amerika'ya yolluyor (geri postalıyor demek daha doğru:)) Zira doğru düzgün çalışmayanlara aşk acısı çekiyor da olsa kimse acımaz Avrupa'da. Adamın oturma organına basarlar tekmeyi:))

    Charles, Amerika'da, aklı sıra ayrılık acısıyla cebelleşirken çocukluğunun geçtiği yerlerde takılıp, kayak yapmak için dağlara doğru yol alıyor. Tipinin etkisiyle bir yerden sonra ilerleyemiyor ve oradaki motel tarzı bir yerin kapısını çalıyor. Yaşlı bir teyzeciğimiz işletiyor orayı. Fakat kışın kimsenin uğramadığı bu yere müşteri gelmesi onu da şaşırtıyor. Önce sapık sanıyor ve tokat manyağı yapmayı planlarken, bakıyor ki iyi çocuk, bir oda açıveriyor, sonuçta parasıyla değil mi:)

    Motel sahibi teyzeciğimiz çok çekmiş acılı bir kadın (çok Türk filmi izlemenin bende yaptığı bir deformasyon:)). Anglo-Sakson ırkının dibi olan Danielle ablamızın (yazar) hikayesini Emrah filmine çevirdim:)) Neyse; teyzeciğimiz oğlu, torunu ve gelininin uçak kazasından mütevellit ahirete göçmesinin akabinde, bu acılara dayanamayan kocasını da kaybediyor. Birbirlerine acılarını anlatan ikili arasında bir acı kardeşliği oluşuyor. Charles acılı, teyze acılı:) (Güldür Güldür'deki acılı showa döndü)

    Teyzenin evinin biraz ilerisinde 200 yıl kadar önce yapılmış ahşap bir ev var. Orası merhum oğlunun evi. Fakat vefatından beri teyze oraya gitmemeyi tercih ediyor. Charles, kabaran mimarlık güdüsünün de dürtüklemesiyle oraya gidiyor. Teyze uyarıyor, bak Charles iyisin hoşsun ama orada hayalet var. Ben bir kere gördüm ödüm patladı, sen de gidip oraya delikanlılığı delik teşik etme diyor:) Ama Charles dinlemiyor. Bana bu evi kirala diyor ve orada yaşamaya başlıyor. Charles, gecenin bir anı bir bakıyor karşısında bir kadın. Nereden girdi bu kadın içeriye demesine kalmıyor, kadın kayboluyor. Ben okurken bir anlık yusuf yusuf etkisi göstermeme rağmen Charles kormuyor ve arkasından gidiyor. Bakıyor kimse yok. Fakat kadının güzelliği aklında kalıyor. Erkek milleti işte; hayalet bile olsa tek dertleri kadın güzel mi:)

    Sonraki günlerde çatıdan sesler geldiğini fark ediyor. Çıkıyor bakmaya, bir beşik buluyor. Yanında minik bir sandık. Kilitli ama 200 senede hoşafı çıkmış. Bir karate darbesiyle kilidi parçalıyor ve içinden mücehver çıkar diye hayal kurarken karşısına bir sürü mektup tarzı yazılmış kağıtlar çıkıyor. Hayal kırıklığını atlatıp okumaya başlıyor. Daha önce gördüğü güzel kadın 'Sarah' yani hayaletin el yazmalarını bulduğunu anlıyor.

    Sarah da acıların kadını:) O da çok çekmiş. Genç yaşta evlendirilmiş. Gerçi o dönemlerde 18 geç bile sayılabilir:) Erol Taş misali kötü kalpli bir kontla:) Zalimlerin padişahı kontumuzun tek derdi bir varis. Bu nedenle Sarah'ı yumurtlama makinası gibi kullanıyor. Fakat çocukların hepsi ölüyor. Kimisi doğar doğmaz. Altıncı çocuktan sonra Sarah artık çocuklarının yaşamadığına ikna oluyor. Ama çakma Erol Taşımız zalim kont, aynı fikirde değil. Bir yandan Sarah'ı ezilmiş patates kıvamına getirene kadar döverken bir yandan da av partileri, kumar, kadın ve içkiyle kendini ödüllendirmeye devam ediyor. Kontun üvey kardeşi bile bu duruma dayanamaz oluyor. Gel diyor Sarah, seninle Amerika'ya kaçalım. Orada bizi bulamaz bu herif. Sarah, kabul etmiyor. Sen benim kayınbiraderimsin, tövbe diyor olmaz öyle şey.

    Bir av partisinde kont fena yaralanıyor. Şatodaki herkes umutla gebersin it diye beklerken yine canlanıyor:) Sarah bakıyor ki hakkaten kötüye bir şey olmuyor, gemiyle Amerika'ya kaçmaya karar veriryor. En fazla yolda ölürüm diyor, bundan daha iyidir. 7 haftalık bir yolculuktan sonra Boston'a varıyor. Kendine çiftlik arıyor etraflarda. Tabii millet garipsiyor. O zaman ki Amerika şimdiki gibi kimin eli kimin cebinde belli değil olmamış henüz. Yalnız başına bir kadın ne arıyor diyorlar buralarda. Üstelik kadın fıstık. Sarah, dulum diyor. 'Kocamı kaybettim. Artık beni Londra'ya bağlayan bir şey yok. Dedim Amerika hoş memleket. Gelem de bi çiftlik alam, kendim ekem, kendim biçem, kendim yiyem'.

    Bu kadar:) Hepsini de anlatacak değilim:)
  • 352 syf.
    ·Beğendi·
    Herkese Merhaba;

    Fazlasıyla iyi bilinen bir kitapla geldim bu gece.

    1984 kitabı, 1948 de yazılmış ve basılmış fakat ne tesadüf ki ülkemizde ilkkez 1984 yılında basılmış. O yıl ben henüz yeni doğduğum için ancak Ocak 2018 61. Baskı olan bu kitabı okudum.
    İtiraf etmeliyim ki isminden dolayı okudum.

    Kitap, son derece güzel. Distopya severler için fazlasıyla uygun. Özellikle yazıldığı yılları düşünürsek yazarın hayal gücünün üstünlüğü büyüleyici.
    1948 de tamamlanan kitap 1984 yılındaki ütopik bir sistemi anlatıyor. Biraz bilim kurgu diyesim geliyor fakat tam olarak değil.
    Tüm kurgu bir karakter üzerinden geçiyor. Tabiki başka karakterlerde var ama kurgu okuru öyle bir etkiliyorki başkalarını gözünüz görmüyor Tıpkı kurguda ki sistemin istediği gibi Bu yorumumu kitabı okuduğunuzda anlayabilirsiniz.
    Öyle bir rejim, sistem ya da nasıl desem yönetim şekli düşünün ki her şey onların kontrolü altında. Düşünemiyor, kendinizle başbaşa kalamıyor konuşamıyor, okuyamıyor, yazamıyor ve hatta bildiğinin hiç bir şeye inanamıyor ama inanmak zorunda bırakılıyorsunuz.

    Konuyu anlatmayı pek sevmediğim için atlıyorum. Üslup biraz karışık. Aslında karışık degil ama yeni bir dil var kurgunun içinde ve o dili de biraz anlamanız gerekiyor. Ayrıca çeviriyi yapan Celal Üster öyle güzel sıradışı az kullanılan ama aslında herkesin bilmesi kullanması gereken kelimeler serpiştirmiş ki sözlük sayfaları arasında buldum kendimi. Bu kesinlikle benim hoşuma gitti.

    Mesela; ".... olayın farkındaydı." diye çevirmek yerine ".....olayın ayırdındaydı." şeklinde çevirmiş yazar. Kesinlikle bir kazanç. Can yayınlarının çevirilerini bu yüzden seviyorum.

    Anlatım basit. Zor konulardan bahsediyor fakat çok fazla kafa karıştırıcı olmuyor. Ben biraz konuya girmekte zorlandım. Birazda kitabın içinde hareketlenmeyi bekledim. Ama bu beklentilerim olmadan yarılamıştım. Bu durum; olay örgüsünden çok bilgi aktarımı olduğu icin.

    Oyle bilgiler veriyor ki yazar, bugünü anlatıyor gibi hissedip korktuğum anlar oldu. "Kaç yıl önceden nasıl bilebilir", "bak şimdi de aynı durumdayız" dediğim yerler çok oldu.

    İnsan ve insan iradesine dair bir çok felsefik yaklaşımlar var. Duyguların dış etkenlerle nasıl yonetilebilecegini bir kere daha okuyoruz bu kitapta.

    Ben bir de; karanlık oda ve farelerin bir insana yaptıramayacağı hiçbir şey yoktur sonucunu çıkardım.

    Özel bir kitap, özel fikirler, ustaca kurgulanmış distopik bir yaşam ve sıradışı son.

    Okumalısınız.
  • 134 syf.
    ·4 günde·Beğendi·8/10
    Gezmeyi, seyahat etmeyi, yeni yerler keşfetmeyi sever misiniz?
    Bana sorarsanız ben çok severim. Gittiğim her yerden küçük bir hatıra alırım kendime. Hatta günlük tuttuğum zamanlarda gittiğim yerlerle ilgili notlar alıyordum, şimdi günlük tutmaya da vaktim olmuyor, biraz zaman ayırmam lazım.
    Peki sizler de gittiğiniz, gezdiğiniz yerlerle ilgili notlar alıyor musunuz?
    Sorularımdan sonra yoruma geçiyorum.
    Bu ay okuduğumuz #seyahatjurnali kitabımızda Âli Bey’in Düyûn-ı Umûmiye müfettişi olarak 1885-1888 yılları arasında çıktığı seyahatte tuttuğu notları okuyoruz.
    Gezdiği yerlerin adetlerini, gelenek-göreneklerini, yemeklerini bize aktarıyor.
    Mesela kelek ile gezme şekilleri çok ilginç geldi bana. Kelek keçi tulumlarından yapılma bir çeşit salmış. Hatta bu keleğin üstüne oda yapmışlar Âli Bey orada seyahat etmiş. Notlarını bu odada tutmuş.
    Açıkçası şu ana kadar okuduğum Türk Klasikleri içinde en az beğendiğim bir kitap oldu. Çok sürükleyici gelmedi bana. Biraz yavaş ilerledi. Ama her eserimizin kıymeti bambaşkadır.️
  • Off Yeter artık anne ya Yine mi yatağı ıslattın. Yeminle vereceğim seni sonunda huzur evine. Sen de kurtulacaksın, ben de diye söylendi kadın.

    Annesi uzun zamandır yatalaktı ve konuşamıyordu. Kızının sözleri üzerine kalp atışları hızlandı. Elleri terledi. Dudaklarını kımıldattı. Güzel kızım özür dilerim. İnan bilerek yapmadım. Vallahi farkında bile değilim. Çok özür dilerim diyecekti, diyemedi... Yatağın ucunda duran ve öfkeyle kendisine bakan kızıyla göz göze geldi. İki damla yaş daha fazla kirpiklere tutanamayıp, önce yanaklara, sonra da göğsüne damladı.

    Hah Şimdi de ağla.Yahu asıl ağlaması gereken benim anne ben. Senin yüzünden Hayri'yle ayrılma noktasına geldik. Adam da haklı. Evinde bile rahat edemiyor. Sen ne güzel ağlıyorsun da söylesene ben kime ağlayayım. Aylardır sana bakıyorum, altını temizliyorum, Bıktım yeminle bıktım...

    Araya kızgın bir demir gibi sessizlik girdi. Kadın söylene söylene yatak çarşaflarını değiştirdi. Annesi kızını daha fazla kızdırmamak için gözlerini kapattı. Biliyordu çocukcaydı ama sanki gözlerini kapatınca orada yokmuş gibi oluyordu..

    Son zamanlarda bulmuştu bu oyunu. Ne zaman evdekiler ona söylense, sitem etse, çemkirse, kötü davransa, o hemen gözlerini kapatıyordu.

    Kadın hışımla yerdeki ıslak çarşafı alıp odadan çıktı. Annesi yine yalnızlığıyla başbaşa kalmıştı. Derin bir nefes aldı. Aldığı nefes göğsüne saplandı.Başını usulca pencereye doğru çevirdi. Pencerenin önünde duran ve ha kurudu ha kuruyacak bir tek kırmızı güle baktı. Bu odada yattığı zamanda, gül ona arkadaşlık etmişti. Sırlarını onunla paylaşmıştı. Ama gül de bakımsızlıktan önce yapraklarını dökmeye başlamış, sonra da boynunu eğerek dalından kopmuştu.

    Gidiyoruz galiba ikimizde. dedi. Vakit geldi değil mi?

    Gül cevap vermedi. Kadın da onu zorlamadı. Sen de haklısın. Öleceğimizi bilmek kolay değil ama inan böyle ben burada yatağın ucunda, sen orada daın ucunda yaşamakla öüm arasında sallanıyoruz ya, inan bu da hiç kolay değil. Düşünsene ne ölebiLiyoruz, ne yaşayabiliyoruz. Fazlayız dünyaya. Yük oluyoruz sevdiklerimize. En iyisi gitmek biran önce. Ah! Bak ne diyeceğim sana. Hani biz insanlar hapşırıyoruz ya. İşte mesela biz türkLer hapşırsak hemen çok yaşa derler. Ama almanlar hapşırsa, orada da iyi yaşa derler. Bence en doğrusunu onlar söyLüyorlar. Mesee çok yaşamak değilmiş, iyi yaşamakmış. Baksana halimize, çok yaşadık da ne oldu. Azar, hakaret, kötü bakışlar..

    Gül biraz daha koptu dalından.
    Kadının kalbi sıkıştı..
    Karanlık çöktü kente.
    Sokak lambaları yandı..
    Oturma odasından kahkaha sesleri geliyordu. Çocukların yine misafirleri vardı demek. Ne güzeL eğleniyorlar diye iç geçirdi anne. Gülümsedi. Kuzum benim, gül elbette, ben seni çok üzüyorum, yoruyorum, haklısın. Kurban olurum sana

    Gül dalından kopup pervazın üstüne yuvarlandı.
    Kadının kalbi durdu.
    Karanlık çöktü odaya.
    Kadın elinde çorba tabağıyla odaya girdi. Yüzü asıktı. Biraz önce dışarda kahkahalar atan kadın gitmiş yerine suratsız sinirli biri gelmişti. Kadın tabağı yatağın yanındaki sehpanın üstüne koydu. Annesine bakmadan, yorganı kaldırıp, yine yatağı ıslatıp ısLatmadğına baktı. Ve İnanmıyorum sana anne ya! daha biraz önce değiştirdim senin altını. Sen inadıma yapıyorsun değil mi bunu? Demin içerde birazcık güldüğümü duydun, sırf ben üzüeyim diye yine yatağı ıslattın de mi.
    Ah anne ah!

    Başını kaldırdı. Annesinin gözLeri kapalıydı. Eli annesinin bacağına değdi. Annesi soğuktu. Hem de buz gibi. Kadın irkildi ve korkuyla geri çekildi. Anne diyebildi sadece. Gerisini getiremedi.

    Saksı dünyada kaldı.
    Yatak da dünyada kaldı.
    Diğer eşyalar gibi, toprak gibi, hava, su, ateş gibi, her şey dünyada kaldı.
    Giden gül oldu, giden anne odu.

    Sonra kadın çok ağladı. Dayanamadı, ara sıra gidip annesinin mezar taşına sarıldı. Mezar taşı soğuktu, hatta buz gibiydi.

    Mezar taşları yaşayan anneler gibi sıcak olmuyor.
    Yaşarken sevdiklerine sarılmayanlar, onlar öldükten sonra mezar taşlarına sarılıyorlar. Geç oluyor.

    Kadın da yaşlanacak bir gün. O da çocuklarına muhtaç kalacak belki. Belki onu da bir odaya yatıracaklar ve oda da bir gül olacak.

    Sonra gül dalından kopacak, kadın ölecek. Ve onun kızı da onun mezar taşına sarılıp ağlayacak.

    Bu hikaye hep böyle devam edecek.
    Saksı bu dünyada kalacak..
    Yatak bu dünyada kalacak..
    İlk ölen, erken ölen hep insan olacak..
    Yüreğini hatırla insanoğlu. Senin bir yüreğin var, hatırla!