• SEMAVER


    "Sabah ezanı okundu. Kalk yavrum, işe geç kalacaksın."

    Ali nihayet iş bulmuştu. Bir haftadır fabrikaya gidiyordu. Anası memnundu. Namazını kılmış, duasını yapmıştı. İçindeki Cenabı Hak'la beraber oğlunun odasına girince uzun boyu, geniş vücudu ve çok genç çehresi ile rüyasında makineler, elektrik pilleri, ampuller gören, makine yağları sürünen ve bir dizel motoru homurtusu işiten oğlunu evvela uyandırmaya kıyamadı. Ali işten çıkmış gibi terli ve pembe idi.

    Halıcıoğlu'ndaki fabrikanın bacası kafasını kaldırmış, bir horoz vekarıyla sabaha, Kâğıthane sırtlarında beliren fecr-i kâzibe bakıyordu. Neredeyse ötecekti.

    Ali nihayet uyandı. Anasını kucakladı. Her sabah yaptığı gibi yorganı kafasına büsbütün çekti. Anası yorgandan dışarıda kalan ayaklarını gıdıkladı. Yataktan bir hamlede fırlayan oğluyla beraber tekrar yatağa düştükleri zaman bir genç kız kahkahasıyla gülen kadın mesut sayılabilirdi. Mesutları çok az bir mahallenin çocukları değil miydiler? Anasının çocuğundan, çocuğun anasından başka gelirleri var mıydı?

    Yemek odasına kucak kucağa geçtiler. Odanın içini kızarmış bir ekmek kokusu doldurmuştu. Semaver, ne güzel kaynardı! Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de kaza olan bir fabrikaya benzetirdi. Ondan yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Sabahleyin Ali'nin bir semaver, bir de fabrikanın önünde bekleyen salep güğümü hoşuna giderdi. Sonra sesler. Halıcıoğlu'ndaki askeri mektebin borazanı, fabrikanın uzun ve bütün Haliç'i çınlatan düdüğü, onda arzular uyandırır; arzular söndürürdü. Demek ki, Ali'miz biraz şairce idi. Büyük değirmende bir elektrik amelesi için hassasiyet, Haliç'e büyük transatlantikler sokmaya benzerse de, biz, Ali, Mehmet, Hasan, biraz böyleyizdir. Hepimizin gönlünde bir aslan yatar.

    Ali annesinin elini öptü. Sonra şekerli bir şey yemiş gibi dudaklarını yaladı. Annesi gülüyordu. O annesini her öpüşte, böyle bir defa yalanmayı âdet etmişti. Evin küçük bahçesindeki saksıların içinde fesleğenler vardı. Ali bir kaç fesleğen yaprağını parmaklarıyla ezerek avuçlarını koklaya koklaya uzaklaştı.

    Sabah serin, Haliç sisli idi. Arkadaşlarını sandal iskelesinde buldu; hepsi de dinç delikanlılardı. Beş kişi Halıcıoğluna geçtiler.

    Ali, bütün gün zevkle, hırsla, iştiyakla çalışacak. Fakat arkadaşlarından üstün görünmek istemeden. Onun için dürüst, gösterişsiz işliyecek. Yoksa işinin fiyakasını da öğrenmiştir. Onun ustası İstanbul'da bir tek elektrikçi idi. Bir Alman'dı. Ali'yi çok severdi.

    İşinin dalaveresini, numarasını da öğretmişti. Kendi kadar usta ve becerikli olanlardan daha üstün görünmenin esrarı çeviklikte, acelede, aşağı yukarı sporda, yani gençlikte idi.

    Akşama, arkadaşlarına yeni bir dost, yeni bir kafadar, ustalarına sağlam bir işçi kazandırdığına emin ve memnun evine döndü. Anasını kucakladıktan sonra karşı kahveye, arkadaşlarının yanına koştu. Bir pastra oynadılar. Bir heyecanlı tavla partisi seyretti. Sonra evinin yolunu tuttu.

    Anası yatsı namazını kılıyordu. Her zaman yaptığı gibi anacığının önüne çömeldi. Seccadenin üzerinde taklalar attı. Dilini çıkardı. Nihayet kadını güldürmeye muvaffak olduğu zaman, kadıncağız selam vermek üzere idi.

    Anası:

    "Ali be, günah be yavrum," dedi. "Günah yavrucuğum, yapma!"

    Ali:

    "Allah affeder ana," dedi. Sonra saf, masum sordu:

    "Allah hiç gülmez mi?"

    Yemekten sonra Ali, bir Natpinkerton romanı okumaya daldı. Anası ona bir kazak örüyordu. Sonra yükün içinden lavanta çiçeği kokan şilteler serip yattılar.

    Anası sabah namazı okunurken Ali'yi uyandırdı. Kızarmış ekmek kokan odada semaver ne güzel kaynardı. Ali semaveri, içinde ne ıstırap, ne grev, ne de patron olan bir fabrikaya benzetirdi. Onda yanlız koku, buhar ve sabahın saadeti istihsal edilirdi.

    Ali'nin annesine ölüm, bir misafir, bir başörtülü, namazında niyazında bir komşu hanım gelir gibi geldi. Sabahları oğlunun çayını, akşamları iki kap yemeğini hazırlaya hazırlaya akşamı ediyordu. Fakat yüreğinin kenarında bir sızı hissediyor; buruşuk ve tülbent kokan vücudunda akşamüstleri merdivenleri hızlı hızlı çıkarken bir kesiklik, bir ter, bir yumuşaklık duyuyordu.

    Bir sabah, daha Ali uyanmadan, semaverin başında üzerine bir fenalık gelmiş; yakın sandalyeye çöküvermişti. Çöküş, o çöküş.

    Ali annesinin kendisini bu sabah niçin uyandırmadığına hayret etmekle beraber, uzun zaman vaktin geciktiğini anlayamamıştı. Fabrikanın düdüğü, camların içinden tizliğini, can koparıcılığını terk etmiş ve bir sünger içinden geçmiş gibi yumuşak, kulaklarına geldi. Fırladı. Yemek odasının kapısında durdu. Masaya elleri dayalı uyuklar vaziyetteki ölüyü seyretti. Onu uyuyor sanıyordu. Ağır ağır yürüdü. Omuzlarından tuttu. Dudaklarını soğumaya başlamış yanaklara sürdüğü zaman ürperdi.

    Ölümün karşısında, ne yapsak, muvaffak olmuş bir aktörden farkımız olmayacak. O kadar, muvaffak olmuş bir aktör. Sarıldı. Onu kendi yatağına götürdü. Yorganı üstlerine çekti; soğumaya başlayan vücudu ısıtmaya çalıştı. Vücudunu, hayatiyetini bu soğuk insana aşılamaya uğraştı.

    Sonra, aciz, onu köşe minderinin üzerine attı. Bütün arzusuna rağmen o gün ağlayamadı. Gözleri yandı, yandı, bir damla yaş çıkarmadı. Aynaya baktı. En büyük kederinin karşısında, bir gece uykusuz kalmış insan çehresinden başka bir çehre almak kabil olmayacak mıydı?

    Ali birdenbire zayıflamak, birdenbire saçlarını ağarmış görmek, birdenbire belinde müthiş bir ağrı ile iki kat oluvermek, hemen yüz yaşına girmiş kadar ihtiyarlamak istiyordu. Sonra ölüye baktı. Hiç de korkunç değildi.

    Bilakis, çehresi eskisi kadar müşfik, eskisi kadar mülayimdi. Ölünün yarı kapalı gözlerini metin bir elle kapadı. Sokağa fırladı. Komşu ihtiyar hanıma haber verdi. Komşular koşa koşa eve geldiler. O fabrikaya yollandı. Yolda kayıkla giderken, ölüme alışmış gibi idi.

    Yan yana, kucak kucağa, aynı yorganın içinde yatmışlardı. Ölüm, munis anasına girdiği gibi onun bütün hassasiyetini şefkatini, yumuşaklığını almıştı. Yalnız, biraz soğuktu. Ölüm, bildiğimiz kadar korkunç bir şey değildi. Yalnız biraz soğuktu o kadar..

    Ali, günlerce evin boş odalarında gezindi. Gece ışık yakmadan oturdu. Geceyi dinledi. Anasını düşündü. Fakat ağlayamadı.

    Bir sabah yemek odasında karşı karşıya geldiler. O, yemek masasının muşambası üzerinde sakin ve parlaktı. Güneş, sarı pirinç maddenin üzerinde donakalmıştı. Onu kulplarından tutarak, gözlerinin göremeyeceği bir yere koydu. Kendisi bir sandalyeye çöktü. Bol bol, sessiz bir yağmur gibi ağladı. Ve o evde o, bir daha kaynamadı.

    Bundan sonra Ali'nin hayatına bir salep güğümü girer.

    Kış Haliç etrafında İstanbul'dakinden daha sert, daha sisli olur. Bozuk kaldırımların üzerinde buz tutmuş çamur parçalarını kırarak erkenden işe gidenler; mektep hocaları, celepler ve kasaplar fabrikanın önünde bir müddet dinlenirler, kocaman bir duvara sırtlarını vererek üstüne zencefil ve tarçın serpilmiş salep içerlerdi.

    Yün eldivenlerin içinde saklı kıymettar elleri salep fincanını kucaklayan burunları nezleli, kafaları grevli, ıstıraplı pirinç bir semaver gibi tüten sarışın ameleler, mektep hocaları, celepler, kasaplar ve bazen fakir mektep talebeleri kocaman fabrika duvarına sırtlarını verirler, üstünde rüyalarının mabadi serpilmiş salepten yudum yudum içerlerdi.


    SAİT FAİK ABASIYANIK
  • ...her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde!
  • Her insanın bir diğeri için engin bir muamma oluşu, üzerine kafa yorulması gereken şaşırtıcı bir gerçektir.

    Gece vakti büyük bir şehre girdiğimde karanlıkta kümelenmiş bütün o evlerin her birinin içlerinde kendi sırlarını barındırdıklarını düşünürüm, her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde.

    En berbat şeyler, hatta ölüm bile böyledir.
  • Geceleyin büyük bir şehre girdiğimde, dip dibe kümelenmiş o karanlık evlerin her birinde bir sır yattığını; her evin her odasında da bir sır yattığını; oradaki yüz binlerce göğsün içinde çarpıp duran kalbin, en yakınındaki kalp için bile bir muammadan ibaret olduğunu düşünmek ne muhteşemdir! Korkunç şeylerde, hatta ölümün kendisinde bile bir sır vardır.
  • *** Abla N’olur Gitme! ***
    Bugün son ders geçmek bilmiyordu, neyse ki zilin çalmasına yalınızca beş dakika kalmıştı. Her saniyede kolumdaki saate bakmaktan gözlerim yorulmuştu. Zilin sesini duyduğumda, çantamı kaptığım gibi nefesim kesilene kadar koşmaya başlamıştım. Bir an önce eve gitmeliydim, bu yüzden vücudumdaki tüm enerjiyi dizlerimin emrine amade etmiş durumdaydım. Yeni aldığım kitabı ablama okumak için sabırsızlanıyordum. Bir kaç haftadır biriktirmiş olduğum haçlıklarımla nihayet yeni bir kitap alabilmiştim. Umarım ablam yeni aldığım kitabı beğenir(bu konuda bu zamana kadar bir fikir beyan etmese de ben her zaman okuduğum kitapları beğendiğini umuyorum.) Eve yaklaştığımda gömleğimin düğmelerinin birçoğu çözülmüş vaziyette, iki yakamı sıkıca saran kravat ise çoktan elimde tespih gibi sallanır olmuştu. Bu yüzden üzerimi değiştirmek fazla vaktimi almamış, bir çırpıda üzerime yeni bir şeyler giyip evden çıkmak için hazır hale gelmiştim. Annem evde yoktu. Bu sabah evden ayrıldığımda teyzemlere gideceğini söylemişti, sanırım gitmiş olmalıydı. Ev oldukça sessiz görünüyordu. Yinede babamın evde olma ihtimalini göze alarak odalara bir göz attım usulca. Pis sarhoşun ne zaman işte, ne zaman evde olduğunu kimse bilemezdi. Kafasına estiği gibi hareket etmek konusunda oldukça iyi sayılırdı. Neyse ki şimdilik her şey tam da istediğim gibi gidiyordu. Evde fazla oyalanmadan yeni aldığım kitabımı sırt çantama yerleştirerek ablamın yanına doğru yola koyuldum. Allahtan çok uzak değildi bize. Bu yüzden her fırsatta kitap okumak için onun yanına koşuyordum. Annem ve babam(en çok babam) buna karşı gelse de yine de ben gizli gizli evden kaçıp onun yanına gidiyordum. Ablam bizim evin ardındaki tepenin biraz aşağısında kalıyordu. Babam ve annem oraya gitmemem konusunda beni defalarca uyarsalar da - hatta bir kaç kez bu yüzden babamdan dayak bile yedim- oraya gitmekten asla vazgeçmemiştim. Kitaplarımı hep ablamın yanında okuyordum. Tıpkı bir zamanlar ablamın benim başucumda kitap okuması gibi. Şimdi sadece roller yer değiştirmişti, hepsi bu. Bana bu güzel alışkanlığı aşılayan ablam olmuştu. Onun okuduğu masallar ve hikâyeler çocukluğumun en güzel günleriydi. En kötü karanlık kâbus dolu gecelerde bile ablamın sesiyle huzur buluyordum. Nihayet geldim sayılır, güneşin altın ışıkları beyaz mermerler üzerindeki yansıması gözlerimin bir an olsun kısılmasını neden olsa da bu geçici körlüğe alışmış ve aldırış etmiyordum artık. Muhtemelen ablan bana göz kırpıyordu, beni gördüğüne sevinmiş olmalıydı. Güneşin sıcaklığına meydan okuyan yalnızlığın soğukluğu üzerine çökmüş olan bu beyaz mermerler üzerinden esen rüzgâr saçlarımı okşuyordu. Derin bir nefes aldım ve ablamın evinin o mis gibi çiçek kokusunu içime çektim , “Hoş buldum abla, ” dedim. İşte ablam beni hep böyle karşılardı. Canım benim, daha bir hafta oldu ne çabuk uzuyor bu otlar anlamıyorum. Geçen gelişimde pırıl pırıl temizlemiştim, eh biraz iş çıktı bana ama olsun. Önce şunları halledeyim sonra hemen okumaya başlayacağım. Yeni aldığım kitabı umarım beğenirsin abla, küçük bir çocuğun öyküsünü anlatıyor. Hah işte az kaldı sayılır, şunları da kopardım mı bitti işte. Biraz dinlenmen gerek dediğini duyar gibiyim, ama buna vakit yok. Biran önce okumaya başlasam sanırım iyi olacak. Biliyorsun bizimkiler gelmeden evde olmam gerek. O yüzden hemen okumaya başlıyorum. Şeker portakalı: “Günün birinde acıyı keşfeden küçük bir çocuğun öyküsü.” Okumaya başlayalı ne kadar zaman olmuştu bilmiyordum. Ta ki bir ara başımı yukarı kaldırıp güneşin gökyüzünden kaybolmuş olduğunu fark edene kadar. O ana kadar ağzımdan akan salyalara aldırmadan heyecanla sayfaları çeviriyor, okumaya devam ediyordum. Ama sanırım artık gitme vakti gelmişti. Ablamın başucundan kalktığımda dizlerimin ayakta durmaktaki isteksizliği ile karşılaştım. Uzun süredir oturuyor olmamdan dolayı dizlerim karıncalanmaya başlamış, ayaklarım uyuşmuştu. Bu fiziksel değişim ruhumdaki veda sahnesinin oyuncuları gibiydi. Bedenimin orada daha fazla kalma isteğine cevap verememem ne kadar acıydı. Ruhum hep onunlaydı, bunu biliyordu. Onu hiç bir zaman yanıma almadım, o hep orada ablamla kaldı. Şimdi ben bu ruhsuz bedeni isteksizce eve taşımak zorundaydım. A, gitmeden az kalsın söylemeyi unutuyordum. Bir dahaki gelişime sana bir sürprizim olacak, ama meraklanmaman için şimdiden söyleyeyim. Geçenlerde komşumuz Mehmet amca bahçesindeki küçük çam ağacı fidesinden bana bir tane vereceğini söyledi, öyle mutlu oldum ki. Onu senin başucundaki şu güllerin yanına dikeceğim. Bundan sonra güneş seni yakamayacak, yağmur bedenini ıslatamayacak. Abla, o küçük çam ağacının büyüdüğünde kışın üzerindeki karlarla ne kadar güzel görüneceğini bir hayal etsene. Ah abla, yüreğim ne çok acı çekiyor bir bilsen. Seninle birlikte hayalini kurduğumuz şeyler geliyor aklıma. Ve hepsini birden kaybettiğimiz o gece, seni ve hayallerimizi benden alan o kâbus gibi gece. Unutamıyorum, unutmakta istemiyorum. Hepsine birden lanet okuyorum. Hava kararmak üzereydi eve vardığımda. Doğruca odama geçip perdeleri kapadım ve ışığı açtım. Karanlıktan nefret ediyordum. Yatağıma uzandığımda yine o gece geldi aklıma, hayatımdan çıkartıp atamadığım o gece.
    Beş yıl önce
    O zamanlar dokuz yaşındaydım. Okuldan çıkıp eve geldiğimde kapıyı tam açmıştım ki. “Nerede kaldın sen kuzucuk,” dedi ablam. Hızlıca içeri girip kapıyı ardım sıra kapadım. “Geldim işte abla,” ablam yanıma gelip sırtımdaki çantamı çıkarmama yardım ediyordu. “Nerelerde geziyorsun sen bakalım?” eve geç kaldığımdan biraz yolda koşmak zorunda kalmış, nefes nefese soluyordum. “Valla hiç bir yerde gezmiyorum ablacığım. Sadece birazcık okul çıkışında arkadaşlarla bizim mahalledeki Ali’nin evlerinin önündeki erik ağacından birazcık erik topladık hepsi bu,” ablam mutfak ve oturma odasında gidip geliyor, ellerindeki tabakları sofraya yerleştirmekle meşguldü. “Annem sana kaç kez dedi onlara gitme diye. Ali’nin annesiyle konuşmadığımızı biliyorsun ne diye hala oraya gitmeye devam ediyorsun, anlamıyorum.” eh bu konuda ablam haklı sayılırdı. Neden bilmem ama o kadınla annem hiç konuşmazdı. “Ama ablacığım annesi yoktu ki,” ablam sofraya son tabağı da yerleştirdikten sonra eksik bir şey var mı diye kontrol ediyordu. “Neyse hadi uzatma da önlüğünü çıkar ve hemen sofraya,” aç karnına yediğim erikler midemin açlık hissini bastırmakla yetinmemiş iştah namına hiç bir şey bırakmamıştı. “İyi ama ben daha acıkmadım ki, bir sürü erik yedim, karnım tok benim. Bak kocaman olmuş, ben artık bir şey yiyemem ki.” ablamın bakışları masanın üzerindeki kontrol işlemini tamamlamış benim üzerime çullanmıştı. “Hayır, itiraz istemem küçük bey, doğru sofraya” ablamla tartışmaya asla cesaret edemez, onu üzmekten hep korkardım. “Eh pekâlâ, ama azcık yerim bak ona göre. Çok az koymalısın, sende annem gibi hep tabağı ağzına kadar dolduruyorsun.” ablam “Ama kuzucuk senin büyümen gerek o yüzden çok yemelisin,” dedi. “Peki, ama bir şartım var.” “ Neymiş bakalım söyle.”dedi ablam. “Abla şey.” “Ne? Söylesene, geveleme ağzında.” “Yemekten sonra bana yine kitap okursun, değil mi?” ablamın yüzünde yine o tatlı gülümseme - bir şeyler düşünürken hep böyle tatlı gülerdi.- “Sanırım bunu biraz düşünmem gerekecek” gülücüklerden faydalanıp ablama ısrar etmenin tam zamanıydı. “Hadi abla ya, ne olur.” ablam “Tamam olur. Tabağındaki yemeğinin hepsini bitirir ve uslu bir çocuk olursan bu isteğini yerine getirebilirim.” dedi. “Peki, tamam anlaştık o halde.” Sofradan kalkıp ellerimi yıkadığımda doğruca ablamın odasına gittim. Zaten evimizde tek bir tane çocuk odası vardı ve onu da ablamla birlikte kullanıyorduk. Oldukça küçük bir odaydı. İçinde bir yatak, eski bir kanepe (bu her akşam yatma vaktinde açılıp yatak haline getirilirdi benim için) yanında küçük bir elbise dolabı, bunu da ablamla ortaklaşa kullanırdık. Gerçi benim pek elbisem yoktu o yüzden bu dolap tamamen ablama ait desem sanırım daha doğru olur. Pencerenin önünde eski ahşap bir masa ve eski muşamba kaplı sandalye, hepsi bu kadar. A birde duvarda asılı olan küçük ahşap kitaplığı da unutmamak gerekir. İçinde benim en çok sevdiğim kitaplarda vardı ve her akşam ablam benim için onlardan birini okurdu. Onun sesinden o kadar çok seviyordum ki o masal kahramanlarını ve her biri için ayrı bir ses çıkartması beni gerçekten büyülüyordu. Odaya girdiğimde ablam yatağının üzerine oturmuş ders çalışıyordu. O yıl ablam üniversiteye hazırlanıyordu. Bu yüzden bu sık rastladığım bir manzaraydı. Beni gördüğünde başını yukarı kaldırıp baktı, bir şey demeden usulca yanına yaklaştım ama o ders çalışmaya devam ediyordu. Acaba bana verdiği sözü unutmuş muydu? Bu düşüncelerle tam yatağıma girmek için yorganımı kaldırmıştım ki, ablam “Nereye kuzucuk yanlış yatağı seçtin kitap okumamı istiyorsan benim yanıma yatmalısın.” “Şey. Abla. Ben sanmıştım ki.” “Ah hayır kuzucuk, elbette unutmadım. Gel hadi, gel, başımın belası.” ablamın o güzel sesi ile kendimden geçmek üzere olmuş, gözlerimin üzerinde masal kahramanlarının ağırlığını hissettiğim bir anda ablam, “Hadi kalk yerine kuzucuk, burada uyuyup kalacaksın yoksa yine seni taşımak zorunda kalacağım ve bunu yapmak istemiyorum.” “Şey, abla,” “Ne var yine, söyle bakalım”. Bugün maşallah hiç lafın bitmedi.” “Şey işte, burada uyusam olmaz mı, hem bak yatak sıcacık oldu benimki çok soğuk onu ısıtana kadar uyuyamıyorum.” “İyi, peki uyu bakalım. Ama bak düzgün yat, geçen seferki gibi ayaklarını karnımda hissetmek istemiyorum.” soğuk kış günlerinde ablam çoğu zaman beni yatağına alırdı. Onunla uyumayı o kadar çok seviyordum ki onun o mis gibi şampuan kokan saçları ve sıcacık nefesi bana huzur veriyordu. O gecede ablamın yanında uykuya dalmıştım ki. Bir gürültü ile gözlerimi açtım. İlk uyandığımda babamın yine eve sarhoş geldiğini ve bir yerlere çarparak gürültü yaptığını zannettim. Bunu oldukça sık yapardı, o yüzden fazla umursamadım. Ta ki ablamın benim yanımda olmadığını fark edene kadar. Üstelik bu kez ki gürültüye annemin ve ablamın sesinin de eşlik ettiğini fark ettim. Doğruca oturma odasına koştuğumda odanın ortasında yere devrilmiş büyük ahşap sehpa masası, masanın hemen kenarında başından kanlar süzülen annem ve babamı durdurmaya çalışan ablamı gördüm. Tüm bunların rüya, daha doğrusu bir kâbus olmasını dilerdim. Ama hepsi hiç olmadığı kadar gerçekti. Hepsi karşımda duruyordu. Annemi o halde gördüğümde hiç düşünmeden babama saldırdım. Dizine yumruklar, tekmeler savuruyordum ki, beni sıkıca omuzlarımdan tuttuğu gibi karşı kanepeye savurdu, oradan da yere düştüm. Ablam bu kez ben
  • 160 syf.
    ·2 günde·Beğendi·10/10
    Barış Adlı Çocuk, Yenişehir´de Bir Öğle Vakti, Tante Rosa ve Yürümek 'den sonra okuduğum bir diğer Sevgi Soysal kitabı.
    Okuduğum her kitabından sonra seni daha iyi anlıyor ve daha çok yaşıyorum Sevgi Soysal...

    Barış Adlı Çocuk, Yazarın farklı zaman aralıklarında yazdığı 13 hikayesinden oluşan derleme öykü kitabı niteliğinde. Öyküler farklı zamanlarda yazıldığından dolayı tematik olarak bir bütünlük yok. Kitapta ki çoğu öykü yazarın hayatına dahil biyografik öğeler içeriyor, Hapishane günleri izlenimlerini, kanser dolayısıyla tedavi gördüğü hastahane odalarını ve daha bir çok şeyi görmek mümkün öykülerde.

    Öykülerin genel temasından bahsedecek olursak 12 Mart öncesi ve 12 Mart sonrası olarak ayırmamız gerekir diye düşünüyorum.12 Mart öncesi yazmış olduğu öykülerde insanın kendiyle ve toplumla yaşamış olduğu yabancılığı ön plana çıkarıyor, insanın nesneye olan bağlığını göstererek bu olguyu işleyip, ustaca kullandığı insan betimlemesi ve soyut anlatımıyla bu durumu yaşatıyor ve hissettiriyor.
    Eskici öyküsünden;
    "Ölmez bu çiçekler,demişti çiçekçi; duruyorlar işte, bu ölmediler mi demektir? İnsan nasıl bir çiçekte bile durallık, dayanıklılık arayabilir? Nasıl olsa yıkılası olan bir evin içinde bir ölümsüzlük olabilirmiş gibi!"(s.62)

    12 Mart sonrası yazmış olduğu öyküler de ise BİREY'den çok TOPLUMU merkez alıyor. Hikayelerde, kanser tedavisi sırasında hastahane odasında ki yaşadıklarını, yaşama umuduna olan bağlılığını,hapishane günlerinde ki gözlemlerini,kadınların iç dünyalarını, toplumla yaşadığı anlaşmazlıkları kendi gözüyle ve bir kadın olarak aktarıyor.
    Bir Ağaç Gibi öyküsünden;
    "Başı sonu belli olmayan bu acılar koridorunda işim ne? Hep yakıştırdığı yerlerde olmak, hep bilinen ve beklenen olaylarla karşılaşmak alışkanlığı üstünde düşünecek durumda değilim. Büyük bir acı, yavaş yavaş uyanıyor bilincimde."(s.134)

    Öykülerini okumak Sevgi Soysal'ı yaşamak gibi. Acılarını ve sevinçlerini okumak,Barışa olan umudunu yaşamak gibi..
    Sevgi Soysal'ı anlamak isteyen herkese tavsiye ederim..
    Keyifli okumalar ve SEVGİ dolu günler diliyorum..
  • “Her bir evin her bir odasında ayrı bir sır vardır ve bunların içlerinde çarpan her bir yürek de hemen yanı başındaki yüreğin bile bilmediği ayrı bir sır taşır içinde!”