• Tek bir Budha, tek bir Hristiyan ya da tek bir Müslüman yoktur: üç büyük dahinin tek başlarına sahip oldukları devasa beyinler, iletişim kanalları ve borçlanma yani ödünç alma yoluyla yüzyıllar boyunca dünya çapında yayılmıştır.
    James G. Frazer
    Sayfa 94 - Altın Bilek Yayınları, 3. Baskı
  • İnsanlar; bağışlandıklarında arsızlaşan, bu yüzden onlara yumuşak ve sevecen davranılamayan çocuklara benzerler. Bir dostun ödünç alma isteğini reddetmekle o kişiyi yitirmeyiz, ama ödünç istediği şeyi ona vermekle, onu çok kolayca yitirebiliriz; bunun gibi, bir dosta karşı gururlu ve onu biraz ihmal edici bir biçimde davranarak onu yitirmeyiz ama ona karşı çok fazla dostça ve kibar davranırsak, onu yitiririz, çünkü bu davranışımız onu küstah ve katlanılmaz kılacaktır, bu da bir kopmaya yol açacaktır. İnsanlar, özellikle onlara muhtaç olduğumuz düşüncesini kesinlikle kaldıramazlar; kibir ve kendini beğenme, bu düşüncenin ayrılmaz eşlikçileridirler. Kimi insanlarda bu düşünce, bir ölçüde, daha onlara güvenildiğinde ya da onlarla teklifsiz bir biçimde konuşulduğunda ortaya çıkar: Hemen, onların nazını çekmek zorunda olduğumuzu düşünürler ve nezaket sınırlarını genişletmeye çalışırlar. Bu yüzden çok az insan, daha güvenilir bir ilişki için elverişlidir ve daha düşük karakterdeki kişilerle ortak bir şey yapmaktan kaçınılmalıdır. Birisi, kendisinin benim için, benim ona olduğumdan daha gerekli olduğu düşüncesine kapılırsa; adeta onun bir şeyini çalmışım gibi davranır: İntikam almaya ve o şeye yeniden ulaşmaya çalışacaktır. İlişkideki üstünlük, sadece, ötekine hiçbir biçimde ve türde gereksinim duyulmamasından ve bunu belli etmekten ileri gelir. Bu yüzden, kadın olsun, erkek olsun herkese ara sı­ra, ondan bal gibi de vazgeçebileceğimizi duyumsatmak yararlıdır, dostluğu pekiştirir; hatta, çoğu insana ara sıra birazcık küçümseme hissettirmenin bir zararı yoktur: Böylece, dostluğumuza daha da çok değer verirler; harika bir İtalyan atasözü, "Saygı duymayana saygı duyulur" diyor. Öte yandan, birisi bizim için gerçekten çok değerliyse, bunu ondan sanki bir suçmuş gibi gizlemeliyiz. Bu elbette pek sevindirici değildir, ama doğrudur. Bırakın insanları, köpekler bile bü­yük dostluklara katlanamazlar.
    Arthur Schopenhauer
    Sayfa 168 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
  • Bu akşam bana yüreğini ödünç ver dayı.Kimseleri alma yanına bu akşam.Çayını, suyunu, ekmeğini bölüşme kimseyle.Kimseye selam verme dayı, kimseyi görme.Yüreğini ödünç ver bana bu akşam. Bu akşam doluyum dayı. Dokunsan ağlayacak gibiyim...
  • Büyük Türkçe Sözlük’te söz, deyim, terim ve isim olmak üzere toplam 616 bin 767 söz varlığı bulunuyor. Kulağa gayet yeterli bir sayı gibi mi geliyor?

    Sınırı olmayan bir okyanus gibi aslında dil. Somut varlıklara koyabileceğimiz isimler sınırlı gibi görünse de işin için hissedilenler girince onca soyut şeye her dil yetişemiyor. “Böyle şey vardır ya hani, şey olur bazen insana..” diye arkadaşımıza anlatamadığımız o “şey“in bazen bir başka dilde tek sözcükle karşılığı bulunabilir.

    Marija Tiurina “Untranslatable Words” (Çevrilemeyen Sözcükler) isimli illüstrasyon çalışmasında 14 çevrilemeyen sözcüğe yer vermiş. Japoncadan Yiddiş’e farklı dillerde kullanılan bu sözcükler sadece birkaç harfle aslında üzerine bir paragraf yazılabilecek anları, hisleri, “şey“leri anlatıyor

    Schlimazl (Yiddiş): Şanssızlığı süreklilik kazanmış kişi
    Duende (İspanyolca): Bir sanat çalışmasının bir insanı derinden etkileyen gizemli gücü
    Age-otori (Japonca): Saçını kestirdikten sonra daha kötü görünmek.
    Kyoikumama (Japonca): Çocuğunun okulda başarılı olması için onu acımasızca sıkıştıran anne
    L’appel Duvide (Fransızca): Direkt çevirisi “boşluğun çağrısı” olsa da daha çok yüksek yerlerden atlama dürtüsüne verilen isim.
    Luftmensch (Yiddiş): Hayalci insanlara denir. Direkt çevirisi “hava insanı”dır.
    Tretar (İsveççe): “Tar” tek başına bir fincan kahve anlamına geliyor. “Patar” ise aynı fincandaki kahvenin tazelenmesi anlamına gelirken “Tretar” ikinci kez tazelemek anlamına, yani bir fincanı üçüncü kez kahveyle doldurmak anlamına geliyor.
    Torschlusspanik (Almanca): “Kapanan kapı korkusu” gibi bir karşılığı olan bu sözcük bir insanın yaşlandıkça azalan fırsatlardan korkması durumudur.
    Schadenfreude (Almanca): Birisinin talihsizliğini görmekten haz almak.
    Tingo (Pascuense dili): Bir arkadaşının evinden önce tek bir eşya alarak sonra bütün hepsini ödünç alma isteği duymak.
    Cafuné (Brezilya Portekizcesi): Birisinin saçlarında elini nazikçe dolandırma eylemi.
    Palegg (Norveççe): Bir dilim ekmek üzerine sürülebilecek/konulabilecek bir şey ya da her şey.
    Gufra (Arapça): Bir avuçta biriktirilebilen su miktarı.
    Baku-shan (Japonca): Güzel bir kız – yüzüne bakılmadığı sürece

    https://dusunbil.com/...imlerle-anlatiliyor/
  • SENELER GEÇMİŞ OLSA BİLE NE ŞİİR DEĞİŞİYOR NE DE İNSANA HİSSETTİRDİKLERİ

    Önce anılarımı anlatayım. İnceleme en sonda.

    Bir süredir hafta sonları kütüphaneyi ziyaret ediyorum. Bu hafta sonu yine kitapları kurcalarken gözüme takıldı. Kitabın rengi, ismi çok tanıdık geldi. Bir süre bakakaldım kitaba. Ben bu kitabı okumuştum dedim kendime. Hemen sayfalarını çevirmeye başladım.

    Ama ben seni nasıl unutmuş olabilirim ki sayın yerleşik yabancım. Neden çıkmışsın aklımdan, yerleştiğim iklime en az senin kadar yabancı iken, unutmamam gereken şeylerin arasında iken, seni yüreğime yerleştirmiş iken neden unuttum. Fazlaca kitap okumanın zararları bu olsa gerek.

    Eski zamanlarda hatırladığım kütüphane memurunu sordum. Acaba nerelerdedir. Yoksa çoktan göçmüş müdür öte alemlere. Kimseler hatırlayamadı o zamanlar boyum yüksek raflara yetişmediği için depodaki merdiveni benim için orada bulunduran bana "şiir kurdu" diyen Ahmet amcayı.

    Kütüphanenin daimi üyesiydim. On beş günde bir, sadece tek kitap ödünc alma hakkımız olduğundan çoğu kitabı orada okurdum. Bazen kimseye söylememem koşuluyla bana 2 3 kitap ödünç verdiği olurdu. Bunu kimseye söylemedim ilk kez burada söylüyorum. Sen yine de beni affet.

    Bazen kapanış saati gelince hala kitap okuyor oluşumu görünce takılırdı bana Ahmet Amca. "Ben gidiyorum şiir kurdu sen burada dur uykun gelince oradan bir raf boşaltıp yat uyu sabah gelirim." derdi. Ah keşke hep burada kalabilsem diye geçirirdim içimden. Sonra istemeden kitabımı rafa bırakır beraber ışıkları, kapıları kapatır çıkardık. Kimbilir şimdi nerelerdedir.

    Kitabı yıllar sonra tekrar bulduğumda değişik bir hüzün kapladı yüreğimi. İçinde notlarım hala duruyordu. Kitap aynı kitaptı. 13 yaşında okumuş olduğum kitap. Evet bu kitabı seneler önce yine alıp okumuşum. Benden sonra kimseler dokunmamış. 2018 tarihli ikinci kez yine ben ödünç aldım. İçinde hala çocukluğum vardı. Geçmişten eski bir tanıdığa rastlamış gibi hem sevindim hem hüzünlendim.

    Satır altları eğri çizgilerimle hala çiziliydi. Küçük bir dize yazmışım benden sonra kitabı okuyacak olana. Bu benden sana hatıra kalsın demişim.

    "Ben eğilmem gündüz ama
    geceleri kanatırım kendimi"

    Kitabın sayfasını kıvırmış ve mektubumu oku yabancı demişim. Ve kimse okumamış yerleşik yabancıyı okuyacak olan yeni bir yabancıya bıraktığım notu. Yıllar yılı sonra yine ben açtım kıvırdığım sayfa kenarını.

    Tekrar okumaya başladım yerleşik yabancımı. Sayfalarını tekrar tekrar okşadım. Çocukluğumun izleri hala içindeydi. Bir kaç ay önce Bir Acıya Kiracı kitabını okurken tanıdık gelmişti aslında dizeleri ama hatırlayamamıştım. Ve şu an üçüncü kez okuduğumda ki okuyamadım yeni okumuştum sadece bir karşılaştırma yaptım. Yine aynı satırları çizmiştim. Şaşırdım bu duruma. Geçen onca yılda ne şiir değişmiş ne de insana hissettirdikleri.

    Yerleşik yabancıya bıraktığım ama hiç bir yere yerleşemediği için yine bana dönen son bir alıntı daha.

    "Hem göğünü kaybetmiş
    Hem beğenmiyor yerini
    Göğsüme dadanan
    Geçimsiz güneş."

    Bu kitabı kütüphaneye geri vermesem olmaz mı? Kayboldu yırtıldı çalındı desem?

    Metin Altıok şiirleri sessiz ama derinden bir karşı koyma gücü gösteriyor. Okumak için okuyucudan özel bir çaba sergilemesini istiyor. Anlaşılırlığı çoğu zaman zor oluyor. İlk olarak yalın bir anlatım gibi gözükse bile başlangıç anlamının ötesinde bir derinlik taşıyor Metin Altıok şiirleri.
  • Öncelikle hepinize güzel bir akşam diliyorum. Bugün sizlere çok sevdiğim bir yazarın, John Grisham’in 1988 yılında ilk kaleme aldığı ve yaşanmış gerçek bir olaya dayanan Adalete Susayanlar (orj. A Time To Kill) eserini ayrıca tanıtmak istiyorum.

    Haklı ile haksızı ayırmak zorunda kalanlar çoğu zaman tereddütte düşerler. Çünkü sonuçta düşünülen adalet değil, uygulanan adalet önemlidir. Cinayet mi? .. İntikam mı? .. Adalet mi? .. Kızının Ku Klux Klan’a üye ırkçı iki kişi tarafından tecavüz edilmesinden sonra çılgına dönen bir baba, acımasız bir savcı, çılgın bir yargıç ve sanki içindeki nefret ve öfkeyi davanın sonucuna bağlamış bir toplum... John Grisham içimizde var olan iyi ile kötünün canlı birer resmini çiziyor...

    Kitap özeti;
    John Grisham'ın 1988 yılında kaleme aldığı ilk romanıydı, ancak Firma adlı eserinin yayınlanmasına kadar dikkatleri hiç üzerine çekmedi. Kitap, Grisham’in tanık olduğu fiili bir tecavüz olayına dayanarak şu soruyu gündeme getiriyor: Bir babanın, küçük kızına tecavüz edenleri öldürmesi meşru mudur? Bununla birlikte Ford İlçesi'ndeki Clanton kasabasında, tecavüzcülerin iki beyaz adam olduğu ve kurbanın on yaşındaki bir siyah kız olduğu düşünüldüğünde, olayların akışı başka bir soruya işaret ediyor. Bugüne kadar siyah bir adamın Beyaz bir adamı öldürmek için gerekçesinde ne kadar haklı olduğudur? Asıl hikâyemiz Carl Lee Hailey’nin küçük kızının tecavüzcülerini öldürmesinden ve onu savunmak için genç avukat Jake Brigance’ı tutmasından sonra başlıyor. Süreç içerisinde gelişen mahkeme salonu stresi, NAACP'nin desteklediği yerel siyahi vatandaşların Ku Klux Klan'la bu zorlu dava sürecinde yaşayacakları mücadeleye kadar varıyor. Hailey’nin bu yargılanma sürecinde jüri üyelerinin tamamen beyaz olduğu göz önüne alındığında, adil bir yargılamaya varılabilir mi? Bütün bu yaşananlar, bu davayı kabul etmesinin önündeki engeller, genç avukat Jake Brigance'ın geleceğini hatta kariyerini etkileyecek derecede önemlidir.

    1980'lerin başında kuzey Mississippi'de güzel bir Mayıs günü, iki beyaz şahıs kaçırdıkları 10 yaşında genç siyah kız çocuğuna tecavüz ediyor. Feci bir şekilde dövülmüş ve kanlar içinde olan küçük kız, yaşadığı bu utanç verici durumdan babasının onu kurtarmaya geleceğini düşünmektedir. Onunla işleri biten adamlar, onu sığ ve ıssız bir vadiye atarlar. Tonya hastaneye kaldırıldıktan sonra, siyahi şerif tarafından yapılan kısa bir tahkikat neticesinde aranan iki değersiz cani beyaz zanlı adam gözaltına alınırlar; küçük Tonya Hailey ise ameliyat sonrasında almış olduğu ağır iç ve dış zedelenmelere rağmen hala hayatta kalma mücadelesini sürdürmektedir.

    Karısı ve bir kızı olan genç "sokak avukatı" Jake Brigance, tarihi Wilbanks binasında yalnız çalışmaktadır. Kariyerine bir ucube olan Lucien Wilbanks'in ortak bir üyesi olarak başlamıştır. Serbest bırakıldıktan sonra Wilbanks tüm yasal uygulamalarını yoksul mavi yakalı işçileri temsil eden liberal Jake'e devreder.

    Tonya'nın babası Carl Lee Hailey, Jake'e kızına tecavüz eden iki adamı öldürmeye kararlı olduğunu açıkça ifade eder. Carl Lee'nin kardeşi Lester Chicago'dan geldiğinde, iki adam intikam arayışı içerisine girerler. Lester, Jake Brigance tarafından savunulduğu davada, birkaç yıl önce cinayetten beraat ettiği adliye sarayının içini iyi biliyordu. Bu durumu değerlendiren Carl Lee kapanışta adliye sarayında saklanır ve intikam için saldırısını planlar.

    Eski bir Vietnam Savaşı yoldaşı, zengin bir yer üstü ustası ve dostu olan "Cat" Bruster, Carl Lee için bir M-16 makineli tüfek temin eder. Pazartesi sabahının ilk saatlerinde Cobb ve Willard mahkeme salonuna arka merdivenlerden aşağı doğru getirilirken, Carl Lee Hailey saklandığı dolaptan çıkarak onlara M-16 ile yaylım ateşi açar ve bu esnada kazara bir memurun yaralanmasına da sebep olur. Sonra sakince silahını yere indirir, aracına doğru yürür ve eve döner. Caddenin karşısındaki ofisinde, Jake gürültüyü duyar ve araştırmak üzere üzerine adliyeye koşar. Birkaç dakika sonra Carl Lee, evinde hiçbir zorluk çıkarmadan teslim olur ve gözaltına alınır. Carl Lee Hailey, şerif ve memurlarla birlikte anlayışıyla içerisinde, saygılı ve sakin bir biçimde kaderine boyun eğer.

    Jake Brigance, çabaları karşılığında 1.000 dolardan daha az para kazanacağını, fakat kariyeri açısından büyük bir tanıtım için umut bağladığı Carl Lee Hailey davasını ele almayı kabul eder. Basın, Clanton'da yaşanan olaya ilgisini arttırdığında kasaba adeta bir medya sirkine döner ve artık ölüm tehditleri de gelmeye başlar. Davayla ilgili olan herkes korkutulumaya çalışılır ve tanıklar ya da iyi niyetli kişiler üzerindeki baskı arttırılmaya başlar. Üç ayrı ceza ile suçlanan Carl Lee için ölüm cezasına çarptırılma ihtimali artık kaçınılmazdır. Mahkemede olay zamanında deli olduğunu kanıtlamak artık onun tek savunması gibi görünüyor. Büyük jüri mahkeme tarafında kabul edildikten sonra, Ku Klux Klan kendini Ford County'de yeniden kuruyor ve varlığını daha da fazla hissettiriyor. Çoğunluğunu beyazların oluşturduğu bu kasabada, Jake'in tek umudunu olan adaleti elinden alan çoğunluğu beyaz jüriye sadece bir tane siyah jüri üyesi kabul edilecektir. Duruşma 22 Temmuz tarihine ayarlanır.

    Jake Brigance önümüzdeki iki ay boyunca soğukkanlılıkla iki cinayet planlayan ve görgü tanıklarının önünde bu eylemi gerçekleştiren bir adamı beraat ettirmek için uğraşacaktır. Büyük çaplı tüm dava masrafları geçici olarak Jake'e kalıyor ve Jake de davayı geri kazanmak için elinden gelen tüm gayreti gösteriyordu. Yerel siyahi papazlar, Hailey’nin ailesinin ihtiyaçları ve savunma harcamaları için para topluyorlar; her biri bu alımın biraz gerisinde kalıyorlardı. Ku Klux Klan ise Jake'in evinin ön bahçesinde bir haç yakarak (haç yakmak bir nevi ölüm tehdididir.) cevap verir tüm bu gelişmelere farklı bir şekilde cevap vermeyi daha uygun görmekteydi.

    Yargılama tarihi yaklaştıkça sinirler yıpranır ve kasabada ırk gerginlikleri daha da artar. Artık suçunu itiraf eden katil, şu an kasabada siyah nüfusa için bir kahraman ve büyük bir bütünlüğe sahip aktör olarak ortaya çıkmaktadır. Davayı hem zengin Memphis avukatlarından, hem de NAACP'den uzak tuttuğu için, Jake Brigance artık Klan'ın ciddi bir hedefi haline gelmiştir. Jake’in evinin yatak odasının penceresinin hemen dışında bir saldırgan bombalama eyleminde yakalandıktan sonra Jake karısını ve kızını güvenli olmaları için bölge dışına göndermek durumunda kalır.

    Jake'in karısının kendisine istikrar kazandıran etkisi olmadan, çabucak, olgunlaşmamış, sorumsuz davranışlar sergilemeye başlar; kendisini ortak ilgi alanını paylaşan renkli, zeki ve işinde uzman bir ekibin içinde bulur: İçki içme. Bunlardan biri, yirmi beş yaşındaki üçüncü sınıf hukuk öğrencisi Ellen Roark'tır; çekici, seksi ve zarif bir bayandır. Jake'e bazı konular ile ilgili yardımın dışında, uzman kâtiplik hizmeti de sunmaktadır. Bu arada Klan, Jake'in sekreterinin kocasına saldırmış ve kendisini ağır yaralamıştır. O gece savunma ekibi margarita’nın vermiş olduğu haz ile sarhoş olduğunda, yüzlerce siyah vatandaş sokağın karşısında mum ışığında bir nöbet tutuyordu. Ertesi gün Klan, siyahların mitingine karşı müdahalede bulunmak için adliye çimlerine girdi ve öfkeli bir kavga patlak verdi.

    Artık Ulusal Muhafız Birliği de olaya dâhil olmuştu, adliye çiminde bu tür taşınlıkların önüne geçebilmek adına kamp kurmuştu. On kadın ve iki erkekten oluşan ağırlıklı beyaz jüri, şehir dışına çıkarıldılar. Devletin memurlarını olay günü kazara vurduğunda Carl Lee’nin deli olduğu tezini öne süren Jake olağan üstü bir savunma yapıyordu. Kısa yargılama süresinin bitimine doğru, Jake adliye binasına girerken, bir keskin nişancı Jake'in hayatına ciddi biçimde kast eder ve onu yaralar. Bir gece Ellen Roark Klan tarafından kaçırılır ve ağır yaralanır ve hastaneye kaldırılır. Savunma kanadındaki yarı emekli bir psikiyatrist bilirkişinin delilik tezi hemen hemen umutsuz kalacak şekilde gözden düşürülmüş ve boşa çıkmıştır. Umutsuzluk içinde kalan Lucien Wilbanks, bir tane dejenere jüriyi "satın alma" girişiminde bulunur. Tanıklık davasının son gününde ödünç aldığı giysiler ile kapanış argümanlarını veren Jake, hayatının en güzel zamanlarından birini yaşıyordur.

    Jüri kasıtlı olarak, gerilimin arttırılması ve stres altında bırakılmak için Lucien'in gayretleri sayesinde, otobüs yolunda siyahların olduğu güzergâhtan mahkemeye getirilir. Jüri yüksek sesle protesto edilir ve tümüyle beyaz jüriyi bir korkudur alır. Çok sıkıntılı günler sonrasında jüri kapanarak karar aşamasına gelir ve mucizevi bir şekilde suçsuzluk kararı verir. Dava sonrasında, Jake ailesiyle tekrar bir araya gelmek için Kuzey Carolina'ya uçar.