Geri Bildirim
  • Mucho Maas perde kapıdan içeriye atlayarak eve girmişti.
    “Bugün de başka bir yenilgiydi,” diye lafa başladı.

    “Sana bir şey söyleyeceğim,” diyerek Oedipa da lafa girdi.
    Ama sözü önce Mucho’ya bıraktı.

    Mucho, Yarımada’nın ucunda çalışan ve mesleğiyle ilgili
    düzenli olarak buhran geçiren bir disk jokeydi.
    Sık sık, “Hiç- birine inanmıyorum, Oed,” sözleri dökülürdü ağzından.
    Ta derinlerden, “Sahiden deniyorum, ama yürekten inanamıyorum,”
    diyordu, belki de bunu o kadar derinlerden söylü- yordu ki,
    böyle zamanlarda Oedipa, ona ulaşamayıp paniğin eşiğine sürükleniyordu.
    Mucho’yu böyle zamanlarda kendi- ne getirmiş gibi görünen şey,
    Oedipa’nın kontrolü fazlasıyla elden kaybetmiş görüntüsü olabilirdi.

    “Fazla hassassın.” Tamam, bunun dışında bir dolu şey söyleyebilirdi,
    ama ağzından bu çıkmıştı işte. Her halükârda doğruydu söylediği.
    Mucho, birkaç yıl ikinci el araba satıcısı olarak çalışmış,
    fakat bu mesleğin ne anlama geldiğinin aşırı farkında olduğu için,
    çalışma saatleri ona dört dörtlük bir işkence gibi gelmişti.
    Mucho her sabah, bıyığından en ufak bir eser kalmasın diye,
    üst dudağını üç kez kılların çıktığı yönde, üç kez de aksi yönde tıraş ediyordu;
    yeni bıçaklarla kendini istisnasız kanatıyor ama gene de devam ediyordu;
    hep vatkasız takım elbiseler alıyor, sonra da bir terziye gidip
    yaka dökümlerini anormal derecede daralttırıyordu;
    saçı için sadece su kullanıyor, daha da geriye yatırmak için
    Jack Lemmon gibi tarıyordu. Talaş görmek, hatta ucu açılan
    kurşun kalem bile irkiltiyordu onu, oto galerideki iş arkadaşlarının
    talaşı, bozuk şanzımanı susturmakta kullandığı bili- nirdi halbuki, ve
    rejimde olmasına karşın hâlâ, Oedipa gibi, kahvesini tatlandırmak
    için bal kullanamıyordu, çünkü her yapışkan şey gibi bal da onu bunaltıyordu,
    bu yüzden de pistonla silindir duvarı arasındaki boşluklara sürmek
    için motor yağına eklenerek hileli bir karışım hazırlanan şeyi büyük
    bir ızdırapla anımsardı. Sırf adamın biri, kulağının dibinde, hem de güya
    art niyetle “kremalı pasta” dedi diye bir partiyi gece vakti terk etmişti.
    Halbuki adam, dükkanından söz eden Macaristan göçmeni bir pastacıydı.
    Mucho böyle biriydi işte, alıngandı.
  • Bir yaz günü öğleden sonra Bayan Oedipa Maas,
    Tupperware partisinden eve döndü; partinin sahibesi,
    fondünün içine biraz fazla kiraz rakısı koymuş olsa gerekti zira
    Oedipa, Pierce Inverarity adında, bir keresinde boş zamanında
    iki milyon dolar kaybettiği halde bir vasiyet infaz memurunun altından
    kolay kolay kalkamayacağı kadar çok ve karmaşık mal varlığına
    sahip olmayı sürdürmüş olan Californalı bir emlak kralının vasisi,
    ya da herhalde vasiyesi olarak atandığını idrak etmekte zorlandı.
    Oedipa oturma odasında durup TV ekranının yeşilimsi ölü
    gözünün bakışlarına maruz kalarak, Tanrı’nın adını ağzına aldı ve
    mümkün olduğunca sarhoş görünmeye çalıştı. Ama bir yararı yoktu.
    Mazatlán’da, kapısı az önce çarpılan bir otel odasını düşündü ki
    bu yüzden lobideki iki yüz güvercin sanki sonu gelmeyecekmiş gibi
    havalanmıştı; sonra Cornell Üniversitesi’ndeki kütüphane yokuşunda
    duran hiç kimsenin, yokuş batıya baktığı için göremediği
    gün doğumunu; Bartók’un ‘Orkestra için Konçerto’sunun
    dördüncü bölümünden kuru ve acıklı bir ezgiyi;
    bir de Pierce yatağın üst tarafındaki daracık rafta tuttuğu için
    Oedipa’nın hep tepelerine ineceğinden korktuğu,
    kirece boyalı Jay Gould büstünü…
    Böyle mi öldü acaba, diye geçirdi içinden, rüya görürken
    evdeki tek ikonun altında ezilerek?
    Bu düşünce, Oedipa’yı yalnızca güldürdü, kahkahayla ve çaresizce:
    Hastasın sen Oedipa, dedi kendine ya da bunu bilen odaya.