• Çoğaltmak lazım ufak tefek bir kaç duyguyu
    Mesela biraz daha umut olsa
    Ya da biraz mutluluk
    Az biraz öfke , nefret
    Haddini aşmaması şartıyla biraz özlem
    Hani olurda lazım olur diye , olmaz ya  hani bilemeyiz hiç bir şeyi bulunsun kıyıda köşede biraz aşk ...
    Bilinmezlik demişken olmasın mı şöyle en sağlamından biraz cesaret . Bence hiç fena olmaz
    Yani şimdi bu olmazsa olmaz .adalet demiştik biraz vicdan da olmasın mı
    Her insanda var işte kıskançlık bu kıskançlığı dengede tutmak için biraz biraz hırs mı olsa
    Fazla mı cesaretliyiz bazı konularda
    Biraz korku da olsa buda fena olmayabilir derim
    Merhametten eksik kalmayalım lütfen biraz da merhamet
    Biraz biraz çoğalacak bazı duygular
    Yavaş yavaş. Hiiiiç acele etmeden
    Tüm vakitler bizim. Aldığımız her nefes bizim
    Yavaş yavaş çoğalacak işte
    Biz isteyelim de...

    #Avesta
  • “Mucizeleri Beklemek” , “Sır” (The Secret) kitabının yazarları arasında olan Joe Vitale tarafından yazılmış. Yazar, daha çok “Sır” kitabı ile ünlenmiş fakat ben bu kitap ile başladım.

    “Mucizeleri Beklemek” ise bana göre “Sır” kadar popüler olmayan fakat daha samimi, daha faydalı ve daha az ticari kaygı taşıyan bir kitap. Çünkü “Sır” kitabını okuduğunuzda, daha çok bir pazarlama kampanyasının içinde buluyorsunuz kendinizi.

    “Mucizeleri Beklemek” kitabını birden fazla tekrarda okudum. Çünkü bu kitap, her okuyuşunuzda yeni şeyler anlamanıza ve hissetmenize neden olan bir içeriğe sahip.

    Bu kitapta vurgulanan başlıca hususları şu şekilde sıralamak mümkün:

    · Hayatımızda başımıza gelen iyi ya da kötü olaylar, bizim evrene yaydığımız pozitif veya negatif enerjinin yansımasıdır (çekim yasası).

    · Başarısızlık bir son değil; eğitim ve öğrenmenin bir aşamasıdır.

    · Hayatta mucizeler bekleniyorsa, dışsal tüm bağımlılıklardan, şartlanmışlıklardan kurtulunmalıdır. Böylece o beklentinin mümkün olan bir kişiden ya da yerden gerçekleşmesine izin verilmiş olur. Bu bağlamda beklentilerin gerçekleşmesini engelleyen “niyet karşıtları” ndan (yeterince iyi değilim, kimse beni sevmiyor, ya reddedilirsem, bu imkansız, zaten işe yaramayacak, vs, …) kurtulmak gerekiyor.

    · Sonuca bağımlı olmamak gerekir. Kişinin dar bir bakış açısı olmamalı. İsteklerin sadece belirli bir şekilde gerçekleşmesi konusunda ısrarcı olunmamalı.

    · Asıl mucize, algının değişmesidir. Düşünceler korkudan sevgiye dönüştürüldüğünde her şey değişir.

    · “Çekim yasası” gereği, kişinin hayatını olumlu ve güzel etkilere açması için uygulanması gereken adımlar:

    - Olumsuz düşünceler yerine istenen şeylere odaklanmak

    - Kayda değer işlere girişmek,

    - Net olmak (İnsan ne istediğini (diğer insanlara veya Yaratıcıya) söylerken dikkatli olmalı. İstediğimiz sandığımız şeyleri iyi tanımlamazsak, karşımıza çıkanlar bizi hayal kırıklığına uğratabilir)

    - Hedefe ulaşmış gibi davranma (İstenen şey gerçekleştiğinde ortaya çıkacak sonuçları sürekli hayal etme),

    - Olayları bir noktadan sonra akışına bırakma (salıverme). Bırakmak, niyetinizi havaya savurmak değildir. Niyetinize odaklanmak ve sonra “nasıl” kısmını bırakmaktır. Nasıl kısmına takılırsanız gerektiğinden fazla çırpınırsınız. Bu, akıntıda ayakta durmaya çalışmak gibidir; bırakmak işleri kolaylaştırır.

    · Kendinizi, hayatınızdakileri hatta artık hayatınızda olmayanları affedin. Gerçek af, bizi yıpratan ve sırtımızda taşıdığımız öfke, kontrolsüzlük, stres, vb. yüklerden bizi kurtarır.

    · Hiç kimse bizi affetmeye zorlayamaz; hiç kimse affetmemizi engelleyemez.

    · Geçmiş yaraları silin.

    · Tembellikten uzak durun.

    · Yapabileceğimiz en büyük hata değer kazanmaya çalışmaktır. Asıl yapmamız gereken, ne kadar değerli olduğumuzu anlamaktır. (Bunu aynı şekilde başkalarının değerli olmasını beklemek yerine, onların aslında ne kadar değerli olduklarını anlamaya çalışmak şeklinde de düşünebiliriz zannediyorum.)

    · Duygu, düşünce ve eylemlerimiz davranış ve tutumlarımızı oluşturur.

    · Sarf ettiğimiz sözler duygu ve düşüncelerimizi, düşüncelerimiz eylemlerimizi, eylemlerimiz geleceğimizi şekillendirir. Bu sarmala ne kadar olumlu ve güzel girdiler katarsak, sonuçlar o kadar lehimize olur (çekim yasası).

    · Keder geçmişe, kaygı çevreye, inanç ileriye bakar. Nereye bakacağınız size kalmış…

    · Yıkıcı temel düşünce biçimleri; pişmanlık, kararsızlık ve korku. Bunların düşüncelerimizi, dolayısıyla hayatımızı esir almasına izin vermemeli.

    · Şükran duymayı ihmal edersek, odağımızı ve amacımızı kaybederiz.

    · Şükran sahip olduklarımızın tanınması anlamına gelir. Sadece bir isim değildir ve eylem bekler. İsteyebilir ve hayatınıza iyi şeyleri çekebilirsiniz.

    · Birçok insan hayatları iyiye gittiğinde şükran duyacağını düşünüyor. Şu anda şükran duymuyor olmalarının, gerçekten istedikleri şeyi elde etmelerini engellediğini fark etmiyorlar.

    · Çekim yasasını kullanmanın en güçlü yolu şükretmektir. Hayatınızdaki şeylere, insanlara (yolda, alışverişte, evde, …) şükredin, teşekkür edin. Bunu alışkanlık haline getirin.

    · Gerçek anahtar, bir şeyden ne kazanacağımızı sormak yerine; nasıl yardımcı olabileceğimizi sormaktır.

    · Akışına bırakma pratiği için, en uygun eylemlerden biri seyahat etmektir.

    ŞİMDİ SIRA SİZDE, KAYDA DEĞER BİR ŞEYE GİRİŞİN.
  • "Yeniye ulaşmak için, nefret."
    Rollo May
    Sayfa 147 - Okuyan Us
  • ''Bir eylül sabahında sabrıma sevda düştü.'' Sabrıma sevda değil haberler düşünce, buyrun ortaya çıkanlar.


    21 Eylül 2018
    Kendini peygamber ilan eden Caraco'nun intihara sürükleyen kitabı Kaos'un Kutsal Kitabı'nı okudum ve henüz intihar etmedim, çünkü günah. Buhrana çok düştüğüm zamanlarda intiharın eşiğine gelir, düştüğüm çaresizlikte euzü besmele çeker ve yola devam ederim. O yüzden yanlış anlamazsanız, öbür dünyaya inanmayan insanların bu iğrenç hayata ve bu iğrenç düzene neden katlandığını bir türlü çözemiyorum. Sizin yerinizde olsam bir öfke anına bakardı elime bıçağı almam, yahut varolmanın dayanılmaz ağırlığına katlanamaz kendimi yüksek bir yerden derin sulara bırakırdım. Zaten her türlü şinanay. Neyse şu an doğru şeyler yazmıyorum farkındayım, fakat doğru zamanlardan da geçmiyorum zaten. Lisede okuduğum söz, aklıma geliyor sık sık: Coğrafi konumdan mıdır nedir başım ağrıyor. Hangi lisede okuduğumu bile unutacak kadar zaman geçti ama sözün nakışı zihnime güzel işlenmiş.

    Hey bir dakika sanırım yaşım 30'a yaklaşırken iyice çirkinleşen dünyanın farkına varmak vurgun yemek gibi etti bu insanı. İnsan olmak zor mesele. Okumak zor mesele.

    Neden çirkin şeyler yazıyorsunuz?

    Neden çirkin şeyler okuyorum?

    Hadi yalan söyleyelim birbirimize ne olur.

    İlkinde olmasa da ikincisinde mutlaka gerçek aşk gelir.
    Aile olmak mutluluk getirir.
    Bütün akrabalarımız akrep değil, sadıçtır, sadıktır, sağduyuludur, kenafir gözlü değildir. Bunlar sadece dizilerdedir.
    Bütün bulutlar pamuk şekeridir.
    Bir çocuğun gülümsemesi bütün kötülükleri alır götürür.
    Hiçbir şerefsiz, haysiyetsiz, it yoktur çocukları kaçıran.
    Bütün kadınlar çiçektir, hiçbir masuma el kalkmaz.
    Hapishaneler yoktur, gardiyanlar yoktur.
    Yarına kalır ama yanına kalmaz. (Yarına gösterecek sabır yoktur.)
    Şehirler işgal altında değildir.
    Betonlarda da çiçekler açar, yapma da olsa.
    Kediler vardır mutludur.
    Köpek yavruları dere yatağına atılmaz.
    Genç bir delikanlı bir sokak köpeğini sırtında taşır.
    İneklerde şarbon çıkmaz.
    Karadeniz'de Araplar yoktur.
    Suriyeliler yoktur.
    Fakirler yoktur.
    Trafikte saçları çamur bebeler beklemez.
    Hiçbir eve hırhız girmez.
    Hiçbir kalbe hırhız girmez.
    Kemal Sunal hırkız der, Kemal Sunal ölmemiştir.
    Münir Özkul yine babacandır.
    Adile Naşit kahkaha atar hala.
    Bütün hastalar şifa bulur.
    Bütün kötüler hasta olur.
    Bütün kötüler kısır olur.
    14 yaşındaki kızını tasma takıp gezdiren babalar yoktur.
    Düğün sabahı karısını 16 yerinden bıçaklayan kocalar yoktur.
    Önüne gelene hallenen erkekler yoktur.
    Kendini kaliteli pazarlayan kevaşeler yoktur.
    Bütün yuvalar yıkılmamak üzere kurulur ve BEN HABERLERİ İZLEYİP RUH HALİMİ KALBURA DÖNDÜRMEM HİÇBİR GÜN.

    Olmadı di mi.

    Olmadı.

    Farkındalığımda boğuluyorum.

    ***

    İnceleme olmayan incelemeye devam ederken, zelzele oluyor zihnimde. Kaos'un Kutsal Kitabı'nın da amacı buydu. Kaos'a bir el de siz ateş edin.

    Caraco da Cioran gibi nihilist bir yazardır. Bu yazarları okumak isteyen arkadaşlar neden okumak istediklerini bir gözden geçirsinler. Nihilizmin size hitabını birkaç dakika olsun araştırın düşünün. Çünkü bu konuda ciddiyim, bu işin ucu intihara kadar gidebilir. Hele ki onca yıllık dünya hayatının en yoktan diyim siz başka kelimeler de düşünebilirsiniz zamanına denk gelmiş hayatımız, böyle bir çağda bilhassa yaşı 15-20 arası arkadaşların daha başka kitaplar okuması düşüncesindeyim. Okudum da ne oldu, birçok 12'den vuran tespitle sarsıldım ama içim de karardı. Sağlam psikoloji gerek ve bence bu tür insanlarla psikolojinizi test etmeyin. Okumak isteyenlere hemen en sevdikleri işlerle ve insanlarla muhatap olmalarını naçizane tavsiye ederim.
  • Bu kitabı kitabevi dolaşmalarım sırasında 'yeni çıkanlar' rafında gördüm. İçimden 'çekinme bir bak deyince' raftan alıp inceledim. Önce Antony C.Sutton'un kitaplarından biri sandım ama değilmiş. Arka kapak yazısı ilgimi çekince de almaya karar verdim ve o şekilde nisan ayında satın alıp, okumaya başladığım kitabı ancak kasım ayında bitirebildim. Araya giren diğer okumalardan dolayı biraz uzun sürdü. Ancak, kitabın sayfa sayısının az ama içeriğinin kalın olmasını da özellikle belirtmek istedim. Son cümle olarak söyleyeceğim şeyleri başta söyleyeyim o zaman. Tavsiye edilir mi? Evet.

    Hitler'in arkasındaki Amerikan gücü her zaman ilgi odağı olmuş ve bunun üzerine çok şeyler yazılmıştır. Hitler'in bir ülkeyi bataklıktan çıkartıp, tekrar güçlü ve emperyal bir ülke haline getirmesinde kendisine yardımcı olan kimlerdi? Bu bile apayrı bir çalışmadır.

    Edwin Black'in Nazi Bağlantısı kitabı da bu bağlamda 'at arabasından çelik yığınlara' ulaşan gücün çeşitli yerlerdeki bağlantısını sorguluyor. Bu sorgulamayı yaparken de ABD içindeki resmi kaynaklara, kitap, gazete, söyleşi gibi çeşitli araçlara bakıyor.

    Kitap 5 bölümden oluşuyor. Bunlar sırasıyla; Bağlantının Perde Arkası - Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık - Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk - Rockefeller, Mengele ve Öjeni - GM ve Reich'in Modernizasyonu - IBM Holokost'u Organize Ediyor.

    "Bağlantının Perde Arkası" başlığına sahip bölüm, kitabın önsözü olup, kitabın yazım süreci, yaşananlar, niçin yazmak zorunda kalındı ve ne amaçlanıyor gibi çeşitli sorulara cevapları içeren; bu konuda okuyucuyu aydınlatmayı amaçlayan bilgileri içeriyor.

    Yazar, daha önce yazdığı ve ayrıntılı bir şekilde incelediği konu ve kaynakları Nazi Bağlantısı adıyla 'tek çatı altında' birleştirmiş. O yüzden "Daha önce ben bunları yazdım, tekrar etmeyeyim, geniş bilgi için diğer kitaplarıma bakın" diyerek bir açıklama da bulunuyor.

    Yazar ayrıca bazı kurumlara da kendisine izin vermedikleri için sitem ediyor.

    Kitap, hemen okunup bitirilecek kadar basit bir içeriğe sahip değil. Yukarıda yazdığım gibi sayfa sayısı az ama içerik onun çok daha fazlasına sahip ve bu yüzden anlamak, kavramak, sonuç çıkarmak biraz düşündürüyor. Temel tez, kitabın arka kapak tanıtım yazısında yazdığı gibi, Hitler'in arkasındaki Amerikan düşüncesi, firmaları ve bunların etkisiyle yapılan bir takım deneyler.


    Peki, Hitler'in Yahudi düşmanlığının kökenlerinde ne var? Niçin 'Kavgam' kitabında sorunların kaynağı olarak Yahudileri gösterir. Mussolini İtalyasında bu olaylar yaşandı mı? İkisi de 'faşist' bir sisteme sahipken aralarında ne fark var? Almanya'da bunlar yaşanırken diğer Avrupa devletlerinde durum ne idi? Bunu da kitabın içinde okuyoruz.

    Ama ortada çok uuzn yıllara dayanan bir 'Yahudi Sorunu' olduğu kesindi. Ki, bunu ifade eden onlarca yayın en sağdan en sola kadar mevcut. Tabi bu kitap olayın tarihsel sebepleri üzerinden yazılmış değil. Sadece ve özelde Yahudi Soykırımın gerçekleşmesinde Hitler'e yardım eden ABD şirketlerine odaklanıyor. Ama bu şirketlerde bunları doğrudan mı
    yoksa dolaylı mı yapmışlar?

    Esasında çok derin ve çok katmanlı bir konunun irdelenmesi söz konusu.

    Kitabı okumaya devam ettikçe Almanya'da Nazilerin de düşüncelerinin kökeni olan 'Lutherci bir gelenek'ten haberimiz olur. O geleneğin ve Luther'in söylemleri zaman içinden kayarak yani 1540'lı yıllardan 20.yüzyıla kadar toplanarak gelmesi ve Hitler'le bir kalıba dökülmesinin hikayesi de okunuyor.

    "Protestan hareketinin lideri Martin Luther 1543 yılında 'Yahudiler ve Yalanları Hakkında' isimli kitabını yayımladığından beri toplumsal dokunun bir parçası olmuştur."(s.12)
    Bu kitap günümüzde de söylenen çeşitli olumsuz düşüncelerinin de bir kaynağı olmaya devam ediyor. Örneğin, "Yahudilerin tefecilikten başka bir geçim kaynaklarının olmaması ve bu sayede, sahip olduğumuz her şeyi elimizden alıp bizi soymalarıdır. (s.12)” düşüncesi bile başlı başına önemli cümledir.

    Genel düşünceyi şu şekilde ifade edersek: Eğer yoksulsak, bir şeyimiz yoksa ve birileri de bizden daha iyi şartlarda yaşıyorsa ve o kişi de Yahudiyse o zaman 'bizi soyduğu' için o kadar zenginleşti diyerek bu cümleye bir karşılık bulunabiliyor.

    2.Dünya Savaşı öncesinde yaşananların bilinmesinde fayda var. Özellikle Almanya'nın 1.Dünya Savaşı sonunda imzaladığı ağır yenilgi anlaşması sonucu ortaya çıkan sıkıntılar Hitler Almanya'sının ortaya çıkmasında bir etken sayılabilir.

    Şimdi buradan hareketle 2.Dünya Savaşı öncesi Almanya'nın haline baktığımızda ve bir mezar taşının bile çuval dolusu parayla satın (E.Maria Remarque -Ölümsüz Günler kitabında bu konu işlenir) alındığı bir ortamda ve paranın da Yahudilerde olduğu düşünüldüğünde bir nefret bir kin ve öfke ile doldurulan yoksul kitleler, tepkisel olarak kendileriyle braber yaşayan ama kendilerinden olmayan Yahudilere bir düşmanlık beslemeye başlar. Halk, yönetici elitin yönlendirmesiyle aşama aşama bu düşmanlık cephesinin içersinde yer almaya başlar. "Ey Alman Ulusu, siz bu yoksulluğu hak etmiyorsunuz, onlar, bunlar, şunlar yüzünden siz boyunduruk altına girdiniz.." teması da işlendiğinden Hitler'in iktidara gelmesi ve iktidarda kalması hiç de zor olmadı. Bir çeşit çıkış arayışının fiziki bağlantısıydı Hitler.

    "Ford, Yahudi Nefreti ve Siyasi Irkçılık" bölümü okunduğunda şu soru sorulabilir? Hitler, Henry Ford'dan etkilenmiş. Peki, Henry Ford kimden etkilenmiş? Bunun cevabı yine tarihin derinliklerinde var.

    Bütün işlerin arkasında Yahudi parmağı arama huyunu yazar çeştli örneklerle anlatıyor: 1.Dünya Savaşını çıkartma da, Rus Devriminde, İç Savaşlar da, Abraham Lincoln Suikastinde hep bunlar söylenir. Hatta Ford'un beyanlarına ve yayınlarına göre herşey Yahudilerin kusuruydu diyerek olayı daha da genelleştirerek "ne kadar hatalı, yanlış iş varsa Yahudilerin üzerine atarak kurtulmaya çalışıldığını bildiriyor yazar.
    Örneğin, en sevdiği şekerin tadında bir değişiklik olduğunda bile 'kesin bir Yahudi parmağı var' diyecek kadar olayı başka bir yere götürüyor bu nefret.

    Eğer bu tarz kitap okumuşsanız anlatılan çoğu şey size yabancı gelmeyecek. Bu sayede olayları anlamak ve kavramak daha da kolay oluyor. O yüzden bu kitapda adı geçen Henry Ford, The Dearborn Independent - gazetesi ve sonrasında yayımlayan "The International Jew" (Beynenmilel Yahudi) adlı kitabını hemen hatırlarsınız.

    Edwin Black de zaten olayın başlangıcı ya da büyütülmesinde Ford'un yayınlarını örnek gösterir. Yalan yanlış bilgilerle toplumu yönlendirdiğini ve herşeyin altında bir 'Yahudi parmağı' arar hale geldiğinden bahseder.

    Meşhur Siyon Protokolleri eline geçtiğinde mal bulmuş mağribi gibi olayın üstüne atlayıp kendi çıkarları doğrultusunda bunu nasıl kullandığını da anlatıyor. Siyon Protoklleri adlı kitabın hala kimler tarafından yazdırıldığı; doğru veya yanlışlığı tartışılmaya devam etmektedir.

    Ama niçin Ford bunu kullanır. Yahudilerden özel olarak nefret etmesi ya da hazmedememesinin bir sebebi var mı? Hitler, Ford'dan esinlenmişse, Ford kimden esinlenmiş? Sadece protokllerden mi?

    Açıkça söylemek gerekirse, hemen okunup geçilecek bir kitap değil. İç içe geçmiş ve bir cümleden onlarca anlam çıkaracak kadar derin bilgiler içeren bir çalışma.

    Henry Ford ve Yahudiler arasında yaşanan sıkıntılar gazete yazıları, boykotlarla uzun bir süre devam eder. Daha sonra Ford'un ekonomik kayıpları artmaya başlayınca araya giren arabulucular sayesinde bir anlaşma yapılır ve Ford kendi gazetesinde Yahudilerden özür dileyen bir mektup yayımlar.

    Ford sadece Naziler için kamyon üretmiş ve bir de yazdığı kitap Almanya'da basılmıştır.

    "Carnegie, Öjeni ve Üstün Irk" bölümünde ise üstün ırk arayışının temellerine iniliyor.

    Hani kitabı öylesine elime alayım ve okumaya başlayayım diyerek kitabı bitirmek zor. Böyle bir kitap bekliyorsanız -yazara katılıyorum- o zaman bu kitabı hiç okumaya başlamayın diyebilirim.

    Eğer o dönemde yapılanlar hakkında hiç bilgi sahibi değilseniz ya da az çok birşeyler biliyor ve bu kitabı da merak ediyorsanız doğru yoldasınız demek. Yazar kendini okutturup, yaşananları anlatıyor. Tarihin çeşitli dönemlerinde yapılan soy temizlemenin 20. yüzyılın tam ortasına yakın zamanda hem de çağdaş, gelişmiş, ilerici denilen bir yerde başlaması ve bunun devlet eliyle yapılması çok ilginç bilgilerle karşımıza çıkıyor.

    Kim için, ne için bu destekler verilmiş? İnsanlık şu aşamada nerede? Bunu destekleyenlerin destekleme sebebi nedir? Niçin Irk ıslahı gerekiyor gibi çeşitli sorular ve yapılan çalışmalar anlatılıyor.

    Sosyal Darvinizm, sosyal mühendislik gibi kavramlarla yeni bir insan türü ya da düşüncesi oluşturma fikriyatının hala varlığını sürdürmediğinin garantisi var mı? İçinde yaşadığımız ülke ya da dünyada zihin kontrol araçlarıından, yediğimiz içtiğimiz çoğu şey bazı kişi ya da grupların elinde değil mi? Bunlar, bu araçları istedikleri gibi kullanabilirler mi? Bunun gibi çeşitli sorular insan aklını karıştırıyor. Hitler ve ekibinin arkasında yer alan Amerikan destekli bilim ve bilim insanları da Hitler'in istedikleri doğrultuda saf aryan bir nüfuz oluşturmak için çalışmadı mı? Irk ıslah projeleri altında günümüzde cinayet diye nitelendirilebilecek devlet destekli bilim araştırmaları için ötekileştirilen kesimler canlı denek olarak kullanılmıştır. Kitap sayfaları arasında bununla ilgili çok sayıda örnek veriliyor.

    1900'lü yılların başında Amerika'daki bazı eyaletlerde planlı ve istekli bir şekilde soy arıtımı uygulandığını kitaptan öğreniyoruz. Sayfalar arasında ABD'de yapılan çalışmalar ve bu operasyonlara kaç kişinin katıldığı, kaç kişinin bundan dolayı öldüğü ortaya çıkıyor. Burada seçilen kesimler genellikle toplumun (ya da mahalle baskısı -yeni tabirle -) dışına itilen kişilerden oluşurdu.

    Benim açımdan ilginç bir bilgiyle de karşılaştım. Hep bu IQ testlerinden bahsedilirdi ama kim, nerede, nasıl, ne işi yarar hiç araştırmamıştım ve burada bununla ilgili çok enteresan bilgilere de rastladım. Yani IQ adı verilen testlerin gerçek amacı ile şimdi ki arasında büyük fark. Gerçekten niçin çıktığını görünce yine 'bilim' adı altında yapılan zırvalıkların bir örneğine de şahit oluyoruz. Nedir IQ zeka testleri? Buradaki amacın beyazlar dışında kalan diğer halkların siyasi, ekonomik, kültürel olarak 'geri' olduklarını göstermek. Bunun içinde 'beyazların' kendilerine uygun ama karşı tarafta olanların hiç bir fikir sahibi olmadıkları nesneleri gösterip, bunları bilmeleri ya da eksik parçayı tamamlamaları istenir. Örnek. Bir zarfın üzerinde pul kısmının boş bırakılması ve onun doldurulmasının istenmesi gibi.
    Bunu bilmeyen, bunu cevaplamayan - ki hayatında mektup, zarf, pul görmemiş insan toplulukları gibi- kişi hemen 'geri', 'ilkel', 'moron', 'bilgisiz', 'cahil', 'kültürsüz' olarak nitelendirilip, 'beyazların' ne kadar üstün bir ırk(?) olduğunun ispatına gidilir. Peki o zamandan bu zamana ne değişti? O da ayrı bir çalışma. Bu sayede zencilerin, çingenelerin, Yahudilerin veya diğerlerinin 'alt' kültür olduğuna sonucuna vardırılır.

    Kitabın çoğu yerinde bilim, bilim adamı, bilimsel çalışma, üniversiteler tarafından bir takım kimselerin lehine uygun kanun, karar, yönetmelik, bilim, araştırma vb. şeylerin yapıldığı da anlatılıyor. Peki şimdi şu an değişen birşey var mı? Bilim, kimin ya da kimlerin elinde? Bağımsız veya özgür bilim olabilir mi? Olursa ne kadar olur? Bilim veya bilimsel çalışmalar birilerin istedikleri gibi mi yapılıyor ya da yönlendirme yapılıyor mu? Bunlar bile başlı başına bir sorun ve yazarda Amerika yani kaynağı kendi ülkesinde olan yayınlardan bahsederek durum saptaması yapıyor.

    Nasyonal Sosyalizm ve Hitler'in siyaset sahnesine çıkmasından önce Amerika'da yapılan bu çalışmalar, ilerde Hitler'e rehberlik, önderllik yapar. Hatta 'Amerikalı aktivistler ancak hayallerinde görebilecekleri...' diyerek olayın vahameti hakkında bilgi de veriyor.

    Hitler ya da Naziler iktidara gelmeden önce Rockefeller Vakfı Alman araştırma ve vakıflarına yüzbinlerce dolar yardımda bulunmuş. Yani Nazilerden öncede bu 'öjeni' yani ırk ıslahı olayının finansmanını Rockefeller vakfı destekler. Hitler hazır bu ar-ge çalışmalarının içinde kendini bulur ve oradaki yöneticilerin de Hitler'in bünyesine dahil olmasıyla 'ırk ıslahı' projesi ileri ki yıllarda devlet destekli hale geldiğini kitap sayfaları içinde okuyoruz.


    Dün toplumu 'bilim' adı altında nasıl sömürdülerse bugün de aynı şekilde devam etmediğini kim garanti edebilir? Bugün 'bilimsel' çalışmalar ne kadarı gerçekten bilimsel ve ne kadarını X, Y, Z kurum, şirket ya da vakıfları destekliyor? Buralardan destek alarak yapılan çalışmaların bilimselliği sorgulanabilir mi? Ya da sorgulandığında biz 'gerici' olurmuyuz?

    Okudukça anti-semitist düşüncenin Almanya'da zaten var olduğunu yani Hitler'le beraber gelmediğini bunun arka planında eskilere dayanan bir gelenek olduğunu da görüyoruz. Yani Alman toplumu ve elit kesimi Hitler'le beraber Yahudi düşmanı olmamış. ABD'li Alman bilim insanları kendilerine göre işe yaramaz, sakat ya da başka türlü nitelendirmeyle toplum dışına ittikleri kesimleri gönüllü denek olarak kullanmış ve bunu da 'bilim' adı altında yaptıklarını da görüyoruz. Kitapta bunun ayrıntılı bilgisi sunuluyor.

    Özellikle 'Irk Islahı' üzerine yapılan çalışmalar neticesinde, Alman hükümeti ve yöneticiler, Yahudilere karşı bir önyargı, dışlama ve sistematik bir şekilde yok etme düşüncesine sahip olunduğu ortaya çıkıyor. Bu 'Irk Islahı' çalışmaları Hitler'in iktidara gelmesiyle bir çeşit resmiyet kazanarak artık devlet politikası olarak uygulanmaya başlanmış. Kitapta, insanlıktan sapmış bir güruhun saplantılı sapıklığının kağıda dökülmüş halini okudukça bazı yerlerde - mideniz boş olsun- kusabilirsiniz .

    O zaman şu soru sorulabilir: Şu an da DNA üzerine yapılan çalışmalar bir zamanların 'Irk Islahı' projesinin devamı sayılabilir mi?

    General Motors'un Alman hükümeti yani Hitler'le yaptığı anlaşma uyarınca Almanya'da kamyon üretmeye başlaması ve Almanlar için ucuz otomobil üretmesi hem GM'nin hem de Hitler Almanya'sının menfaatine uyuyordu. Bu sayede GM kamyon ve otomobil üreterek Almanya'da bu sektörde tekel konuma gelecek ayrıca Alman vatandaşlarda bu durumda fabrikalarda iş bularak, işsizlik azalacak, yan hizmetler artacak ve Alman devleti de sanayisini geliştirecekti. GM ve Hitler Almanya'sının işbirliği Amerika'da bulunan Yahudi örgütlerinin tepkisini çeker. Gazeteler yoluyla bu anlaşmalara tepki gösterirler. Sonra Alman 'Opel' firması üzerinden gerçekleştirilecek GM'nin varlığı arka plana itilerek 'yokmuş' görüntüsü sağlanır. Bu Alman kamyonları Yahudilerin toplama kamplarına getirilmesinde en etkili araç haline gelir.

    "IBM Holokost'u Organize Ediyor" bölümünde ise IBM ya da firmasıyla bağlantılı işler anlatılır. Bir mahalle, bölge ya da daha büyük bir yerde oturanların isim bilgilerinden, dinlerine, milliyetlerine, yaşadıkları yere, mesleklerine kadar tüm bilgileri deftere yazarak, bunlardan bir sonuç alınması sağlanır. Bunlar günümüz tabiriyle 'bilgisayar' sistemi içinde sadece birkaç tuşla kim nerede, hangi meslek grubunda şeklinde kolay bir şekilde yapılabiliyor. Ama bilgisayar sisteminin olmadığı bir zaman dilimi içinde hızlı ve pratik bir şekilde nasıl gerçekleştirilebilir? Bunun cevabı da 'delikli kartlar' da yatıyor. IBM 'de bu delikli kart sistemini 1933 yılında Almanya'da yapılan nüfus sayımıyla gerçekleştirir. Bir 'delikli kartın' neler yapabileceğini göstermesi anlamında önemli bir buluş diyebiliriz.

    Kısacası söylemek gerekirse, Hitler Almanya'sına katkı sağlayan Amerikan firmalarının veya Hitler'in düşünce yapısıyla uyumlu fikirlerin egemen olması bağlamında Amerikalı bilim insanlarının menfaatlerinin ortak paydada buluşup, dünyayı 'yeni bir düşünce veya ideoloji' etrafında toplaması ve buna da bazı Amerikan firmalarının öncülük etmesinin kısa hikayesini okuyacağız.


    Ezcümle: Tavsiye ederim. Alın, okuyun

    Notlar:
    + 17 Nisan 2018 - 3 Kasım 2018 tarihleri arasında notlar alınarak okundu ve ancak bu tarih yani 8 Kasım 2018 tarihinde yazısı yazılıp, siteye eklendi.
    + Kitap kapağı, arka tanıtım yazısı, seçilen yazı tipi yerinde.
    - Artık internet çağında yaşıyoruz. Yazarın Türkiye'de Türkçe yayımlanan ilk kitabı o yüzden ondan bir ricada bulunup Türkçe önsöz yazması istenseydi, bir artı değer katardı diye düşünüyorum.
    - Yayınevi veya çevirmen bazı anlaşılmayan veya anlaşılmayacak veya anlaşılmaya katkı sağlamak amacıyla bazı kelime ve kavramları da keşke Türkçeye çevirip, dipnot olarak verebilselerdi. Çok örnek var bu konuda. Örneğin, 'Holokost', 'Reich', 'Luftwaffle', 'Fanta', 'Der Führer' gibi. Bunlar dipnotta Türkçe ne ifade ediyor şeklinde okuyucuya ek bilgi olarak verilebilirdi.
    - Martin Luther'in Almanca yazdığı ama doğrudan Türkçesi yazılan kitabın özgün adı yazıldıktan sonra dipnot olarak Türkçesi verilebilirdi.
    - Henry Ford'un 'The International Jew' adıyla yayımlanan kitabı Türkçeye "Beynelmilel Yahudi" adıyla yayımlanmıştı ve benim okuduğum kitap 'Kayıhan Yayınları 2000' tarihli idi. Ama tercümesi kötü, çeviri yanında yorumlar ağırlıkta ve açıkçası çevirisi bile doğru mu değil mi o da şüpheli. Destek Yayınları'ndan 'Yahudi Enternasyonali' adıyla çıkan kitap elimde ama onu da açıkçası daha okumadım ona bir şey diyemem.
    + Yazar bölüm sonlarında atıfta bulunduğu yayınların ismini veriyor.
    - Teneke Lizzie ne demek? Okuyan bir şey çıkarabiliyor ama bunun özgün adı verilip ya parantez içinde ya da dipnot olarak keşke verilseydi.
    + Bu kitabı "Kitap Kurdu Yayınları", "1.Baskı Mart 2018 tarihinde yayımlamış ve Türkçeye çeviren "Murat Karlıdağ". Yazara, Yayımevine ve Çevirmene de teşekkür ederim.
    + Yazar Edwin Black'in bu kitaba ait sitesi: https://nazinexus.com
  • “Yat sevgilim. Kıpırdama. Yat bir tanem. Seni içime gömdüm.”


    İnsan olmak ne kadar da zormuş meğer. Yaşarken anlıyorsun biraz ama ölü bedeninin çekeceği zorlukları hiç düşünemiyorsun. Yahu ölmüşsün, bunun ırkı, dini mi kalır? Ölüsün, sadece bir ölü! Ruhun bedeninden çekip gitmiş...
    İnsan inanışları doğrultusunda birilerine hesap vermek zorunda mı? Toprak kimi kabul etmiyor? Ölünün senin inancına nasıl bir zararı olabilir ki, inancı da geçtim sana, kişiliğine, yaşadığın yere nasıl bir zararı olsun? Ölü ya bu.. Bir beden sadece. Konuşamıyor, itiraz edemiyor, hayır öyle değil böyle olsun diyemiyor, o tarafa gömün beni oranın manzarası daha güzel olur hiç diyemiyor. Bir ölüden bahsediyoruz, bir adamın sevdiği kadından bahsediyorum şu an sizlere.

    Sevmek nasıl olur? İnsan nasıl sever? Koşulsuz sevmesini kaçımız biliyoruz? Bir baba, anne nasıl sever mesela? Koşulsuz olduğuna inanıyor musunuz? Ya da ne kadar sadık kalırsınız birine? Sadece sevdiğiniz erkek veya kadın için yazmıyorum bunu. Anne, baba, abi, kardeş.. herkes için söylüyorum. Hepimiz farklı seviyoruz. Hepimiz hayatı farklı görüyoruz.
    Ölü bir bedenin ailesinden, sevdiğinden başka kimin için bir değeri olur ki?
    Kimse...
    Kitapta da öyle oldu zaten. O beden günlerce oradan oraya gitti. Adamdan başka kimsenin umrunda olmadı. Kilise, aynı inanışlara sahip olmadığı için kasabaya gömülmesine izin bile vermedi. Sahi zaten neden izin alırsın ki? Ama dönemin şartları tam olarak ırkçı ve sofu hayat tarzlarında insanlar olduğu için katı düşünceleri, topluluğu bastırmak imkansız bir şeydi zaten.
    Şu kısımda bir alıntı eklemek istiyorum.
    Adam ile Rahip arasında geçen bir konuşma.

    “ -Öyleyse vaftizli olmayan Kızıldereliler için özel bir yer açın.”
    -Sonra ne olacak? Merkeplerle köpekler, keçiler için, bütün canlılar için ayrı yerler mi açacağız?
    -O, hayvan değildi.” (Sayfa 57)

    Şimdi bir adam düşünün. Eşine daha önce hiç onu sevdiğini söylememiş bir adam olsun ama. Bir sabah uyandığında eşini ölü bulsun. Kalksın onu kendi elleriyle yıkasın, temizlesin, sarsın sarmalasın ve bir tabutun içine koysun. Kasabaya ulaşmak ve onu düzgünce gömebilmek, bir mezar yeri olsun istediği için de çölü, kayalıkları aşması gereksin. Oysa onu çölün o sıcak kumlarına gömüp ortalıktan kaybolmasına da izin verebilirdi değil mi? Ama yapmadı, tüm kasabanın karşı çıkacağını bile bile belki ikna ederim umuduyla koyuldu yola.

    “Ölüp gittiği halde onu neden doğru dürüst bir me­zara gömebilmek için çırpınıyorum böyle? Hele baştan beri sev­diğim birinin ölüsüyse taşıdığım? Yok, asıl amacım onu o lanet çu­kura tıkıp bu sevgiden kurtulmak, iki yılın anılarından sıyrılıp herkesin yaşadığı bugüne varmaksa, o zaman neden bana ateş eden, belki de bir kere daha etmekten kaçınmayacak birine yalan söylemek zorunda kalıyorum? Neden cesedi şuraya bırakıp git­miyorum, daha doğrusu, neden daha yolun başındayken dağın te­pesindeyken, kartallarla çakallara bırakmadım onu, değil mi ki her çukur birbirinin eşidir ve hangi yoldan olursa olsun ölüme geçişte ayrım yoktur? Ondan kurtulmak istiyorduysam, neden yapmadım bunu?”
    (Sayfa 44)

    Kitap birçok konuyu ele almış aslında. Öyle ucuz bir aşk romanı değil yani. Amerika, Meksika, Kızıldereliler ve dönemin insanlarını anlatmış. “İnsan nasıl olunmaz” onu göstermiş. Tomris Uyar çevirinin çok güzel hakkından gelmiş.

    Adamın(Kabrero) başına çölde bir sürü olay geliyor. Yaralanıyor, hatta haydutlar tarafından tabut kaçırılıyor, vuruluyor.. daha nicesi.
    Ayağa bile kalkamayacak hale geliyor ama hala tabutu oradan oraya tek bir toprak parçası istediği için taşıyor. Daha sonradan işin içine tekrar haydutlar girdiğinde aslında bir ne oluyoruz, ne alaka demiştim. Ama yazar konuyu çok iyi toplamış. Haydutlardan birinin geçmiş hayatını öğrendiğimde ise sadece çok duygulandım. Kimsenin gerçekte nasıl olduğunu bilemeyiz diye içimden geçirdim. Anlattığı hikaye beni cidden etkiledi. Ufak bir alıntısını bırakacağım sizlere..

    “Dur, Kabrero. Bir şey anlatayım sana. Düşün ki küçücük bir kız var sokakta, ya on yaşında, ya on iki. Jandarmanın biri geliyor, ırzına geçiyor kızın. Sokakta. Sabah sabah. Güneş ışığında, toz duman içinde. Herkes bir yere gizlenmiş, babası bile ahıra saklanmış. Kızcağız nasıl bağırıyor bir duysan. Kimsenin kılı kıpırdamıyor. “Hay Allah!” deyip bir bıçak kapıyorum ambardan. Kızmamışım daha. İçimde öfke yok. Dosdoğru jandarmaya gidip kafasını biçiyorum. Öfkeli değilim ama. Kızcağız bağırmıyor artık, yalnız bedeni buz gibi, gözleri korkudan belermiş. ............ onun. Yerden kaldırıyorum. Yürüyemiyor. Bilinci yerinde, gözleri korkudan irileşmiş ama yürüyemiyor işte. Jandarmanın kanı, boynuna, saçlanna bulaşmış. Babasına götürüyorum. Babası azarlıyor beni. “Neden karıştın bu işe?” diyor. “Şimdi o jandarmanın ar­kadaşları gelir vurur beni.” “İyi ama kızınız söz konusu,” diyorum.
    “Ne var yani?” diyor, “Altı üstü bir kadın o. Nasıl olsa başına gelecek bir iş.” “ (Sayfa 105)

    Altı üstü bir kadın o.. O kadınlardan biri kendine mezar yeri bile bulamadı. Birisi sokak ortasında tecavüz edildi ve sadece altı üstü bir kadın oldu.. Ne kadar değersiziz değil mi? Ama bu dönemde görüyorum ki kadınlarımız kendi haklarını sonuna kadar koruyacağına “Yapar sanane? Onun hakkı.” Dinimiz, inancımız vs gibi inanışlara sığınıyor sadece.. İnsan olduğunu unutuyor. Bu kitapta da kadınlar insan değildi zaten. Ya tüm kadınlar için “orospu” yazıldı, ki sansürlemeyeceğim ya da altı üstü bir kadın ne olacak ki dendi.

    Kitap tam olarak efsane. Din ve ırk açısından toplumları birbiriyle kıyaslamış. Hristiyanlığın zamanında ne kadar acımasız ve katı kuralları olduğunu göstermiş. Amerika ise oradan gitmek isteyen insanlar için gözde para kaynağı olarak tanıtılmış ki bu da çok normal. Okuyun, okutun ve adına aldanmayın..