• Güzel Ahlâk Ancak Nefsin Arındırılmasıyla Elde Edilir

    Daha önce de belirtildiği gibi, nefsin arıtılması, insandaki üç doğal kuvvetin ıslâhıyla gerçekleşir. Sözgelişi fikrin ıslâhı, itikadda hak ile bâtılın, sözde doğru ile yalanın, fiilde çirkin ile güzelin, iyi ile kötünün arasını ayırdedecek kadar bilgi öğrenmek ve eğitim görmekle olur. '

    Şehvetin ıslahı, gücü yettiğince cömertlik hasletini kazanacak ve övgüye değer ahlâkî faziletler arasında bir denge kuracak kadar iffet sahibi olmakla mümkündür.

    Hamiyet, hilm sıfatım elde edinceye dek yumuşatılmasıyla ıslâh edilir. Bu da nefsi öfke girdabına düşmekten kurtarıp şecaatin kazanılması, nefsin korkudan ve yerilen hırslardan uzaklaştırılması sonucunda tahakkuk eder. Bu üç kuvvetin ıslahıyla nefste adalet ve ihsan hâsıl olur. Bu iyi hasletlerin tamamı, ahlâkî ilkeler (mekârim-i şeriat) mekârim-i şeriat (ahlâkî ilkeler) dediğimiz ilkelerin tümüdür.

    Ragıb el-lsfahânî,
  • Kendi [yapması gereken] hareketi yapan ve kendi [eylemesi gereken] fiilde bulunan her şey güçlenir. Bunu yapmayan ise zayıflar. Çocukluğundan beri kanaat ve iffete alışmış kişinin şehveti de mütedil olur. Çocukluğundan beri nefsine ve nefnin şehvetine engel olmamış, onu dizginlememiş kimse de açgözlü (şereh) olur.Eğitim, şehvânî nefse söz dinleme özelliği kazandırır, öfke gücünü de zayıflatır.

    Galen
  • (karışık demek gelmiyor içimden
    ama mesele göklerin meselesi
    yoksa ne işi olur balığın tokmakla)

    öyle demezler, demesinler
    on parmağın onunu mum yapıp
    penceresiz bir yüreğe, boşunadır
    ışık tutmaya çalışmak
    ya da fasarya
    hazımsız ağızlara gülücükler koymak
    böyle desinler onu yerine
    zaten neslimizin ateşli hastalıkları
    çok daha derinden vuruyor
    bundan dolayı bilemedik üstümüze vazife olmadığını
    affetmek eyleminin
    o işi allaha bırakmalıydık

    bu böyledir, günlerin bir öfkesi var
    en güzel gömleklerimize kusuyor

    böyle desinler o zavallı tavşana
    hep haberi olmuş o dağın aslında
    vehameti belirtmek için değil de
    sıradan bir ayıbı örtmek için
    görmezden gelmiş bunca yıldır
    insanoğlunun ağzında çiğnediği pis kalıpları
    zaten bulutlar da yukarıdan olur da bakarlar diye
    bembeyazmış, göstermek için
    dünyanın o kadar da kötü olmadığını aslında

    duymak yetmez, anlamalıyız bizler,
    saklananlar
    gecenin kör aydınlığından
    dışarıda yer yer öfke aşeren
    hamile yığınlar var
    ve veballerini üstümüze atacaklar
    belki boynumuz altımızda kalmayacak ama
    kıldan ince bir hâl alacak nefesimiz
    ilk fırsatta o da bizden kaçacak

    ve bizler göreceğiz gelenin gideni nasıl yarattığını,
    sezeceğiz gün aymadan daha
    acelesi varmış gibi güneşin
    koşar adımlarla gezegenimizden nasıl uzaklaştığını
    daha da öne eğilmişken başımız
    tek önceliğimiz olacak
    geceden arta kalan zihnimize
    ıslak uykular ekmek
    bu böyledir, günlerin bir cevri var
    en güzel gömleklerimizi kirletiyor

    duymak yetmez, sarılmalıyız
    bizler
    kaçmaya çalışanlar şanssız atasözlerinden
    serin gördüğümüz ilk rüzgara
    çünkü dışarıda yer yer ihmal kokan
    kafası karışık bir korku var
    ve ilk fırsatta yaşayan yerlerimize yapışacak

    zaten bulutlar da aşağıdan olur da bakarlar diye
    bembeyazmış, göstermek için
    dünyanın dışarıda çok daha ferah yerlerin olduğunu aslında.
  • Babam tanımadı beni, tanıyamadım bu kim, dedi. Dili zor dönüyor. Tanıttım, yine hatırlamamak üzere tekrar etti. Acaba kafası nasıl çalışıyordur şimdi? Bir bebek gibi mi yoksa dünyaya tesadüfen gelen bir yolcu gibi mi; yanlış durakta inen beş parasız bir yolcu, yolu izi karda kaybolmuş. Önü sonu görünmüyor.

    Küpelerimi çıkardım, dövmemi kapadım yanına gitmeden evvel kızar diye, eminim tanısaydı beni, hatırlasaydı kızardı.

    Kışın camlara naylon çakardık, soğuk olurdu, kalın bordo kadife perdeler gererdik ölü gibi ağır. Sonra sular donardı sabahına, bazan patlardı borular. Pürmüz ile açardı babam. Anam sobayı yakardı, ben üşürdüm. Uyanmayınca da kızardı babam, utanmıyon hemi derdi, koca adam sofra hazırlıyo, eşek gibi yatıyon utanmaz herif, derdi ve ben ilkokula giderdim.

    Babam tanımadı beni, tanıyamadım bu kim, dedi. Dili zor dönüyor artık, donuk gözleri. Kuş kadar kalmış ama hala inatçı ve güçlü. İlaçlarını içemiyormuş, zorla içirmek zorunda kaldık. Uğraşman benimle, diyebildi yarım yamalak.

    Hiç huyu değildi gülmek ama bana bakıp bakıp güldü boyna. Belki kabarık saçlarımla onun hayal dünyasında komik bir şeyi temsil ediyordum o an, kim bilir? Saçlarından öptüm, ufakken tersini tek tük ama çok ağır şekilde yediğim elini tuttum, öptüm uyumazken. Sonra uyuttum elini tutarak.

    Gece bir ara kalkıp yanıma yatmış. Evvelsi gün de üzerime oturmuştu yanındaki kanepede uyurken. Daha sonra kolumun altında uzun uzun konuştuk, kopuk kopuk. Boyna yalanlar dizdim. Ne sorduysa bir şey söyledim. En yakın arkadaşından hala hayattaymış gibi selam getirdim. Babasını anlattı dili dolana dolana. Geçen gece ölmüş babası, çok üzülmüş, ağladı biraz. Sabaha karşı martılar çığıldarken uykuya daldı cerrahpaşada. Gökyüzü sabaha karşı gece mavisiydi. Ya da gece sonu sabah mavisi, her ne ise işte. Mavi bir gecenin sonuydu. İleride demirlemiş gemilere bakakaldım.


    Her yeni bir okula başlamamda yanımdaydı. İlk okulu hiç unutamam. Herkesin yanında birileri vardı benim ise yoktu. Babam sıraya koyup gitmişti beni. Herkes sulu göz, ağlıyor. Ben etrafıma bakıyorum. Ağlayamıyorum da. Önlüğümün yakası boynumu kesiyor, mavi üzerine beyaz. Pantolon gri, ütülü, paçaları pileli. O zamana kadar zaten babama kızgındım hep. Binbir emekle yaptığım oyuncak kepçemi inşaata gömmeme sebep olan o günü ise aklımdan çıkaramıyorum.


    Beni sevmediğini düşündüm bunca yıl. Benden utandığını belki de. Bu yüzden miydi soğuk davranması? Sonraları öğrendim. O da babasından sevgi görmemiş ki! Hiçbir çocuğunun saçını dahi okşamamış, candan sarılmamış bir kez olsun. Dedesi onu "kendisini soluna alarak yürüdüğü" için öldürürcesine dövmüş mesela. Atlarını dövmesi bundan mıymış ki? Duydukça ondan daha da soğudum. İnsanlara yaptığı sert davranışlar, tırnak uzatması yüzünden ablamı dövmesi? Hepsi nereden geliyordu?


    Aramızda çok yaş var. Beni oğlum diye tanıtmadı hiçbir zaman, babamın torunu derdi şaka yollu. Beklentim de yoktu ama bir kere sarılmasını isterdim hep. Yaşlandıkça ona karşı hislerim değişti. Önceleri öfke vardı. Sonra yıllar içinde acıma, üzülme ve pişmanlık gibi şeyler eklendi buna.  Bana ilk defa sarılması anamın kaybı gecesi oldu. Daha önce kimse öyle sarılmamıştı. Pişmanlık mı vardı kollarında yoksa bana mı öyle geliyordu? Saçlarımdan bile öptü o gece. Sarıldık, artık sevgi de eklenmişti o karmaşık duygulara. Sevgi miydi yoksa buzların erimesi miydi bilmiyorum. Sanırım acı insanları birbirlerine bağlayan en güçlü bağ, sevgiden bile güçlü.


    Daha sonra babamla beraber yaşadık hayli bir süre. O mutfakta yatardı bense sobalı oturma odasında ders çalışırdım. O zamanlar başladım sigaraya. O da biliyordu tabi ama ses etmiyordu. Sabahları mutfakta tepeleme uzun samsun dolusu küllükleri görürdüm. İnsan özleyince ve yaşlanınca daha fazla sigara içiyor sanırım.

    Yaşlılar belli etmez ama sever, eşlerini ve çocuklarını. Anamın yanına yalandan mezar yapmış, beni buraya gömersiniz dedi. Cidden o kadar mı severdi anamı? Bunu neden çok geç fark ettim? Neden çok geç söyledi? Sevilmek için ölmek mi gerekirdi?... her neyse.


    Camiye giderken balkondan yürümesini izlerdim. Yol boyu gider az ötedeki dönemeçte kaybolurdu. Yine lanet şubat ayı. Hava gri, kömür odun dumanı kaplı. Karla beraber yere çöken bir katman, nefese dolar. Soğukta titrerken sigara içerdim, karşıdan geçen otobüsleri izlerdim, nereden gelip nereye gittiğini bilmediğim, uykulu insan dolu otobüsleri. O zamanlar ninnilerim buydu, sessizlikte yankılanan lastik sesleri. Komik belki ama o sesle uyurum hala. Uyurken düşlerimi üstüme giyer o otobüslere biner giderim. Belki de bu yüzden, küçükken muavin olmayı çok isterdim. Gitmek için, sadece gitmek. Soğuk gece otobüs yolculuklarında yitmek.


    Dönüp dolaşıp yine aynı odaya gelirdim sonra. Soba yanardı babam mutfakta yatardı. Ağlıyordu, bunu duyuyordum. Ben de ağlıyordum, o da bunu biliyordu. Ama ikimiz de belli etmiyorduk güya, erkeklik var ya serde.


    Zaman geçtikçe ayrılıklar ve yol ayrımları çoğalır. Bizde de aynı durum oldu. Yeni bir okula geldik beraber. O zaman beni bırakmadı. Düşünüyorum, bir şeylerin değişmesi için bir şeylerin olması mı gerekir illa?


    Sevmek için ölmek mi gerekir, öldüğü için mi sevilir, yoksa sevdiği için mi ölür insan?


    Şimdi yine bir ayrımdayız. Artık çoğu şeyi ve insanı hatırlamıyor. Saçıma karışıyor en fazla. O da iki defa, sonra ses etmiyor, unutuyor sanırım. Yüzüne ve gözlerine bakınca şiddet dolu tarihi görebiliyorum, at dövmekten, insan dövmekten, sövmekten, yoluna yürüyememeye giden yol...


    Şu an ona kızıyorum, öfkeliyim, bir yanım acıyor, üzülüyor. Çaresizlik de var bir yandan. Ve acımasız olmak zorunda olmak. Ben değilim ki, yaşam döngüsünün kendisi acımasız. Keşke bazı şeyler bambaşka olsaydı. Keşke insanlar bu kadar yaşlanmasa, kendimi onun yerine koyuyorum. Koyamıyorum daha doğrusu. O raddeye gelmeden ipte sallanırken buluyorum kendimi. Tıpkı amcam gibi. Gözümde o canlanıyor. İpe bağlı bir yaşam, ipe bağlı bir ölüm. İki ucu da boktan. Yaşayamıyorsa ve ölemiyorsa bir insan, ne yapabilir ki başka, sevemiyorsa hiç?


    Keşke insanlar sevdiklerini gömmese, öldürmese. Sarılmak için ölümü beklemese. Keşke insanları birleştirmek için acıya gerek kalmasa. Keşke atlar dövülmese...

    Babam tanımadı beni, ben tanıdım onu. En çok da o zaman. Tanımadı beni, tanısaydı saçıma laf ederdi, tanısaydı küpelerime bakar söverdi, tanısaydı derimi yüzerdi kolumdaki dövme ile. Tanımadı beni, tanısa eminim bana kızardı, belki de kızmazdı ki? Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğim.


    Lastik sesi uzuyor siyah gecede, yol ışıklarını izliyorum, orta refüjde direkler, turuncuya çalan ışıklar saçıyorlar soğuk ve kimsenin olmadığı geceye. Kar düşüyor yeryüzüne. Sağ koltukta anam uykuya dalmış, sene 98, ablamın düğününe gidiyoruz. Otobüs soğumuş, gece soğuk, yaşamak soğuk.
  • "Umuttan çok kuşku vardır yüreğimde, hoşgörüden çok öfke vardır, nedensiz düşmanlık gütmesem de olur olmaz şeye sevgi beslemem ben. Haktan yanayımdır ve hakikatten. Bu yüzden sevginin hak edenin hakkı olduğuna inanırım."
  • Kral’la olan bu konuşmaları yazmayıp geçebilirdim; ama doğruluğa beslediğim büyük sevgi buna engel oldu. Öfke ve üzüntülerimi açığa vurmak boş bir şey olacaktı; çünkü bu gibi hallerim her zaman alayla karşılanmıştı. Onun için soylu ve sevgili yurdumun uğradığı bu hakaretlere katlanmak zorunda kaldım, sesimi çıkarmadım. Kral’a böyle bir fırsat vermiş olmaktan, herhangi bir okuyucumun olacağı kadar, ben de yürekten üzgünüm. Ama ne yaparsınız ki, Kral her şeyi öğrenmek, araştırmak merakındaydı; bu merakını elimden geldiği kadar gidermeye çalışmamak da, ne nezaketime, ne kendisine duyduğum minnet hissine uyabilirdi. Yalnız lehime olmak üzere şunu söyleyeyim ki, soruların birçoğuna yanıt vermemek için kaçamak yollar buldum; ve her noktayı tam doğruya uymayacak derecede uygun göstermeye çalıştım; çünkü Halikarnassoslu Dionysios’un her tarihçiye haklı olarak öğütlediği o övülmeye değer yurt taraflığını ben de doğru bulur, her fırsatta yurdumun tarafını tutardım. Yurdumun, o anamın çirkin yönlerini saklayarak, erdem ve güzelliklerini parlak ışık altında gösterecektim: o yüce kralla konuşurken bütün gayretlerimi, içten olarak, bu yolda sarfettim; yazık ki başaramadım.

    Ama bütün dünyaya kapalı bir ülkede yaşayan, bundan ötürü de başka ulusların yaşama tarzları ve töreleri hakkında hiçbir bilgisi olmayan bir kralın fikirlerini hoş görmeliyiz. Böyle bir bilgi eksikliği İngiltere’nin ve Avrupa’nın daha yetişkin uluslarının uzak olduğu o dar fikirliliğe, önyargılara yol açar. Dünyanın ıssız bir bucağında yaşayan bir kralın, erdem ve düşkünlük üzerindeki fikirlerini bütün insanlığın ölçüsü olarak kabul etmeyi istemek de gerçekten insafsızlık olur.
    Jonathan Swift
    Sayfa 124 - İş Bankası Yayınları - E-kitap