• Belkide daha önceki iki karısını öldürdüğünü, hapis yattığını söyleyerek televizyondaki evlenme programına çıkıp yeniden evlenmek istediğini söyleyen yaşlı adam gibi davranacaktı. Adet böyleydi; onlara kader kurbanı deniyor, anlayış gösteriliyordu. Duvara “kahrolsun hükümet“ yazdığı ya da okulda Deniz Gezmiş şiiri okuduğu için anti terör yasasına göre örgüt elemanı gibi gösterilip otuz yıla mahkum edilen gençler, öğrenciler gibi tehlikeli değildi toplum için.
  • Nurdan Ernur
    Nurdan Ernur 87 Oğuz - 100 T.E. İlköğretim'i inceledi.
    @nurdanernur·24 Oca 16:38·Kitabı okumadı
    Oğuz 4. sınıf öğrencisidir. Yaramaz olmasına rağmen tarihe meraklı, şiiri seven sosyal bir çocuktur.
    Oğuz dönemin idealize olarak çizilen erkek çocuklarını oldukça yoğun biçimde temsil eden bir çocuktur. Evdeki hali bile tanımlanırken “Oğuz’un annesi Hanife Hanım, sabah uykusundan bir zil sesi ile uyandı, kapıya koştu, kimse yok. Sesin Oğuz’un odasından geldiğini anlayınca yukarı çıktı. Oğuz mışıl mışıl uyuyordu, uyandırdı. Oğuz hemen yataktan fırladı ve çantasını hazırlamaya başladı, çünkü artık okul başlıyordu. Yaramazlığı ile ün yapmış oğlunun okul için böyle sorumluluk bilinci içinde hareket etmesi, Hanife Hanım’ı hayrete düşürmüştü. Ama ne olursa olsun her türlü yaramazlığına rağmen, Oğuz hiçbir zaman okulunu ihmal etmemişti.”
    Burada betimlenen çocuk her şeye rağmen görev ve sorumluluklarını bilen ve kendisini böyle ideal biçimde sistematize eden bir çocuktur.
    Artık okula başlamıştı. Dördüncü sınıfa gidiyordu. Kalabalık sokaklardan geçerek okulun bahçesine geldi. Hemen herkes hep bir ağızdan “Oooo 87 Oğuz!” diyerek etrafını çevirdiler. Oğuz’u tanımayan öğrenci yoktu. Fakat özellikle kızlarla hiç geçinemez, her fırsatta onlara karşı muziplikler yapardı.
    Oğuz’un ergenliğe geçiş tanımları yapılırken bir erkek kutsallaşması yapıldığını görmek mümkündür. Kızları kızdıran ve onlarla eğlenen bir çocuk söz konusudur. Aslına bakarsanız Oğuz’un kafasında kızların olmadığını göstermek için yapılan bir tanımlamadır bu.
    Ve Mektep Başladı: Nezihe öğretmen hemen dersleri başlatmıştı. Çocuklar en çok tarihe ilgi duyuyorlardı. Oğuz dersleri can kulağı ile dinliyor, öğretmenin sorduğu her soruya önce cevap veriyordu.
    Burada özellikle vurgulanmaya çalışılan şeyin çocuğun tarih bilincinin ne denli önemli olduğudur. Oğuz tüm yaramazlıklarına rağmen bu bilinci önceleyen bir çocuk olarak betimlenir.
    Üç Gün Sonra: Oğuz’da defter, kitap hak getire. Ancak öğretmen hep sorular sorduğu, Oğuz da iyi dinlediği için dersleri iyi oluyordu. Yaramazlık ise aynı şekilde devam ediyordu.
    Oğuz’un bu şekilde betimlenmesi, bir yandan çocuğa çocuk olma özgürlüğü tanımak olarak tanımlanabilir ancak bu özgürlük önemli bir disiplinle sınırlanmıştır. Dersi ciddi olarak dinleme.
    On Beş Gün Sonra: Sınıfta kırk sekiz öğrenci vardı. Bir de nazlı büyütülmüş, el bebek gül bebek Selim isimli bir çocuk geldi, etti kırk dokuz. Annesi, Nezihe öğretmene rica üstüne rica ediyordu.
    Genç öğretmen, yeni öğrenci Selim’in annesi ayrıldıktan sonra, kendi kendine şunları düşünüyordu: “Ne yaparsın, ana kalbi, böyle söylemek lâzım... Halbuki bir çocuğa, başka bir çocuktan daha çok önem vermek olur mu hiç? Okul çocukların dünyasıdır. Orası onu kendine uydurur. Böyle üstüne üflene üflene büyütülen bir çocuk; yarın zayıf, pısırık bir adam olacaktır. Halbuki Türkiye Cumhuriyeti’ni yükseltmek için atılgan, cesur, çelik vücutlu ve çelik kafalı gençler lâzım!
    Çocuk edebiyatının Batı’da da bizde de ortaya çıkışının en önemli nedenlerinden biri ulus devletin gereksindiği insan tipini yaratmaktır. Bu metinde de bu düşünceyi açık biçimde görmek mümkündür. Bu süreç çocuğun kendi gerçek dünyasına geçene kadar devam etmiştir.
    Yeni Bir Arkadaş: 351 Selim:
    Nezihe Hanım, arkasında ürkek ürkek duran Selim’le beraber sınıfa girdi. Nezihe Hanım Selim’i arkadaşlarına tanıttı ve nereye oturtacağını düşünmeye başladı. Nihayet, Oğuz’un yanında karar kıldı. Varlığın, itinanın ve büyük bir sevginin meydana çıkardığı incecik boyunlu, bembeyaz yüzlü, çekingen fakat çok kibar giyimli çocuğu aldı… Yoksulluğun, ihmalin ve kırbaç gibi bir hayatın meydana çıkardığı yanaklarından kan fışkıran, sert bakışlı, dik sesli, fakat pantolonu dört yamalı ve suratı çamurlu çocuğun yanına oturttu.
    Derste olsun, bahçede olsun öğrencilerin yeni ilgi odağı Selim’di. Öğretmen tahtaya kaldırmış, bazı sorular sormuştu. Selim’in bilemediği soruların hepsini, Oğuz biliyordu.
    Burada ideal çocuk, sağlıklı, güçlü ve akıllı olarak betimlenirken, Selim'de yansıtılan çocuk ana kuzusu tiplemesi şeklindedir ve çok da onaylanmaz.
    Öğle Yemeği: Okulda öğle yemeğinde bütün öğrencilerin ufacık paketlerine baktığınızda toplam şu dört çeşit yiyeceği görürsünüz:
    Peynir, zeytin, yumurta, helva. Bugün öğle yemeğinde de hep bunlar vardı. Ama o da ne? Bir hizmetçi kız gelmiş. Kız önce Selim’in oturacağı yerin altına bir bez serdi. Selim’in boynunda peşkir, elinde çatal. Önünde francala ve dört tane ağız ağza dolu tas!
    Burada Cumhuriyet dönemi çocuk edebiyatında sınıfsallığın da onaylanmadığını ve bunun yansımalarının ciddi şekilde metinlerde eleştirildiğini, hatta alaya alınarak aşağılandığını görürüz. Dönemim yazarları kitaplarında buna özen göstermişlerdir. Bunu daha sonra yazdığı metinlerde en çok Kemalettin Tuğcu sürdürmüştür.
    Fatin’in elinde bulunan top, Oğuz kapmaya çalıştığı için birden fırlayıp, su birikintisine düşerek oradan geçmekte olan Selim’in üzerine çamurlu suları sıçratmış, güzelim elbiseleri çamur deryası olmuştu.
    Çok uzun yıllar çocuklar okula önlükleriyle gitmiştir. Her ne kadar tek tipleştirme olarak eleştirilse de önlük çocukların sınıf farklarını ortadan kaldıran bir giysi türüydü ve uzun yıllar toplumun, çocuklar üzerinden narsist yaklaşımlarını önlemiştir. Önlüklerin kalkması da toplumda belli bir olgunluğun olduğu duygusunu yaratmaktadır.
    Bir gün Cumhuriyet Bayramı gezisi için Taksim Meydanı’na gideceklerdi. Öğretmen tembihlediği için, herkes cicili bicili gelmişti. Bir tek Oğuz aynı. Öğretmen, aldı elini yüzünü yıkadı. Elbiselerini fırçaladı, sağını solunu düzeltti. Oğuz rahatsız olmuştu ama biraz da adama benzemişti.
    Tramvaya binip Taksim’e geldiler. Hayranlıkla Atatürk ve yanındakilere bakıyor, birbirlerine “Bak Atatürk, bak yanındaki İsmet Paşa, bak Fevzi Paşa!” diye gösteriyorlardı.
    Birdenbire herkes durdu; çünkü Oğuz heykelin üstüne tırmanmış ve marş söylüyordu. Marş bitince, öğrenciler, öğretmen, bütün halk Oğuz’u alkışladılar. Nezihe Öğretmen çok duygulanmış ve çok gururlanmıştı….
    Oğuz hem tarih bilgi ve bilinci hem de onu görselleştirebilecek (marş söyleme) yeteneğiyle öne çıkan bir figür olarak görünüyor.
    Havalar bozmuş, mevsim kışa dönmüştü. Oğuz yine aynı tabanı delik ayakkabılar, sağı solu yırtık pantolon ve ceketle okula gelip gidiyordu.
    Bir gün öğretmen onları Sultanahmet’e müzeye götüreceğini, ancak bedava tramvay olmadığı için yürüyerek gidip geleceklerini söyledi. Selim’in annesi bunu duyunca, gelip Nezihe öğretmenle konuşmaya çalıştı. Nezihe Öğretmen: “Sizin Selim, bizim Selim yok… Biz burada çocukları sadece okutmuyoruz… İnsan yapıyoruz. Okul bir insan fabrikasıdır. Oranın mühendislerine biraz da güvenmelisiniz.” Selim’in annesine, gitmekten başka bir yol kalmamıştı, Son bir kez dönüp, “Selim’in babası tramvay paralarını ödemek istiyor.” dedi. Öğretmen “Öğrencilere sorayım.” deyip, sordu. Hep bir ağızdan “Yürüyeceğiz!” dediler.
    Bu bölüm özellikle temel anlayışı çok net özetliyor. Ulus devletin gereksindiği çocuk öğretmen eliyle gerçekleşecektir ve burada öğretmen kendi yetkilerini özellikle vurgulamaktadır.
    Oğuz’da da bayağı değişmeler başlamıştı. Artık, üstüne başına özen gösteriyordu. Bu arada, her gün Selim’e ders çalıştırıyordu. Selim’in annesi bu durumdan çok hoşnuttu. Selim’e saygıyla karışık bir sevgi besliyordu.
    Oğuz’un bu yardımları boşa gitmemiş, Selim derslerinde epeyce ilerlemişti. Sene sonunda sınıflarını geçtiler. Karneler dağıtıldığında öğretmenleri çok güzel bir konuşma yaptı ve sınıf birincisini de açıkladı: 87 Oğuz…
    Sevinç içinde önce Selim’in evine, sonra da Oğuz’un evine koştular, herkes çok sevinmişti…
    Oğuz aynı Pinokyo’da olduğu gibi sürecin sonunda ideal çocuk olarak ortaya çıkar. Eğitim tamamlanmış ve olgunlaşma gerçekleşmiştir.
    Oğuz, sonraki süreçte benzerlerine örnek olacak bir tip olmuştur. Daha sonraki dönemlerde yazılan çocuk kitaplarında bu tipleme aşağı yukarı hep aynı şekilde çizilmiştir. Bunda çocuklara yazan kişilerin öğretmen kökenli olması ve onlara (çocuklara) yoğun bir didaktizmle yaklaşması rol oynamıştır.
    (Necdet Neydim)
  • Türkiye’deki gençler, aileleri ve yakın çevrelerinin sağladığı konfor alanında, bazı sınavlarda yüksek puan almak ve bir diploma sahibi olmak hedefiyle yaşıyorlar. Öğrenciler arasında kıyasıya bir yarış söz konusu. Sınavlarda, yüz binlerce yaşıtı arasından sıyrılarak öne çıkma zorunluluğu gençler üzerinde büyük bir baskı yaratıyor. Çoktan seçmeli sınavlara hazırlanırken sanata, spora veya toplum yararına projelerde yer almaya vakit kalmıyor. Bu da gençlerin iletişim ve kriz çözme becerilerinin gelişmesini engelliyor. Dolayısıyla gençler iş yaşamına başladıklarında birlikte yaratma, birlikte üretme ve takım çalışması süreçlerinde zorlanıyorlar.
  • Okulu kırmış öğrenciler, dünyanın bir ucundan gelmiş turistler, eğlenmeye çıkmış gençler, kol kola iliklenmiş sevgililer, önemli gün ve haftalarda toplanan eylemciler, kışın kestaneciler, yağmurlu havalarda şemsiyeciler, her mevsimde simitçiler, sokak müzisyenleri, maça giden yahut maçtan dönen futbol fanatikleri, insanlar, insanlar...
    Nermin Yıldırım
    Sayfa 45 - Hep Kitap
  • Bu ülkede öğrenciler aç, gençler işsiz, emekliler emekliliğini yaşayamıyor çünkü maaşları yetmiyor çoluk çocuğuna bakabilmek için çalışıyorlar hala, asgari ücret anca yapılan zamlara gidiyor. Kim kurtaracak bu ekonomiyi fabrikası dahi olmayan yerli otomobil mi
  • İstanbul Üniversitesinde etkin olan DöB’lü arkadaşlar
    ve diğer MDD’cilerle ilk defa Dolmabahçe
    yürüyüşünde tam ayrı düştük. Bu arkadaşlar ile bizim
    farkımız şu noktada beliriyordu. Onlar bir potansiyel
    buldular mı derhal en sert eyleme yöneliyorlardı,
    biz ise hareketi ölçülü yapalım istiyorduk.
    Onlar, her potansiyeli bir çatışmaya sürükleyerek kullanıyorlar......Biz ise potansiyele
    göre değil, gene plana göre çatışmaya yönelik olmayan
    bir biçimde eylem planlıyorduk ve bunun sonucu
    kitle ile bağımız sürekli idi.Onların çatışmaya yönelik tavırlarının en önemli
    kaynağı ise «Devrimci bir cunta»(!) umudu oluyordu.
    Onlara göre her fırsatta polisle çatışma çıkacak ve
    «asker, sivil, aydın zümre» iktidara el koyacaktı. Nitekim
    27 Mayıs’ta böyle olmuştu. Biz ise sürekli
    olarak cuntayı ve cuntacılığı reddiyorduk. İşte bütün
    bunlar, Dolmabahçe yürüyüşü sırasında ters düşmemizi
    getirdi.......Bütün amacımız öğrencilerin ezileceği
    yeni bir çatışma çıkmasın. Çünkü bir çatışma
    çıkar ve öğrenciler ezilir birkaç kişi ölürse bizim
    örgütler çevresinde pek kimse kalmaz. Çünkü çevremizde
    sosyalist bir partinin profesyonel militanları
    yok. Çevremizdekiler sol düşünceyi benimsemiş, son
    tahlilde küçük burjuva gençler. Var olan potansiyeli
    bir anda harcamak kolay. Fakat bu işin sonrası da
    var.....Merkez Komutanıyla benim aramda şu konuşma
    geçmişti.
    «Efendim ben ITÜÖB Başkanı Harun Karadeniz.
    Çok önemli bir konuda size başvuruyoruz. Şu anda
    kalabalık bir öğrenci son derece heyecanlı bir şekilde
    bekliyor. Biz daha önce vilayete yürüyüş bildirimi
    yaptık fakat vilayet Dolmabahçeye inilmesi
    halinde polis zoruyla öğrencileri dağıtacağını söylüyor.
    Sizden isteğimiz kötü olayların önlenmesi için
    araya girmeniz.»
    «Bize bu konuda herhangi bir emir verilmiş değil,
    biz ordu olarak bu olaya karışamayız. Kanunen
    buna imkân yok.»
    «Efendim, kanunen haklısınız ancak polis pek
    kanuni davranmayacağa benziyor. Biz zaten size kanuni
    açıdan başvurmuyoruz. Ancak çatışmanın önlenmesi
    için başka çaremiz kalmadığı için size başvuruyoruz.
    Durum odur ki eğer siz polisin saldırısını
    durdurmazsanız 20,30 Türk genci ölür kanısında/
    ız. Çünkü durum onu gösteriyor. Bu itibarla sizden
    rica ediyoruz polis oradan uzaklaşsın vali ile görülerek
    çatışmayı lütfen önleyin.»
    «Böyle bir çatışma olacaksa siz inmeyin oraya.
    »
    «Bu mümkün değil çünkü kitle son derece heyecanlı.
    »
    «Siz isterseniz inmezler.»
    «Biz çatışma çıkmaması için inmemeye razıyız
    fakat heyecan o kadar büyük ki, inanın bizim gücümüz
    yetmeyecektir.»Biz örgüt yöneticileri aşağı inilmemesini
    istedik ve el ele tutuşarak topluluğun yurda girmesini
    istedik. Ve:
    «Biz örgüt temsilcileri olarak aşağı inilmemesini
    istiyoruz.» dedik. Biz bir gurup yürüyüp yurda
    girdik, diğer gurup ise aşağı doğru yürüdü.
    Ben Dolmabahçe’ye inmedim. Orada olanları
    sonradan öğrendim. Bizimle telefon görüşmesi yapan
    Merkez Komutanı kalkıp bizzat Dolmabahçeye
    gelmiş. Vali ile konuşmuş mu? konuşmamış mı? halen
    bilmiyorum. Ancak o gün polis olaya müdahale
    etmiyor ve öğrenci arkadaşlar da bazı Amerikalıları
    tartaklıyorlar bir arabayı ve bazı Amerikan erlerini
    denize atıyorlar ve orada duruma hakim oluyorlar
    bir süre ve sonra da dağılıyorlar. Bu arada Merkez
    Komutanını omuzlara alıyor ve ordu lehinde gösteri
    yapıyorlar.
    Dolmabahçe’de bizim tahmin ettiğimiz sert çatışma
    olmamıştı. Üstelik Amerikan erleri denize atılmıştı.
    Sonuçtan biz de memnunduk. Fakat bu sonuç
    Merkez Komutanı oraya geldiği için doğmuştu.
    O günden sonra özellikle ben MDD’cilerin boy
    hedefi olmuştum. 23 Temmuz’da çıkan 36. sayılı «Türk
    Solu»ndan başlamak üzere, yukardaki olay nedeniyle
    sürekli saldıracaklardı. Gerçekte sebep yukardaki olay
    değildi. Cunta getirici çatışmalara karşı çıkış ve sonu
    cuntaya yönelik olarak ortaya çıkan MDD’ye evet
    demeyişim sürekli saldırıların gerçek nedeniydi.
  • 128 syf.
    ·6 günde
    Mustafa Armağan Hoca lise dönemimde tarih hocamın tavsiyesi ile okumaya başladığım kıymetli bir yazar..
    Kendisini eseri ile ünlendiği Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı kitabı ile tanıdım.
    Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı'nın çıktığı ilk yıllarda tarih okumalarına epey ilginin arttığını hatırlıyorum. Okulda birçok öğrencinin elinde Mustafa Armağan'ın bu enfes eseri vardı. Hatta kütüphaneden bu kitabı temin etmekte epey bir zorlanmıştım. Yıl içinde baskı üstüne baskı yapmıştı Abdülhamid'n Kurtlarla Dansı.. Aslında benim gerçek tarih ile tanıştığım aynı zamanda Ulu Hakan'a hayranlık duymama vesile olan kitaptır
    Okuru zorlamayan üsluba sahiptir Armağan Hoca'nın kitapları, yalın ve akıcı. Vesikalara dayalı bilgilerin yer verildiği kitapta yer yer nüktelerde bulunuyor.
    Geçtiğimiz aylarda yayın hayatına giren "Gençler için Abdülhamid'in Kurtlarla Dansı" tarih yayıncılığındaki ciddi bir boşluğu dolduracak niteliktedir. Orta okul-lise seviyesindeki öğrenciler rahatlıkla okuyabilirler. Tarih kitabı arayışındakilere tavsiye olunur