• Herkesin bir birinden emin olduğu ya da her herkesin aynı fikirde olduğu bir grubu oluşturabildiğinizde orada çatışma yaratmadan gerçek bir öğrenme süreci başlamaz. Herkes aynı fikirdeyse büyük ihtimal bir süre sonra düşünmeyi ve öğrenmeyi bırakır grup. Herkesle aynı fikirdeyken bile ters fikri ortaya atacak çatıştırıcı her zaman olmalı. O ekibin gelişimi ve düşünme ve öğrenme süreçlerini hiç bitirmemeleri için çok önemli. Düşünce şüpheyle başlar. Düşünceye sınır çizilemez. Düşünce tezatları ile bütündür. Zıt fikirlere kulaklarımızı tıkamak, kendimizi hataya mahkum etmek değil midir?
  • 266 syf.
    ·8 günde·Puan vermedi
    Bir insan neden hayal gücünü kullanarak başka bir düzen tasarlamaya çalışır? İşte kitabı bitirdiğimde aklımda kalan geniş bir soru işareti.
    Neden?
    Galiba bu soruya cevap bulmak için hayalin kafada tasarladığı zamana yolculuk etmek lazım. Yoksa salt öznel düşüncelerimizle yükün altında kalmamız kaçınılmaz. O hayal gücü dönemlerine; Platon’a, Campanella’ya, Orwell’e ve Huxley’e o düşünsel hayallere yolculuk etmek lazım. Konu itibariyle diğer düşünsel hayalleri ya da oluşabilecek dehşetleri bir kenara bırakarak konumuza Huxley ve distopyasına dönmemiz gerek.
    1932 senesinde basılan bu eser neyden ve niçin şikayetçi idi ki tasarı fantastik boyutlara ulaştı.
    Dönemin toplumsal ve politik değişimlerine teknolojik gelişme de eklenince; memnuniyetsizlik, derinleşen krizler ve bireyin durumdan hoşnutsuzluğu yeni düşünceler, yeni fikirler ve yeni hayal güçlerini de beraberinde su yüzeyine çıkarttı.
    Enkaz bırakan bir dünya savaşı, savaş sonrası dayatılan sert antlaşmalar ve beraberinde çıkan totaliter rejimler(Hitler, Mussolini vb.), yeni savaşların kaçınılmaz oluşu, Sovyetler’in büyümesi. Ve bunlara bağlı olarak patlak veren ekonomik krizler(wall street), işsizlik ve bireyin karamsar umutsuzluğu. Bütün bu ve bu gibi sosyal, ekonomik ve politik düzenlerin altüst oluşları bireyleri buhranlı bir düşüncelere de sevk etmiştir. Durumdan hoşnutsuzluk düşüncelerde ve hayal güçlerinde istenilen ama olmayan yer olan ütopyaların, gelecekten umutsuzluk distopyaların ortaya çıkmasına gebe olur. Aldous Huxley de o insanlardan biriydi. Londra merkezli bir totaliter ama 1984 e göre daha esnek olan Dünya Devletini tasarladı. Cesur Yeni Dünya....
    Biyoloji ve psikolojinin üstün teknoloji ile harmanlaştığı bir dünya düzeni. Salt uyuyan bir toplumun sahte, farkında olmayan mutluluğu. Anne-baba ve aile gibi bağlılık ve aidiyet taşıyan kavramların ayıp kötü ve müstehcem olarak görüldüğü, duyguların olmadığı; sadece robotik tarzda geçen ömürler. Soma adı verilen ve devlet tarafından her gün düzenli olarak verilen uyuşturucu hapları alarak yaşayan bir uyur gezer toplum. Teknolojik kuluçkalandırma yöntemleriyle normal Doğumun yasak olduğu hatta mide bulandırıcı olarak gördüğü bu doğumlara alternatif üreme fabrikaları oluşmuş bir dehşet.
    Hissiz bir evren.
    Sınıfsal ayrımın daha kuluçka da belirlendiğini, hangi döllenmenin işçi hangisinin memur ya da üst sınıf(yönetici) olacağını belirlenmiştir. Kuluçkadan sonra bebeklikten belli bir yaşa kadar hipnopedya(psikanalizde ismi hipnoz) uykuda öğrenme diğer ismi, mütemadiyen insanlara duygusuzluğu, itaatkarlığı, sosyal sınıfına uygun bir şekilde hizmet edeceği aşılanır. Konumlara göre Alfa, Deta, Epsilons olarak adlandırılmıştır. Hatta bukonovskileştirme adını verdikleri aynı döllenmiş yumurtadan onlarca yüzlerce aynı tip insanlar. Vahşet!!
    Herkesin herkes için olduğu bu cinsel komünalda his, duygu ve sevgi gibi doğal durumlar şartlandırma yöntemleriyle engellenmiştir. Pavlov’un klasik koşullanmasını teknoloji ile birleştirerek hissiz bir toplum yaratılmış. Denetçi bir Yönetici olan Mustafa Mond şu şekilde belirtir eserde; birey hissederse toplum zedelenir.
    Din ve Tanrı gibi kavramların olmadığı bu uygarlıkta yerlerine Ford(Henry Ford) ve tüketici bağımlılık hatta psikolojik itaatkarlık olan efsane T modeli almıştır. Ford Aşkına!!!!
    Herkesin mutlu, sağlıklı, huzurlu olduğu, düşünmenin gerek duyulmadığı, dayatılmış dünya hapishanesi olan, özgürlüğün gerek duyulmadığı, Hayal Güçünün medeni ve uygar insanı.....

    Ve Vahşi John’un diyarı, Ayrıkbölge(MALPAİS). Yukarıda anlattığımız uygarlık ile duvarla ayrılan bir ilkel kabile üyesi. Uygarlıkta yasaklanan, istenilmeyen; aidiyet, bağlılık, aile ve sevgi gibi bağların diyarı. Ama aynı zamanda hastalıkların, çöplüklerin diyarı( uygarlıkla karşılaşma).
    John gayrimeşru olduğunda kabileden dışlanıyor, azarlanıyor ve şiddet görüyor bazen. Ama uygarlıkta olmayan, yasaklanan bir insanla büyüyor. SHAKESPEARE İLE.
    Shakespeare’i içselleştirmiş bir şekilde yaşamının merkezine koyuyor. Dışlanma nedeniyle Lenina ve Bernard’ın katkılarıyla uygar dünyaya annesi ile beraber getiriliyor. İlk izlenimi şu oluyor: Ne harika, ah ne güzel yaratıklar var burada, insanoğlu ne de hoşmuş, ah cesur yeni dünya.(Shakespeare den alıntı yapıyor)

    İşte Vahşi nin ilk izlenimleri göz kamaştırıcı bulması ve muhteşem olarak tasvir etmesi ama????
    Ama zamanla medeniyeti iğrenç bulması, özgürlükten yoksun bulması, hislerin olmaması ve sevgisiz robot insanlardan iğrenmesine neden olur.
    Geri dönecek şansı yok ve dünya devleti ile yaşamasını istememesi. Sonuç inziva hayatı kırbaçlarla kendini terbiye etmesi nefsine hakim olması ve pişmanlıklar pişmanlıklar...........

    Hayal gücüne neden olanlar ve hayal gücünü oluşturanlar böyle ama alternatif ve seçim nasıl olmalı??

    Sahte düşüncesiz mutluluk mu?
    Acı farkındalık özgürlüğü mü?

    Yoksa üçüncü yol mu?

    Düşündürücü ve tartışmaya açık ama yazarın öngörüsü fantastik olsa da al işte gelecek böyle dehşet olabilir diyor.

    Sonsöz Freud dan: uygarlığın bedeli nevrozdur.
  • " En iyisi gençlerde öğrenme hevesini ve sevgisini uyandırmaktır, uoksa kitap yüklü birer eşek yaparız onları, kırbaç zoruyla bilim dolu bir çanta taşıtıyorlar onlara; oysa bilimi evimizde saklamak yetmez, evlenmek gerek onunla."
    Michel De Montaigne
    Sayfa 260 - İş Bankası Kültür Yayınları
  • Her türlü hatayı bir öğrenme deneyimi olarak görmek gerekir.
  • En son hangi acı seni uykusuz bıraktı, en son hangi coğrafyaya gözyaşı döktün, en son hangi cümle beynini darmadağın edercesine odanın duvarlarında yankılandı, söylesene? Yüz soruda hayatı öğreten kitaplarla ahkâm kesiyorsun ortalıkta. Aptal şarkı sözlerinden aşkı öğrenme hevesindesin. Sen hormonlu çocuklardansın anladın mı? Bilincini dengeli beslemeyi bilmiyorsun.
  • “Hiçbir zaman bitmez okuma, araştırma, öğrenme ve kendini geliştirme süreci.”
  • Tarihçi, bir daha geri gelmemek üzere kaynağından her an uzaklaşmakta olan nehrin üzerinde, onunla yol alan sandaldaki yolcuya benzetilir. O, bu durumda, her geçen gün kaynaktan uzaklaşmakta, tarih plânında hep sabit kalan vak’alar, nesneler onun nazarına gittikçe küçülerek çarpmakta, hüviyetini yitirip siluetleşmekte ve yok olmaktadır. Bu acı fakat kaçınılmaz gerçeği anlayan selef; ashab, tâbiûn, etbauttâbiûn nesilleri, başta Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) olmak üzere, İslâm’ın bidayetiyle ilgili pek çok teferruatı hemen yazıya geçirmişlerdir. Böylece, arkadan gelen nesiller, o saadet asrını ve selef devrini ilk elden ve ilk müşahitlerden sağlıklı bir şekilde öğrenme imkânına sahip olmuşlardır.