• Benim gibi kitap almadan duramayan, kendini tutamayan ve okumadığı kitaplarla göz göze gelince de vicdan azabı duyan arkadaşlara güzel haberlerim var...

    Satın alıp da okumadığımız kitapların üzerimizdeki etkisi
    “Okuması mümkün olmadığında bile, edinilmiş kitapların varlığının, bir kişiye okuyabileceğinden çok fazla kitap aldıran bir keyif üretmesi, ruhun sonsuzluk arayışından başka bir şey değil. Kitapları okumasak bile el üstünde tutarız. Çünkü sadece varlıkları bile konfor verir, içlerindekine erişim kolaylığı bir tatmin yaşatır.’’  
    - A. Edward Newton -
    Kitap okumak bir yönüyle, aslında, bağlama çalmak, resim yapmak gibi bir sanattır. İyi bir kitap okuru olmak iyi bir bağlama ustası olmak gibidir ve tıpkı diğer sanatlar gibi emek ister. Yani kişi kitap okuma isteği telkin edilerek iyi bir kitap okuru olmaz. Önce istek gelmez, önce emek gelir. Kitap okumaya zaman ayırdıkça ve okudukça bu isteği gelişir ve rafine hale gelir. Bu da ancak kitabı bol ortamlarda mümkün olur.
    Bununla beraber satın alıp da henüz okumadığı kitapların her geçen gün artarak birikmesi de, neredeyse her iyi okurun günün birinde yüzleşeceği bir sorundur. Çok sayıda okunmamış kitap, birçok iyi kitap okurunun ortak psikolojik yüküdür. Üstelik, ceplerinde biraz parayla bir kitapçıya her girdiklerinde veya kartlarında parayla bir online kitap sitesine her girdiklerinde bu yükü daha da artıracak yeni kitaplar almaktan da kendilerini alamazlar.
    Kütüphanemizde henüz okumadığınız kitap sayısının okuduklarımızdan fazla olması, dahası, henüz okunmamış kitaplarımız varken yeni kitaplar satın almak, yakın zamana kadar suçluluk hissi veren olumsuz bir davranış gibi geliyordu.
    Bu yaygın kanı, Lübnan kökenli Amerikalı yazar ve ekonomist Nassim Nicholas Taleb’in 2007’de yayınlandıktan sonra ABD’de kısa sürede en çok satanlar arasına giren ‘‘Siyah Kuğu; Hiç Akla Gelmeyenin Etkisi’(The Black Swan)’ kitabının yol açtığı tartışmayla bir ölçüde değişti.
    Taleb kitabında, insanların bildikleri şeylere, bilmedikleri veya farkında olmadıkları şeylerden çok daha fazla değer atfetseler de günün sonunda gelişmeleri şekillendirenin ikinciler olduğunu savunuyor. Gerek ekonomi, gerek toplumsal yaşam, gerekse de kişisel gelişimimiz üzerinde, aklımıza pek gelmeyen, hiç olasılık vermediğimiz veya öngörmediğimiz bir çok faktörün de, dikkate aldığımız, farkında olduğumuz, planladığımız faktörler kadar ve çoğu zaman onlardan da fazla etkili olduğuna dikkatimizi çekiyor.




    Taleb’in ‘Siyah Kuğu’sunda, ‘çok kitap sahibi’ olmanın üzerimizde fark etmediğimiz etkisine dikkat çektiği bölümü, önce blogger Maria Popova’nın 2015 yılındaki bir blog paylaşımı ile ve sonra da Jessica Stillman’ın 2017 sonunda Inc.com’da söz konusu blogdan hareket eden yazısı ile bu tartışmanın merkezine yerleşti. 
    Taleb, kütüphanemizde, masamızda, yatağımızın başucunda durup da okumadığımız kitapların da neredeyse okuduğumuz kitaplar kadar üzerimizde etkisi olduğunu savunuyor.
    Okunmamış kitaplar, bilmediğimiz bilgilerin ve bazı konularda yanlış düşündüğümüzü bir gün gösterecek bilgilerin güçlü bir hatırlatıcısı olarak egomuzun balonlaşmasını engeller. 
    Bu anlamda, kişisel kütüphanemiz, zihinsel dünyamızın da sembolik bir göstergesi aslında. Kütüphanesini genişletmeyi bırakan kişi de öğrenmesi gereken her şeyi öğrendiği yanılgısına kolayca düşeceği bir noktaya ulaşır. Bilmedikleri şeylerin de artık onda bir eksikliğe neden olmayacağını düşünür. Entelektüel gelişme hevesini yitirir. Egosunun ‘her şeyi biliyorum’ çukuruna düşmesi artık işten bile değildir.
    Buna karşılık kütüphanesini sürekli genişleten kişi ise, daha öğreneceği çok şey olduğu duygusunu güçlü şekilde yaşamaya devam eder. Merakının yanı sıra yeni sesler ve yeni fikirlere açıklığını yitirmez. Evinde sayısı her geçen gün artan okunmamış kitaplar sürekli egosunu taciz etmeye devam edecektir. 
    Taleb, satın alıp da henüz okunmamış kitaplara, ‘antilibrary(anti-kütüphane)’ diyor.
    Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinde bunu gündeme getiren Sacramentolu kitapçı Kevin Mims ise, bu ‘antilibrary’ isimlendirmesine bir şerh düşüyor. Mims, ‘kütüphane’nin zaten, uzun süredir okunmadan o rafları işgal eden kitapları da içerdiğini kaydediyor. Ona göre bu konudaki en iyi isimlendirme Japonların, internet ve sosyal medya sayesinde artık küresel bir terime dönüşmüş ‘tsundoku’ sözcüğü... Japonların, satın alıp da okumadıkları kitapların oluşturduğu kitap yığınına taktıkları isim bu. ‘Doku’, okuma fiilinden geliyor. ‘tsun’ ise bir şeyin birikmesi anlamına gelen ‘tsumo’dan geliyor. Bu anlamda ilk kez Mori Senzo’nun 1879 yılındaki bir yazısında, sürekli kitap alıp hiçbirini okumayan bir öğretmeni hicvederken 'tsundoku sensei' nitelemesini kullanmasıyla literatüre girmiş. 
    Taleb’i bu konuda ezber bozan düşünceye iten şey ise usta İtalyan yazar Umberto Eco’nun 30 bin kitaplık muhteşem kişisel kütüphanesi olmuş. Eco’nun, bu kitapların hepsini okumuş olması olası mıydı?
    Elbette ki hayır.
    Ama bu kadar çok okunmamış kitap ona sürekli bilmediği ne çok şey olduğunu hatırlatarak, Eco’nun entelektüel açlığını ve merakını hep zinde tuttular. Taleb'e göre kütüphanemizdeki okunmamış kitapların bizim üzerimizde de benzeri bir etkiye sahip olması çok mümkün. Tabii ki eğer kişisel kütüphanemizi, egomuzu şişiren bir vitrin değil de bir öğrenme araştırma merkezi olarak görüyorsak…
    Kitap ve sanat eseri olan bir ortamda bulunmak bile, insandaki merakı, öğrenme isteğini ve yaratıcı yeteneği kamçılar. Örneğin, Ray Brudbery, ABD’de, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin kitapları yaktığı bir kara ütopyayı tasvir ettiği 1953 tarihli Fahrenheit 451romanını, California Üniversitesi kütüphanesinin bodrum katında kiraladığı masada 9 günde yazar. 2006 yılında bir okuruna verdiği yanıtta, ‘’25 bin sözcükten oluşan bir romanı bu kadar çabuk nasıl yazabildim? Kütüphanede yazmam sayesinde… Bütün arkadaşlarım, bütün sevdiklerim, daha yaratıcı olmam için bana raflardan haykırıyor, bağırıyor, feryat ediyorlardı. Yüzlerce kitabın gözleri önünde, kitap yakmaktan bahseden bir kitabı yazmanın nasıl heyecan verici bir iş olduğunu tahmin edersiniz diye düşünüyorum…’’ diye anlatacaktı etrafındaki kitapların etkisini… 
    Kişisel kütüphane açık ki, sadece okunmuş kitaplardan oluştuğunda gücünün önemli bir kısmını yitiriyor. Kütüphanemiz, okunmuşların yarı sıra, hiç okunmamışlar, yarı okunmuşlar ve henüz satın alınmamış kitapların konulacağı boş raflarıyla bir bütündür.
    ‘’Yani okuyamayacağınız kadar çok fazla kitap aldığınız veya üç ömür süresinde bile bitiremeyeceğiniz bir okuma listesine sahip olduğunuz için kendinizi hırpalamayı bırakın’’ diyor Stillman yazısında ve ekliyor:
    ‘’Evinizdeki okunmamış bütün kitaplar hiç şüphesiz cahili olduğunuz şeylerin somut bir göstergesi. Ancak ne kadar cahil olduğunuzu bilmeniz bile, sizi insanlığın çok büyük çoğunluğunun önüne geçirmeye yeter…’’
  • “Okuması mümkün olmadığında bile, edinilmiş kitapların varlığının, bir kişiye okuyabileceğinden çok fazla kitap aldıran bir keyif üretmesi, ruhun sonsuzluk arayışından başka bir şey değil. Kitapları okumasak bile el üstünde tutarız. Çünkü sadece varlıkları bile konfor verir, içlerindekine erişim kolaylığı bir tatmin yaşatır.’’  

    - A. Edward Newton -

    Kitap okumak bir yönüyle, aslında, bağlama çalmak, resim yapmak gibi bir sanattır. İyi bir kitap okuru olmak iyi bir bağlama ustası olmak gibidir ve tıpkı diğer sanatlar gibi emek ister. Yani kişi kitap okuma isteği telkin edilerek iyi bir kitap okuru olmaz. Önce istek gelmez, önce emek gelir. Kitap okumaya zaman ayırdıkça ve okudukça bu isteği gelişir ve rafine hale gelir. Bu da ancak kitabı bol ortamlarda mümkün olur.

    Bununla beraber satın alıp da henüz okumadığı kitapların her geçen gün artarak birikmesi de, neredeyse her iyi okurun günün birinde yüzleşeceği bir sorundur. Çok sayıda okunmamış kitap, birçok iyi kitap okurunun ortak psikolojik yüküdür. Üstelik, ceplerinde biraz parayla bir kitapçıya her girdiklerinde veya kartlarında parayla bir online kitap sitesine her girdiklerinde bu yükü daha da artıracak yeni kitaplar almaktan da kendilerini alamazlar.

    Kütüphanemizde henüz okumadığınız kitap sayısının okuduklarımızdan fazla olması, dahası, henüz okunmamış kitaplarımız varken yeni kitaplar satın almak, yakın zamana kadar suçluluk hissi veren olumsuz bir davranış gibi geliyordu.

    Bu yaygın kanı, Lübnan kökenli Amerikalı yazar ve ekonomist Nassim Nicholas Taleb’in 2007’de yayınlandıktan sonra ABD’de kısa sürede en çok satanlar arasına giren ‘‘Siyah Kuğu; Hiç Akla Gelmeyenin Etkisi’(The Black Swan)’ kitabının yol açtığı tartışmayla bir ölçüde değişti.

    Taleb kitabında, insanların bildikleri şeylere, bilmedikleri veya farkında olmadıkları şeylerden çok daha fazla değer atfetseler de günün sonunda gelişmeleri şekillendirenin ikinciler olduğunu savunuyor. Gerek ekonomi, gerek toplumsal yaşam, gerekse de kişisel gelişimimiz üzerinde, aklımıza pek gelmeyen, hiç olasılık vermediğimiz veya öngörmediğimiz bir çok faktörün de, dikkate aldığımız, farkında olduğumuz, planladığımız faktörler kadar ve çoğu zaman onlardan da fazla etkili olduğuna dikkatimizi çekiyor. 

    Taleb’in ‘Siyah Kuğu’sunda, ‘çok kitap sahibi’ olmanın üzerimizde fark etmediğimiz etkisine dikkat çektiği bölümü, önce blogger Maria Popova’nın 2015 yılındaki bir blog paylaşımı ile ve sonra da Jessica Stillman’ın 2017 sonunda Inc.com’da söz konusu blogdan hareket eden yazısı ile bu tartışmanın merkezine yerleşti. 

    Taleb, kütüphanemizde, masamızda, yatağımızın başucunda durup da okumadığımız kitapların da neredeyse okuduğumuz kitaplar kadar üzerimizde etkisi olduğunu savunuyor.

    Okunmamış kitaplar, bilmediğimiz bilgilerin ve bazı konularda yanlış düşündüğümüzü bir gün gösterecek bilgilerin güçlü bir hatırlatıcısı olarak egomuzun balonlaşmasını engeller. 

    Bu anlamda, kişisel kütüphanemiz, zihinsel dünyamızın da sembolik bir göstergesi aslında. Kütüphanesini genişletmeyi bırakan kişi de öğrenmesi gereken her şeyi öğrendiği yanılgısına kolayca düşeceği bir noktaya ulaşır. Bilmedikleri şeylerin de artık onda bir eksikliğe neden olmayacağını düşünür. Entelektüel gelişme hevesini yitirir. Egosunun ‘her şeyi biliyorum’ çukuruna düşmesi artık işten bile değildir.

    Buna karşılık kütüphanesini sürekli genişleten kişi ise, daha öğreneceği çok şey olduğu duygusunu güçlü şekilde yaşamaya devam eder. Merakının yanı sıra yeni sesler ve yeni fikirlere açıklığını yitirmez. Evinde sayısı her geçen gün artan okunmamış kitaplar sürekli egosunu taciz etmeye devam edecektir. 

    Taleb, satın alıp da henüz okunmamış kitaplara, ‘antilibrary(anti-kütüphane)’ diyor.

    Geçtiğimiz günlerde New York Times gazetesinde bunu gündeme getiren Sacramentolu kitapçı Kevin Mims ise, bu ‘antilibrary’ isimlendirmesine bir şerh düşüyor. Mims, ‘kütüphane’nin zaten, uzun süredir okunmadan o rafları işgal eden kitapları da içerdiğini kaydediyor. Ona göre bu konudaki en iyi isimlendirme Japonların, internet ve sosyal medya sayesinde artık küresel bir terime dönüşmüş ‘tsundoku’ sözcüğü... Japonların, satın alıp da okumadıkları kitapların oluşturduğu kitap yığınına taktıkları isim bu. ‘Doku’, okuma fiilinden geliyor. ‘tsun’ ise bir şeyin birikmesi anlamına gelen ‘tsumo’dan geliyor. Bu anlamda ilk kez Mori Senzo’nun 1879 yılındaki bir yazısında, sürekli kitap alıp hiçbirini okumayan bir öğretmeni hicvederken 'tsundoku sensei' nitelemesini kullanmasıyla literatüre girmiş. 

    Taleb’i bu konuda ezber bozan düşünceye iten şey ise usta İtalyan yazar Umberto Eco’nun 30 bin kitaplık muhteşem kişisel kütüphanesi olmuş. Eco’nun, bu kitapların hepsini okumuş olması olası mıydı?

    Elbette ki hayır.

    Ama bu kadar çok okunmamış kitap ona sürekli bilmediği ne çok şey olduğunu hatırlatarak, Eco’nun entelektüel açlığını ve merakını hep zinde tuttular. Taleb'e göre kütüphanemizdeki okunmamış kitapların bizim üzerimizde de benzeri bir etkiye sahip olması çok mümkün. Tabii ki eğer kişisel kütüphanemizi, egomuzu şişiren bir vitrin değil de bir öğrenme araştırma merkezi olarak görüyorsak…

    Kitap ve sanat eseri olan bir ortamda bulunmak bile, insandaki merakı, öğrenme isteğini ve yaratıcı yeteneği kamçılar. Örneğin, Ray Brudbery, ABD’de, kitapların yasaklandığı ve itfaiyecilerin kitapları yaktığı bir kara ütopyayı tasvir ettiği 1953 tarihli Fahrenheit 451romanını, California Üniversitesi kütüphanesinin bodrum katında kiraladığı masada 9 günde yazar. 2006 yılında bir okuruna verdiği yanıtta, ‘’25 bin sözcükten oluşan bir romanı bu kadar çabuk nasıl yazabildim? Kütüphanede yazmam sayesinde… Bütün arkadaşlarım, bütün sevdiklerim, daha yaratıcı olmam için bana raflardan haykırıyor, bağırıyor, feryat ediyorlardı. Yüzlerce kitabın gözleri önünde, kitap yakmaktan bahseden bir kitabı yazmanın nasıl heyecan verici bir iş olduğunu tahmin edersiniz diye düşünüyorum…’’ diye anlatacaktı etrafındaki kitapların etkisini… 

    Kişisel kütüphane açık ki, sadece okunmuş kitaplardan oluştuğunda gücünün önemli bir kısmını yitiriyor. Kütüphanemiz, okunmuşların yarı sıra, hiç okunmamışlar, yarı okunmuşlar ve henüz satın alınmamış kitapların konulacağı boş raflarıyla bir bütündür.

    ‘’Yani okuyamayacağınız kadar çok fazla kitap aldığınız veya üç ömür süresinde bile bitiremeyeceğiniz bir okuma listesine sahip olduğunuz için kendinizi hırpalamayı bırakın’’ diyor Stillman yazısında ve ekliyor:

    ‘’Evinizdeki okunmamış bütün kitaplar hiç şüphesiz cahili olduğunuz şeylerin somut bir göstergesi. Ancak ne kadar cahil olduğunuzu bilmeniz bile, sizi insanlığın çok büyük çoğunluğunun önüne geçirmeye yeter…’’


    http://m.t24.com.tr/yazarlar/cemal-tuncdemir/
  • Bilincin var olabilmesi için öğrenme ve geri çağırma mekanizmaları şarttır. Nörobilim henüz bu bilgiyi geri çağırma mekanizmalarını çözememiştir. Bilginin geri çağrılma işlemi oksijen ve glikozun olmadığı ortamlarda imkânsızlaşır, hatta by-pass ameliyatlarında beyne çok az süre kan gidemediği için insanlarda ciddi hafıza kaybı veya kişilik, karakter değişimi bile görülebilir. Kişilik ve karekter, beynin nöronal ağı ile biyokimyasal olayların ve nörokimyasal dinamizmin bir sonucudur. Bu nedenle kimyasal yöntemlerle beynin bu fonksiyonları, kişilik ve karakter çok kolay değiştirilebilir. FBH (Farklı Bilinç Halleri) sırasında olağan program bozulacağı veya yeni programlar geliştirilebileceği için kişilik, davranış ve öğrenme de çok kolay etkilenir hale gelir.
    Ümit Sayın
    Sayfa 51 - Tantra Akademi
  • Bir tür ne kadar az sayıda güdüye sahipse o kadar çok davranış geliştirecektir; bu olgu, insanın belirleyici özelliği olan korkunç öğrenme yetisiyle birleşince başka hiçbir türde benzeri görülmeyen bir öğrenilmiş davranışlar çeşitliliği ve zenginliği sonucunu doğurmuştur.
    -Ralph Linton
  • Her gezegen muhatap olduğu burca ve elemente göre davranış gösterir.Gezegenler bulundukları burca ve burcun elementine göre farklı yaşlara bürünürler ve o yaş dönemine göre hareket ederler.Şimdi bu konuda mantık,eğitim-öğretim,zeka ve bilgi gezegeni olan,ayrıca beynin kontrolünü tamamen elinde tutan Merkürün durumunu inceleyelim.Bir doğum haritasında Merkür İkizler,Terazi ve Kova burçlarında yani hava burçlarından birinde konumlanmış diyelim.Merkür hava burçlarında 'çocuk' durumundadır.Merkür hava burçlarında konumlandığında kişi de muhteşem bir öğrenme isteği,aynı çocuk gibi yeni öğrenilen şeylere şaşırma,tarif edilemez bir öğrenme heyecanı ve birden fazla konuyla aynı anda ilgilenme durumu oluşur.Bu kişiler çok fazla konuşur ve çok kolay sinirlenirler,kolay tahrik edilebilirler.Sürekli başkalarını kendi fikirlerini kabul etmeye zorlarlar.Merkür Koç,Aslan ve Yay yani ateş burçlarında artık 'genç' halindedir,buralarda bir genç olarak çalışır.Bu konuma sahip kişilerde büyük bir bilgi birikimi görülür.Konuları çok kolay kavrarlar,anlayışları gelişmiştir.İlgilendikleri konularda uzman olurlar,sahip oldukları bilgiden dolayı gurur duyarlar. Agresiflerdir,çok kolay tartışmalara girebilirler(Aynı genç insanlar gibi).Eleştiriye katlanamazlar,oldukça tutkululardır. Merkür, Boğa,Başak ve Oğlak burçlarında yani toprak burçlarında artık bir 'yetişkin' olmuştur,burada bir yetişkin gibi hareket eder.Bu konuma sahip kişinin düşünceleri dengelidir ve kişi ne istediğini bilir.Kişinin düşünceleri,kararları dış etkilerden etkilenmez, düşünceleri değişken değildir,kararlıdır.Tavsiyeleri tutarlıdır,konuşmaları mantıklıdır.Bilgiyle övünmez,sahip olduğu bilgiyi kötüye kullanmaz.Merkür,Yengeç,Akrep,Balık yani su burçlarında artık bir 'yaşlıdır',bu burçlarda yaşlılığa erişir.Merkür için bu burçlarda bulunmak iyi değildir,kişi beyin gücünü yanlış işler için kullanır.Yaptıkları işlerde,aldıkları kararlarda prensipleri ve ahlakı gözetmezler.Çevrelerini çok fazla eleştirirler ve herşeyde hata ararlar.Sahip oldukları bilgiyi kötü işler için kullanırlar.Gezegenler nasıl çalışacaklarını burca ve sahip oldukları elemente göre belirlerler.
  • Bu gezegen üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye yatkınlık, liderlere baş eğme ve yabancılara düşmanca davranış gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. Fakat aynı zamanda başkalarına karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zekâ ve yeteneklerimize bir şeyler katma eğilimlerine de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı sürdürmeye yarayan etkenler... Yapımızdaki bu eğilimlerin hangileri üstün gelecek bilmiyoruz...
  • BÜTÜN EBEVEYNLERİN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI DİLEĞİYLE

    ÖDÜL
    İç motivasyonu öldürür, öğrenmeyi ve değer öğretimini engeller, gelişimi durdurur, ilişkileri bozar, performansı düşürür ve mutsuzluğa yol açar.

    KOLAYI SEÇTİĞİMİZ İÇİN ÖDÜL VERİYORUZ
    - Çünkü kolayı seçiyoruz. Ödevini yapmayan çocuk neden yapmaz? İç motivasyonu oluşmamıştır. Öğrenmenin keyfini almamıştır. İç motivasyon oluşturmak zaman alır. Aileler bu zamanı vermek istemez ya da nasıl iç motivasyon oluşturur bilmez. Dahası kontrolcü aileler, çocuklarını kontrol etmek için ödülü kullanır. Çocuk, kendi kontrollerinin altından çıksın istemez. Çocuk, birey olursa, aileyi terk edecek zannederler ve çocuğu ödül, övgü gibi kontrol mekanizmalarıyla elleri altında tutarlar. Ödül, çocuğun değil ailenin ihtiyacını karşılar…
    Merhabalar, bu kitap üstüne yazılacak anlatılacak o kadar güzel konular var ki elimden geldiğince konulara değineceğim.
    Eğitim bilimci #özgürbolat #beniödüllecezalandırma güzel bir çalışması ve konu, çocuklarımız ve onları nasıl yetiştirdiğimiz. Bir anne ve eğitimci olarak kendimizi güncelleme konusunda inanılmaz derecede yardımcı olan bir kitap. Gerçi kitabı okudukça daimi olarak bilinçsizce ortaya koyduğumuz davranışlarımızı sorgulama imkanı vermekte. Zararın neresinden dönülse kar diyip konumuza döneyim.
    Bu kitap önemsediğimiz ve hayatta eğitimci, rehber yönümüz olduğu vakit bir başucu kitabı olarak kalacak.
    Bir tabu yıkıcı ve devrimci olduğuna inanıyorum. Eğitim hayatımız boyunca özellikle "Davranışçı Ekol" bize davranışların ödülle pekiştirileceğini söyledi. Hala bile üniversitelerde ders olarak okutulmakta ve ÖSYM yaptığı KPSS eğitim bilimlerinde sormakta. Gel de ayıkla şimdi pirincin taşını. Burada ciddi bir sorgulama fikrine kapılıyorsunuz. Bu tamamen göreceli bir kavram, diğer meslektaşlarım benimle aynı fikri paylaşmaya bilir.
    O, bizim eğitim ve çocuk yetiştirme anlayışımızı değiştirmeye çalışan devrimci...
    Bu kitap da 2 yıllık bir çalışmanın ürünü.
    70 yılda eğitim, psikoloji, sosyal psikoloji, antropoloji ve ekonomi alanlarında ödülle ilgili yapılmış bütün çalışmaları okumuş, ilginç sonuçlarla karşılaşmış ve bilimsel bulguları bizim anlayabileceğimiz gibi gerçek olaylarla örneklendirerek aktarmış… Dili de sade ve oldukça akıcı."Ödül, ertelenmiş ya da yerine getirilmemiş sevginin vekili,

    Mantık çok basit. Gerçek sevgide, koşul var mı? Yok… Peki ödülde? Var… O zaman ödül, bir yapay sevgidir. Özgüven, çok önemli. Özgüven, “Ben sadece ben olduğum için değerliyim” duygusunu içselleştirebilmek. Ama ödül bunu engelliyor. “Sen bu işi yapınca, ben sana ödül veririm!” demek, “Ben seni ancak o zaman severim!” demek…

    KARNE HEDİYESİ ÇOK TEHLİKELİ
    Çok tehlikeli. Neden? Karne hediyesiyle çocuğa bir mesaj gidiyor: “Sınıf geçmek kendi içinde değerli değildir!” Çocuk, öğrenmek için değil, hediye için çalışmaya başlıyor. Okul, hiçbir dış motivasyon olmadan kendi içinde değerli olmalı. Karne hediyesi için çalışan çocuk ne yapar biliyor musun? Öğrenme ve gelişim olmasa da, bir şekilde yüksek not almanın derdine düşer. Kopya bile çeker. Oysa çocuk sadece öğrenmek için çalışmalıdır…
    -Bir anne dedi ki, “Çocuğum sınıf geçince, tablet alacaktım. Almayayım mı?” Ben de seminerden çıkınca, “Gidin alın ve verin!” dedim. “Hediye zararlı değildir ama hediyeyi koşula bağlamak zararlıdır!”. Çocuğun ihtiyacı varsa, herhangi bir koşula bağlamadan zaten o bilgisayarı almalısınız. Asıl bencilce olan şudur: Çocuğun ihtiyacı olan bir şeyi hemen almamak ve bir koşula bağlayarak, onu ileride almayı vaat etmektir. Çocuğun daha büyük bir bilgisayarı ihtiyacı varsa, sen de “Sınıf geçince alırım!” dersen, bu benciliktir. Tabii bu arada çocuklar kendi harçlıklarını biriktirerek istediklerini almalıdır. Emek vermeyi öğrenmelidir…

    ÖDÜL SORUMLULUĞU ÖLDÜRÜR
    -İşten geç çıkan anne, evdeki çocuğunu arıyor ve “Oğlum, yemekleri ısıtır mısın?” diyor. Çocuk da “Isıtırsam ne vereceksin?” diyor. Çocuk bunu neden söylüyor? Çünkü anne, onu ödülle iş yapmaya alıştırmış̧. Çocuk da, ödül olmayınca iş yapmıyor. Her çocuk ailenin bir üyesidir ve sorumlulukları vardır. Bu sorumluklarını hiçbir ödül olmadan yerine getirmelidir. Anne her iş için çocuğa ödül vererek aslında, “Evdeki işler, senin sorumluluğunda değildir” mesajı vermekte, başka bir deyişle çocuğuna sorumsuzluğu öğretmektedir.

    ÖDÜL YARATICILIĞI AZALTIYOR!
    -Ödülle kompozisyon yazan çocuklar daha uzun ve daha çok kelime kullanarak yazıyor ama daha az yaratıcı oluyor. Çünkü çocuk, ödüle ulaşmak için kısa ve mekanik yol seçiyor. Yaratıcılık mekaniklik değil, karmaşık düşünmeyi gerektirir. Dahası ödül olunca, çocuk odaklanır. Buna “bilişsel daralma” diyoruz. Ama yaratıcılık bilişsel daralma değil, bilişsel genişlik ister. Ödül, bilişsel daralma sağladığı için yaratıcılığı öldürüyor. Ressamların sipariş üzerine yaptığı resimler bile daha az yaratıcı çünkü sipariş de, ödül gibi kontrol ediyor. Dostoyevski bile arkadaşına, “Sipariş üzerine yazı yazmanın acısını hiç çektin mi?” diye sormuştur. Sipariş de bir kontroldür...

    ÖDÜL YEMEKTEN BİLE SOĞUTUR!
    -Bir gruba, “Kefir içerseniz, ödül vereceğiz” diyorlar. Diğer gruba, “Sadece deneyin!” diyorlar. Hangi grup daha çok içiyor? Tabii ki ödül alan grup! Çünkü kefir içmek çok mekanik bir iş. Çocuk, ödül için içiyor. Burada sorun yok. Ama iki hafta sonra çocuklara soruyorlar: “Kefiri sevdiniz mi?” Ödül alan grup çok sevmediğini söylüyor. Neden? Çünkü onu ödül için yaptı! “Bir iş, ödül için yapılıyorsa, o iş kendi içinde değerli değildir!” mesajı gider. Kısacası, ödülle insanlara iş yaptırabilirsiniz ama o işi sevdiremezsiniz! Çocuk ödülle bir yemeği yer ama onu sevmez…

    ÖDÜL AHLAKSIZLIĞI TETİKLER!
    Prim sistemiyle çalışan satıcı, parasını alamayacağını bilse de mal satıyor. Bazı hastanelerde doktoralara kotaya bağlı prim veriliyor. Doktorlar gereksiz ameliyat yapıyor. Ödül için, not için çalışan çocuklar kopya çekiyor. Söndürdüğü yangın başına para alan yurtdışındaki itfaiyeciler, yangın çıkma ihtimali olan yerleri görmezlikten geliyor. “Yangın çıksın ve prim alayım!” diye. Hatta bazıları yangın çıkartıyor. Yıldız sistemi olan anaokullarında çocuklar arkadaşlarının yıldızlarını çalıyor. İyileştirdiği hasta başına para alan hastaneler, ağır hastaları kabul etmiyor. Hatta Amerika’daki bu tür hastanelerin, Obama araştırılmasını istedi. Ekonomide “Kobra Etkisi” diye bir şey var. Geçmişte Hindistan’da, kobra sayısı artınca, azalsın diye İngiliz Hükümeti, kobra getirenlere para vermiş. Ama kobra sayısı artmış çünkü insanlar kobra çiftliği kurmuş! Ödül yüzünden etik dışı davranış gösteren, kendisini kötü de hissetmez! Çünkü ödülü kullanarak davranışlarını rasyanolize eder. “Ben bu kötü işi yaptım çünkü ödül vardı” der…

    ÖDÜL İLİŞKİLERİ BOZUYOR
    -Sınıfta yarışmalar yapılıyor ve ödül veriliyor. Bu durumda ne oluyor? Becerisi düşük olan çocukları kimse takımına almak istemiyor. İlişkiler bozuluyor. Yarışınca ödül kazanan kişiden diğer arkadaşları nefret ediyor. Şirkette ödül alan çalışana diğer arkadaşları gıcık gidiyor. Ödül için yarışan kişiler, diğer kişileri engel olarak görüyor. İnsanlar birbirini destek olarak görmeli, engel değil. İlişkiler bozluyor. Hatta rekabet ortamında vücutta testosteron oranı artıyor, oksitosin azalıyor. İlişkileri güçlendiren de oksitosin hormonu. Bundan dolayı bu hormona “sosyal tutkal” denir. Ödüllü ortamlarda oksitosin azalıyor…

    "Hedonist alışma"

    -Bazı şeylere çabuk alışırız, bazı şeylere alışmayız. Eşyalara, mallara ve objelere alışırız. Ama ilişkilere, yemeklere, dostluklara veya eğlenceye alışmayız. Bunlardan bıkmayız. İşte eşyalara hemen alışmamıza “hedonistik alışma” denir. Bunlardan çabuk bıkarız da. Ödül, bu gruba girer. Çocuğu tablet ile motive edersen, çocuk buna alışır. Seneye onu motive etmek için daha büyük bir şey alman gerekir. Anaokulunda çocuğa bir yıldız verirsen, çocuk bir yıldıza alışır. Sonra ona iki yıldız vermen gerekir. Bunun da sonu yoktur. Aynı bağımlılıklar gibi, sürekli dozu artırman gerekir. Ödül, kendi girdabını yaratır. Ödülle iş yaptırmaya başladığın an, geri dönüş olmayan tehlikeli bir yola girersin...