• Her gezegen muhatap olduğu burca ve elemente göre davranış gösterir.Gezegenler bulundukları burca ve burcun elementine göre farklı yaşlara bürünürler ve o yaş dönemine göre hareket ederler.Şimdi bu konuda mantık,eğitim-öğretim,zeka ve bilgi gezegeni olan,ayrıca beynin kontrolünü tamamen elinde tutan Merkürün durumunu inceleyelim.Bir doğum haritasında Merkür İkizler,Terazi ve Kova burçlarında yani hava burçlarından birinde konumlanmış diyelim.Merkür hava burçlarında 'çocuk' durumundadır.Merkür hava burçlarında konumlandığında kişi de muhteşem bir öğrenme isteği,aynı çocuk gibi yeni öğrenilen şeylere şaşırma,tarif edilemez bir öğrenme heyecanı ve birden fazla konuyla aynı anda ilgilenme durumu oluşur.Bu kişiler çok fazla konuşur ve çok kolay sinirlenirler,kolay tahrik edilebilirler.Sürekli başkalarını kendi fikirlerini kabul etmeye zorlarlar.Merkür Koç,Aslan ve Yay yani ateş burçlarında artık 'genç' halindedir,buralarda bir genç olarak çalışır.Bu konuma sahip kişilerde büyük bir bilgi birikimi görülür.Konuları çok kolay kavrarlar,anlayışları gelişmiştir.İlgilendikleri konularda uzman olurlar,sahip oldukları bilgiden dolayı gurur duyarlar. Agresiflerdir,çok kolay tartışmalara girebilirler(Aynı genç insanlar gibi).Eleştiriye katlanamazlar,oldukça tutkululardır. Merkür, Boğa,Başak ve Oğlak burçlarında yani toprak burçlarında artık bir 'yetişkin' olmuştur,burada bir yetişkin gibi hareket eder.Bu konuma sahip kişinin düşünceleri dengelidir ve kişi ne istediğini bilir.Kişinin düşünceleri,kararları dış etkilerden etkilenmez, düşünceleri değişken değildir,kararlıdır.Tavsiyeleri tutarlıdır,konuşmaları mantıklıdır.Bilgiyle övünmez,sahip olduğu bilgiyi kötüye kullanmaz.Merkür,Yengeç,Akrep,Balık yani su burçlarında artık bir 'yaşlıdır',bu burçlarda yaşlılığa erişir.Merkür için bu burçlarda bulunmak iyi değildir,kişi beyin gücünü yanlış işler için kullanır.Yaptıkları işlerde,aldıkları kararlarda prensipleri ve ahlakı gözetmezler.Çevrelerini çok fazla eleştirirler ve herşeyde hata ararlar.Sahip oldukları bilgiyi kötü işler için kullanırlar.Gezegenler nasıl çalışacaklarını burca ve sahip oldukları elemente göre belirlerler.
  • Bu gezegen üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye yatkınlık, liderlere baş eğme ve yabancılara düşmanca davranış gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. Fakat aynı zamanda başkalarına karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zekâ ve yeteneklerimize bir şeyler katma eğilimlerine de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı sürdürmeye yarayan etkenler... Yapımızdaki bu eğilimlerin hangileri üstün gelecek bilmiyoruz...
  • BÜTÜN EBEVEYNLERİN VE ÖĞRETMENLERİN OKUMASI DİLEĞİYLE

    ÖDÜL
    İç motivasyonu öldürür, öğrenmeyi ve değer öğretimini engeller, gelişimi durdurur, ilişkileri bozar, performansı düşürür ve mutsuzluğa yol açar.

    KOLAYI SEÇTİĞİMİZ İÇİN ÖDÜL VERİYORUZ
    - Çünkü kolayı seçiyoruz. Ödevini yapmayan çocuk neden yapmaz? İç motivasyonu oluşmamıştır. Öğrenmenin keyfini almamıştır. İç motivasyon oluşturmak zaman alır. Aileler bu zamanı vermek istemez ya da nasıl iç motivasyon oluşturur bilmez. Dahası kontrolcü aileler, çocuklarını kontrol etmek için ödülü kullanır. Çocuk, kendi kontrollerinin altından çıksın istemez. Çocuk, birey olursa, aileyi terk edecek zannederler ve çocuğu ödül, övgü gibi kontrol mekanizmalarıyla elleri altında tutarlar. Ödül, çocuğun değil ailenin ihtiyacını karşılar…
    Merhabalar, bu kitap üstüne yazılacak anlatılacak o kadar güzel konular var ki elimden geldiğince konulara değineceğim.
    Eğitim bilimci #özgürbolat #beniödüllecezalandırma güzel bir çalışması ve konu, çocuklarımız ve onları nasıl yetiştirdiğimiz. Bir anne ve eğitimci olarak kendimizi güncelleme konusunda inanılmaz derecede yardımcı olan bir kitap. Gerçi kitabı okudukça daimi olarak bilinçsizce ortaya koyduğumuz davranışlarımızı sorgulama imkanı vermekte. Zararın neresinden dönülse kar diyip konumuza döneyim.
    Bu kitap önemsediğimiz ve hayatta eğitimci, rehber yönümüz olduğu vakit bir başucu kitabı olarak kalacak.
    Bir tabu yıkıcı ve devrimci olduğuna inanıyorum. Eğitim hayatımız boyunca özellikle "Davranışçı Ekol" bize davranışların ödülle pekiştirileceğini söyledi. Hala bile üniversitelerde ders olarak okutulmakta ve ÖSYM yaptığı KPSS eğitim bilimlerinde sormakta. Gel de ayıkla şimdi pirincin taşını. Burada ciddi bir sorgulama fikrine kapılıyorsunuz. Bu tamamen göreceli bir kavram, diğer meslektaşlarım benimle aynı fikri paylaşmaya bilir.
    O, bizim eğitim ve çocuk yetiştirme anlayışımızı değiştirmeye çalışan devrimci...
    Bu kitap da 2 yıllık bir çalışmanın ürünü.
    70 yılda eğitim, psikoloji, sosyal psikoloji, antropoloji ve ekonomi alanlarında ödülle ilgili yapılmış bütün çalışmaları okumuş, ilginç sonuçlarla karşılaşmış ve bilimsel bulguları bizim anlayabileceğimiz gibi gerçek olaylarla örneklendirerek aktarmış… Dili de sade ve oldukça akıcı."Ödül, ertelenmiş ya da yerine getirilmemiş sevginin vekili,

    Mantık çok basit. Gerçek sevgide, koşul var mı? Yok… Peki ödülde? Var… O zaman ödül, bir yapay sevgidir. Özgüven, çok önemli. Özgüven, “Ben sadece ben olduğum için değerliyim” duygusunu içselleştirebilmek. Ama ödül bunu engelliyor. “Sen bu işi yapınca, ben sana ödül veririm!” demek, “Ben seni ancak o zaman severim!” demek…

    KARNE HEDİYESİ ÇOK TEHLİKELİ
    Çok tehlikeli. Neden? Karne hediyesiyle çocuğa bir mesaj gidiyor: “Sınıf geçmek kendi içinde değerli değildir!” Çocuk, öğrenmek için değil, hediye için çalışmaya başlıyor. Okul, hiçbir dış motivasyon olmadan kendi içinde değerli olmalı. Karne hediyesi için çalışan çocuk ne yapar biliyor musun? Öğrenme ve gelişim olmasa da, bir şekilde yüksek not almanın derdine düşer. Kopya bile çeker. Oysa çocuk sadece öğrenmek için çalışmalıdır…
    -Bir anne dedi ki, “Çocuğum sınıf geçince, tablet alacaktım. Almayayım mı?” Ben de seminerden çıkınca, “Gidin alın ve verin!” dedim. “Hediye zararlı değildir ama hediyeyi koşula bağlamak zararlıdır!”. Çocuğun ihtiyacı varsa, herhangi bir koşula bağlamadan zaten o bilgisayarı almalısınız. Asıl bencilce olan şudur: Çocuğun ihtiyacı olan bir şeyi hemen almamak ve bir koşula bağlayarak, onu ileride almayı vaat etmektir. Çocuğun daha büyük bir bilgisayarı ihtiyacı varsa, sen de “Sınıf geçince alırım!” dersen, bu benciliktir. Tabii bu arada çocuklar kendi harçlıklarını biriktirerek istediklerini almalıdır. Emek vermeyi öğrenmelidir…

    ÖDÜL SORUMLULUĞU ÖLDÜRÜR
    -İşten geç çıkan anne, evdeki çocuğunu arıyor ve “Oğlum, yemekleri ısıtır mısın?” diyor. Çocuk da “Isıtırsam ne vereceksin?” diyor. Çocuk bunu neden söylüyor? Çünkü anne, onu ödülle iş yapmaya alıştırmış̧. Çocuk da, ödül olmayınca iş yapmıyor. Her çocuk ailenin bir üyesidir ve sorumlulukları vardır. Bu sorumluklarını hiçbir ödül olmadan yerine getirmelidir. Anne her iş için çocuğa ödül vererek aslında, “Evdeki işler, senin sorumluluğunda değildir” mesajı vermekte, başka bir deyişle çocuğuna sorumsuzluğu öğretmektedir.

    ÖDÜL YARATICILIĞI AZALTIYOR!
    -Ödülle kompozisyon yazan çocuklar daha uzun ve daha çok kelime kullanarak yazıyor ama daha az yaratıcı oluyor. Çünkü çocuk, ödüle ulaşmak için kısa ve mekanik yol seçiyor. Yaratıcılık mekaniklik değil, karmaşık düşünmeyi gerektirir. Dahası ödül olunca, çocuk odaklanır. Buna “bilişsel daralma” diyoruz. Ama yaratıcılık bilişsel daralma değil, bilişsel genişlik ister. Ödül, bilişsel daralma sağladığı için yaratıcılığı öldürüyor. Ressamların sipariş üzerine yaptığı resimler bile daha az yaratıcı çünkü sipariş de, ödül gibi kontrol ediyor. Dostoyevski bile arkadaşına, “Sipariş üzerine yazı yazmanın acısını hiç çektin mi?” diye sormuştur. Sipariş de bir kontroldür...

    ÖDÜL YEMEKTEN BİLE SOĞUTUR!
    -Bir gruba, “Kefir içerseniz, ödül vereceğiz” diyorlar. Diğer gruba, “Sadece deneyin!” diyorlar. Hangi grup daha çok içiyor? Tabii ki ödül alan grup! Çünkü kefir içmek çok mekanik bir iş. Çocuk, ödül için içiyor. Burada sorun yok. Ama iki hafta sonra çocuklara soruyorlar: “Kefiri sevdiniz mi?” Ödül alan grup çok sevmediğini söylüyor. Neden? Çünkü onu ödül için yaptı! “Bir iş, ödül için yapılıyorsa, o iş kendi içinde değerli değildir!” mesajı gider. Kısacası, ödülle insanlara iş yaptırabilirsiniz ama o işi sevdiremezsiniz! Çocuk ödülle bir yemeği yer ama onu sevmez…

    ÖDÜL AHLAKSIZLIĞI TETİKLER!
    Prim sistemiyle çalışan satıcı, parasını alamayacağını bilse de mal satıyor. Bazı hastanelerde doktoralara kotaya bağlı prim veriliyor. Doktorlar gereksiz ameliyat yapıyor. Ödül için, not için çalışan çocuklar kopya çekiyor. Söndürdüğü yangın başına para alan yurtdışındaki itfaiyeciler, yangın çıkma ihtimali olan yerleri görmezlikten geliyor. “Yangın çıksın ve prim alayım!” diye. Hatta bazıları yangın çıkartıyor. Yıldız sistemi olan anaokullarında çocuklar arkadaşlarının yıldızlarını çalıyor. İyileştirdiği hasta başına para alan hastaneler, ağır hastaları kabul etmiyor. Hatta Amerika’daki bu tür hastanelerin, Obama araştırılmasını istedi. Ekonomide “Kobra Etkisi” diye bir şey var. Geçmişte Hindistan’da, kobra sayısı artınca, azalsın diye İngiliz Hükümeti, kobra getirenlere para vermiş. Ama kobra sayısı artmış çünkü insanlar kobra çiftliği kurmuş! Ödül yüzünden etik dışı davranış gösteren, kendisini kötü de hissetmez! Çünkü ödülü kullanarak davranışlarını rasyanolize eder. “Ben bu kötü işi yaptım çünkü ödül vardı” der…

    ÖDÜL İLİŞKİLERİ BOZUYOR
    -Sınıfta yarışmalar yapılıyor ve ödül veriliyor. Bu durumda ne oluyor? Becerisi düşük olan çocukları kimse takımına almak istemiyor. İlişkiler bozuluyor. Yarışınca ödül kazanan kişiden diğer arkadaşları nefret ediyor. Şirkette ödül alan çalışana diğer arkadaşları gıcık gidiyor. Ödül için yarışan kişiler, diğer kişileri engel olarak görüyor. İnsanlar birbirini destek olarak görmeli, engel değil. İlişkiler bozluyor. Hatta rekabet ortamında vücutta testosteron oranı artıyor, oksitosin azalıyor. İlişkileri güçlendiren de oksitosin hormonu. Bundan dolayı bu hormona “sosyal tutkal” denir. Ödüllü ortamlarda oksitosin azalıyor…

    "Hedonist alışma"

    -Bazı şeylere çabuk alışırız, bazı şeylere alışmayız. Eşyalara, mallara ve objelere alışırız. Ama ilişkilere, yemeklere, dostluklara veya eğlenceye alışmayız. Bunlardan bıkmayız. İşte eşyalara hemen alışmamıza “hedonistik alışma” denir. Bunlardan çabuk bıkarız da. Ödül, bu gruba girer. Çocuğu tablet ile motive edersen, çocuk buna alışır. Seneye onu motive etmek için daha büyük bir şey alman gerekir. Anaokulunda çocuğa bir yıldız verirsen, çocuk bir yıldıza alışır. Sonra ona iki yıldız vermen gerekir. Bunun da sonu yoktur. Aynı bağımlılıklar gibi, sürekli dozu artırman gerekir. Ödül, kendi girdabını yaratır. Ödülle iş yaptırmaya başladığın an, geri dönüş olmayan tehlikeli bir yola girersin...
  • Carl Sagan'ın tüm insanlığa mesajı şu :
    KOZMOS UN KEŞFİ, KENDİ KENDİMİZİ KEŞİF YOLCULUĞUDUR...
    «Biz hem gökyüzünün, hem yeryüzünün çocuklarıyız. Bu gezegen üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye yatkınlık, liderlere baş eğme ve yabancılara düşmanca davranış gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. Fakat aynı zamanda başkalarına karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zekâ ve yeteneklerimize bir şeyler katma eğilimlerine de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı sürdürmeye yarayan etkenler... Yapımızdaki bu eğilimlerin hangileri üstün gelecek bilmiyoruz...
    Bizi Kozmos'un enginliklerinde kaçınamayacağımız bir hedef beklemekte. Dünya dışı akıllı varlıkların bulunduğuna ilişkin henüz açık belirtiler yok. Bu, bizimkine benzer uygarlıklar acaba hiç durmamacasına kendi kendilerini yok mu ediyorlar, diye bir soru getiriyor aklımıza. Yerküremize uzaydan baktığımızda, ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz. Uzaydan gezegenimizin incecik mavi bir hilâl, sonra da yıldızlar kenti arasında bir ışık noktası olarak göründüğünü izleyince; etnik, dinsel ya da ulusal şovenist davranışların sürdürülmesi akıl almaz bir duruma dönüşüyor...
    Hayatın hiçbir zaman başlama olanağı bulunmadığı dünyalar var. Kozmik felaketlerin yakıp yıktığı dünyalar da var. Biz talihliyiz, hayattayız, güçlüyüz. Uygarlığımızın ve türümüzün refahı elimizde olan bir şey. Eğer yerküre adına bizler söz sahibi değilsek kim olabilir? Varlığımızı sürdürmede karar veren bizler olamazsak kim olabilir?..» »
  • CARL SAGAN’ın :

    TÜM İNSANLIĞA MESAJI..!

    “Biz hem gökyüzünün, hem yeryüzünün çocuklarıyız. Bu gezegen üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye yatkınlık, liderlere baş eğme ve yabancılara düşmanca davranış gibi kalıtsal eğilimler yer alı­yor. Fakat aynı zamanda başkalarına karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme ve giderek zekâ ve yeteneklerimize bir şeyler katma eğilimlerine de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve re­fahımızı sürdürmeye yarayan etkenler.. Yapımızdaki bu eğilimlerin han­gileri üstün gelecek bilmiyoruz..

    Bizi Kozmos’un enginliklerinde kaçınamayacağımız bir hedef beklemekte. Dünya-dışı akıllı varlıkların bulunduğuna ilişkin henüz açık belir­tiler yok. Bu, bizimkine benzer uygarlıklar acaba hiç durmamacasına kendi kendilerini yok mu ediyorlar, diye bir soru getiriyor aklımıza. Yer­küremize uzaydan baktığımızda, ulusal sınır diye bir şey göremiyoruz. Uzaydan gezegenimizin incecik mavi bir hilal, sonra da yıldızlar kenti arasında bir ışık noktası olarak göründüğünü izleyince; etnik, dinsel ya da ulusal şovenist davranışların sürdürülmesi akıl almaz bir duruma dönüşü­yor..

    Hayatın hiçbir zaman başlama olanağı bulunmadığı dünyalar var. Kozmik felaketlerin yakıp yıktığı dünyalar da var. Biz talihliyiz, hayatta­yız, güçlüyüz. Uygarlığımızın ve türümüzün refahı elimizde olan bir şey. Eğer yerküre adına bizler söz sahibi değilsek kim olabilir? Varlığımızı sürdürmede karar veren bizler olamazsak kim olabilir?..”
  • Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
    özelliklerinin farkına varmıştım:

    Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

    Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

    Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

    'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '

    'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

    Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
    Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

    Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

    O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın'duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.

    Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

    'Nasıl yani?' dedim.

    'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.

    Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'

    Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki
    pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

    Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle
    konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

    Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten
    sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.

    Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
    davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
    'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.

    Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.

    Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

    O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

    Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

    Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.

    Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

    'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

    'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

    Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce
    kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.

    Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

    Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne
    yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

    Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

    Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
    mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

    Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
  • “Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın.”
    Bu konu gerçekten topluma anlatılması gereken önemli bir konu, toplumumuzun kanayan bir yarasıdır.
    Bu kitabı görünce aklıma Münir Özkul’un kızının cümlesi geldi:
    ‘Babam Yaşar Usta ya da Mahmut hoca değildi’
    Böyle bir karekteri oynamak, böyle bir karekteri yaşamaktan daha kolaydır.
    Buraya da bu konuyla alakalı kendi yazımı paylaşıyorum.

    John Broadus Watson

    ABD’li bir psikolog.29 Yaşında profesörlük ünvanını almıştır.Kendisi Davranış Bilimleri camiası tarafından ‘Davranışçı kuramlarının öncüsü’ kabul edilir. Özellikle de davranışçı öğrenme kuramlarından ‘Bitişiklik Kuramı’ üzerine çalışmalar yapmıştır. Davranış ve insan hakkında sayısız , çalışmalar, deneyler yapmıştır.Bu alanda birçok kitap ve makale yazmıştır. Deneylerinin aşırıya kaçması ve çocuklar üzerinde illegal deneyler yapması üzerine meslekten atılmıştır. Daha sonra ‘Reklamcılık’ sektörüne yönelmiş ve çok zengin olmuştur. Hatta reklamda ve filmde kullanılan 25. Kare tekniğini ilk kullanan kişi olarak bilinir.

    Watson çocuğu ‘boş bir levha’ olarak görüyordu. Çocukların karekterine bakılmaksızın, davranışçı ilkeler kullanılarak ressamdan doktorluğa kadar her alanda uzmanlaştırılabileceğini iddia ediyordu.

    Kendisinin çok bilinen bir sözü:
    ‘’Bana eğitmem ve büyütmem için sağlıklı, iyi yapılanmış bir düzine çocuk verin.Atalarının mesleği ve ırkı ne olursa olsun ben onların yeteneklerine, eğilimlerine, meziyetlerine, yatkınlıklarına aldırmaksızın, onlardan size, kendi seçimime göre doktor, avukat hatta dilenci ve hırsız yapayım.’’
    Watsonun iki çocuğu olmuştur. Watsonun çocukları babalarını ‘Çok soğuk, sevgisini göstermeyen biri olarak’ tanımlamıştır. Ve iki çocuğu da genç yaşta intihar etmiştir.

    Bu şahsiyet hakkında konuşulacak çok şey var.Ama uzatmayayım.
    Bugün sosyal medyada bir çok ‘genç annelere tavsiyeler’ ‘genç çiftlere tavsiyeler’ ‘çocuk yetiştirme’ gibi konularda hiçbir vasfı bulunmayan ama kendisini bu alanın öncüsü gibi görüp, ironik bir şekilde ‘yazar’ vasfına sahip şahsiyetler türemiştir.

    John B. Watson örneğinde görüldüğü üzere bu alanda kendinizi ne kadar geliştirmiş olsanız da , ne kadar çalışma-deney yapmış olsanız da, ne kadar akademik kariyer yapmış olsanız da teorik bilgiler pratiğe hiçbir zaman tam olarak yansımaz. Çocuk yetiştirmek , anne- baba olmak sizin kitaba aktarabileceğiniz, kitaplardan öğrenebileceğiniz bir şey değildir.

    Bahsi geçen vasıfsız sosyal medya fenomenlerinin Watson’la tek ortak yanları ‘Reklamcılık’ üzerinden para kazanmalarıdır.

    Dr. Özgür Baştuhan