• Kaliforniya'da Long Beach şehrindeki Eyalet Üniversitesi'nde öğretim üyesi olarak ders verirken, aynı sömestrde benim iki dersimi alan bir kız öğrencim dikkatimi çekmeye başlamıştı. Bu genç bayanın şu
    özelliklerinin farkına varmıştım:

    Her şeyden önce çok güzel bir kızdı; gözüm gayri ihtiyari ona gidiyordu. İkinci olarak çok iyi bir öğrenciydi; bütün sınav ve ödevlerde en yüksek notu o alıyordu. Ayrıca, çok hanımefendi, çok nezih bir kişiliği vardı. Bölümün bir pikniğinde kız öğrencimin nişanlısıyla tanıştım ve itiraf edeyim, ilk aklımdan geçen, 'Armudun iyisini ayılar yer' düşüncesi oldu. Yukarıda özelliklerini saydığım o güzel kızın bana tanıştırdığı erkek, yirmi yedi-yirmi sekiz yaşlarında, saçı biraz dökülmüş, şişman denecek kadar toplu, çirkin, kısa boylu biriydi.

    Bu kişiye parası için yüz vermiş olabileceğini düşündüm. Daha sonra öğrendim ki, bu genç adamın parasal gücü yok; başka bir üniversitenin psikolojik danışmanlık bölümünde doktora öğrencisi olarak okula devam ediyor ve ileride akademisyen olarak kariyer yapıp profesör olmak istiyor.

    Acaba benim güzel öğrencim bu adamda ne bulmuştu? Bir hafta sonra ders çıkışı koridorda öğrencimin yanına yaklaştım ve Sally adıyla anacağım öğrencimle aramızda şöyle bir konuşma geçti:

    'Sally, nişanlınla nasıl tanıştığınızı merak ediyorum? 'Bir kilise faaliyetinde aynı komitede çalıştık; o zaman tanıdım kendisini '

    'Nesi seni etkiledi; hangi özelliklerini sevdin?

    Sally, bir Amerikalı olarak bu soruyu hiç beklemiyordu. Amerikan kültüründe, bu tür sorular kişinin mahremiyetine tecavüz olarak kabul edildiğinden pek sorulmaz. Amerikan kültürüne göre ben o anda
    Sally'nin mahremiyetine 'burnumu sokuyordum.'

    Şaşkınlığı geçince çok içten, gözlerinin içi gülerek, 'O şahane bir insan; o benim kahramanım! Ben ondan çok şeyler öğrendim' dedi.

    O anda ilk hissettiğim şey kıskançlık duygusu oldu. Güzel bir kadının erkeğine, 'Sen benim kahramanımsın'duygusu içinde bakmasının erkeğe verilmiş en büyük hediye olduğunu hissettim ve anladım.

    Bu hediyeyi, hayatım boyunca hiç almadığımı biliyordum ve o kişiyi kıskandım.

    'Nasıl yani?' dedim.

    'Frank bir yetimhanede büyümüş. Yetim olmanın ne demek olduğunu bildiği için, üniversite öğrencisi olunca, yetimhaneden iki çocuğa ağabeylik yapma kararı almış. Haftada on saatini onlara ayırıyor; onlarla buluşup oynuyor, kitap okuyor, onları müzeye götürüyor.

    Onların iyi gelişmesi için elinden geleni yapıyor. Biri ameliyat oldu, hastanede yatıyor ve Frank şimdi akşamları hastanede kalıyor, geceleri ona bakıyor.'

    Yüzüme tokat yemiş gibi oldum. Utandım. Kendime kızdım. Ben güya en yüksek eğitim düzeyine gelmiş biriydim ve karşımdakini hala dış görünüşe göre yargılıyor ve onu 'ayı' olarak görüyordum. İçimdeki
    pislikten utandım. Bir süre sonra Sally'nin içinde yetiştiği aile ortamını merak etmeye başladım. Şöyle bir mantık yürüttüm: o adama baktığım zaman ben neden, 'Armudun iyisini ayılar yer' diye düşündüm? Çünkü ben, içinde yetiştiğim ortamda sık, sık bu benzetmeyi duyarak büyümüştüm. İçinde yetiştiğim ortam beni nasıl etkilemişse, Sally'nin içinde yetiştiği ortam da onu öyle etkilemiş olmalıydı.

    Birkaç hafta sonra Sally'e, ailesinin nerede oturduğunu sordum. Los Angeles'in üç yüz elli km kuzeyindeki bir kasabada oturuyorlarmış. Onun ailesiyle tanışmak istediğimi, bunu mümkün olup olamayacağını sordum. 'Kendilerine bir sorayım, eminim sizinle tanışmak isteyeceklerdir,' dedi ve iki gün sonra, 'Ailemle
    konuştum; sizinle tanışmaktan mutlu olacaklarını söylediler,' dedi. Dört-beş hafta sonra San Francisco'ya gidecektim, Sally'nin ailesinin yaşadığı kasaba yolumun üstündeydi, onlara uğrayabilir, onlarla tanıştıktan sonra yoluma devam edebilirdim.

    Bu planımı Sally'e söylediğimde Sally, 'O gün ben de aileme gidecektim; isterseniz beraber gidebiliriz,' dedi. Ailesine haber verdi. Onlar da sabah kahvaltısına gelmemizi söylemişler. Long Beach'ten
    sabahın altısında yola çıktık ve dokuz buçuk civarında Sally'nin ağabeyi Brian'ın evine vardık. Sally'nin babası George orada buluşmamızı uygun görmüş. Çok güleryüzlü bir aileydi.

    Brian'ın, en ufağı dört yaş civarında dört çocuğu vardı. Ziyaret ettiğim bu güler yüzlü sıcak ailede, iki olay gerçekten dikkatimi çekti. Bunlardan ilki, Sally'nin babası George'un torunlarıyla konuşurken onların göz hizalarına inmesiydi. Bunu o kadar doğal yapıyordu ki, artık farkına varılmadan yapılan bir
    davranış olduğu belliydi. Sally'ye, babasının torunlarıyla hep böyle mi konuştuğunu sordum. 'Evet' yanıtını alınca, kendisi çocukken de babasının, onunla göz hizasına inerek mi konuştuğunu sordum.
    'Evet, biz böyle biliyoruz. Ağabeyim Brian da çocuklarıyla böyle konuşur; ben de kendi çocuklarımla böyle konuşacağım.

    Biz böyle biliyoruz', dedi. Tüylerim diken diken oldu.

    Ben üniversite öğretim üyesiydim ve insan psikolojisi benim uzmanlık alanımdı ama üç çocuğumdan hiçbiriyle göz hizasına inerek konuştuğumu hatırlamıyordum. Kendime kızdım; sonra kendime kızmaktan da vazgeçtim, beni yetiştirenlere kızdım. Sonra onlara kızmaktan da vazgeçtim ve bütün nesilleri yetiştiren kültür ortamına kızdım. Daha sonra kimseye kızmayacağımı anlayarak, oradaki öğrenme fırsatından yararlanmaya karar verdim. Torunlarının önünde diz çökerek konuşan dede George'a 'Beyefendi, çocukların göz hizasına inerek konuşuyorsunuz!' dedim. Bana biraz şaşkınlıkla gülümseyerek, 'Tabii, onlar küçük insanlar!' yanıtını verdi. Öyle bir bakışı vardı ki, bu bakış sanki 'Bu kadar doğal bir şey ki, herhalde bunu herkes yapıyordur; sen yapmıyor musun?' diyordu.

    O bakışa karşı bütün yaptığım, mahcup bir gülümseme oldu.

    Bu güler yüzlü sıcak ailede dikkatimi çeken ikinci olay, Sally'nin ağabeyi Brian'ın davranışı oldu. Brian, Pasifik ülkeleriyle ticaret yapan, oldukça varlıklı biriydi. Evlerinin büyüklüğünden, yüzme havuzundan, çiftliklerinden, arabalarının türünden ailenin zenginliği belli oluyordu. Kahvaltıdan sonra saat on bir dolaylarında telefon çaldı ve Brian bir süre telefonla konuştu. Ofisten arıyorlarmış, Koreli bir işadamı Los Anegeles'ta imiş, kendisiyle görüşmek için helikopterle saat 14'te gelmek istiyormuş. Başka bir randevusu olduğunu söyleyerek bu teklifi reddetmiş olan Brian, bize durumu şöyle açıkladı: 'Dört çocuğum var ve her hafta biriyle dört saat baş başa geçiririm. Bugün dört yaşındaki kızım Mary'le randevum var. Çocuklar çok çabuk büyüyorlar, eğer dikkat etmezsen, bir bakıyorsun, büyümüşler ve onlarla beraber zaman geçirme olanağı kaybolmuş.

    Brian'ın yaşam vizyonunu sormadım, ama davranışından nelere öncelik verdiği belli oluyordu. Brian için çocukları şüphesiz en az işi kadar önemliydi. Brian'ın yaşamında bununla ilgili bir pişmanlık duygusu, bir 'keşke' olmayacak.

    Sally'e sordum: 'Baban seninle randevulaşır mıydı?'

    'Evet', dedi, 'yalnız benimle değil, her çocuğuyla sırasıyla baş başa zaman geçirirdi. Ve ilave etti, 'Biz böyle gördük, böyle biliyoruz. Benim çocuğumun da babası böyle yapacak!'. Gülümseyerek, 'Nereden biliyorsun?' diye sordum.

    'Biz Frank'le konuştuk' diye cevap verdi. Yine içim cız etti. Daha doğmadan çocuğun gelişme ortamıyla ilgili bir bilinç oluşmuştu.

    Kendi çocuklarıma içim yandı. Evlenmeden önceki bilincimi, kafamın karmaşıklığını, evlendiğim kıza ettiğim eziyetleri ve ondan da acısı, kendi yavrularıma çektirdiğim acıları düşündüm. Biraz daha düşününce
    kendimin de acı çektiğini anladım ve bu sefer kendi çocukluğuma içim yandı. Daha sonra babamın, anamın çocukluğuna içim yandı.

    Ve son durak olarak ülkemin tüm çocuklarına içim yandı.

    Yine kimseye kızamayacağımı anlayınca, 'bundan sonra ne yapabilirimle ilgili düşünmeye karar verdim. İşte değerli okurum; yazdığım kitaplar, verdiğim seminerler, hazırladığım televizyon programları, 'Ne
    yapabilirim?' sorusuna verdiğim yanıtların öğeleridir.

    Sally'nin içinde yetiştiği ortamı görmüş ve anlamış biri olarak onun davranışlarına şimdi daha iyi anlam verebiliyorum. Sally, içinde yetiştiği ailede, var oluşun beş boyutunu da doya, doya yaşayabilmişti. Çocuğun hizasına inerek onunla göz göze konuştuğunuz zaman çocuk, 'Sen varsın, sen doğalsın, sen değerlisin, sen güçlüsün ve sen sevilmeye layıksın', mesajı alır ve çocuğun CAN'ı beslenir.

    Çocuğuyla randevusuna sadık kalan baba, 'Seninle zaman geçirmek istiyorum, seni özledim', mesajını güçlü olarak verir. Çocuk bu mesajı zihinsel olarak değil, sezgisel olarak alır ve aldığı bu sezgisel
    mesajlar sayesinde çocuğun hamuru, 'Ben sevilmeye layık biriyim!' diye yoğrulur.

    Bir ana babanın çocuklarına verebileceği en büyük miras, var oluşun beş boyutunda beslenmiş ve buna inanmış güçlü bir CAN'dır.
  • “Çocuklar boyama kitabı değildir. Onları en sevdiğin renklere boyayamazsın.”
    Bu konu gerçekten topluma anlatılması gereken önemli bir konu, toplumumuzun kanayan bir yarasıdır.
    Bu kitabı görünce aklıma Münir Özkul’un kızının cümlesi geldi:
    ‘Babam Yaşar Usta ya da Mahmut hoca değildi’
    Böyle bir karekteri oynamak, böyle bir karekteri yaşamaktan daha kolaydır.
    Buraya da bu konuyla alakalı kendi yazımı paylaşıyorum.

    John Broadus Watson

    ABD’li bir psikolog.29 Yaşında profesörlük ünvanını almıştır.Kendisi Davranış Bilimleri camiası tarafından ‘Davranışçı kuramlarının öncüsü’ kabul edilir. Özellikle de davranışçı öğrenme kuramlarından ‘Bitişiklik Kuramı’ üzerine çalışmalar yapmıştır. Davranış ve insan hakkında sayısız , çalışmalar, deneyler yapmıştır.Bu alanda birçok kitap ve makale yazmıştır. Deneylerinin aşırıya kaçması ve çocuklar üzerinde illegal deneyler yapması üzerine meslekten atılmıştır. Daha sonra ‘Reklamcılık’ sektörüne yönelmiş ve çok zengin olmuştur. Hatta reklamda ve filmde kullanılan 25. Kare tekniğini ilk kullanan kişi olarak bilinir.

    Watson çocuğu ‘boş bir levha’ olarak görüyordu. Çocukların karekterine bakılmaksızın, davranışçı ilkeler kullanılarak ressamdan doktorluğa kadar her alanda uzmanlaştırılabileceğini iddia ediyordu.

    Kendisinin çok bilinen bir sözü:
    ‘’Bana eğitmem ve büyütmem için sağlıklı, iyi yapılanmış bir düzine çocuk verin.Atalarının mesleği ve ırkı ne olursa olsun ben onların yeteneklerine, eğilimlerine, meziyetlerine, yatkınlıklarına aldırmaksızın, onlardan size, kendi seçimime göre doktor, avukat hatta dilenci ve hırsız yapayım.’’
    Watsonun iki çocuğu olmuştur. Watsonun çocukları babalarını ‘Çok soğuk, sevgisini göstermeyen biri olarak’ tanımlamıştır. Ve iki çocuğu da genç yaşta intihar etmiştir.

    Bu şahsiyet hakkında konuşulacak çok şey var.Ama uzatmayayım.
    Bugün sosyal medyada bir çok ‘genç annelere tavsiyeler’ ‘genç çiftlere tavsiyeler’ ‘çocuk yetiştirme’ gibi konularda hiçbir vasfı bulunmayan ama kendisini bu alanın öncüsü gibi görüp, ironik bir şekilde ‘yazar’ vasfına sahip şahsiyetler türemiştir.

    John B. Watson örneğinde görüldüğü üzere bu alanda kendinizi ne kadar geliştirmiş olsanız da , ne kadar çalışma-deney yapmış olsanız da, ne kadar akademik kariyer yapmış olsanız da teorik bilgiler pratiğe hiçbir zaman tam olarak yansımaz. Çocuk yetiştirmek , anne- baba olmak sizin kitaba aktarabileceğiniz, kitaplardan öğrenebileceğiniz bir şey değildir.

    Bahsi geçen vasıfsız sosyal medya fenomenlerinin Watson’la tek ortak yanları ‘Reklamcılık’ üzerinden para kazanmalarıdır.

    Dr. Özgür Baştuhan
  • ABD’li bir psikolog.29 Yaşında profesörlük ünvanını almıştır.Kendisi Davranış Bilimleri camiası tarafından ‘Davranışçı kuramlarının öncüsü’ kabul edilir. Özellikle de davranışçı öğrenme kuramlarından ‘Bitişiklik Kuramı’ üzerine çalışmalar yapmıştır. Davranış ve insan hakkında sayısız , çalışmalar, deneyler yapmıştır.Bu alanda birçok kitap ve makale yazmıştır. Deneylerinin aşırıya kaçması ve çocuklar üzerinde illegal deneyler yapması üzerine meslekten atılmıştır. Daha sonra ‘Reklamcılık’ sektörüne yönelmiş ve çok zengin olmuştur. Hatta reklamda ve filmde kullanılan 25. Kare tekniğini ilk kullanan kişi olarak bilinir.

    Watson çocuğu ‘boş bir levha’ olarak görüyordu. Çocukların karekterine bakılmaksızın, davranışçı ilkeler kullanılarak ressamdan doktorluğa kadar her alanda uzmanlaştırılabileceğini iddia ediyordu.

    Kendisinin çok bilinen bir sözü:
    ‘’Bana eğitmem ve büyütmem için sağlıklı, iyi yapılanmış bir düzine çocuk verin.Atalarının mesleği ve ırkı ne olursa olsun ben onların yeteneklerine, eğilimlerine, meziyetlerine, yatkınlıklarına aldırmaksızın, onlardan size, kendi seçimime göre doktor, avukat hatta dilenci ve hırsız yapayım.’’
    Watsonun iki çocuğu olmuştur. Watsonun çocukları babalarını ‘Çok soğuk, sevgisini göstermeyen biri olarak’ tanımlamıştır. Ve iki çocuğu da genç yaşta intihar etmiştir.

    Bu şahsiyet hakkında konuşulacak çok şey var.Ama uzatmayayım.
    Bugün sosyal medyada bir çok ‘genç annelere tavsiyeler’ ‘genç çiftlere tavsiyeler’ ‘çocuk yetiştirme’ gibi konularda hiçbir vasfı bulunmayan ama kendisini bu alanın öncüsü gibi görüp, ironik bir şekilde ‘yazar’ vasfına sahip şahsiyetler türemiştir.

    John B. Watson örneğinde görüldüğü üzere bu alanda kendinizi ne kadar geliştirmiş olsanız da , ne kadar çalışma-deney yapmış olsanız da, ne kadar akademik kariyer yapmış olsanız da teorik bilgiler pratiğe hiçbir zaman tam olarak yansımaz. Çocuk yetiştirmek , anne- baba olmak sizin kitaba aktarabileceğiniz, kitaplardan öğrenebileceğiniz bir şey değildir.

    Bahsi geçen vasıfsız sosyal medya fenomenlerinin Watson’la tek ortak yanları ‘Reklamcılık’ üzerinden para kazanmalarıdır.

    Dr. Özgür Baştuhan
  • Bin aydan daha hayırlı olması özelliğiyle bir ömre bedel olan Kadir Gecesi, Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı gece olması vesilesiyle değer kazanmıştır. Mûcize bir kitap olan Kur’ân-ı Kerîm insanlara, dünyevî ve uhrevî saadet reçetelerini açık bir şekilde sunmuştur.

    Kadir Gecesini ihyâ konusunda hassasiyet gösterenler, bu geceyi kıymetli kılan Kur’ân-ı Kerîm’i öğrenme ve daimî olarak okuma konusunda da hassasiyet göstermelidirler. Kadir Gecesi, fazîletlerinin yanı sıra birtakım hikmetler sebebiyle gizlenmiştir. Kur’ân-ı Kerîm ise, her an okuyabileceğimiz ve müracaat edebileceğimiz şekilde yanı başımızda durmaktadır.

    Dolayısıyla, “Her geceyi Kadir bilmek” şeklindeki söz, son derece manalı bir södür. Kur’ân-ı Kerîm ile hemhâl olmak, onu öğrenip hayata tatbik etmek, müttakî bir kul olma yolunda gayret göstermek, kişinin her gecesini fazîlet ve mükâfatlarla süslenmiş gecelere dönüştürecektir.

    Asıl olan, Kadir Gecesini Ramazân-ı Şerîf’in tamamında aramak, imkânlar nispetinde ise bilhassa son on günlük dilimini i‘tikâfta geçirerek aramaktır. Bu geceleri ihyâ edenler, Kadir Gecesine de muvafık düşmüş olacaklardır. Kadir Gecesinin aramanın önemi ve alâmetleri hakkında malûmata buradan, gizlenmesindeki hikmetlere ise buradanulaşabilirsiniz…

    Kadir Gecesiyle ilgili rivâyetleri cem etmeye yönelik ictihadın bir neticesi olarak Ramazân-ı Şerîf ayının 27. gecesi her sene topyekûn ihyâ edilmektedir. Bu gece, Kadir Gecesinin mahiyetini anlama, gizli olması hasebiyle aramanın önemini kavrama; niyet, ilim, amel ve ihlâs mefhumları açısından değerini bilmeye vesile olacaktır. Bu geceyi, hayatının sonrası için yeni bir başlangıç ittihaz edenler, kazanan asıl kimseler olacaklardır. Kadir Gecesinin mâhiyet ve fazîleti hakkında malûmata buradan erişebilirsiniz…

    Kadir Gecesini Fazîleti

    Lügatte ‘hüküm’, ‘şeref’, ‘güç’, ve ‘yücelik’ anlamlarına gelen ‘Kadir’ kelimesi bu mânâların hepsini kapsayacak şekilde Kur’ân-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı mübârek geceye ad olmuştur. Kur’ân-ı Kerîm’de bu mübârek geceden müstakil bir sûre ile bahsedilmiştir:

    “Biz o (Kur’ân)ı Kadir gecesinde indirdik. Kadir gecesinin ne olduğunu sen nereden bileceksin? Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır. Melekler ve Rûh (Cebrâil veya Rûh adındaki melek) o gece Rablerinin izniyle, her iş için inerler. O gece, tanyeri ağarıncaya kadar süren bir selâmettir.”[1]

    Hadîs kaynaklarımızda Kadir Gecesinin fazîletiyle ilgili pek çok hadîs-i şerîf kayıtlı bulunmaktadır. Peygamber Efendimiz (Sallallâhu Aleyhi ve Sellem) şöyle buyurmuştur: “Her kim iman ederek ve mükâfatını sadece Allah Te’âlâ’dan bekleyerek Ramazân orucunu tutarsa, geçmiş günahları mağfiret olunur. Yine her kim de fazîletine îmân ederek ve mükâfatını sadece Allâh Te’âlâ’dan bekleyerek Kadir Gecesi’nde kalkarsa (namaz kılar, ibâdet ederse), geçmiş günahları mağfiret edilir.”[2] Kadir Gecesinin fazîletlerine dair hadîs-i şerîflere buradan ulaşabilirsiniz…

    Kadir Gecesinde Duâ ve Namaz

    Kadir Gecesinde bir kimse dilediği şekilde duâ edebileceği gibi, dilediği kadar nafile namaz kılabilecektir. Bununla beraber, Mevlâ Te‘âlâ’ya, bize nakledilmiş olan duâlarla ve muayyen ibâdetlerle yaklaşmaya çalışmak, daha sevimli bir davranış olacaktır. Nitekim Hazreti Âişe (Radıyallâhu Anhâ) vâlidemiz Kadir Gecesinde şu duâyı tavsiye etmiştir:

    “اَللَّهُمَّ اِنَّكَ عَفُـــوٌّ تُحِبُّ الْعَفْوَ فَاعْفُ عَنِّى”

    “Allah’ım, şüphesiz sen affedicisin, ikrâm sahibisin, affetmeyi seversin, beni affet.”[3]

    Kadir Gecesi yapılması tavsiye edilen duâlara ve kılınması tavsiye edilen namazlara dair malûmata buradan erişebilirsiniz…

    Kadir Gecesini İkame Etmenin Ölçüsü

    Kadir Gecesinin ikamesi, ibadet ve taatle bilhassa namazla mümkün olur. Bu geceyi ikame konusunda namazın önemine dikkat çeken ulemâ, en azının yatsı ve sabah namazlarını cemaatle edâ etmek olduğunu beyân etmişlerdir. Bazıları ise, yatsı ve sabah namazlarını cemaatle kılma üzerine, terâvih namazını da cemaatle kılmayı eklemişlerdir. Daha hassas olunması gerektiğini savunanlar, bütün bunlara ilâve olarak, gecenin sonunda teheccüd kılmanın öneminden bahsetmişlerdir. Mevlâ Te‘âlâ, yapmış olduğumuz ve yapacağımız ibâdetleri dergâh-ı izzetinde kabul eylesin. Âmîn.

    Dipnotlar

    [1] Kadir Sûresi: 1-5
    [2] Buhârî, Îmân 25, 27, 28, 35, Savm 6, Terâvih 1, Leyletü’l-kadr 1; Müslim, Müsâfirîn 173-176. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Ramazan 1; Tirmizî, Savm 1; Nesâî, Kıyâmü’l-leyl 3, Savm 39-40; İbnü Mâce, İkâmet 173, Sıyâm 2, 39
    [3] Tirmizî, Deavat, 12
  • «Biz hem gökyüzünün, hem yeryüzünün çocuklarıyız. Bu gezegen
    üzerindeki varlığımız süresince tehlikeli bir evrimsel yük sırtlamış
    bulunuyoruz. Bu yük torbasının içinde saldırıya ve töreye
    yatkınlık, liderlere baş eğme ve yabancılara düşmanca davranış
    gibi kalıtsal eğilimler yer alıyor. Fakat aynı zamanda başkalarına
    karşı şefkat, çocuklarımıza karşı sevgi, tarihten bir şeyler öğrenme
    ve giderek zekâ ve yeteneklerimize bir şeyler katma eğilimlerine
    de sahibiz; bunlar da hayatta kalmamıza ve refahımızı
    sürdürmeye yarayan etkenler... Yanımızdaki bu eğilimlerin
    hangileri üstün gelecek bilmiyoruz»..
  • 1828'de dünyaya gelen Tolstoy, toprak sahibi varlıklı bir aileden geliyordu. Bu nedenle hayatında maddi sıkıntı çekmedi.Tolstoy itiraflarım adlı kitabında hayatı anlamlandırma çabası içerisine giriyor.Tolstoy kendi hayatını,ölüm gerçeğini, intiharı, var oluşu, bilimleri,dini inançları sorguluyor,sorular yöneltiyor ve bu soruları cevaplandırmak isteğiyle devam ediyor. Belki her insanın bilinçaltında hissettiği fakat ifade edemediği ve cevapını merak ettiği sorular Tolstoy un soruları.
    Tolstoy'un bu kitabında bazı kısımlar daha çok dikkatimi çekti:
    Hristiyanlar arasında yaşadığını ve kendisinin de bir ortodoks hristiyan olduğunu bir tek kere düşünmeksizin yaşayıp gittiğini söyler.Kendisine daha çocuklukta öğretilen inanç öğretisi onda sanki hiç bozulmadan durmaktadır,oysa bu öğretiyi o çoktan kaybetmiştir.
    Bireyin ilk sosyalleşme alanı ailede başlar. Birey daha erken çocukluk dönemindeyken fiziksel ve bilişsel gelişim gösterir.Erken çocukluk, orta çocukluk, döneminde birey sosyal hayatta öğrendiği çoğu şeyi klasik koşullanma ile davranış haline getirmez. Albert Bandura'nın sosyo-bilişsel kuramına göre birey gözlem yoluyla da öğrenme gerçekleştirir.Skiner'a göre gözlem yoluyla öğrenmede birey modelin davranışını gözler gözlemlediği. davranışı taklit eder ve bu davranış birey için genellenir.
  • Biliyor musunuz, bizim meslekte asıl zor olan hastalar değil, onlara karşı nasıl davranmanız gerektiğini bilebiliyor, bu konuda bir yöntem geliştirebiliyorsunuz. Ayrıca bir hastanın şikâyetleri, soruları ya da sızlanmaları bizler için ateşleri ya da baş ağrıları olması kadar doğaldır. Onların sabırsızlıklarını baştan hesaba kattığımız için bunlara hazırlıklı oluyoruz; onları sakinleştirecek uyku ilaçlarımız, ağrıkesici tabletlerimiz yanında yalanlarımız ve özel rahatlatma yöntemlerimiz vardır. Bizim için yaşamı asıl zorlaştıran yakınlardır; onları hiç ilgilendirmediği halde hastayla doktoru arasına girip, sürekli ‘gerçeği’ öğrenme çabasında olan hasta yakınları. Hepsi yeryüzündeki tek hasta kendi hastalarıymış ve yalnızca onun tedavisiyle ilgilenilmesi gerekirmiş gibi bir davranış içindedirler.