• Bir eli tutmakla bir ruhu zincirlemek arasındaki
    İnce farkı öğrenirsin.
    Ve aşkın yaşlanmak
    Birlikte olmanın da güvende olmak
    Anlamına gelmediğini öğrenirsin.
    Ve öpücüklerin sözleşme
    Ve hediyelerin de vaad olmadığını öğrenmeye
    Başlarsın
    Ve yenilgileri
    Başın dik ve gözlerin açık karşılamaya başlarsın
    bir çocuğun üzüntüsüyle değil, bir yetişkinin
    zerafeti ile,
    ve herşeyi bugünü düşünerek yapmayı da öğrenirsin
    çünkü yarın ile ilgili herşey belirsizdir.
    Bir süre sonra güneş ışığının yakıcı olduğunu
    Öğrenirsin
    Eğer fazla maruz kalırsan
    Bu yüzden,
    Başka birisinin sana çiçek getirmesini beklemeden
    Kendi bahçeni yarat
    Ve kendi ruhunu kendin süsle.
    Ve göreceksin ki dayanıklısın…
    Ve kuvvetlisin,
    Ve değerlisin.

    Veronica A Shoffstall
  • Ama siz Gerçeği bilmek istemiyorsunuz, gerçeği sizin anladığınız şekil­de kabul etmek istiyorsunuz. İşte bu aydınlanmanızın önün­de en büyük engel. Gerçeği zaten bildiğinizi sanıyorsunuz.
    Zaten anladığınızı sanıyorsunuz. Kendi anlayışınıza uygun okuduğunuz, işittiğiniz, gördüğünüz her şeyi doğru kabul ediyor, uymayanı reddediyorsunuz ve buna öğrenmek di­yorsunuz. Buna öğrenmeye açık olmak diyorsunuz. Kendi gerçeğiniz dışında her şeye kapalı olduğunuz sürece öğren­meye açık olamazsınız.
  • 148 syf.
    ·8 günde·9/10
    Hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir yolculuktur. Aynı zamanda hayat, doğduğumuz gün başlayıp öldüğümüz gün sonlanan amansız bir arayıştır da. Kimileri bu yolculuk esnasında sürekli arar durur; kimileri ise hiçbir zaman aramaya tenezzül etmez. Kimileri yorulur yarı yolda bırakır; kimileri asla yorulmaz, yılmadan aramaya devam eder. Kimileri başkalarından duyduklarına kayıtsız şartsız inanır; kimileri ise inanmak için somut bir şeyler arar durur. Fakat hepimiz, nefes aldığımız o ilk saniyeden nefesimizin çıkacağı son saniyeye kadar amansız bir arayış içerisinde savrulur dururuz.

    Hermann Hesse bu romanında, Siddhartha isimli kahramanın arayış ve hayatı anlayış öyküsünü anlatıyor. Siddhartha'ya göre, huzura kavuşmak, ermek ya da kitaptaki tabiri ile Nirvana'ya ulaşmak için herkesin farklı bir yolu olmalıdır. Ancak herkes kendi yolundan giderse huzura erebilir. Daha önceki kişilerin yolundan gitmek, bilge kişilerden bir şeyler öğrenmeye çalışmak, ezbere metotlarla huzuru aramak doğru bir yöntem değildir. Siddhartha'nın felsefesine göre, “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir.”(Sayfa 99)

    Siddhartha'nın hedefi ise şudur: "Arınmış olmak; susamalardan arınmış, istemelerden arınmış, düşlerden, sevinçlerden, acılardan arınmış. Ölerek kendinden kurtulmak, ben olmaktan çıkmak, boşalmış bir yürekle dinginliğe kavuşmak, benliksiz düşünmelerle mucizelere kapıları açmak, işte buydu onun hedefi. Beden tümüyle saf dışı bırakılıp öldürüldü mü, gönüldeki tüm tutku ve dürtülerin sesleri kısıldı mı, işte o zaman gözlerini açacaktı en son şey, varlıktaki artık Ben olmayan öz, o büyük giz." (Sayfa 24)

    Peki Siddhartha hedefine nasıl varacaktır? Hakikati nerede ve nasıl arayacaktır?

    Siddhartha'ya göre, bilgi ve bilgelik birbirinden farklı konulardır. Bilgiyi sözcüklerle ifade etmek, başka birine aktarmak mümkünken, bilgelik bir ruhtan diğer bir ruha geçemez. Çünkü insanlar birbirinden farklı karakterlerdir. Her ruh farklı hazlarla doyuma, bilgeliğe ulaşmaktadır. Her ruhun eksiği vardır, fakat bu eksiklik kişiden kişiye değişim göstermektedir. Bu sebeple:

    "Bilgi bir başkasına aktarılabilir, bilgelikse hayır. Bilgelik keşfedilebilir, bilgelik yaşanabilir, bilgelik el üstünde taşıyabilir insanı, bilgelikle mucizeler yaratılabilir, ama bilgelik anlatılamaz ve öğretilemez."(Sayfa 139)

    Siddhartha'ya göre, her insan kendi yolunu çizip kendi bilgeliğini aramalıdır. Ancak bu şekilde Nirvana'ya ulaşabilir. Fakat bu yol zorlu bir yoldur, eziyetlidir. Birçok insan aradığını bulmak için çıktığı yolda bambaşka yollara sapabilmektedir. Bu yolda aklını kaybedenler, kendini kaybedenler vardır. Bu yolda engeller vardır. Öze dönüş, bir anlamda özden uzaklaşma anlamına da gelebilmektedir. Bu zorlu yolculuğu tamamlamak hiç de kolay değildir. İşte Siddhartha kitapta böyle zorlu bir yolculuğa çıkmaktadır.

    Siddhartha, çok derinlikli bir kitap. İçerisinde Hermann Hesse'nin felsefesi yer alıyor. Aynı zamanda Zaman Felsefesi ve Bilgi Felsefesi gibi konularda da sorular sorup cevaplar arıyor. Aslında kitapta biraz "Simyacı" tadı da yok değil. Çünkü mistik öğeler ve Doğu Felsefesi ön planda.

    Kitabın sonlarına doğru ise, Hermann Hesse bize şu şekilde seslenerek aramayı çok uzaklarda yapmamamız gerektiğini, aslında aradığımızın kendi içimizde olduğunu ifade ediyor:

    "Bir kimse arıyorsa, gözü aradığı şeyden başkasını görmez çokluk, bir türlü bulmayı beceremez, dışarıdan hiçbir şeyi alıp kendi içine aktaramaz, çünkü aklı fikri aradığı şeydedir hep, çünkü bir amacı vardır, çünkü bu amacın büyüsüne kapılmıştır. Aramak , bir amacı olmak demektir. Bulmaksa özgür olmak, dışa açık bulunmak, hiçbir amacı olmamak. Sen, ey saygıdeğer kişi , belki gerçekten arayan birisin, çünkü amacının peşinde koştuğundan hemen gözünün önündeki bazı şeyleri görmüyorsun." (Sayfa 137)

    Son değinmek istediğim konu ise şudur: Bırakın insanlar arasın. Bırakın insanlar sorgulasın. Bırakın herkes sizin gibi olmasın. Bırakın birileri de farklı yollardan geçerek amacına ulaşsın. Herkes sizinle aynı yoldan gidecek diye bir şart yok. Herkes sizin inandığınıza inanacak, kayıtsız şartsız sizinle aynı yolda yürüyecek diye bir şey yok. Bırakın insanlar gerekirse yanlış yapsın. Bırakın insanlar yaptıkları yanlışlardan ders alsın ve doğru yolu bulsun. Müdahale etmeyin. Rahat bırakın. Rahat bırakın da insanlar biraz kendi doğrularını bulsun. Kimse sizin doğrularınızla yaşamak zorunda değil.

    “Bilinmesi gereken şeyleri insanın kendisinin tatması iyidir,” diye geçirdi içinden. “Dünya zevklerinin ve dünya malının insana hayır getirmeyeceğini daha çocukken öğrendim. Hanidir biliyordum bunu ama ancak şimdi yaşadım. Ve şimdi biliyorum, belleğimle değil, gözlerimle, yüreğimle, midemle biliyordum böyle olduğunu. Ne mutlu bana ki, biliyorum artık!” (Sayfa 99)

    "Hayır, gerçekten arayan biri, gerçekten bulmak isteyen biri, hiçbir öğretiyi benimseyemezdi." (Sayfa 111)

    "Vaktiyle işlediğin budalalıkları, oğlunu bunlardan sakınmak için mi işlediğine inanıyorsun? Hem, oğlunu Sansara'ya karşı koruyabilir misin? Nasıl yapabilirsin bunu? Öğreterek mi, duayla, tapınmayla mı, uyararak mı?...Hangi baba, hangi öğretmen yaşamını yaşamaktan, yaşamla kendini pisletmekten, bizzat günahlara girmekten, bizzat o acı içkiyi içmekten, kendi yolunu kendisi bulmaktan alıkoyabildi Siddhartha'yı? Sanıyor musun ki, sevgili dostum, bu yolu yürümekten belki esirgenen biri olabilir? Sevgili oğlun bundan esirgenir sanıyorsun belki, çünkü onu seviyorsun, acı ve üzüntüden, düş kırıklıklarından esirgemek istiyorsun onu. Ne var ki, onun için tekrar ölüp dirilsen bile, yine de yazgısının en küçük bir parçasını koparıp alamazsın ondan." (Sayfa 120)
  • GÖÇDUD-R:
    Güvenilir olmak
    Öğrenmeye açık olmak
    Çalışkan olmak
    Donanımlı olmak
    Uyumlu olmak
    Dirayetli olmak
    Rekabetçi olmak
  • Örgün eğitimin getirilerinin mi yoksa götürülerinin mi daha fazla olduğu sorusu şu günlerde birçok kişinin zihnini meşgul ediyor. Çocukların vakitlerinin büyük bölümünü ders saatleriyle ve ödevlerle meşgul eden okulun aldığı vakit, dönütleriyle kıyaslandığında ortaya çıkan tablo pek çok kişiyi tedirgin ediyor.
    Örgün eğitimin norm haline geldiği modern hayatta eğitim ve öğretim üzerine imal-i fikirde bulunan John Holt, ilk defa 1977’de Growing Without Schooling dergisinde yayımlanan yazısında Okulsuz eğitim kavramını ortaya attı. Bu tarihten sonra bu kavram üzerine pek çok şey yazılıp çizildi. İşte Ben Hewitt’in, oğulları Fin ve Rye’ın eğitim serüvenini işleyen Okulsuz Büyümek kitabı söz konusu literatürün güzide örneklerinden biri.
    Ben Hewitt, yazarlıkla geçimini sağlayan, eşiyle beraber kasabadan aldıkları yüz atmış dönümlük bir arazide, kendi inşa ettikleri evde mütevazi bir hayat yaşan birisi. Amerikan eğitiminin çocukların, çocukluklarını yaşamasına, ruhlarının ve zihinlerinin tam olgunluğa ulaşmasına izin vermediğini düşündüğünden iki oğlu Fin ve Rye’ı okula göndermemiş. Bu kitabında da çocuklarının okul dışındaki öğrenme biçimlerini ve öğrendiklerinin içeriğini anlatıyor. Aslında yalnız bunlarla yetinmeyip çiftlikleriyle kurdukları bağı, oradaki çalışmalarının değiştirdiği ve geliştirdiği yaşam biçimi anlayışını ve bunlara ilaveten kendisinin ve eşinin hayat hikayelerini anlatıyor. Ve bu yüzden kitapta anlatılan birçok hikaye, bunların çocukların öğrenimleriyle bir alakası olmadığı intibaı uyandırıyor. Sanırım bu, yazarın eğitim – öğretim tasavvurunun bizden farklı olmasından doğan bir karışıklık. Kitabın ilerleyen sayfalarında daha net anlaşılıyor ki yazar, paylaştığı hikayelerle çocuklarının öğrenimi arasında güçlü bağlar olduğuna inanıyor. Söz uzadıkta ifsat olurmuş. Girizgahı fazla uzatmadan kitabın bölümlerine geçelim.
    İlk bölümde okulun eşi ve kendi hayatında oynadığı rolden bahseden yazar, çocukları için okulsuz eğitimi seçme süreçlerinden kısaca bahsediyor. Ardından okulsuz eğitim kavramı üzerine düşüncelerini aktarıyor. Bu bölümden anladığımız kadarıyla yazarımız, aslında bu kavramdan pek de hoşlanmıyor. Çünkü onun nezdinde bu kavram bir şeylerin tersini yapmak anlamına geliyor ve reddetme içeriyor. Oysa o bir şeyin tersini yapmak yerine kapsayıcı, orta yolu özendiren, aktif, çocuğun doğal merakı ve öğrenme isteğiyle ilerleyen, bedeni, ruhu ve aklı besleyecek bir öğrenme üzerine çaba sarf ettiğini söylüyor.
    Bir de belirtmekte fayda var: Yazar, okulun gereksiz, vakit öldüren bir kurum olmadığını bilakis birtakım faydalarının da bulunduğunu teslim ediyor ve fakat çocuklarının eğitiminde izlediği yolun daha verimli olduğunu düşünüyor.
    Okulsuz eğitim kavramıyla ilgili endişelerini belirttikten sonra yazar, bu kavramın hakkını verdiği birçok şeyin de var olduğunu belirtiyor. Örneğin kısa ve özlü olduğundan, koca bir kitaba ihtiyaç duymadan iki kelimeyle, duyan kişide genel bir kanı yaratabiliyor. Bunun dışında tetikleyici bir kavram olduğuna ve insanları üzerine düşünmeye sevk ettiğine dikkat çekiyor.
    Sonraki bölümde Hewitt, kendi okul macerasından, okulu bırakma sürecinden, akabindeki yıllarda uğraştığı işlerden, daha sonra eşi olacak Penny’le tanışmasından ve eşinin de okulu bırakma sürecinden bahsediyor.
    Bu kısım çocukları için okulsuz eğitim modelini seçen Hewitt ve Penny’nin bu kararı almasında, kendi hayat tecrübelerinin ne denli rol oynadığını göstermesi açısından manidar.
    Kitabın büyük bölümü -doğal olarak- kitabın ana konusu olan Fin ve Rye’ın büyüyüp gelişmeleri ve öğrenim süreçlerine ayrılmış. Debdebeli şehir hayatının gürültüsünden vareste bir çiftlikte büyüyen bu iki kardeşin ilgilendikleri ve değer verdikleri şeyler, şehir hayatında çocukluğunu geçirmiş bir okuyucu için oldukça calibi dikkat. “Dünyada üç şeye sahip olsaydın bunlar ne olurdu?” sorusuna “Birkaç kapan, bir eşek ve bir kulübe.” yanıtını veren, kendi ektiklerini biçen, sarımsak ve patates hasadı yapan, çiftlik hayvanlarını kesebilen, çakal, kokarca, sincap vs. avına çıkan, avladığı hayvanların derisini yüzebilen çocuklardan bahsediyoruz. Tüm bunların şehirde okuluna gidip gelen ve kalan vakitlerini tablet veya Xbox oyunlarıyla geçiren çocuklara aşina birisi için garip gelmesi gayet doğal.
    Fin ve Rye, anne ve babalarına gündelik işlerinde yardım ediyorlar. İşlerini bitirdiklerinde yapmak istedikleri balık tutma, kulübe inşa etme, ava çıkma vs. birçok şeyde özgürler. Kitabın büyük bölümünde de çocukları özgür bırakmanın ve onlara güvenmenin eğitimdeki önemine vurgu yapılıyor. Hewitt’in felsefesine göre, çocukların öğrenebilmeleri için onlara öğretilmesi gerektiği ve öğretmenin uzmanların işi olduğu yanlış bir varsayım. Ona göre çocuklar birinin onlara öğretmesine ihtiyaç duymadan kendileri öğrenebiliyorlar ve onlar için öğrenmek nefes almak kadar doğal ve bariz bir iş. İşte bu, Hewitt ve örgün eğitimi savunanlar arasındaki temel felsefe farkına işaret ediyor.
    Görebildiğim kadarıyla Fin ve Rye için çiftliğe özel hocalar gelmiyor. Okuma – yazmayı, sanat ve elişi çalışmalarını onlara öğreten anne ve babaları. Sadece bazı bölümlerde onlara rehberlik edecek yönderlerden bahsediliyor. Bu kimseler herhangi bir konuda deneyim kazanmış, danışan kişinin hedefine ulaşmasını sağlayacak yolu bulmasına yardımcı kimse olarak anlatılıyor. Fin ve Rye’ın bu kişilerden müzik ve spor dersleri aldıklarından bahsediliyor.
    Pek çoğumuzun aklına Fin ve Rya’nın akranlarının okuldaki seviyelerinden geride olup olmadıkları sorusu gelebilir. Yazarımız bu soruya şöyle cevap veriyor: “Fin sekiz yaşına gelene değin okumayı bilmiyordu ve Rya da onu neredeyse bir yıl geriden takip ediyor. Okula giden veya gitmeyen yaşıtlarının bildiği birçok şeyi bilmedikleri de çok açık. Bunlardan bir kısmını öğrenmeye ihtiyaç duydukları zaman öğrenecekler, bazılarını da hiçbir zaman öğrenmeyecekler.” Anlaşılan o ki yazar okula giden yaşıtlarıyla çocuklarının karşılaştırılmasını doğru bulmuyor. Anladığım kadarıyla bunun arkasında, o yaşlardaki çocuklara okulda öğretilen şeylerin gerekli ve asıl olduğu düşüncesi yatıyor. Oysa Hewitt’e göre çocukları kendi istekleri doğrultusunda işlerine yarayacak şeyleri öğreniyorlar ve bunu topluma kendilerini ispatlamak için veya karşılığında ödül almak için yapmıyorlar. Hewitt okul sisteminin içinde bulunduğu döngüyü şöyle özetliyor: “Okulda iyi performans sergileyen çocuklar öğretmenler, ebeveynler ve toplum tarafından onaylanır, ödüllendirilir. Bu takdir ve ödüllendirme iyi hissettirir ve böylece çocuklar da daha fazlasını isterler, kim istemez ki? Sistemin nasıl çalıştığını öğrenmiş ve kendilerini bu sistemde performans sergilemek üzere eğitmişlerdir” Hewitt’in başarı algısı ise toplumdaki genel algıdan çok daha farklı.
    Kitabın ilerleyen bölümlerinde yazar, çocuklarının öğrendiği şeylerin bir listesini sunuyor. Bunlar arasında; para idaresi, matematik, zaman yönetimi, biyoloji ve yer bilimleri, anatomi (hayvanların iç organlarının tanınması ve deri yüzme vs.), etik, ekip çalışması, coğrafya, okuma ve yazma, insan ilişkileri bulunuyor.
    Son bölümde yazar okura birtakım tavsiyelerde bulunuyor. Bunlar arasından şunları sayabiliriz; haberleri (televizyon haberleri, internet haberleri vs.) dinlemeyin, evde vakit geçirin, çocuğunuzla birlikte bir şey yapın, çocuklarınızın oyunlarından uzak durun, çocuklarınızı işe yarar olmak için donatın, onlara güvenin, tercihlerini önemseyin, uyum sağlamaktan korkmayın.
    Son olarak kitabın olumsuz yönlerinden de kısaca bahsedelim. Kitap şehirde yaşayan ve okulsuz eğitim modelini uygulamak isteyen okuyucuya fazla hitap etmiyor. Çünkü aktarılan hayat hikayesi daha önce de anlatıldığı gibi kasabada bir çiftlik evinde geçiyor. Şehir hayatındaki uğraşların ve yönelimlerin köy ve kasabalardakilerden ne kadar farklı olduğu da izahtan varestedir. Kitabın diğer bir eksik yanı ise hikayelerin anlatımında tarihsel bir sıralamanın gözetilmemiş olması. Örneğin Fin’in sekiz yaşındayken yaşadığı bir olaydan bahsedilen bölümden hemen sonraki bölümde doğumunun anlatıldığını görebiliyorsunuz. Bu da okuyucunun zihninde bir kargaşaya yol açabiliyor.
  • (Bir Gökhan Özcan yazısıdır)

    Bir şey öğrendi. Aldı onu masasının üstüne koydu. Bir şey daha öğrendi, onu da ötekinin yanına koydu. Daha bir çok şey öğrendi, onları da diğerlerinin yanına, üstüne, etrafına koydu. Masanın üstü öğrendikleriyle doldu. Öğrendikçe öğrenme heyecanı artıyordu. Bu heyecan giderek öğrenme hırsına dönüştü. Öğrendiklerini bir şekilde hayatına katamadan bir şey daha öğrenmek, bir şey daha öğrenmek arzusuyla yanıp tutuşuyordu. Öğrendiklerini masanın üstünde yer kalmadığı için yere koymaya başladı. Yanına, öteki yanına, sonra arkasına, etrafına... Giderek öğrendikleri her yeri kaplayarak yükselmeye, bir duvar gibi etrafını sarmaya başladı. Öğrendikleriyle hayatı için ne yapacağını düşünmeye bile vakit bulamadan, bir öğrendiğini başka bir öğrendiğiyle beraber düşünüp bütünleyemeden öğrenmeye hiç durmadan, duraksamadan devam etti. Zamanla çevresinde yükselmeye başlayan duvar aşılamaz hale geldi. Dünyayla, hayatla, olan bitenle, değişen ve değişmeyenle, diğer insanlarla, onların yaşadıklarıyla irtibatı tamamen kesildi. Öğrenme hırsı onu bir kısır döngüye, içinden çıkamadığı bir girdaba sürükledi. Öğrendikleri zindanı oldu.

    “İnsanlık tarihinde insanların zihninin bu kadar tıka basa doldurulduğu bir başka devir yoktur” dedi profesör. Salondakiler merakla sözü nereye bağlayacağını beklemeye başladılar. Sessizlikle geçen bir kaç dakikanın ardından, “Ve hayatın anlamsızlıkla bu kadar tıka basa doldurulduğu bir başka devir de yoktur” diye devam etti.

    İyi bir şey, ihtirasla peşine düştüğümüzde iyiliğini büyük ölçüde kaybediyor. Bu zamanda bilmek arzusu da böyle kör ihtirasların kurbanı olmak üzere. Hepimiz her şeyi bilmek istiyoruz, böyle bir arzumuz var. Oysa bilgi sonsuz... Her şeyi bilme ihtirasıyla peşine takıldığımızda varış yeri olmayan bir yolda yürümeye mahkum etmiş oluyoruz kendimizi. Bu yola giren herkesin tükeneceği açık... Hem de bir yere varamadan... Elde ettiği bilgilerden bir anlam dünyası inşa edemeden... Bu acıklı hal, ömrü boyunca para kazanmak için sürekli çalışıp didinen ve kazandıklarını harcamaya vakit bulamadan hayatı sona eren bir adamın haline çok benziyor. Para sadece bir araç, bu zavallı adamın unuttuğu şey bu... Amaç parayı biriktirmek değil, kazanılan parayı bir değere dönüştürmek... Bilgi için de böyle bu...

    Elde ettiği küçük bir bilgiyi tefekkürle büyütüp enginleştirerek kendine bir ömrü dolduracak büyüklükte bir anlam dünyası kuran insanlar var. Uzun tedrisatlardan geçmemiş, kütüphaneler, külliyatlar devirmemişler. Ama koca koca kalabalıklar ürettikleri hikmete bakıp bugün onları bilge diye anıyor. Bir de hiç dur durak bilmeden sürekli bir şeyler öğrenen, bu şekilde çevresinde enformasyon dağları yükselten ama hayata, yanı başındaki insanlık acılarını dahi göremeyecek kadar körleşmiş olanlar var. Elbette bu kadar değil, bunların tersi de var. Hayatı boyunca öğrenmemiş, tefekkür etmemiş, kör cahil kalmış olanlar ya da çok öğrenmiş ve her öğrendiğinin hakkını vermiş olanlar... Evet onlar da var ama sayıları gerçeği tersine çevirecek kadar değil... Gerçek ne? Bilginin bir araç olduğu, amaç olmadığı... Üst üste koyup biriktirmek için değil bilgi... Aksine her öğrendiğimizi zihnimizde ve kalbimizde işleyerek hayata katmak, anlam dünyamızı geliştirmek, insanlığın sıkıntılarına çare üretmek ve bütün bunlarla ‘insan’ın kalıbını insanla doldurabilmek için... Yoksa en iyi ihtimalle, eskilerin söylediği gibi sadece hamallıktır yaptığımız.

    Bir bilen, bir yaşayan, öğrendiğini zayi etmeyen, içini anlamla doldurabilmek için hayatını küçük tutan insanlar da var.

    “Ha duracağı yeri bilmeyen biri” dedi meczup, “ha şu zavallı dolap beygiri!”

    .