• 594 syf.
    ·5 günde·Beğendi·10/10 puan
    Lord Voldemort Malfoy' a, Albus Dumbledore' u öldürmesini söyler. Eğer bunu yapamazsa Snape işi bitirecektir. Albus Dumbledore Harry' i yanına alarak Horace Slughorn' un yanına gider ve ona Hogwarts Cadılık ve Büyücülük okulunda öğretmen olmasını ister ve onu ikna eder.Albus Dumbledore bu görevi bitirince Harry' i Kovuk' a gönderir.
    Kovukta hoş bir karşılamadan sonra Diagon yoluna okul ihtiyaçlarını almak için ailecek gideceklerdir. Ron' un ağabeyleri sonunda ''Büyücü Şakaları'' dükkanını açmayı başarabilmişlerdir. Okul alışverişi bittikten sonra Büyücü Şakaları dükkanına uğrarlar. Harry Malfoy' u dışarıda görür ve peşine arkadaşları ile takılır. Malfoy bir dükkana girer ve sahibini tehdit ettikten sonra çıkar.
    Okulun ilk günü Ron ve Harry' nin ilk dersleri boştur. McGonagall zoruyla Horace Slughorn' un iksir dersine girerler. Kitapları olmadıkları için kendilerine kitap seçerler. Harry çok eski bir iksir kitabını alır. Kitabın Melez Prens' e ait olduğu yazılmıştır ve kitabın her sayfasına yazılar yazılmıştır. Harry kitap sayesinde iksiri en iyi şekilde yapar. Ödül olarak ''Felix Felicis'' yani ''Sıvı Şans'' iksirini alır.
    Profesör Dumbledore Harry' e vakit buldukça bazı anılar izletmeye başlar. Anılar genellikle Voldemort' a ilişkin anılardır. Voldemort' un annesini, babasını, büyüdüğü çocuk yurdunu ve çocukluk anılarını izlerler. Fakat bir anı eksiktir. Voldemort Hogwarts' da bir öğrenciyken Profesör Slughorn ile aralarında geçen bir anıdır. Bu anı Voldemort' un büyük bir sırrını açığa çıkaracaktır. Dumbledore Harry' den bu anıyı almasını ister.
    Harry, Profesör Slughorn' un verdiği bir partiden görünmezlik pelerini ile kaçarak Malfoy ve Snape' in bir şeyler fısıldaştıklarını duyar. Bunu arkadaşlarına anlatan Harry Malfoy' un bir şeylerin peşinde olduğunu anlar. Bir gün Profesör Slughorn'dan tekrardan davet gelir. Harry Slughorn' un anısını alabilmek için daveti kabul eder. Davet iyi bir sonuç vermez.
    Hagrid' in evcil(!) canavarı Aragog ölmüştür. Cenazesini defnetmek için Harry' e mektup gönderir. Harry bunu kabul eder ve yanında Profesör Slughorn' u getirmeyi ikna etmiştir. Cenaze defnedildikten sonra Slughorn içecek almaya gider ve geri döner. Hagrid ile Slughorn sarhoş olmuştur. Harry önceden Felix Felicis' i içip gelmiştir. Tam vakti olduğunu sanıp Slughorn' dan anıları ister. Sıvı şans sayesinde Harry anıları alır ve Dumbledore ile izlerler. Albus Dumbledore' un kafasındaki soru işaretleri gider ve Voldemort' un sırrını öğrenirler. Voldemort anıda Slughorn' a hortkuluklar hakkında soru sorar. Hortkuluk insanın ruhunu bölmeye yarar. Ama her ruh bölümü için bir kişiyi öldürmek gerekir. Voldemort' un tam 7 tane horkuluk' u vardır ama bunlardan iki tanesi farkında olmadan yok edilmiştir. Anı biter. Profesör Dumbledore Harry' e hortkulukları bulmaya gideceğinde yanında gelmesi için söz verir.
    Albus Dumbledore Harry' i çağırır. Sonra denizin ortasındaki bir mağaraya ışınlanırlar. Mağaradaki suyu bir kayık yardımıyla geçerler. Sonunda diğer bir hortkuluk olan kolyeyi bulurlar ama bir iksirin içindedir. Kolyenin alınması için Dumbledore iksiri içmek zorunda kalır. Harry, Dumbledore' a iksiri içirir. Suyun altından ölmüş insanların cesetleri canlanmış gibi Harry' e saldırır. Dumbledore Harry' i kurtarır. Albus Dumbledore iksirin etkisiyle çok güçsüzleşir. Bu yüzden Harry Albus Dumbledore ile okula biraz uzak olan boş bir bara ışınlanır.
    Bar sahibi okulun birkaç ölüm yiyen tarafından saldırıya uğradığını söyler. Işınlanmaya güçleri kalmamıştır bu yüzden uçan süpürge ile okula varırlar. Okula vardıklarında Dumbledore birden Harry' e kilitleme büyüsü yapar ve üstüne görünmezlik pelerinini atar. Malfoy gelmiş ve Dumbledore' a asa çekmiştir. Malfoy' un arkasından Ölüm Yiyenler gelir. Malfoy' a etkisiz ve güçsüz halde olan Dumbledore' u öldürmesi için baskı yaparlar. Fakat Malfoy pes edecekken Profesör Snape gelir ve Okul müdürü ve aynı zamanda büyücüler dünyasında ün salmış, Voldemort ile savaşabilecek güçteki adam olan Profesör Dumbledore' u ''Avada Kedavra'' lanetiyle öldürür. Harry gördükleri karşısında çok üzülür ve sinirlenir.
    Büyünün etkisi geçer ve Snape' i kovalamaya başlar. Fakat Yasak Ormana girmeden önce Snape Harry' e büyü yapar. Ona Melez Prens' in kendisi olduğunu söyler ve gider. Harry okula çok üzgün bir biçimde gider. Herkes Dumbledore' un cesedinin yanında toplanmıştır.
    Profesör Albus Percival Wulfric Brian Dumbledore' un cenazesi okul yakınlarında bir yere defnedilir. Artık hortkulukları bulma görevi Harry' e kalmıştır. Gelecek sene okula devam etmeyecek hortkulukları arayacaktır.
  • 102 syf.
    ·2 günde
    " Kaybeden Atsız değildir..."

    .




    Atsız'la ilgili böyle kısa biyografiler okuyunca aklıma bir şarkı sözü geliyor;

    "Yazık ne mazi yazık, anlatmaya yoruldum..."

    Gerçekten de Türk Tarihinin mazisi anlatmakla bitmeyecek ölçüde geniş bir yere sahip literatürde.

    Bize bu Türk Tarihini sevdirmek en doğru şekilde aktarmak için çalışmış didinmiş uğrunda çileli yollar aşmış Zeki Velidi Togan'ların, Ziya Gökalp'lerin yolunda giden bir Türkolog.


    Bilinen yanlışları düzeltmiş. En başta da ;

    Türk tarihi İslamiyet'in kabulü ile başlar safsatasını bozmakla...



    Atsız, çok yönlü bir şahsiyet. Eğitimci, yazar, şair, romancı, tarihçi, Türkolog, fakat bütün bunların ötesinde büyük bir ülkü ve mücadele adamı...


      Kalemini nereye çevirse ağır yaralar bırakmadan dönmeyen bir üstad. Kalemiyle ateş eden gerçek bir ülkücü. Türkçü bir nefher. İnandığı dava  uğruna ölümü göze alan. Izdırapları zaferin sarhoş edici bir afyonu misali sineye çeken kahraman...

       Kalemi kelâmı bir olan er kişi. Hatta öyle ki kimi zaman buna romanlarında rastlamak mümkün. Bozkurtlar'da Böğü Alp, Kürşad, Tonyukuk ve Urungu'yu, Delikurt'ta Murad'ı zaman zaman kendi mizacının unsurları ile bezemiştir.


        O ki Ruh Adam, O ki Kürşad, O ki bazen Alp Er Tunga, bazen Alp Urungu, bazen Deli Kurt, bazen de Çiçi Yabgu...
     

    .  

           Ahmet Bican Ercilasun'un da dediği gibi ;


    Türkçülüğün Mistik Önderi  :)



    .






             Bugün ülküler ve kahramanlar çağında yaşıyoruz. Geçmiş haklara dayanılarak davaların öne atıldığı, hesapların görüldüğü günlerdeyiz. .Bugün ayakta kalabilmek için eskisi kadar sağlam olmak yetişmiyor. Çok güçlü, çok sağlam , çok sert, çok yürekli olmak gerekiyor. Bunun da bizim için birinci şartı Türkçülük ülküsüne sıkı sıkıya yapışmaktır.


    Bugün de örnekleri görülüyor ki,geçmişte de olduğu gibi Türk'ün Türk'ten başka dostu yok... Bir yandan Azerbaycan soydaşlarımıza saldıran Ermeniler, bir yanda bir siyasi parti sözde demokratikliği(!) altına sığınan,barış güvercini, beyaz bayrak,insanlar ölmesin diyerek üniversite basan,duvarlara liderlerinin adlarını yazan,yerlere çöp döken, asker, polis, öğretmen, üniversite öğrencisi  şehit eden  ülkemizdeki bir etnik azınlık grup,bir yanda yıllardır çözülemeyen boğazlar, bölgeler sorunu adı altında bir türlü rahat durmayan dedelerini zamanında o döktüğümüz denize talip olan Yunan, bir yanda Fransız, Moskof...

    Yani Türk değilsen işin zor, Türksen daha zor.:)




     
    Bir yandan da o zaman da olduğu gibi memleketin içine kadar girmiş kızıllar bir an sırtımızı çevirmeye görmeyelim boşluktan yararlanıp sırtlarımıza hançeri saplamaktan bir an geri kalmıyor.

       İşte; her devrin menkubu Atsız o günlerde bedeni varlığı ile Türklük mücadelesi verdiği gibi bugün Tanrı Dağları'ndan gelen ruhu ile biz yeni nesillere ışık tutmuş KUTLU bir nefher olarak yolbaşçılığını yapmaya devam ediyor.


          Türkiye Cumhuriyeti'mizin kurucusu Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk 'ün "Yıldırımları yaratan bir ırkın ahfadıyız..." diyerek örnek gösterdiği Türk Milleti;
    beşeri kavimlerin daha ortaya çıkmadığı bir zamanda boy göstermiş bir milletdir dünya sahnesinde.

     
       Başkalarını memnun etmek için lafını ağzında tutan ülkü eri değil, dalkavuktur. Aman şu alınmasın diyerek doğru bilinen yoldan dönülmez!!

    .


     Bu kitaba da Atsız'ın doğum günü sebebiyle başladım ve Atsız'ı biraz olsun tanıma şerefine nail olmuş isimlerin konferans metinlerinden oluşan bu kitabı keyifle okudum. İçinde Türk Tedrisat kültürünün nasıl olması gerektiği ile alâkalı çok güzel pasajlar buldum. Bireylere sosyolojik,kültürel ve geçmişini, tarihini aşılayan eğitimi nasıl küçük yaşlardan verebiliriz,neler yapabiliriz? Bu soruların cevabını buldurdu diyebilirim. Sonlara doğru Atsız'ın romanları üzerine tahliller vardı... En son da Altan Deliorman'ın
     27 Mayıs darbesi döneminde  Albay Alparslan Türkeş ve Nihal Atsız'la olan anısını anlatmasıyla ve Ahmet Bican Ercilasun'un kısa konuşması ile bitiyor.


    .

           Savaş meydanında Türklük düşmanlarıyla, ölesiye kalasıya tam ercesine mücadele etti. Doğruları uğruna uğradığı sürgünleri, rütbe tenzillerini, tabutlukları, diri diri mezara konuşları göğüsledi, acı çekti, ızdırap çekti, ne ağladı, ne yakındı. Çoğu zaman yalnızlığı ve ızdırabı, Türkçülük mücadelesinde bir enerji-kaynağı gibi kullandı. Her sürgünü, Türklük için açtığı şanlı savaşın bir seferi gibi yaşadı. Bu dünyanın kiriyle elini asla kirletmedi.

                  Doğumunun 116. Yıl Dönümünde Yolbaşçı Sayın Gökbilge Hüseyin Nihal Atsız'ı saygı ile yâd ediyorum. Ne mutlu ki,bu cihan öyle bir insana şahit olmuş.


    GÖK GİRSİN KIZIL ÇIKSIN

                 (ve birileri rahatsız olmaya devam etse de... )

    TANRI TÜRK'Ü KORUSUN VE ONU YÜCELTSİN !
  • “Tanrının adamı” lakaplı Sümerli bir öğretmen , yazar ve şair Ludingirra. Akıcı ve güzel bir üslupla kaleme aldığı yaşam öyküsü sizi kendine hayran bırakıyor . Bitmesin istiyorsunuz söyleyecekleri . Binlerce yıl önce yaşamış biriyle sohbet etmenin heyecanı ve mutluluğu sarıyor içinizi . O günü anlamak için her cümleye kulak kesiliyorsunuz . Benzerlikler şaşırtıyor, farklılıklar “keşke biraz daha ayrıntılı olsa” dedirtiyor insana . Bu kitabı neden yazdığıyla başlıyor anlatmaya kendini ...Yaşadığı şehir, katıldığı ilk bahar bayramındaki sevinci , ilk aşkı , okulunun ilk günü , mezuniyet sınavı , öğretmenliği , babası ... Böyle sürüp gidiyor anlattıkları.Nelerden bahsetmiyor ki ! İnsanın , acısı , mutluluğu , hüznü , bakış açısı hiç değişmemiş anlaşılan .Sumerlerin hayatımıza kattığı “yazı” ise daha farklı bir anlama bürünüyor benim için hatta ... Bu kitap için Muazzez İlmiye Çığ’a , onu bu mecraya sevk eden Mustafa Kemal’e , bu kitabı yazan Ludingirra’ya ve elbette yazıyı bulan Sumerler’e minnet , şükran ve hayranlıklarımla...
  • Ben yedi yaşında okula başladım.
    İlk gün öğretmen bir oğlanı cetvelle dövdü;
    Çok korktum. Ertesi gün hastalandım. Sıtma oldum. Sarhoş iğnecinin ignesi sinire geldiği için sol bacağım kurudu, zayıfladı ve topal oldum. O yıl okula gidemedim. Ertesi yıl sekiz yaşında, korkarak okula gittim. Okulun ilk günü, güler yüzlü, sıcacık bakışlı bir öğretmen bizimle beraber çocuk şarkıları söyledi, "Aferin çocuklar, ne güzel söylediniz," dedi. Ve benim saçımı okşadı. Gözümün içine baktı, gülümsedi. Son dersten sonra eve koşarak gittim, yolda coşkuyla şöyle bağırdığımı hatırlıyorum: " Ben okulumu seviyorum! Ben okulumu seviyorum!"
    İki yıl sonra annem öldü. Okula gittiğimde yine aynı öğretmenim başımı okşadı, gözleri nemliydi. Şimdi ben altmış bir yaşındayım. Ve bu satırları yazarken gözlerim nemli. Öğretmenimi özledim..
    Bu kitabı öğretmenime sunuyorum.
    || Doğan Cüceloğlu ||
  • 248 syf.
    ·2 günde
    Beyaz Zambaklar Ülkesinde Finlandiya'nın kuruluşunu ve bataklıklar ülkesinden nasıl beyaz zambaklar ülkesine dönüştüğünün anlatıldığı bir diriliş kitabıdır.
    Snelman adlı finli bir aydının toplumun bütün dilimlerini asker, öğretmen, mühendis, din adamı, memur, çiftçi demeden harekete geçirmesini ve bügünkü fin ülkesinin, kültürü, sanayisi ve eğitimiyle nasıl kurulduğunu, her ferdin toplumdan toplumunda bireyden sorumlu olduğunun gayet sade bir dille anlatıldığı insanın aklına neden biz de yapmıyoruz sorusunu sorduran değişimi ve gelişimi aşılayan
    Ve gerçekten de içerdiği bilgilerle bundan yüz yıl öncesini değil bu günü de ilgilendiren önemli tavsiyeler mesajlar içeren bir kitap.
    En önemlisi Snelman küllerinden yeniden doğuşun yapı taşının eğitim olduğunu defaatle dile getirmiştir.
    "Bizler, yeni eğitim ordusunun öncüleriyiz. Cehaletle mücadele ederken tüm zorluklara göğüs germek zorundayız."

    Mutlaka herkesin okuması gereken bir eser  okuyun okutturun...
  • 343 syf.
    ·Puan vermedi
    Türkiye’nin binlerce köyünden biridir, Damalı. Tıpkı diğerleri gibi bu köyün bir muhtarı, bekçisi, eğitmeni, arlısı, arsızı, her bir şeyi vardır. Tabii bir de öğretmeni… O, eğitim ordusunun neferlerinden biridir. Yemede, içmede, gezmede, tozmada değildir gözü. Dünyaya doymadan güzel evler, temiz sular, bakımlı çocuklar, çocukları uysallaştırmayan okullar görmeden ölürüm diye korkmaktadır. Köyleri aydınlığa götürme savaşında yenilmekten bir de…

    Gel gör ki, bu uğurdaki mücadelesi çetin geçer öğretmenin. Verdiği savaşta köylüyü yanına alıp, haksızlığın, yolsuzluğun, karşısında durdukça, doğruları söyledikçe yerinden edilir. Dahası çok sevdiği mesleğinden… Ama öğretmen yılmaz. Işığını saça saça o köy senin bu köy benim dolanır. Böyle böyle yolu Onuncu Köy’e düşer. Burada da onu benzer bir mücadele beklemektedir.

    Fakir Baykurt, bu romanında, bir köy öğretmeninin yobazlığa, yolsuzluğa, bağnazlığa karşı devrimci direnişinin ışığında eğitim sorunlarına ve bürokrasinin o kayırmacı yaklaşımına değiniyor.

    Damalı’nın okulu ak sıvalı, kırmızı kiremitli, uzaktan şipşirin görünen bir yapıdır. Orta Mahalle’ye üç yüz metre uzakta Alardıç düzündedir. Alardıç düzü biraz kuz düşer. Kuz yerler ayaz olur. Damalı’da ayaz erken başlar, geç biter. Öğretmen evi okula bitişiktir. Aslında ivediye gelmiş, yapı işlerinin biteceğine yakın bırakılıvermiş, yarım yurum bir okuldur. Sadece bir dersliği tamamdır. İçliğinde kapı pencere yoktur. Tek öğretmenli diye düşünülmüş, sonradan öğrenci çıkınca bir de eğitmen verilmiştir. Öğretmen Tefenni yanlarından, eğitmen ise Damalı’dandır. Eğitmen her yıl tek sınıfı okutur. Öteki sınıflar öğretmenin üstündedir. Okulda dört sınıf vardır. Şimdiki dörtler gelecek yıl beş olacaktır. Eğitmen “bir” den aldığı sınıfı “dört” e geçirir, öğretmene verir. Sonra döner yeniden birden başlar. Bu yıl “ikiler” i okutuyor. “Bir, üç, dört” öğretmendeydi. Ana derslikte bu üç sınıf okuyor. Eğitmenin 23 kişilik sınıfı, dersliğin ağzındaki boşluğa sıkıştırılmıştır. Başka yolu yok; çünkü okul tek öğretmenli diye düşünülmüştür.

    Öğretmen, Durana’nın kızı Asiye’yi okula göndermesi için Bekçi Ali Gede’yi Durana’nın evine yollar. Ertesi gün Durana, atının heybesine koyduğu ceviz ve elmalarla okula gelir ve öğretmeni, Asiye’yi okula almaktan vazgeçirmek ister. Öğretmen kararlıdır. Ancak Durana da inatçıdır. Öğretmen’e Yunus Bey’den bahseder. Yunus Bey, Durana’nın işlerini rüşvet karşılığı yapan bir milletvekilidir. Öğretmene üstü kapalı tehditler verir. Ancak öğretmen kararından vazgeçmez. Öğretmen Milli Eğitim’e Durana’yı şikayet edeceğini, yaptığının bir suç olduğunu söyler. Durana da bu arada Yunus Bey ile görüşmelerini sürdürmektedir. Ancak birkaç gün Asiye’yi okula yollar suç olduğunu duyunca. Bu arada kendisi de öğretmenle arasını iyi tutmaya çalışır. Ancak gizli planlar peşindedir aynı zamanda. Bir gün kızı Ziynet ile eniştesi Şakir gelir. Şakir’le konuşur ve öğretmeni dövdürmek ve kimsenin de bu işi kendisinin yaptırdığını bilmemesini ister.

    Tüm köylü öğretmeni çok sevmektedir. Durana hariç. Bir gün öğretmeni düğüne çağırırlar. Orada Durana öğretmene iyi davranır. Öğretmen biraz oturduktan sonra evine gitmek ister. Karanlıkta yürürken bazı sesler işitir. O anda sert bir şey omzuna iner, sonra sırtına! Üst üste üç, dört kez… Öğretmen yıkılır yere. O sırada aklından “Ölürsem Durana yakayı kurtarır, Demirok mücadele, suçlu suçsuz köylüyü dökerler karakola. Gözaltı odalarında perişan! Yıllarca köyün üstünde bir kara bulut… Düğün günü ortalarda görünmedi diye belki Muhtar’ın boynuna dolamaya kalkarlar. Akmayası çaylar… Niye yoktu muhtar? Olsa ne yapacaktı? Nerden haberi olacaktı? Keşke karanlıkta çıkmasaydım, Eğitmen’le Pire Kızı’nı dinleseydim.” diye geçirir. Öğretmen bitkin vaziyette yığılıp kalmıştır. Kımıldayacak hali yoktur.

    Sabah olunca eğitmen okula gelir ve öğretmeni göremez. Etrafa, öğrencilere sorar. Sonra Muhtar’la ve köylü ile öğretmeni aramaya başlar. Öğretmeni bir dere kenarında bulurlar. Evine götürüp tedavi ederler. Ertesi gün Durana okula öğretmeni ziyarete gelir ancak kapıdan kadınlar kovarlar. Köylü Durana’nın yaptırdığını bilmektedir. Öğretmen iyileşinceye kadar Pire Kızı ona bakar. Eğitmenle Muhtar da öğrencilerle ilgilenir. Eğitimlerini aksatmazlar.

    Durana, okuldan kovulmanın etkisiyle kendi kendine “Ulan reziller, ne değerli öğretmenleri varmış; okulu, okumayı ne çok severlermiş… Ulan kavatlar, akılsızlar, boşu boşuna yorulmayın onun okuttuğundan ne hayır gelir? Ağaca çık! Şu dalı kes! Beriki dalı da kes! Şurayı kaz! Şu suyu çevir! Şu fidanı dik!.. Aferim!.. Kırk yıl okutsa bundan gelmez!” der.

    Muhtar jandarmaya haber verir olayı ancak yapanlar bulunamaz.

    Durana ilçeye gider. Yunus Bey ile telefonla konuşur ve öğretmeni başka bir köye tayin ettirir. Öğretmen gitmek istemez. Öğretmenliği bırakır. Öğretmen Topal Pehlivan’a şunları söyler: “ Yenildik say, yendik say… Ben Ortaköy’de siz burada devam edeceğiz! Tuttuğumuz işler bitecek, yeni arkadaş verirler mi vermezler mi bilmiyorum. Vermezlerse de işimize sahip olalım. Nohut deresi muhakkak kurutulmalı, ahlatlar aşılanmalı, kızlar okutulmalı… Uzun saylara su çıkmalı…”

    Öğretmen, önceden bildiği ve birazda sonradan öğrendiği demircilik işini bir başka köyde yapmaya başlar. Ortaköy köylüsü de öğretmeni çok sever ancak öğretmen olduğunu bilmezler. Demirci ustası derler. Demirci ustası köylüyü bilinçlendirip eğitir. Hiçbir karşılık istemeksizin ağa topraklarında çalışan köylü hakkını istemeye başlar. Ağalar demirci ustasını sevmezler.

    Köylü öğretmeni çok sevdiğinden onu evlendirmek ister. Gülşen isminde yan köyden birini bulurlar. Gülşen’in ailesi köylerinde oturmayacağı için Gülşen’i vermek istemez. Gülşen Demirci Ustası (öğretmen) ile kaçar. Ve Onuncu Köy’e (Yaşarköy) varırlar bir gece yarısı. Bir eve misafir olurlar. Ev sahibi karı kocanın yüzlerinin delik deşik olduğunu görürler. Bunun bir hastalık olduğunu zanneder öğretmenle Gülşen. Şaşırırlar. Sabah olunca öğretmenle ev sahibi köyün kahvesine giderler. Tüm köylünün yüzü aynı durumdadır. Öğretmen merak eder, sebebini sorar. Köylü de anlatır. Yılın belli zamanlarında bazı kuşların geldiğini, imamın bunların Allah tarafından gönderildiğini ve onlara karşı gelinmemesi ve teslim olunması gerektiğini söylediğini ve kendilerinin de o zaman bir tepeye gidip ellerini arkaya bağlayarak beklediklerini ve kuşların kendilerini bu hale getirdiğini anlatırlar.

    Öğretmen buna karşı çıkar ve köylünün buna inanmamasını söyler. İlk başta köylü karşı çıksa da sonra yavaş yavaş inanırlar. İmam inanmaz ve kuşların yine geleceğini söyler. Öğretmen de “O zaman beraber gidelim ve dediğimi olduğu gibi yapın” der. Kuşlar gelir ve köylünün kafasına konar. Öğretmen köylüye bazı talimatlar verir, köylü de dediğini yapar ve kuşları öldürürler. Kendilerine de hiçbir şey olmadığını gören köylü sevinç içinde öğretmene teşekkür eder.