• Bir gün bir bilgenin yanına gelerek ricada bulunurlar:
    -Yüce bilgin bizim çocuğumuz çok fazla süt içiyor. Kendine bir zarar verecek. Ne dediysek sözümüzü dinletemedik. Siz sevilen, sayılan, sözü dinlenen bir bilginsiziniz. Çocuğumuza biraz öğüt verir misiniz?
    Bilge biraz düşündükten sonra der ki:
    -Bugün gidin 1 yıl sonra gelin.
    Bu işte büyük bir bilgelik olduğunu düşünerek giderler. Aradan 1 yıl geçtikten sonra tekrar bilgenin huzuruna gelirler. Bilge bu kez çocuğa dönüp şöyle söyler:
    -Evladım bundan sonra çok süt içme olur mu?
    Çocuk ‘’peki efendim’’ diyerek huzurundan ayrılırken etrafındakiler şaşırır:
    -Efendim madem sadece bunu söyleyecektiniz, o halde niçin 1 yıl geçmesini beklediniz?
    Bilge şöyle der;
    -Aslında ben de süt içmeyi çok severim. O günden sonra 1 yıl hiç süt içmedim. Demek ki hiç süt içilmeyebiliniyormuş. Bunu kendi nefsimde başardıktan sonra çocuğa rahatlıkla söyledim. O zaman ona öğüt verme cesaretini kendimde buldum.

    Biz ne yaptık da başkalarından istiyoruz…

    Kendimiz sanki kusursuzuz gibi başkalarının bize doğru ve dürüst davranmasını bekliyoruz.

    Ağzımızdan namus ve şeref kelimesini düşürmüyoruz ama akşama kadar üstüne yeminler ediyoruz.

    Burnumuzun önüne bir avuç tüy bırakınca kendimizi erkek sanıyoruz ama sokakta kadın tekmeleniyor dönüp bakmıyoruz.

    Her Bayram’da Kandil’de Cuma’da dini paylaşımlar yapıyoruz, bir gün sonra önümüze gelen kadını ekleyip dürtüp özel mesaj gönderiyoruz.

    Çekirdek ailedeki muhabbet bittiği için toplumsal saygı ve güven de yok oldu. Bırakın birbirimize kurumlara bile güvenmiyoruz.
    Karşımızdan polis geliyor kendimizi suçlu hissediyoruz. Emniyette kaç kişi kendini emniyette hissediyor. Kaçımız avukatların yalancı olmadığını düşünüyor.

    Birileri bizim ayarlarımızla oynadı. Özümüze dönme vaktidir.

    Biz bu değiliz. Kendimiz olma vakti.

    Bektaşi Veli’nin dediği gibi:

    Hararet nârdadır, sacda değildir
    Keramet sendedir, tâcda değildir
    Her ne arar isen, kendinde ara
    Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir

    29.05.2018
  • Jean Paul Sartre
    - Başkaları Cehennem' dir.
    Firdevs'in başkaları hep cehennem...
    Babası
    Akrabaları
    Aşık olduğu adam
    Öğrenilmiş çaresizlik yaşayan hemcinsleri
    Ve diğer güç müsveddeleri yabancılar...

    Dünyanın neresinde olursan ol bu gerçekle karşılaşıyorsun. Baba put gibi bir evin direği.Bir kız çocuğu en küçük toplumsal kurumda dünyanın döngüsünde gerçekleşen o aşağılık şiddete bu kurumda şahit olmaya başlıyor. Erkeklerden göreceği bu şiddeti ilk olarak annesinin ögrenilmiş çaresizliğinde babasının davranış biçimlerinde görüyor ve yaşıyor.
    Çocukluk bir tür filozofluk çağı benim gözümde sorgular sorgular ama sorulara bir türlü cevap bulamaz. Çünkü gördüğü dünya ile düşlediği dünya çelişmeye başlar. Bu arada kalan boşlukta tutunmaya çalışacak bir şeyler arasa da ona kimse kulak vermez ve o boşlukta bırakılırsa o çocuğun çocukluğu elinden alınır.

    Her kızın zihnindeki erkek imajı babasından başladığı gibi Firdevs'inde hayal kırıklığı babasıyla başlar. Firdevsin çocukluk yıllarına şahit olmaya başladığım an Livaneli' nin Orta Zekalılar Cenneti'ndeki " Savaş bir erkek davranışıdır." cümlesi geliyor aklıma.
    Savaşı doğuran nedir ? Savaş sadece topla tüfekle kanla canla baş edilen bir şey değildir. Şiddet savaşın en en sadık askeridir. Bu askeri içinde insanlıktan nasibini almamış her güç müsveddesi kadına ya da bir çocuğa karşı rahatlıkla kullanabilmektedir. Toplumun en küçük yapısında hükmeden devletler gibi Baba hegemonyasını kuruyor ailenin diğer bireyleri üzerinde. Anne başkomutan erkek çocuklar padişaha sadık askerler. Annenin kızına öğretebildiği tek şey padişahım çok yaşa ! öğrenilmiş çaresizliği. Böyle bir yapıyı hiçbir güç yıkamaz babadan başka...
    Güç denilen o illet elbette ki erkeklerde var sonuna kadar. Çünkü kadına tek gercekliğin bilek gücü olduğu empoze edilmiş bilincin sınırlarının bileyin gücünü bile aşıp nasıl birlik, beraberlik ve özgürlük içinde yaşanacağı gerçeği düpedüz saklanıp bunları düşleyenlerelin üzerine korkular salınmıştır ne yazık ki.


    Biz Kadınların en büyük mücadelesi güçle değil üzerimize salınan korkuyla olmalıdır. Düşleyen bir kadının belki ulaşamayacağı bir gerçeklik olsa dahi kurtulamayacağı bir pranga yoktur.

    Firdevs okumaya küçük yaşlardan heves eden kitaplara aşkla sarılan ortaokul yıllarına kadar hayatındaki boşluklara rağmen herkesten farklı bir çizgi çizen gelecekte kendini saygın bir meslekte düşleyen okulunu dereceyle bitiren bir kız çocuğu.
    Firdevs bu boşluklara rağmen azimle tek tutunduğu şeye ortaokul diplomasına sarılır fakat ona yine ayağına çelme takan ailesi olur. Genç yaşta yürümek istediği yoldan ait olmadığı bir dünyanın içinde başkalarına karşı mücadele verir. Keşke Firdevs ve firdevs gibiler de mücadelesini başkalarına karşı değil de dünyaya karşı verebilseydi.

    Okumak, kız çocuklarının okuması dünya tarihinin bence en çok gereksinim duyduğu ve bir türlü başaramadığı bir gerçek. Bir ortaokul diplomasının bir kız çocuğuna verdiği özgüven üç beş kitabın onun yoluna tuttuğu ışık hiç kimsenin dilinden düşen öğüt bu emek kadar güç veremez ona.
    Belki bileğiyle değil ama aklıyla fikriyle bilinciyle göğüs gerer dünyaya. Söküp atar üzerine biçilmiş kalkanları.

    Ne kadar güce sahip olursa olsun bir erdem yoksunu erkek gücünü kullanabilmek için bir canlıya bir nesneye bir varlığa sığınacağı üc beş hurafeye ihtiyaç duyar ya da onu yaratır. Bir kadın ruhunun gücünü kullanırken erdem yoksunu bir erkek kadar aciz olamaz.

    Firdevs bütün olanlara rağmen Fahişelik kalıbından uzaklaşıp ruhuyla yaşamayı seçtiği hayata adım atar edebildiği kadar mücadele eder ve başkalarının onu içine soktuğu dünyayı geride bırakır artık ruhunun görmek istediği saygınlığı görür ama bu kez Firdevs'e en büyük yıkımı yaşatan aşk olur.
    Firdevsin bu yaşadığına şahit olurken aşkın insanı en yüce duygulara götürebileceğini insanın dünyada aradığı huzur ve mutluluğun sevginin kanatları altında olabilceğini ve aynı zamanda bu kanatların kırılıp o yücelikten düşüşünde en sert düşüş olabileceğini görüyorum.
    Sait Faik'in demesi gibi bir insanı sevmekle başlıyor her şey . Fakat bazen aynı zamanda bir insanı sevmekle de bitebiliyor. Firdevs' in yaşamaya dair umutları da böyle söndü. Firdevsin yaşamak istedeği dünya da böyle gerçekliğini yitirdi.
    " Yeryüzündeki ve gökyüzündeki her iki dünyayı da erkeklerin ellerinde tuttuklarını biliyordum."

    Firdevs Fahişelik yaşantısına geri döner fakat bu kez erkeklerin ona icad ettiği bu mesleğin oyunuyla saygınlığı elde eder.
    Dünyada hiçbir şey para kadar saygınlık vermiyor insana. Neden mi? Çünkü dünyanın beklediği saygınlık paradan geçiyor, insanın değil...

    Bu kez onların dünyasında onlarla onlar gibi oynadığında Firdevsin bu duruşuna katlanamıyorlar. Bu kez sözde gücünü korumaya çalışıyorlar Halbuki Firdevs'in gücü onlar gibi bileğinde değil bilincinde ve hiçbir kuvvet bu güce pranga takamaz, zincirler vuramaz.
    Bir sineye bile zarar veremeyen kendi hayatını yakıp sonra tekrar dirilten bu kadın en sonunda bu duruma engel olamayacağını anlayıp bu çıldırmış zihniyeti korkularını aşıp yok etmekle buluyor. Kendi canını kaybetme pahasına da olsa...

    " Kim demiş yumuşak insanlar adam öldüremez diye ?. Sinek değil ama adam öldurebilirim."

    Firdevs belki canını kaybedeceği bir yolu seçmiştir ama artık hiçbir gerçeğin onu korkutamayacağı bir yol olmuştur bu yol. Şimdi hiçbir korku onun ruhuna prangalar takamaz ve bu korkutucu gerçekle güç müsveddelerine meydan okuyacak.

    Güç müsveddeleri bunu sezdikleri an Firdevs'i yok etme kararı alır ve Firdevs idam edilir.
    Bu korkutucu gerçeklik Firdevs'in sonu gözükse de onun dünya kadınlarına bıraktığı sesidir.

    Ve ne kadar severse sevsin, ne kadar umutlu olursa olsun insanın insana yaptığı zulme kayıtsız kalamadığını şu satırlarla Livaneli özetliyor “ İnsan, kendi cinsini kitle halinde yok eden tek canlı türü! Bunu hiçbir hayvan yapmıyor. Kendi cinsinden olanı öldürmüyor. Kendi türüne işkence yapmıyor. İşkence kavramı başlı başına bir insan icadı! Doğada işkence yok. Kısacası dünyanın en vahşi yaratıkları bile, insanların birbirine uyguladığı zulmü bilmiyor, tanımıyor.” 


    Firdevs de kadın sünettini yaşamış bir çocuk.
    "Kadın sünnetinin kadına ve çocuklara yönelik bir şiddet biçimi olduğu bunun hiçbir şekilde meşrulaştırılmayacağına değin bir görüş ortaya çıkmışsa da bununla mücadele konusunda ortak bir politika belirlenememiştir. Kimi ülkeler kadın sünnetini hukuksal olarak yasaklama yolunu tutarken kimi ülkelerde daha yumuşak tedbirlerle ve kitlesel kampanyalarla mücadele etmeye çalışmaktadırlar."
    Dünyanın neresinde olursa olsun en başta dibimiz de yaşanan kadına karşı her türlü aşağılama ve şiddete karşı hiç bir zaman hukuksal yasaklar çıkarılan yasalar ne şiddet için ne kadınlar için ne de insanlık için yeterli değildir.
    Bunun yanında kadınlarımızın kız çocuklarımızın en çok korkuya karşı mücadele etmesi öğretilmelidir ve sonuna kadar çocuklarımız bilinçlendirilmelidir. Unutmayalım ki her şey çocuklukta başlıyor önemli olan bir çocuğa bilinciyle yürüyebileceği bir dünya sunmak, bunun mücadelesini verebilmek.

    Toplumsal bir farkındalık açısından" Şişşst Kızlar Bağırmaz " filmini de izlemenizi ve farkındalığı arttırmanızı temenni ediyorum.

    Ve buna karşılık sonuna kadar :
    Heyy Kadın Susma!!! Eyy insanlık Aldanma Unutma Unutturma !!!
  • Babaannem derdi ki:
    “Bazen "olsun” dediğin şeylerin olmadığına,
    bazen “olmasın” dediğin şeylerin olduğuna
    sonradan sevinirsin…

    Ne hüzün içinde debelenişlerin,
    ne sevinç içinde tebessüm edişlerin
    senin için hayır olduğundan emin olabilirsin…

    Başına gelen her şeyde bir ders
    düz giden her yolda bir ters
    her selamete gidişte
    bir sabrın gerçek anahtar olduğunu
    yaşayarak öğrenirsin…

    Yediğin yemeğin bile güzel olduğunu
    hazmetmeden söyleme kızım…
    Ne karşılaştığın insanların,
    ne yüzüne gülenlerde sarf edilen lisanların
    ne okkalı bir şamar gibi damarına basanların
    ne tutturduğun yolda yoldaş olup
    ilk kavşakta tozanların,
    ne yalnız bırakanların,
    ne etrafını saranların günahı var…

    Onlar kimi zaman senin üstüne bereket, yağmur
    kimi zaman kış, boran, kar, çamur,
    kimi zaman bahar, bahçe, çiçek olur…

    Sabrı öğrenirsin kızım,
    sabrı öğrenirsin…
    “Gelmişse başa,
    vardır mutlak bir hayır” demeyi
    eninde sonunda becerir
    ceremesini ödediğin acılara güler geçer
    kim bilir belki de toyluğuna bilenirsin…“

    MERAL DEMİR
    S/ÖĞÜT - Babaannem Derdi ki (2) isimli kitabından
  • Ben İsmet Özel, şair, kırk yaşında.
    Her şey ben yaşarken oldu, bunu bilsin insanlar
    ben yaşarken koptu tufan
    ben yaşarken yeni baştan yaratıldı kainat
    her şeyi gördüm içim rahat
    gök yarıldı, çamura can verildi
    linç edilmem için artık bütün deliller elde
    kazandım nefretini fahişelerin
    lanet ediyor bana bakireler de.
    Sözlerim var köprüleri geçirmez
    kimseyi ateşten korumaz kelimelerim
    kılıçsızım, saygım kalmadı buğday saplarına
    uçtum ama uçuşum
    radarlarla izlendi
    gayret ettim ve sövdüm
    bu da geçti polis kayıtlarına.Haytanın biriyim ben, bunu bilsin insanlar
    ruhumun peşindedir zaptiyeler ve maliye
    kara ruhlu der bana görevini aksatmayan kim varsa
    laboratuvarda çalışanlara sorarsanız
    ruhum sahte
    evi Nepal'de kalmış
    Slovakyalı salyangozdur ruhum
    sınıfları doğrudan geçip
    gerçekleri gören gençlerin gözünde.Acaba kim bilen doğrusunu? Hatta ben
    kıyı bucak kaçıran ben ruhumu
    sanki ne anlıyorum?
    Ola ki
    şeytana satacak kadar bile bende ondan yok.
    Telaş içinde kendime bir devlet sırrı beğeniyorum
    çünkü bu, ruhum olmasa da saklanacak bir şeydir
    devlet sırrıyla birlikte insanın
    sinematografik bir hayatı olabilir
    o kibar çevrelerden gizli batakhanelere
    yolculuklar, lokantalar, kır gezmeleri
    ve sonunda estetik bir
    idam belki!
    Evet, evet ruhu olmak
    bütün bunları sağlayamaz insana.
    Doğruysa bu yargı
    bu sonuç
    bu çıkarsama
    neden peki her şeyi bulandırıyor
    ertelenen bir konferans
    geç kalkan bir otobüs?
    Milli şefin treni niçin beyaz?
    Ruslar neden yürüyorlar Berlin'e?
    Ne saçma! Ne budalaca!
    Dört İncil'den Yuhanna'yı
    tercih edişim niye?
    Ben oysa
    herkes gibi
    herkesin ortasında
    burada, bu istasyonda, bu siyah
    paltolu casusun eşliğinde
    en okunaklı çehremle bekliyorum
    oyundan çıkmıyorum
    korkuyorum sıram geçer
    biletim yanar diye
    önümde bir yığın açalya
    bir sürü çarkıfelek
    gergin çenekli cesetleriyle
    önümde binlerce çiçek
    korkuyorum sıra sende
    sen de başla ve bitir diyecek.
    Yo, hayır
    yapamaz bunu, yapmasın bana dünya
    söyleyin
    aynada iskeletini
    görmeye kadar varan kaç
    kaç kişi var şunun şurasında?Gelin
    bir pazarlık yapalım sizinle ey insanlar!
    Bana kötü
    bana terkettiğiniz düşünceleri verin
    o vazgeçtiğiniz günler, eski yanlışlarınız
    ah, ne aptalmışım dediğiniz zamanlar
    onları verin, yakınmalarınızı
    artık gülmeye değer bulmadığınız şakalar
    ben aştım onları dediğiniz ne varsa
    bunda üzülecek ne var dediğiniz neyse onlar
    boşa çıkmış çabalar, bozuk niyetleriniz
    içinizde kırık dökük, yoksul, yabansı
    verin bana
    verin taammüden işlediğiniz suçları da.
    Bedelinde biliyorum size çek
    yazmam yakışık almaz
    bunca kaybolmuş talan
    parayla ölçülür mü ya?Bakın ben, bir çok tuhaf
    marifetimin yanısıra
    ilginç ödeme yolları bulabilen biriyim
    üstüme yoktur ödeme hususunda
    sözün gelişi
    üyesi olduğunuz dernek toplantısında
    bir söyleve ne dersiniz?
    Bir söylev: Büyük İnsanlık İdeali hakkında!
    Yahut adınıza bir çekiliş düzenleyebilirim
    kazanana vertigolar, nostaljiler
    karasevdalar çıkar.
    Yapılsın adil pazarlık
    yapılsın yapılacaksa
    işte koydum işlemeyi düşündüğüm suçları
    sizin geçmiş hatalarınız karşısına.
    Ne yapsam
    döl saçan her rüzgarın
    vebası bende kalacak
    varsın bende biriksin
    durgun suyun sayhası
    yumuşatmayı bilen ateş
    öğüt sahibi toprak
    nasıl olsa geri verecek
    benim kılıcımı.
  • Oğlum bir hafta sonra evleniyor. Sorumluluk sahibi bir baba olarak ona öğüt vermem gerekiyor. Fakat bunu evde yapamam çünkü annesi ağız tadıyla öğüt vermeme izin vermez, sözü ağzımdan kapıp kendi devam eder. İş yerimden oğluma telefon açtım, "Akşam yemeğini dışarıda birlikte yiyelim." dedim. Deniz kenarındaki bu şirin lokantada şimdi onu bekliyorum. Geliyor aslan parçası, yakışıklılığı da aynı ben. Yan masadaki kızlar gözleriyle oğlumu süzüyorlar. Bakmayın kızlar, onu kapan çoktan kaptı. Hoş beşten sonra konuya giriyorum.
    Oğlum haftaya düğünün var, bir baba olarak sana bazı konularda yol yordam göstermem gerekiyor. Çocukluğunda suç işlediği zamanlardaki gibi birden bire kızardı. Kerata ne anlatacağımı zannettiyse!
    -Baba ben yirmi altı yaşındayım, bazı şeyleri biliyorum artık.
    -Ah senin o biliyorum zannettiğin konularda da çok bilmediğin çıkacak ama ben o konulardan bahsetmeyeceğim. Keşke konuşabilseydik ama henüz o kadar modern olamadım.
    Rahat bir nefes aldı. Bu arada yemeklerimiz de geldi. Oğlumla şöyle keyif yaparak muhabbet edelim bakalım.
    -Kaç dil biliyorsun oğlum sen?
    -İngilizce, Fransızca, bir de Türkçe ile üç dil oluyor.
    -Bugün ben sana dördüncü dili öğreteceğim. Dilin adı Bükçe. Kadınlar tarafından kullanılır. Sen buna "kadın dili" de diyebilirsin.

    Güldü. Güldüğü zaman benim yanağımdaki gibi küçük bir gamzesi var, o ortaya cıkıyor.
    -Kadınların ayrı bir dili mi var?
    -Tabii ki. Eğer kadın dilini bilirsen bir kadınla yaşamak dünyanın en büyük zevkidir, ama bu dili bilmezsen hayatın kararabilir. O yüzden bir kadınla mutlu olmak isteyen her erkek Bükçeyi öğrenmeli.
    İyi de niye Bükçe? -Çünkü kadınlar konuşurken, genellikle söyleyecekleri sözü net söylemezler. Eğip bükerler; onun için dilin adını "Bükçe" koydum.
    -"Bükçe zor bir dil mi baba?" diye sordu gülerek.
    -Bana bak, çok önemli bir konu ama eğleniyor gibisin, biraz ciddiye al. Bir kadınla mutlu olmak istiyorsan bu dili bilmen çok önemli. Çünkü kadınlar sözü bükerek bükçe konuşurlar sonra da senin sözün doğrusunu anlamanı beklerler. Felsefesini anlarsan kolay, anlamazsan zor. Mesela Çinli bir karın var, sen karına sürekli Fransızca "seni seviyorum diyorsun ama karın hiç Fransızca anlamıyor. Fransızca "seni seviyorum un onun için bir anlamı yoktur. Ona Çince seni seviyorum dediğinde seni anlayabilir.
    -Tamam baba, haklısın ciddiyetle dinliyorum. Peki, sence kadınlar neden bizimle aynı dili konuşmuyorlar, söyleyeceklerini direkt söylemiyorlar ?
    -Bence bir kaç sebebi var. Birincisi, duygusal oldukları için, hayır cevabı alıp kırılmaktan korktuklarından sözlerini de dolaylı söylüyorlar. İkincisi, kadınlar dünyaya annelikle donanımlı olarak gönderildikleri için onların iletişim yetenekleri çok güçlü.

    -Bu konuda biz erkeklerden bir sıfır öndeler yani.
    -Ne bir sıfırı oğlum, en az on sıfır öndeler. Düşünsene, henüz konuşmayan, küçük bir çocuğun bile yüz ifadesinden ne demek istediğini hemen anlıyorlar. İşin kötüsü kendileri leb demeden leblebiyi anladıkları için biz erkekleri de kendileri gibi zannediyorlar. Onun için leb deyip bekliyorlar. Hatta bazen, leb demek zorunda kaldıkları için bile kızarlar. "Niye leb demek zorunda kalıyorum da o düşünmüyor? diye canları sıkılır.
    -Biz de bazen Cananla böyle sorunlar yaşıyoruz. Niye düşünmedin? diye kızıyor bana.
    -Kızarlar oğlum, kızarlar. Kadınlar ince düşüncelidirler, detaycıdırlar, küçük şeyler gözlerinden hiç kaçmaz. Bizim de kendileri gibi düşünceli olmamızı beklerler, fakat erkekler onlar gibi değil. Biz bütüne odaklıyız, onlar detaya. Beyinlerimiz böyle çalışıyor.
    -Ne olacak baba o zaman, yok mu bu işin çaresi?
    -Var dedik ya oğlum, Bükçeyi öğreneceksin, bunun için buradayız. Hazır mısın?
    -Hazırım baba.
    -Bükçe bol kelime kullanılan bir dildir. Biz erkeklerin on kelime ile anlattığı bir konu, Bükçede en az yüz kelime ile anlatılır. Dinlerken sabırlı olacaksın. Mesela karın o gün kendine elbise aldı, diyelim. Bunu sana Bugün bir elbise aldım. diye söylemez. Elbise almak için dışarı çıktığı -ndan başlar, kaç mağazaya gittiğinden, almak için kaç elbise denediğinden, indirimlerden, yolda gördüğü tanıdıklarından, alırken yaptığı pazarlıktan devam eder ve sana kocaman bir hikaye anlatır.

    -Hikaye dili yani.
    -Aynen öyle. Sen akıllı bir erkek olarak ona asla, Hikaye anlatma, ana fikre gel, kısa kes. demeyeceksin. Böyle bir şey dediğinde bittin demektir. İster öyle de, istersen seni sevmiyorum. de. İki durumda da "seni sevmiyorum" demiş olacaksın.
    -Ne alakası var baba seni sevmiyorum demekle kısa anlat demenin?
    -Çok alakası var. Kadınlar dinlenmedikleri zaman sevilmediklerini düşünürler.
    -Bu önemli. Bükçe'de dinlemek sevmektir diyorsun.
    -Aynen öyle. Devam edelim. Bükçe ima dolu bir dildir. Kadınlar konuşurken bir şeyler ima etmeyi severler. Biz erkekler de imalı konuşuyoruz diye düşünürler ve gözlerimizle onlara ne demek istediğimizi çözmeye çalışırlar. Oysa erkeklerin ima yeteneği pek gelişmemiştir. Bizim kastımız söylediğimiz şeydir.
    -Geçen hafta Canan bana "Bir kaç kilo daha versem gelinliğin içinde daha iyi duracağım." dedi. Ben de "Böyle de iyisin." dedim. Canı sıkıldı, bir kaç saat surat astı. ";Neyin var?" diye sordum. "Hiçbir şeyim yok." dedi. Sence nerede hata yaptım?
    -"Böyle de iyisin" derken o "de" ekini orda kullanmamalıydın. Canan bunu şöyle anlamıştır. "Böyle de fena sayılmazsın, eh işte, idare edersin ama tabi daha da iyi, daha da güzel olabilirsin."
    -Peki ne demem gerekiyordu?
    -Şunu hiç unutma. Kadınlar kendileri ile ilgili, giysileri ile ilgili ya da aileleri ile ilgili bir soru soruyorlarsa, kesinlikle iltifat bekliyorlardır. Es kaza eleştirmeye kalkarsan yandın. Bunu hiç unutmazlar. O gün "Hayatım sen zaten Çok güzelsin, kilo vermeye falan bence ihtiyacın yok." deseydin, günün zehir olmazdı. Mesela bir gün kucağına oturup "Ağır mıyım?" derse sakın ;Evet, biraz" falan deme "Hayır" de. Yoksa bir daha kucağına oturmaz.

    -Yani diyorsun ki bir kadın her daim güzeldir, her giydiği yakışır ve her kadının annesi bir hanımefendi, babası da beyefendidir. Bana ne yaparlarsa yapsınlar.
    -Aferin oğlum, çok hızlı anlıyorsun bana çekmişsin. Kadının, kendi anne babasıyla sorunu olsa, kendi eleştirir ama asla senin eleştirmeni kabul etmez. Bunu kendine hakaret olarak alır.
    -Ve asla unutmazlar, değil mi?
    -Aynen öyle. Yıllar once annene, annesi için "Biraz cimri." demiştim. Hala "Sen benim annemi sevmezsin." der ve annesi bize bir şey aldığında gözüme sokar, en çok göreceğim yere koyar.
    -Hadi o konularda dilimi tutarım da, şu ima işini çözmek zor geldi.
    -Zor gibi ama biraz gayret edersen çözersin. En önemlisi imaları anlayacaksın ama "Sen şunu mu demek istiyorsun?" diye asla yüzüne vurmayacaksın.
    -Anladım. Anlayacaksın ama anladığını belli etmeyeceksin. Buna şöyle de diyebiliriz. O beni iğnelediğinde "Niye bana iğne batırıyorsun? Diye sormayacağım, o iğneyi ben kendi kendime batırmışım gibi yapacağım.
    -Güzel ifade ettin oğlum. Mesela dün öğlen annen beni aradı. "Akşama tok mu geleceksin?" diye sordu. Beni biliyorsun akşam yemeklerinde hep evdeyimdir. Kırk yılda bir dışarıda yerim onu da haber veririm. Tabi ben hemen anladım annenin ne demek istediğini. "Tok gel, yemekle uğraşmak istemiyorum" demek istiyor. Anladım ama tabi "Ne demek istiyorsun?" demedim.
    -Dün çok yorulmuştu baba, düğün alışverişine çıkmıştık.
    -Bunun pek çok sebebi olabilir. Yorulmuş olabilir, bir kabul gününden tok gelmiş olabilir, bin beş yüzüncü diyetine başlamış ve o gün yemekle uğraşmak istemiyor olabilir. Ama bunu biz erkekler gibi kısa yoldan "Canım benim karnım tok, sen de dışarıda bir şeyler ye, ya da yorgunum, gelirken bir seyler getir yiyelim." demez. Sanki böyle derse, iyi ev kadını rütbesi tozlanacak, mevki kaybedecek. İlla Bükçe anlatacak, asık bir yüzle karşılaşmamak için senin de anlaman gerekiyor. "Hayır, evde yiyeceğim ama istersen hazır bir şeyler alıp geleyim, ne dersin?"dedim. "Tamam." dedi. Döneri sever biliyorsun, dün eve giderken, ekmek arası döner yaptırdım. Onun dönerini de porsiyon yaptırdım. Bunu düşündüğüm için ayrıca sevindi. O da diyette, düğünde daha zayıf görünme derdinde bu sıralar.
    -Bu Bükçe'de kısa konuşma yok mu baba?
    -Var ama yerinde olsam hiç tercih etmezdim. Kadın konuşmuyorsa ya da kısa konuşuyorsa kesin ciddi bir sorun var demektir. Mesela baktın canı sıkkın, soruyorsun, Neyin var? diye. Hiçbir şeyim yok. diyorsa, aman bir şeyi yokmuş diye bırakma. Yoksa az sonra, çok ilgisiz olduğundan yakınarak, ağlamaya başlar.
    -Bükçe'de Hiçbir şey yok. demek ";Çok şey var, benimle ilgilen. demek oluyor, o zaman.
    -Evet. Biz erkekler "Bir şey yok." diyorsak ya gerçekten bir şey yoktur, sadece başımızı dinlemek istiyoruzdur ya da bir sey vardır ama; "Şu anda konuşacak bir şey yok." diyoruzdur. Her ikisinde de konuşmak istemiyoruzdur. Ama kadınlar ilgiyi sevgi olarak gördükleri için "Bana değer veriyorsan, ilgilen ki anlatayım." demek istiyordur. Çok nadiren gerçekten anlatmak istemiyor olabilir, o zaman da fazla üstüne varıp bunaltmayacaksın tabi.
    -Bir arkadaşım da "Kadınların "Peki." demesi tehlikelidir" demişti.
    -Doğru. Bir kadının ağzından çıkan kuru bir "peki", "olur", "tamam" her zaman tehlikelidir. Bu Bükçe'de "Şimdi tamam diyorum ama acısını daha sonra çıkaracağım." demektir. Sana en kısa zamanda kesin bir ceza keser. Fakat pekinin yanında "Peki canım, olur hayatım" gibi bir hoşluk ekliyorsa korkmaya gerek yok.

    -Zor bir dil baba.
    -Yok yok gözün korkmasın, her yabancı dil gibi. İlk başlarda biraz çalışacaksın, pratik yapacaksın, bazen hatalar yapacaksın, dikkat edeceksin sonra otomatiğe bağlanırsın. Kolay yanı şu; senin bükçe konuşman gerekmiyor. Dili anlaman yeterli.
    -Anlamak da pek kolay değil ama.
    -Korkma, o kadar zor değil. En önemli kuralları ben sana öğretiyorum zaten. Devam edelim. Kadınlar istediklerini söylemek zorunda kalınca, düşünemediğimiz için biz erkeklere kızarlar ve konuşurken suçlayarak konuşurlar; fakat suçladıklarının farkında olmazlar. Sitem ediyoruz zannederler.
    -Nasıl yani?
    -Mesela, karın sana "Ne zamandır dışarı çıkmadık." derse bunu suçlama olarak üstüne alma, canı seninle gezmek istiyordur, bunu sen düşünüp teklif etmediğin için kalbi kırılmıştır. Maksadı seni suçlamak değildir. "Daha geçenlerde gezmeye gittik." gibi bir savunmaya girme. "Tamam canım haklısın, ben de istiyorum, en kısa zamanda gideriz." de, konu kapanır. Tabi ilk fırsatta da sözünü yerine getirirsen iyi olur.

    -Küçük ama önemli detaylar.
    -Aynen öyle. Mesela karın "Üşüdüm." diyorsa, "Üstünü kalın giy." demeni ya da kombiyi açmanı değil, ona sarılmanı istiyordur.
    -Keşke okullarda öğretselerdi biz erkeklere Bükçe'yi. Ne kadar erken başlasak o kadar çabuk kavrayabilirdik belki.
    -Haklısın, aslında ben de sana öğretmek için geç kaldım. Neyse zararın neresinden dönülse kardır.
    -Not mu alsaydım... Epeyce detayı varmış dilin.
    -Sen bilirsin oğlum, unutacaksan al. Keşke ben de not alıp gelseydim. Umarım sana eksik öğretmem. Şimdi aklıma geldi. Kadınların en nefret ettiği sözcük "Fark etmez."dir. "Fark etmez"i kadınlar "Hiç umurumda değil, ne yaparsan yap." diye anlarlar.
    -En değerli sözcük nedir?
    -Sen bil bakalım.
    -"Seni seviyorum." herhalde.
    -Evet, kadınlar "Seni seviyorum." sözünü sık sık duymak isterler. Biz erkekler ";Söylemiştim, zaten biliyor. diye bu konuda gaflete düşmemeliyiz.
    -Bükçe sadece konuşma dili midir baba? Bunun bir de davranış dili var gibi geliyor bana.
    -Zekan kesinlikle bana çekmiş. Ben de tam ona geliyordum. Davranışlar da çok önemli tabii. kadınlar küçük şeylere önem verirler. Akşam ona sarıl, televizyon izliyorsan sarılarak izle. Gündüz onu düşündüğünü ifade etmek için kısacık da olsa bir mesaj gönder, küçük sürprizler yap. O yemek hazırlarken ona yardım et, salata yap, çay demle.
    -Akşam gelip sırt üstü yatmak yok yani.
    -Gözünde büyütme. Sayınca çok şey gibi görünüyor ama aslında bunlar zaman alacak, zor ve masraflı şeyler değil. Sen bu küçük şeylere dikkat et, zaten karın sana paşa gibi davranır, seni yormaz. Bir erkek bu küçük şeylere dikkat etmezse zamanını karısıyla büyük kavgalar yaparak geçirir. Sevgiyle geçirmek varken niye kavgayla geçiresin ki? Kadınlar çok vericidir ama, eğer sen hep alıp hiç vermezsen, bir gün birden patlarlar. Küçük küçük alırlarsa, büyük büyük verirler.
    -Tamam baba, bunlara dikkat edeceğim.

    Garson yemek tabaklarını kaldırırken oğlumun telefonu çalmaya başladı. Belli ki nişanlısı arıyor, konuşmak için deniz kenarına doğru adımlamaya başladı. Az sonra geldi.
    -Baba çok teşekkür ederim. Bükçe'yi anlamaya başladım. Canan aradı. "Salonun perdeleri ne renk olsun karar veremedim, yarın birlikte mi baksak?" dedi. Tam "Fark etmez, sen seç." diyecektim ki bunu senin söylediğin gibi "Ev de perde de umurumda değil." gibi anlayacağı aklıma geldi. "Tabii canım, istersen birlikte bakabiliriz ama ben senin zevkine güveniyorum, sen seç istersen." dedim, çok mutlu oldu. Kendi seçecek.
    -O zaten perdeyi çoktan seçmiştir de kadınlar illa yaptıklarını onaylatmak isterler. Birlikte de gitsen o seçtiği perdeyi almak isteyecektir. Biz erkekler onların ne demek istediklerini anlarsak, işlerden kolay sıyırırız.
    -Baba tekrar teşekkür ederim. Bu iyiliğini hiç unutmayacağım. Bana Bükçe'yi öğretmeseydin halimi düşünmek bile istemiyorum.
    Şanslısın oğlum. Benim seninki gibi bir babam yoktu. Bunları deneye yanıla öğrenmem yıllarımı aldı. Sen yine iyisin, hazıra kondun. Güle güle kullan, isteyene de öğret, herkes de güle güle kullansın. Kullansınlar ki yüzleri gülsün. Sema Maraşlı'nın Eşimle Tanışmayı Unutmuşuz Kitabından
  • Nasılsanız, öyle idare olunursunuz

    Siyasetin kelime manası yönetmek demektir. Sadece devlet yönetiminde değil, bizler, sosyal hayatımızın çoğu alanında, bir öğretmen olduğumuz kadar öğrenci, bir yönetici olduğumuz kadar yönetilen olduğumuzun şuuruyla hareket etmeliyiz. Hepimiz, içinde bulunduğumuz ana-baba evlat, işveren işçi, öğretmen öğrenci, doktor hasta gibi sıfatları en güzel bir şekilde temsil etmekle sorumluyuz ve sorumlu olduğumuz işin ehli olmakla yükümlüyüz. Efendimiz (sav); “Kıyamet ne zaman kopacak?“ sorusuna; “İşinin ehli olmayan insanlara görev verildiği zaman.“ şeklinde cevap vermiştir.

    Eksiksiz bir intizamla âlemleri yaratan hazreti Allah, yüce kitabı Kuran’ı Kerim’de, bize yapacağımız işler ile ilgili şöyle buyurmaktadır;

    “Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.” (Nisa 58)

    Yüce Allah’ın bu güzel öğüdünü hayatımızın her alanında tatbik etmeye gayret göstermeli ve bu şekilde Allah’ın üzerimizdeki nimetleri artıracağına canı gönülden iman etmeliyiz.

    “Bir toplum kendilerinde olanı değiştirmedikçe, Allah onlara verdiği bir nimeti değiştirmez ve şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Enfal 53)

    Ehil olmanın ön şartı ise edepli olmaktır. Her işin başının edep olduğu hakkında, Mevlana Hazretleri bizlere muhteşem bir öğütte bulunuyor: “Tanrı’dan edebe muvaffak olmayı dileyelim. Edebi olmayan kimse Tanrı’nın lûtfundan mahrumdur. Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz. Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur. İçine kasavetten, gussadan (kederden) ne gelirse korkusuzluktan ve küstahlıktan gelir. Edepten dolayı bu felek nura gark olmuştur: Yine edepten dolayı melekler masum ve tertemiz olmuşlardır.”
  • Kitap alamayan çocuklara kitaplar hediye edeceğim Youtube kanalımda, kitaplardaki alıntılar hakkında videolar hazırlıyorum. Destek olmak isterseniz abone olabilirsiniz: http://bit.ly/alintilarlayasiyorum

    "Ben kimim ki, kendi fikrim olsun?"

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Vitruvius'tun. Mimardın. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı tasarımlarında kullanmak için : Fayda, kalıcılık ve güzellik.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Wilhelm Reich'din. Psikiyatrist ve psikanalisttin. Fikirlerin vardı aslında. Mesela 3 ilken vardı yaşamımızın tükenmez kaynağı olarak gösterdiğin : Sevgi, çalışma ve bilgi.

    Sen, küçük adam, bir zamanlar Mustafa Kemal Atatürk'tün. Bir geleceğin kurtarıcısıydın. Fikirlerin ülken oldu. 6 ilken vardı : Cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve inkılapçılık.

    Geçmişinde bu kadar büyük insanlar olabilmişken, ezilip büzülmeyi, seni yönetene karşı kayıtsız şartsız ve sorgusuz itaati, sevgisizliği, gaz odalarını, bilgin yerine tabancayı seçmeyi, kendinden olmayanı asmayı kesmeyi, hırsızlığı, yalan söylemeyi, eski can düşmanını dostun ya da eski can dostunu düşmanın bellemeyi, kişisel özgürlüğünü unutmayı, dedikoduyu, aşkla cinselliğin tanımlarını karıştırmayı, kendi fikirlerin dururken başkasının fikirlerini benimseyecek kadar küçülmeyi nasıl becerdin be?

    Nasıl bu kadar ilkesizleşebildin? Bu yazıyı okuyan sen, ben, hepimiz. Nasıl bu kadar ilkesizleşebildik, kendi fikrimizden bu kadar uzaklaşabildik?

    Hani Nietzsche'nin üst insanı olmayacak mıydık? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Neden küçülmeye gittin?

    Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en tepeye çıkmak için hazırlığımızı yıllardır yapmıyor muyduk? Ne oldu? Ne ters gitti, küçük adam? Para ve iktidar hırsı gözünü mü bürüdü yoksa? Bu mudur bu kadar küçülmüşlüğünün nedeni?

    Oysa ki sen Hitler'in, Stalin'in, Napolyon'un kontrol ettiği kitlelerin zafer çığlıklarını dinlemiştin. Kendini öyle büyük zannediyordun ki sanki hiçbir zaman ölüm sana gelip çatmayacak, hiçbir ülke senin kılına bile dokunamayacak sanıyordun. Para ve silah dolu depolar eşliğinde dünyanın en büyük insanı zannediyordun kendini. Bu senin en büyük yanılgındı. Çünkü kulaklığında çalan tek şarkı olan savaş naraları açıkken, dünyanın diğer bütün müziklerini kaçırıyordun.

    Kütüphaneye gitmiyordun çünkü kitap okumanın insanı küçülteceğini düşünüyordun.

    Dans etmiyordun çünkü dans edersen insanlar seni kötüler ve eleştirir diye düşünüyordun.

    Harekete geçmek, bir şeyler yapmak, elinden geleni ardına koymamak istiyordun ama insanlar seni onaylamaz, kabul etmez ve takdir etmez diye düşünüyordun.

    Oysa ki deli gibi kütüphaneye gitmek, dans etmek ve harekete geçmek istiyordun!

    Dinle Küçük Adam, bütün ülkelerin liderlerine ve halklarına yazılmış bir mektup, öğüt, öz eleştiri; kimliklerine karşı tutulmuş bir aynadır. Kendisini hiçbir konuda çaba göstermiyor olarak görüp harekete geçmeye meyilli olan insanlara kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitaptır. Her gün dış görünüşünüze baktığınız aynanın, bir kitap tarafından ideolojik ve siyasi temelle birlikte karşınıza geçmiş harmanlı bir bakış açısı aynası olarak sunulduğu bir tepsidir. Tepsinin üstündekini ister alırsınız isterseniz de almazsınız fakat Reich bu tepsiyi sizin yanınıza çoktan koymuştur, bu mektubu okumaktan, bu öz eleştiri oklarını kendinize saplamaktan başka çare yoktur. Halil Cibran dedi :
    "Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerilere atılmış oklar."

    Öz eleştiri yapacağız ki kendi çocuklarımız geleceğin yetişkinleri olacak. Öz eleştiri yapacağız ki kendimizde yaptığımız hataları şimdinin küçükleri ama geleceğin büyükleri olan çocuklarımızda yapmayacağız. Atatürk'ün de dediği gibi, bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevi olacak ki "küçük adam" olarak anılmayacağız. Büyük işler, büyük hayaller, büyük fikirler üreteceğiz. Dünyayı terk etmeyeceğiz mesela, kendimizi kapatmayacağız, başka dünyamız yok ki çünkü, nerede başka dünya, ben göremiyorum, bu dünya bizim, hepimizin, üretmesi de bizim tüketmesi de, kendi hayatımızı üretemiyorsak onu tüketme hakkı neden?

    Acı yoksa kazanmak da yok. İdeolojisinde küçük olarak kalmak istemeyen herkes okumalı!

    Beni bu kitapla tanıştıran Samet Ö.'ye bolca teşekkürlerimle.