• Okumak Ve Tüketmek

    Hangi kitabı, neden, nasıl, ne sürede okumalıyız soruları, her birimizin zaman zaman zihninde gezinen sorulardır. Çoğumuz tam anlamıyla aç kurtlarız. Hem o kadar açız ki, elimizden gelse, sürahiden süt döker gibi, kafatasımızı açıp içine kitapları aktaracağız. Ama bu mümkün olmadığı için, biz de bari gözümüzü doyuralım diye belki altından kalkamayacağımız kadar karışık listeler yapıyoruz. Bunda bir sıkıntı yok ama bize fayda sağlamayacak bir şey var ki, rotasız bir şekilde kitap almak.

    Benim için bu çılgın kitap alma olayı, birkaç sene önce, Ölmeden Önce Okunması Gereken 1001 Kitap Listesi ile karşılaşmam, bunu yaklaşık iki ay boyunca taramam, ilgimi çekenleri listeme dahil etmem ve indirime gireni görür görmez satın almam ile zirveye vardı. İnsan acemi olunca, bazı noktalarda kendisi gibi aç gözlü kitap kurtları ile de arkadaş olunca aldıkça alıyor. O zamanlarda da iyi çeviri konusunu önemserdim ama iyi zannettiklerim varmış meğer, bilememişim. Aldığım bazı kitaplar için bu yüzden pişman olmakla birlikte bunların sayısı çok abartılı olmadığı için içim ferah.

    Size bugün kendi dünyamdan, keşfettiklerimden süzmeye çalışıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Aslında bu yazı aylardır zihnimde, taslak halinde de defalarca yazıldı. Fakat durdu bir köşede. Bir kez daha, bu sefer bitirebilme ümidiyle yazmaya koyuldum.

    Hepimizin bilmesi gereken bir şey var, bazı kitaplar okunmadan bazı kitaplar okunmamalı. Aslında okunacaklardan ziyade okunması için (bence) "zihnin hazır olması gereken kitaplar"ı yazmak daha doğru geliyor. Çünkü ille okuyun denecek hem yerli hem yabancı edebiyata ait o kadar çok güzel eser var ki, bu nokta ancak sizin kendi karar ve zevkinize göre şekillenmeli. Okumak için hazır olunması gereken eserlerden benim verebileceğim örneklerden biri; Ulysses. Bazı okurlara bakıyorum, o kadar istikametsiz, o kadar rastgele okuyorlar ki. Karışmak olur diye elbette bir şey söylemiyorum. Çünkü herkes, istediğini alır okur. Ama kuzum, n'apıyorsunuz? :) Bir sakin olun. O zihin buna hazır mı? Ben de bazı birkaç kitap için apalamadan koşmaya kalkmıştım zamanında ama hemen fark ettim bu durumu ve dedim bu, böyle olmaz. Proust misal, Eco'nun bazı kitapları. İsmet Özel'in Of Not Being A Jew'u. Saatleri Ayarlama Enstitüsü misal. Bunlar öyle hadi elime alayım, çayımı içerek okuyayım diyebileceğiniz kadar kolay değil. Abartmak gibi olmasın ama 30 yaşından sonra bu kitaplara yaklaşmak, anlamak ve faydalanmak açısından daha önemli. 30 dememin sebebini de anlamayacak insanlar illa ki olabileceği için bunu da açıklamalıyım. 30 yaşında bir aydınlanma gelmeyecek herhalde. :) O vakte kadar Dostoyevski, Yaşar Kemal, Charles Dickens, Sabahattin Ali, Halikarnas Balıkçısı, George Orwell, Mihail Bulgakov vb. gibi birçok anlayabileceğimiz yazarı okumak daha mümkün olduğu için söylüyorum. Çünkü bunlardan bir şeyler okuduğumuzda zaten anlamanın zevkine varmış olacağız. Anlamak en güzel mertebedir. BİZLER, ANLAŞILMAYI BEKLEYEN VE HER FIRSATTA ANLAŞILMAMAKTAN ŞİKAYET EDEN O KUTLU VARLIKLAR, İLK ÖNCE ANLAMAYI DENEMELİ, ÖĞRENMELİYİZ. Ama adam iyi bir inceleme okudu diye paldır küldür ''Gideyim de Musil okuyam geleyim.'' derse, tebrikler ve başarılar dilerim. :) Ha istisnalar var elbette. Bazı insanların vakit açısından daha fazla imkanı vardır. Bir insanın 2 senede okuduğunu, o kişi 1 senede okur ve bu durum karakterine, aldığı eğitime ve yetiştiği ortama bağlı olarak değişkenlik gösterebilir. Herkesin zihin dünyası hem kendine hem okuduklarına bağlı olarak değişken bir olgunlukta olabilir.

    Şiirlerle ilgili de söylenecek çok şey var. Ayrı bir yazı yazmayı da düşündüm ama hazır elime kalemi almışken, bununla da ilgili yazayım dedim. Şiir dünyası da anlam çeşidi bakımından kendi içinde bir merdivene sahip. Bu yazıda merdivenin sonundan geriye doğru birkaç örnek vereceğim. Kendi adıma okuyup, en zor kategoriye koyduğum yegane isim Sezai Karakoç'tur. Anlaşılır ve gerçekten anlayabilirseniz, öyle dolu mısraları var ki, bunları yazmanın nasıl mümkün olduğuna insan hayret ediyor. Ama anlaması o kadar zor satırları var ki, onu bence ulaşılması gereken bir hedef gibi benimsemeli. Mona Rosa'nın şairi, bu şiiri çok derin bulduğumdan dolayı benim için apayrı kıymetlidir ve hep öyle kalacaktır. Sezai Karakoç, divan edebiyatından önceki merdivenin en son basamağıdır. Divan edebiyatına ait, anlam bakımından hayli zor olan şiirler, şiir merdivenimizin elbette en son basamaklarında oturmaktalar. Bu arada bahsettiğim merdiven değer bakımından değil, anlamak bakımından kolaydan zora giden bir yükselişi ifade ediyor. Yalın anlamda da doğru düzgün şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay değil. Bunu bir tür sanat çeşidi olarak düşünebiliriz. Sezai Karakoç'tan önce Cahit Zarifoğlu gelir. Aşırı zordur, lakin ona nazaran bir tık daha anlaşılır yazar. Cahit Bey'den önce de İsmet Özel gelir. Bu şairleri, yüzde yüz anlayan yiğit arkadaşlarla tanışmak benim için bir şereftir. Elbette bunlarla koca edebiyatı sınırlamak gibi bir düşüncede değilim. Bunlar birkaç örnekti. Düşündüklerime ve beğenilerime kıymet verip, bana özelden birçok konuyla ilgili öneri vermem isteyen, birçok okur arkadaşımız oldu. Okuduklarım doğrultusunda, bir şeyler söylemeye çalışıyorum. Burada benden çok daha fazla okuyan nice insan var. Benim varsa bir farkım, bu da okuduklarım üzerinde düşünme sürem ile ilgili. Hep söylüyorum, çünkü bu sitede de her yerde olduğu gibi derin nefesler aldıracak çok şahsiyeti kıymetli insanlar var, açık nokta bırakmayacak şekilde, bu yazıyı yazayım ki başım ağrımasın. Ben bu yazıyı okuduklarım neticesinde kaleme alıyorum. Bunca okuma arasında konuşmaya hakkım olduğunu düşündüğüm yegane konu aslen şiirdir. Çünkü buraya okudum diye işaretlemesem de incelediğim, hayli uzun vakit geçirdiğim birçok şair oldu. 3-5 şiir kitabı okuyup da sağa sola öneri vermek, benim için çok yanlış bir hareket. Konuşuyorsak, bunun bir arkası olmalı. Dostoyevski hakkında en çok, onu en fazla okuyan ve özümseyenler konuşabilmeli misal. Oğuz Atay ile ilgili onu en çok anlayanlar konuşmalı. Sevmeyenler elbette olur, görüş de bildirir ama kendisine hitap etmediğini ifade etmekle, birkaç kitap okuyup kelle almak başka bir konu.

    <<Binlerce düşünce arasında, hangisini nereye kondurursam daha akıcı ve düzenli bir yazı olur diye düşünsem de, bu benim için biraz zor oluyor. Ben şu yazıyı, aylardır düşünüyorum. Lakin, okudukça söylemek istediklerim de çoğalıyor. Umarım, bu okuyanlar için faydalı olur.>>

    En büyük önerilerimden biri de not alarak okumanız. Bu demde Hakan S.'yi anmamak ayıp olur, çünkü ben, bunu ondan öğrendim ve okumak bambaşka bir keyfe ve anlama büründü. Bakın, hepimiz daha fazla şey okumak istiyoruz evet. Vakit az, eser çok. Lakin, neden okumak istiyoruz? Bunun sonucunda ne olacağını düşünerek okumak istiyoruz? Bu soruları, lütfen ciddi ciddi düşünün, geçiştirmeyin. Daha itibarlı olmak için mi? Okumakla gelişmek arasındaki o köprüye inandığınız için mi? Okumak, havalı olduğu için mi? Şu frene bir basın ve bir bakın: KİTAPLARI OKUYOR MUSUNUZ YOKSA TÜKETİYOR MUSUNUZ?

    Kübra bu. Kübralığını yapmasa olmaz. Birçoğunuz kitapları tüketiyorsunuz ve ben bunu üzülerek izliyorum. Evet, bana ne. Haklısınız da. Ama ben birilerinin, ''gıcığına gidicek'' diye, söyleyeceklerinden geri duracak biri değilim. Bunu zaten benim diğer yazdıklarımı okuyanlar bilir. Bir şiir kitabını alıp, 1 saatte okudum, güzeldi, tavsiye ederim, diyenleri görünce... İnanın sol yanım kanıyor desem yeridir. 1 saatte ne okudun, ne anladın, ne yaptınnnnnn. Herhangi bir kitabı da öyle, alıyorlar haralahuralagakgukcumburlop yutuyorlar. Faydası olmaz demiyorum, asla. Olur ama bu fayda; üzerinde düşündükçe, sabırla vakit geçirdikçe, kendinize izin verdikçe azami seviyeye gelecektir. Not almak, sizin o kitabın konaklayıp hoşçakal dediği bir zihni değil, izini bırakacağı bir zihni taşımanızı sağlayacaktır. Hangimiz dâhiyiz? Kaçımız diyebiliriz, ''Hafızam beni yanıltmaz.'' Kendinizi gözden geçirin, çok değil 2 sene önce okuduğunuz kitaplardan neler hatırlıyorsunuz, neler iz bırakmış, o kitaplar hakkında kaç cümle kurabilirsiniz? Elbette okuduklarımızdan o an fayda göreceğiz diye bir şey yok. Okudukça, kendimizi tanımayı, neleri isteyeceğimizi, kendimizi daha iyi ifade etmeyi öğreniyoruz. Ama bunun azami seviyeye çıkması, kitapları tüketmeden, bitirmek, profilinizdeki kitap sayısını çoğaltmak yerine, okuduklarınızı sözünüze ve kalbinize tıpkı bir hamura unu yedirmek gibi yedirmekle mümkün.

    Şiir konusuna tekrar dönelim. Bence rastgele şiir kitabı almak en büyük hata. Bu konuda, özellikle dikkatinizi çeken birileri varsa onlara danışın. Bence bunun için üşenmeyin, dikkatinizi çeken bütün şairlerin incelemelerini, haklarında yazılan blog yazılarını okuyun. Alıntılara göz gezdirin. Yalın anlamda mı, kapalı anlamda mı yazıyor, hangi konuları tercih ediyor, dünya görüşü ve hayat hikayesi nedir öğrenin. Bu, şairleri anlamak ve beğenmek açısından çok ama çok önemli. (Benim gibi zaman geçtikçe, beğenmemek ve sadece neymiş diye de okumalar yapabilirsiniz. :>)

    Koşma tarzında yazılmış şiirlere bakın misal. Şiir incelemelerini okuyun. Yeni başlayanlar, hemen anlamıyorum diye kestirip atmayın. Divan edebiyatında, sadece sanatın kutsallığını ve gelebileceği en üst noktaları görebilmek adına örneklere ve açıklamalarına bakın. O zaman kelimeler öğrenmeye, anlam kapıları açıldıkça, sanatın kutsal yolunda yürümek için istek ve haz duymaya başlayacaksınız. Şairlerin en ünlü şiirlerini okuyun internetten. Sonra biraz beğeninizin şekillenmeye başladığını göreceksiniz. Şiir, edebiyatta en sevdiğim ve mutlu olduğum alan olduğu için söylemek istediğim çok şey var lakin noktalamak zorundayım.

    Eğer bizlere okullarda daha nitelikli eğitim verseler ve rotalar çizselerdi, bizler bugün bu rotasız okumalar içinde bocalamazdık. Kendimizi tanımamız bile o kadar zaman alıyor ki, sonra geçmişe bakıp ah ediyoruz, şu kitabı neden daha önce okumadık diyor ve üzülüyoruz. Ortaokul için çok tavsiye verebilecek konumda değilim. Umarım karşılarına onların dilinden anlayacak kaliteli nice öğretmen çıkar ve yardımcı olur. Sadece fantastik eserler, onlar için daha keyifli ve okumaya teşvik edici olabilir. Şu bir gerçek ki ileriki yaşlarda da bu türde eserler okumak zevk verse de, hayal gücünün en yüksek seviyede olduğu çağlarda okumak, paha biçilemez olsa gerek. Bu yüzden Harry Potter'larla ortaokulda karşılaşmama rağmen, okumamış olmanın üzüntüsünü yaşıyorum. Çünkü o zaman okusaydım, lisede ve şimdi bir kez daha okurdum. Lisede de fantastik eserlere, bilimkurgu türündeki eserlere ve polisiye eserlere yer vermek, okuma alışkanlığımızı beslemesi ve keyif vermesi açısından çok kıymetli. Sherlock Holmes'lar için falan en iyi dönem lise bence. (Ben hâlâ keyifle okuyorum ama çok baba eserlerle karşılaştıktan sonra bazı arkadaşlar bu serinin hakkını yiyiyor. Bence çok kaliteli ve keyifli bir dizi kitaptır.) Aynı zamanda yerli edebiyatımızdan da bu dönemde faydalanmalıyız. Bunlar için öğretmenlerimize danışmalıyız. Onlar bize uygun eserler açısından daha iyi yönlendirmelerde bulunurlar. Benimkiler gibi ille sorunca söyleyen öğretmenleriniz vardır, o yüzden gidin sorun arkadaşlar. Rus klasikleri ile tanışmak için doğru bir dönem mi bilmiyorum. Çünkü çeviri ve eksik metin talihsizliği direkt bu konudan uzaklaşmanıza sebep olabilir. Bu da birçok kıymetli eserden mahrum kalmak demek. Ben lisedeyken Stephen King okurdum. İlerde bu heyecana sahip olmayacağım için, şimdi bu ilgimi sonuna kadar değerlendireyim derdim. İyi ki de okumuşum, iyi ki de ilk gençliğimi okumaya teşvik edecek kitaplarla geçirmişim. Bir Stephen King okumayalı epey zaman oldu. İlerde okumak istediğim 10 kitabı falan var hâlâ. Ama nasip olur mu bilmiyorum. Çünkü 2015'ten beri artık beni heyecanlandıran tür şiir. Goncalar güle döneli beri, mutluyum.

    Okumak istemediğiniz, İngilizcesi reading slump olan bir dönem var. Ben buna ''okuyasıgelmeme'' diyorum. :) Elinize kitap almak istemezsiniz. Aldığınızda devam edemezsiniz. Ama içinizde de okumadığınız için bir pişmanlık vardır. Okumayın. Bırakın okumayın. Niye zorluyorsunuz kendinizi? Bu dönemde, belki de sadece düşünmemeye ihtiyacınız vardır. Yok illa bir şey okuyayım derseniz, dergi okuyun. Bir yazı en fazla 3 sayfadır, mutlaka resim de vardır geniş geniş. Şöyle yavaştan yavaştan okursunuz, böylece vicdanınız da rahatsız olmaz. Yeterince zaman geçtikten sonra okumak isteyeceksiniz merak etmeyin. Sadece okumaya bir mecburiyet olarak bakmayın.

    Toparlayacak olursam, şiir için lise yıllarınızda Sabahattin Ali, Özdemir Asaf, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Bayazıt, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Selçuk İlkan anlamak için daha kolay şairlerdir. Çok da güzel şiirleri vardır. Öncesinde de söylediğim gibi divan edebiyatında açıklamalı mısralara bakın. İskender Pala'nın şiir kitaplarından faydalanabilirsiniz.

    İlerisi için artık şiirden anlıyorum ben dediğinizde ise Metin Altıok, Ahmet Telli, İbrahim Tenekeci, Furkan Çalışkan, Muzaffer Serkan Aydın, Birhan Keskin, Didem Madak, Ah Muhsin Ünlü, Onur Bayrak ve daha niceleri, okumanız ve anlamanız için sizi bekliyor olacaklar.

    ***Not: Çok okumaktan ziyade, okuduğunu anlamaktır iş.>
    https://www.youtube.com/watch?v=Sj85pMwfL1o

    Sevgiyle ve anlamla kalın...
  • "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/
  • Şu sıralarda 1000Kitap’ta revaçta olan Lev Nikolayeviç Tolstoy okumalarına inat olsun diye mi okudum Dostoyevski’yi?

    Hayır!

    Peki kitap toplantısında okunacak kitap olduğu için mi?

    Hayır!

    O halde niye okudum?

    Öncelikle https://1000kitap.com/...hailovic-dostoyevski okumak için bir nedene ihtiyacım olmadığını belirtmek isterim ama ihtiyacı olanlar için de neden çok. Bu sebeple yazacağım inceleme Dostoyevski okumak isteyenler için umarım güzel bir neden olur.

    Dostoyevski’nin okuduğum 9.kitabı oldu Yeraltından Notlar. Yazarın usta kaleminden, ince zekasından ya da müthiş psikolojik tahlillerinden konu açacak olursam bu yazım burada bitmez. Bu sebeple kitapta bahsi geçen konular üzerine yoğunlaşmak istiyorum.

    Kitabımız “Yeraltı” ve “Notlar” olmak üzere iki bölümden oluşuyor. İlk bölüm; Hermann Hesse’nin kitabında yer alan “Bozkırkurdu İncelemesi” kadar yorucu ve güç. Yorucu olmasının nedeni ana karakterin iç sesleri ile boğuşmaktan ileri geliyor ama “Bilge Karasu” ve “Oğuz Atay” idmanlı olduğum için beni yordu diyemem. Tabi az savrulmadık bu üstatların zihinlerinde olsun o kadar. İkinci bölüm bildiğimiz hikâye. Hikâyeyi farklı kılan ise Dostoyevski’nin dokunuşları, sorgulamaları…

    Zeki adamların kaderinin gevezelik olduğuna vurgu yapıyor yeraltında. Gevezelik olarak nitelendirilmesi elbette anlaşılmamasından mütevellit. Bu gevezeliğin sonraları yerini atalete yani tembelliğe bırakması normal midir sizce de? Ataletin zamanla alışkanlığa dönmesi ise benim en büyük korkumdur… Elbette adalet. Dostoyevski diğer kitaplarına nispeten bu sefer farklı bir pencereden bakıyor adalete. Öyle ki hak, hukuk, adalet arayışının öç gibi bir parametre ile sağlanmamasının gerekliliğini arz ediyor.
    Bir diğer sorgulama ise insan aklının çıkar konusunda aldanabileceği hususu. Yani bir insan refah, servet, makam vs. gibi kaynakların ötesinde ıstırabı da sevemez mi sorgulaması. Dostoyevski’ye cevap veriyorum, evet sever hatta bile isteye bu ıstıraba koştuğu da olur. Bilhassa kendimden biliyorum…

    İnsanın sırlarına değinelim. İnsanın sırları nelerdir? Dostlarına anlattıkları ya da kendine dahi açamadığı sırları? Bu anlamda Rousse’nun bile biyografisinde; kendine dair yalanların olabileceği düşüncesi yaygındır. Öyleyse sizde varsanız bir sırrımızı ortaya dökelim derim ben. Para karşısında ne kadar dirayetliyiz? Kişiliğimizi sorgulamanın en basit yolu, buyurun soralım kendimize; para, her yolu açar mı ya da açtırır mı bizlere? Yoksa bir depo dolusu parayı benzin döküp yakabilir miyiz Joker gibi? Bu soruları kendimize korkmadan soralım lütfen. Ben mi? Ben de soruyorum elbette... Neyse.

    Her birimiz hayatımızı idame ettirmek adına bir yaşam mücadelesi veriyoruz. Hayatta kalmaya, aç kalmamaya ya da diğerlerinden biraz daha iyi yaşamaya çalışıyoruz. Gökten bir kamera iniyor ve yaşamımızı kayda almaya başlıyor.

    Kameralarımızı bir ofise çeviriyoruz. Evet bir müdür, takım liderini azarlıyor nedeni belli patrona yaranmak, takım lideri ise personelini… Onunda nedeni belli; müdüre yaranmak. Her bir alt kademe de sertlik artıyor ve düzen pek ala devam ediyor.

    Kameralarımız şimdide, çöpte yemek arayan bir mülteciye odaklanıyor. Hemen arkasında rüya gibi bir seçim sloganı…

    Tam bir Survivor.

    Belgesel niteliğindeki bu kayıt bir anda yüzsüzlük yarışına dönüşüyor. Böyle bir yarışın kazananı olmaz! mı diyeceksiniz. Demeyin lütfen doğrusu mühim olan ne kazanmanın peşinde olduğumuzdur. “Nitekim, Türkiye’nin tüm yarışmacıları gözünü birinciliğe dikmiş, olmadı ikincilik, olmadı üçüncülük, en azından teselli mükafatı. Belki biz de ‘vicdan ödülü’ peşindeyizdir, ne dersiniz?”

    Belki Ebru Ince Ablanın “Tolstoy benim dedemdir.” Dediği gibi bir nitelemede bulunmayacağım Dostoyevski için ama bir dede kadar bilge, bir arkadaş kadar yardım sever ve bir dost kadar paylaşımcı biri olduğunu biliyorum Dostoyevski’nin. Hoş Muzaffer Akar Abi toplantıda ne düşünüyorsun kitap hakkında dediğinde bile ne diyeceğimden hala emin değilim lakin sıra bana gelmeden evvel Dostoyevski’nin şu aforizmasını telefonumdan gizlice açıp okuyacağım.

    “Her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalıktır.”
  • İncelemeye ben de sitedeki en çok beğenilen incelemedeki gibi "Hayatım hayatımın romanı olsun.." diyerek başlayayım.

    Sadece 1000kitap'ta bu kitap için şimdiye dek 233 inceleme yazılmışsa üzerine daha söylenebilir diye düşündüm. Tabii 233 incelemenin tümünü okumadım ama yine de kendimce bir kaç şey söylemek istedim.

    Şimdi efenim kitap için bir sürü madde sıralanmış öyle yapın böyle yapmayın, kimisi gitmiyor demiş, ağır kitap demiş yarım bırakmış. Tabi benzeri yorumları ben de daha önce okuduğum için ilk başlarken gözüm korkmuyor değildi. Sürekli okumak isteyip de bitiremem korkusuyla başlamaya cesaret edemediğim bir kitaptı. Baktım ortam çok müsait tam sindire sindire okunabilecek bir zamandayım, hadi bir cesaret başlayalım Olric dedim ve başladım okumaya.

    Şimdi sözüm okumak isteyip de benim gibi yukarıdaki yorumlardan dolayı kararsız kalan okur arkadaşlarıma.

    Kimseyi dinlemeyin ve kitaba dair görüşünüzü kendiniz oluşturun. Kitap hiç de büyütüldüğü gibi gelgitlere sebep olan, kitap karakterlerinin karmakarışık hale geldiği, yoran üzen bir kitap değildi. Konuları toparlamakta olayları bir arada tutmakta zorlanıyor insan denilmiş yalan inanmayın. Yarım bırakanlar bence kitabın içine girememişler, ilk başlarda bu ne şimdi ne saçmalıyor, kim kiminle konuşuyor gibi hafif bir bocalama yaşayabilirsiniz; ama bırakmayın. Kitabın minnacık bir kısmı ile koca kitabı yargılamayın. Zaten sonrasında siz anlamadan karakterler sizi olayın içine çekiverecek. Gayet akıcı, gayet samimi bir kitap.

    Severek okuduğum "Canım Selim" diye kahrola kahrola ilerlediğim bir kitap oldu. Ne araya giren eski Osmanlıca gibi olan dil, ne noktalama işareti olmayan bölüm kırdı hevesimi. İçim cız ede ede, burnumun direği sızlaya sızlaya bitirdim kitabı. Hani bir bu kadar daha uzasa sıkılmadan okumaya devam ederdim.

    Selim anlatamadı kimseye kendini, aklından geçenleri kelimelere dökemedi. Dökemedi diye de kimse onu anlamadı. Sormadan sorgulamadan kabul etsinler onu istedi, tanımlar bulmaya, kalıplara sokmaya uğraşmasınlar olduğu gibi kabul etsinler istedi. Olmadı,yapmadılar.

    'Hangi onlar Selim?'
    'Onlar işte,'... 'Onlar canım. Onlar, onlar, onlar.'

    Sanki Selim herkese fazla fazla koşmuş da kimse Selim'i yeteri kadar önemsememiş. Etrafındaki herhangi bir gruba benzeyebilmek için hep rol yapmış, ama aslında hiç birine dahil olamamış, hep bir eksiklik duymuş, sonunda da tüm bu oyunlardan yorulmuş. Selim dünyanın en güzel Selim'iydi belki ama anlatmakla tanıtamam size Selim'i. Onu tanımak için kitabı okumalısınız,zaten ne demişti Selim "Hayatım hayatımın romanıdır."(s.398).

    Turgut ise bir tutunandır aslında kitabın başında bana göre,Selim’in intiharıyla Selim’i anlamak için Selim’in hayatını araştırmaya başlar.Selim’in ölümü Turgut ‘un ÖZBENliğini arama macerasının başlangıcı olur. Yavaş yavaş fark eder etrafındaki oyunlarla sürdürülen sahte yaşamları. Herkesten rahatsızlık duymaya başlar.

    Fark eder de kimseye anlatamaz, kimsenin kendisini anlayamayacağını düşünerek sürekli Selim’e özlem duyar. İnsan etrafta kendisini dinleyecek kimseyi bulamadığında ne yapar? Kendi kendisiyle konuşur sürekli, kendisi sorar kendisi cevaplar. Zihninde tartışır durur aklı ve duyuları. Böylece ortaya Olric çıkar.

    O kadar inandırıcı bir kurgusu var ki bazı yerlerinde gerçek mi kurgu mu emin olmak için internete başvurdum. :) Dandini ve Dastana kısmı süperdi mesela itiraf edeyim kontrol ettim. :)) Güzel bir mizahı, güzel bir felsefesi olan farklı bir kitap.

    Son olarak kitap bitmez/bitmiyor diye yakınanlara söylemek istediğim bir şey var. Kitap bitmiyor kısmı doğru, çünkü o kadar çok seviyorsunuz ki dönüp baştan okumak istiyorsunuz ya da açıp açıp ordan burdan bir kaç pasaj okuyup kapatıyorsunuz. Kitap bitse de bitiremiyorsunuz yani.

    Şimdiye kadar okumadığım için pişman değilim, kendime göre doğru zamanda keyfine vararak okudum. Belki ileride özler,tekrar okurum.

    Doğru zaman geldiğinde siz de bu kırmızı kapaklı kara kitabı açıp okumak için tereddüt etmeyin. Muhtaç olduğunuz kudret beyninizdeki asil kıvrımlarda mevcuttur.
  • Başlamadan bir iki soru sormak istiyorum. Mustafa İnan’ın öldükten 4 yıl sonra hizmet ödülü almasıyla, Oğuz Atay’ın değerinin öldükten sonra anlaşılmasının ironik tesadüfiliği hakkında neler düşünüyorsunuz? Sayfa 14’te(İletişim, 52.baskı) ödül mevzusunu öğrenince aklıma direk bu soru takıldı. İnsan neden ölünce değerlenir? Sonra syf 251’de: “Demek insanları gerçek ve doğru biçimde yorumlamak için onların ölmelerini beklemek gerekiyordu,” cümlesini okuyunca Oğuz Atay’ın da meseleye bu şekilde baktığını gördüm. Yaşamı boyunca ‘yaşarken anlaşılmaya mecburum’ diyen bir Oğuz Atay’ın böyle bir biyografiyi yazarken aklından bunlar geçiyor muydu yine? Belki de sonunun böyle olacağını hissetmişti. Yaşarken hayat bireye, kalabalığa geldiğinden çok sesli gelir. O zaman ölüm bu kalabalığa müdahalesel bir çığlık mıdır?

    Şunu kabul etmeliyiz ki kültür olarak süreç yerine sonuca ve ortaya çıkacak ürüne odaklanan bir yapımız var. Bu çoğu şeyde öyle maalesef. Biraz uzun olacak ama birkaç tane alandan örnek vermeye çalışacağım. Bir çocuğa yazı yazmayı öğretirken harflerin nasıl yazıldığına ve imlaya uygun olup olmadığına bakılır. Sitede bir sürü öğretmen var hepsi söylesin, bu hep böyledir. Yazma amacı öğretilmez. Neden sorusu sordurulmaz çocuklara. Ya da matematikte bir konu için ilerde ne işe yarayacak dememiz ürün temelli yaklaşımın en büyük göstergesidir. Bir futbol takımı yıl boyunca ilk sıradadır, son bir iki maç puan kaybedip yerini başkasına bırakır. Kimse o takımın sezon boyunca sergilediği iyi performansa bakmaz, sadece şampiyonluğuyla ilgilenir. Ya da bir yazar yeni bir kitap yayınlar diğer kitaplarından farklıdır, kimse yazarın üslubuyla ilgilenmez. Ya da bir kitap okurken çoğu okur sadece kitabın sonuyla ilgilenir. Ve bilim. Bilime ülkemizde yıllarca sadece yeni bir şey üretmek, icat olarak bakılmadı mı? Halen de öyle, yeni bir icat çıkar çıkmaz hemen bilimin çok geliştiğinden bahsedilmez mi? Ama bazı kişiler bu gibi şeylerle yol alınamayacağının farkındaydı. İnsanlara düşünmeyi öğretmek, bir şeylerin farkına vardırmak gerekiyordu. Mustafa İnan hayatı boyunca bunun için çalışmıştı.

    Bu kitabın üzerine Mustafa İnan tekrar nasıl anlatılabilir gerçekten bilmiyorum. İlgi, bilim ve başarı üçgeninde bir hayat hikayesi onun ki. Okumadan benim anlatmamla anlayamazsınız. Benim çabam okumaya bir miktar teşvik etmek olabilir.

    Başarmak bir taht olsaydı, Mustafa İnan daima o tahtın sahibi olurdu.

    Mustafa İnan 1911’de Adana’da doğduğunda kimse iyi yerlere geleceğini tahmin etmemişti. Babası da öyle düşünmüş olacak ki senden adam olmaz demişti. Oysa bir çocuk için anne babasının gözüne girmek ne kadar önemlidir. Küçük Mustafa ömrü boyunca babasının sözünü içinde bir yerlerde taşımıştı da belki bir türlü babasına ben adam oldum diyememişti yaşarken. Ama o başarmıştı. Taşradan çıkıp şehirde şivesinden utanmayarak başarmıştı. O artık gerçek bir bilim adamıydı. Ömrü boyunca hep hizmet için yaşayacaktı. Bilgisini paraya asla değişmeyecekti.

    İlgi duymak bir şehir olsaydı, Mustafa İnan daima o şehrin yöneticisi olurdu.

    Mustafa İnan şiire ilgi duyuyordu. Lisede divan şairlerinin şiirlerini okuyordu. Derslere giderken Fuzuli’nin divanını ezberliyordu. Kelimelerin köklerine inmekten zevk alıyordu. Ölüm döşeğindeyken bile eşi Jale Hanım’dan bir sözlük istemişti. İyi yemeğe, iyi içkiye ilgi duyuyordu. Her şeye ilgisi vardı. Zamanını boş geçirmiyor, sürekli bir şeylerle uğraş içinde oluyordu. O ilgi olmadan bilgi olmayacağının farkına varmıştı. Hayatını, yaşamını buna adamıştı.

    Bilim bir kale olsaydı, Mustafa İnan daima o kaleyi savunurdu.

    Lise yıllarından beri sınıf arkadaşlarına ders anlatıyor, kimseyi takıldığı konu yüzünden eli boş göndermiyordu. İthal malı bilime kesinlikle karşı olduğundan doktorasını yaptıktan sonra yurtdışında kalmasını isteyenlere cevabı netti: Ülkeme döneceğim. Mukavemet konusunda uzmanlaşmıştı. Üniversitede kendine kürsü kurdu. Bilgilerini sıkça seminerler düzenleyerek asistanlara öğrencilere hocalara anlatıyordu. Düşünmeye çok önem veriyordu. O artık kendi ekolünü yaratmış, ömrü boyunca hep öğretmek, gerçek bilimi yaymak, başarmak için yaşamıştı.

    Mustafa İnan hayatın doğdu-öldü arasındaki süresini kendinden verebildiğince bilime, öğretmeye, öğrenmeye, şiire, dile ayırmıştı. Ama gün geliyor ki koca bir devir iki cümleyle hayat sahnesinden siliniyor: “Tarih 5 Ağustos 1967; vakit gece yarısını geçiyordu. Mustafa İnan bir daha uyanmadı: Sabaha karşı dört buçukta ölmüştü.” Hayat Mustafa İnan gibi saygıya değer bir kişiliği ölümle ödüllendiriyorsa basit ya da şaka değildir arkadaşlar. Açalım artık şu gözlerimizi. Mustafa İnan bunun savaşını vermişti. Başarmıştı da. Ama arkasından gelenler hocanın savaşını devam ettirmek için ne kadar çaba sarf etmişti? Şuan durup düşünün o ekol kaldığı yerden devam etseydi kaç tane Mustafa İnan yetişirdi. İşin üzücü tarafı burada işte. Kimse kendinden bir şey koymaya yanaşmıyor artık.

    Önsözde Cahit Arf kitabın tam hayal ettikleri gibi olmadığından yakınmış. Oğuz Atay’ın okurları da bu kitabı okuyunca diğer kitaplarındaki tadı bulamamışlar. Dostu olan Oğuz Atay’a küçük bir kıskançlık ürünü mektup yazıp eleştiren ama sonrasında çokça pişman olan Selim İleri, Bir Bilim Adamının Roman’ı hakkında yaklaşık şunları söylüyordu bir kitabında(Kar Yağıyor Hayatıma): “Bir Bilim Adamının Romanı Oğuz Atay’ın klasik yapıya yaklaşmaya çalıştığı bir kitaptır.” Klasik yapıya yakınlaşmaya çalışmasının nedeni daha fazla kişiye ulaşmaktı çünkü ekol yaratmış birisinin hayatını örnek olsun diye anlatacaktı. Ama bunu yaparken de tamamen Oğuz Atay’lığından sıyrılamazdı. Eğer biyografik bir eser yazıyorsanız kronolojik zamanınızı anlatı zamanı ve anlatılan zaman arasında düz bir çizgide götürmeniz gerekir, en yazıdan klasik yapıda bu böyledir(Anlatı zamanı, bir metnin başından sonuna kadar geçen zaman, anlatılan zaman ise anlatı zamanına sığdırılan zamandır. Yani bu kitap özelinde orta yaşlı profesörün esmer gence Mustafa İnan’ın hayatını anlatmaya başlaması ile bitirmesi arasındaki zaman anlatı zamanı, Mustafa İnan’ın doğumundan ölümüne kadar olan zaman ise anlatılan zamandır). Ama kitapta tam bir kronoloji çizgisi yoktur. Atay bu çizgiyi prolepsis(sonradan olan şeylere anlatının şimdisinde değinme), analepsis(olayın şimdisini anlatırken eskiye değinme), metalepsis(dönüp eskiyi anlatırken sonradan olanları ekleme) gibi zaman kaymalarıyla bozmuştur. İşte bu kitabın Oğuz Atay’lığı buradadır. Ama bu okumayı da illa ki etkiliyor. İnsanları istediğiniz şekle sokamadığınız gibi bir yazarı da istediğiniz şekle sokamazsınız, zaten bu doğru olmaz. Bu yüzden bir bilim adamı olarak Cahit Arf’ın olaya bakış açısı çok objektif değilmiş bence.

    Bir insan bundan daha güzel nasıl yaşayabilirdi ki? Mustafa İnan’ın azmiyle, ilgisiyle kalın.
  • Oyunlarla Yaşayanlar, Oğuz Atay’ın tiyatro eseri. Kısacık toplamda 108 sayfa ama her bir sayfası dolu dolu. Tehlikeli Oyunlar eserine oldukça benziyor ama daha çok içinden bir bölüm gibi… Hani deseler; “Oyunlarla Yaşayanlar, Tehlikeli Oyunlar’ın yayınlanmayan bir bölümüdür, ilk kez iletişim yayınlarından okurun beğenisine sunulmuştur.” Vallahi inanırım… Aynı sorgulamalar, eleştiriler, hicivler, şakalar… Tam bir Oğuz Atay kitabı öyle ki okuyanlar bilir bu adamın nasıl şahsına münhasır bir anlatımı olduğunu ya da bütünüyle kendine özel bir dünyası olduğunu. Ben çok keyif alıyorum bu herifin kitaplarının dünyasında solumaktan, gerçekten öyle diyaloglara denk geliyorum ki arada bir espri de ben patlatayım istiyorum, bir eleştiri de ben yapayım istiyorum hatta üstatlar; “Ben gelecekten geliyorum çok değişen bir şey yok yine insanlar yalnız, yine yarım, yine rezil hayatlar sürüyorlar bunlardan biri de benim hayatımdır.” Demek istiyorum ama olmuyor okuduğumla kalıyorum işte.

    Kitabın genel hatları emekli tarih öğretmeni Coşkun Ermiş üzerine kuruludur. Bir şekilde erken emekliye ayrılan ve oyunlar yazmaya başlayan yani hayallerinin peşinden koşan bir aydının hikayesine şahit oluyoruz. Keman dersleri alır, okur, yazar. Yazar dedik lakin yazmak kolay iş değildir elbette. Ülkemizde elle tutulur garanti işler yapmak gerekir; öğretmenlik, memurluk, doktorluk gibi… İşte bu sebeple sanata yönelik meslekler şayet aileniz zengin değilse hayalperestlik olarak görülür. Önünüze ailenizden, arkadaşlarınızdan, çevrenizden engeller konur ve psikolojik baskıya dahi maruz kalırsınız. Coşkun Bey de bu baskılara maruz kalan kanlı canlı bir Oğuz Atay karakteridir. Bilmiyorlardı ki yanlış adama baskı yapıyorlar bilselerdi yapmazlardı elbet. Oğuz Atay karakterleri sonuna kadar gider, tutunamazlar ama olsun bir amaç uğruna feda ederler kendilerini. Kimi karakterleri gerçek benliği adına çoğu şeyden vazgeçer (Hikmet Benol), kimileri de Oyunlar yazmak adına. (Coşkun Ermiş) Soy isimlere dikkat edelim lütfen birisi Benol diğeri Ermiş. Birinin sonu kendi benliğini bulduğunda, diğerinin ise bir şeylerin farkındalığını insanlığa yansıttığında gelir.

    Coşkun Bey üzerinden devam edelim o zaman. Coşkun Bey tıpkı yaşamında olduğu gibi, oyunlarına da yarım kalmışlığını bulaştırır. Oyunların asla sonu gelmez, sonu gelmediği gibi karakterlere dahi acır kimisini işten çıkaramaz kimisini ise ölüme mahkûm edemez. Öyle ki bir zamansa sonra oyun ve gerçek iç içe geçer. Hani hep denir ya Oğuz Atay bilinç akışı yöntemini kullanır hangisi gerçekte oluyor hangisi zihninde yaşanıyor, ayırt etmek okur nezdinde zorlaşır diye, Coşkun Bey’in yaşamı da Oğuz Atay’ın anlatımı gibi karmaşıklaşır. Bu noktada bir örnek alıntı ekleyeyim de daha açıklayıcı olsun.

    Sayfa 40.
    “SAFFET: Bence hiç olmazsa bu sütçüyü kaldırabiliriz. (Kapı çalınır. Coşkun kalkar.)
    COŞKUN: Sütçü geldi galiba. Merak etme onu kaldırdığımızı söylerim kendisine. (Kapıyı açar. Servet ve Emel görünür.)”

    Çok değerli eleştiriler var kitapta hani belki hepsini burada açık edemem ama aklımda kalanlara değinmeden de asla geçebileceğimi zannetmiyorum. Örneğin, Saffet diye bir karakter var, bu da bir hayalperest benim gözümde lakin Coşkun Bey’e nispeten daha muzip. İşte bu Saffet sürekli bir yerlerden ya da birilerinden alıntı yaparak konuya dair fikirlerini söylerken hep unutuyor. Bu çabaları beni gülümsetse de daha çok düşündürüyor. Düşünürken aklıma hemen Bilge Karasu geliverdi. Karasu der ya hep anlamanın bir adım ötesi kavramaktır. Önce anlamak sonrasında kavramak hemen akabinde de fikir üretmek gelir. Saffet anlamadan alıntılamaya çalıştığı için hep unutuyor. Peki biz ne yapıyoruz, bir tartışma olduğunda gerçekten fikirlerimiz var mı yoksa alıntı düşüncelerle mi idame ettiriyoruz tartışma fasıllarımızı! Sorguluyor olmak kendi fikirlerimizin sahibi olmak yanlış dahi olsa bunu savunuyor olmak benim nazarımda alıntı bir düşüncenin savunulmasından daha değerli bir eylemdir. Kendi fikirlerimiz bizi eninde sonunda gerçeğe götürür ama alıntılar yanlışa da götürebilir.

    Az daha unutuveriyordum; günümüze dair çok güzel bir eleştiriyi es geçmekle ayıp etmiş olacaktım. Önce alıntıya göz atalım.

    Sayfa 58.
    “SAFFET(Okur): Ey nefer-i bihaber! Muharebeyi azamın bu şedit lahzasında bu denlu gaflet ve delalet ve hatta hıyanet içinde ne halt ediyorsun?
    COŞKUN: Düşman topçusunu gözlüyom paşam.
    SAFFET(Güler): Bu cahil nefer, paşanın sözlerini nasıl anladı?
    COŞKUN: Fakire yalnız son iki kelimesi yetti. Okumuş yazmış takımı genellikle halkın anlayacağı birkaç söz ederler nutuklarının sonunda.”

    Aslında alıntıyı yaptıktan sonra daha fazla değinme gereği duymadığımı fark ettim şu an!

    Eleştiriler, şakalar, hicivler derken keyifli geçen her bir sayfayı arattırır olur son sayfalarına doğru Oğuz Bey. Oyun birden dramatikleşir, olaylar ciddileşir, birileri ölür derken hayatın kendisiyle karşı karşıya kaldığımızı ivedilikle fark ederiz.

    Oğuz Bey sana ne diyeceğimi bilemiyorum. Güldürürken ağlatan aynı zamanda düşündüren bir adamsın değerini bu kadar geç anladığım için senden defalarca özür diliyorum umarım beni affedebilirsin. Aa bir dakika sanırım mesaj geldi. Yoksa Oğuz Bey’den “Affedildin kardeşim.” Mesajımı dersiniz!

    Keyifli okumalar dilerim herkese.