• 600 syf.
    ·9/10
    Sanatı hep güzelle tamamlarız zihinlerimizde. Peki, sanat gerçekten yalnızca güzeli mi anlatır? Ya da şöyle soralım; bir sanat eseri güzel mi olmak zorundadır? Resim, müzik, edebiyat veya diğer sanat dallarının konusu “güzel” midir? Şöyle bir soru da ekleyelim: Çirkinin sanatı olur mu? Peki ya hayatın çirkinliklerini sanata yedirmek?
    Çirkinlikler, olumsuzluklar hayatın bir parçası. Diyalektiktir; güzel var oldukça çirkin de var olacaktır. Sanat her zaman çirkini anlatmak zorunda değildir; fakat anlamak zorunda.
    Bir soru daha: Çirkinin güzeli olabilir mi? Çirkin, güzel bir dille anlatılabilir mi? Edward Munch’un “Çığlık” tablosunu getirin gözlerinizin önüne. Çirkini nasıl da güzelle anlatıyor. O çığlığı; insanın acısını, sefaletini, çaresizliğini, iç bunaltısını resme bakanın gözlerinden girerek iliklerine kadar hissettiriyor. Boydan boya akan renkler, o çığlığı atan kişinin bozulmuş suratından fışkıran ses dalgaları gibi eriyerek, uzaydaki sonsuzluğa kendini bırakıyor. Tabloya bakan kişinin bakışlarından ve kulaklarından başlayarak tüm vücuduna bir irkilme yayılıyor: Çirkinin çarpıcılığı.
    Dünyadaki sarsıntılar ve modern sanatta yaşanan kırılmalar, ister istemez çirkini de sanatın gündemine oturttu. Dünya savaşlarındaki kırımlar, soğuk savaşlar, aydınlanmaya olan inancın azalması, toplumsal çözülüş ve kapitalizm tahakkümü altında bireyin ezilmesi, çığlıklar içindeki insanı ve çirkini, sanatın temel konusu haline getirdi. Gittikçe pisliğe bulanan dünyada insan içine döndü.
    İşte edebiyatımızda pek bilinmeyen, insanın varoluşsal sancılarını ilk kez edebiyata aktaran fakat hâlâ Oğuz Atay’ın hatta abisi Vüsat O. Bener ve oğlu Yiğit Bener'in gölgesinde kalan Erhan Bener, böyle bir isim. Bener, insan hayatında hangi çirkinlik varsa –yalnızlık, aldatma, sarhoşluk, bulantı- hepsini duru, yalın, çarpıcı ve usta bir dille anlatıyor.
    YAZDIĞINI ÖLENE KADAR DÜZELTMEK
    1929 yılında doğan Bener, vefat ettiği 2007 yılına kadar üretken bir hayat geçirdi. Arkasında onlarca roman, öykü, anı, deneme ve diğer türlerde eser bırakan Bener’in en verimli dönemi, emekli olduktan sonra geçti.
    Bener, en önemli çıkışını daha sonraki baskılarında “Yalnızlar” adıyla bilinecek olan “Gordium” adlı eseriyle yapar. Yalnızlar’ın yayımlanmasında en büyük desteği o dönem Ulus gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni olan Bülent Ecevit’ten görür. Ecevit kitabın ilk cildinin arka kapak yazsını yazar, ikinci cildinin ise Ulus gazetesinde tefrika edilmesine destek olur. Bener, Ecevit’in Başbakan olduğu yıllarda, Emekli Sandığı Genel Müdürü olarak görev yapar. Bener, bu dönemde yoğun işlerinden dolayı edebi eserlerine ara verse de yazmayı hiç bırakmaz. Bu süre boyunca mesleki kitaplar yazan Bener, 1975’te emekli olmasından sonra tekrar edebiyata yoğunlaştı. İlk işi ise Yalnızlar romanını tekrar yazmak olur. Yalnızlar, 1977 yılında Milliyet Yayınları tarafından tekrar basılır.
    Bener uzun edebi yolculuğunda, Yalnızlar’da yaptığı gibi diğer kitaplarında da yeniden yazım sürecini sürdürür. Pek çok kitabını her basım öncesi yenileyerek, eklemeler, çıkarmalar yaparak tekrar tekrar yazmıştır. Bu anlamda Bener’in romanlarının her baskısı hem eski hem de yenidir. Latin edebiyatının büyük isimlerinden Gabriel Garcia Marquez, “Anlatmak İçin Yaşamak” eserinde, yazdıklarını ölene kadar düzeltmek gibi bir alışkanlığından söz eder. İşte, Bener de Marquez gibi bir düzeltme ustasıdır.
    BİREYE ODAKLANMAK
    Erhan Bener’in eserlerinde odak nokta bireyin kendisidir. Bireyi bir bütün olarak, derinlemesine ele alır. Ailesi ve işi dolayısıyla Anadolu’nun pek çok şehrinde bulunma fırsatı bulan Bener, ülkeyi ve çeşitli sınıftan insanları yakından gözlemlemiştir.
    Bilhassa romanlarında ana karakterler küçük burjuva meslek gruplarından seçilmiştir. Valiler, doktorlar, öğretmenler, sanatçılar… Uzun yıllar devlet içinde çeşitli görevlerde bulunmuş olan Bener'in kitaplarını okurken, bürokratik tiplerle karşılaşmanız, bürokrasinin havasını solumanız işten bile değildir. Öykülerinde ise, romanlarından farklı olarak, bürokrasi çevrelerinin bulunmasının yanı sıra Anadolu’nun farklı tipleri de eşlik eder bizlere. Genelevde çalışan kadınlar, odacılar, sekreterler, gündelikçiler, köylüler, taşra otellerinin kat bekçileri… Fakat Bener'in en büyük mahareti, yarattığı karakterleri başarılı psikolojik çözümlemelerle anlatmasıdır.
    Keskin gözlem gücüyle eserlerinde canlı kanlı karakterler yaratan Bener, mekanlara da adeta can verir. En ince ayrıntılara dokunur. Necati'nin elindeki rakı şişesi, Doktor Nevzat'ın sigarası, Macide'nin uzandığı yatak örtüsü, Kerim Turgut'a hediye edilen fincan takımları, Olcay'ın sıyrılan etekleri, Ankara'nın gecekonduları, gündelikçi Sultan Hanım'ın toz bezleri, küçük ilçelerin sokakları ve lokantaları, devlet dairlerinin ofisleri... Fazla içkiden bitap düşen karakterlerin mide bulantısını, ağza gelen kekre tadı dahi alırsınız.
    YAŞAMÖYKÜSÜNÜ TAKİP ETMEK
    Yazarın yarattığı karakterler, kullandığı mekanlar kendi hayatında karşılaştıklarıdır. Yazarın kendisinden de yoğun olarak parçalar ve izlekler bulmanın mümkün olduğu eserlerden yola çıkarak, Bener'in yaşamına ışık tutulabilir.
    Yalnızlar romanı için seçtiği karakterler ve mekanlarda, Bener'in gençliğinden parçalar buluruz. Ağabeyi Vüs'at O. Bener'in askerliğini yaptığı Edremit'te, onunla birlikte kalan Erhan Bener, bu eserinde yaşadığı çevreyi ve karşısına çıkan karakterleri aktarır. Hatta romanın Nermin karakteri, ağabeyinin aşk yaşadığı Neriman Ündeğer'dir. Özellikle “Oyuncu” (1981) romanının başkarakteri Kerim Turgut, otobiyografisi ile harmanlayarak ortaya çıkardığı bir tiptir. Hatta kitapta bunu açıkça itiraf eder: “Bu kitap bir bakıma roman değil, bir yaşamöyküsü olarak nitelendirilebilir; ama yalnız o değil.” (Oyuncu, s. 54.)
    Bener, anlatılarının çıkış noktasının kendi hayatı ve gözlemleri olduğunu “Öyküde Yaşatmaya Çalıştığım” başlıklı yazısında da açıkça itiraf eder: “Çünkü, beni öykü yazmaya iten anlık sezgilerin, heveslerin hep yukarda değindiğim bağlamda gerçek bir başlangıç ve bitiş noktası, beni yazmaya zorlayan, bir itici gücü vardır.”
    DOSTOYEVSKİ'NİN KİŞİLERİNE DÖNÜŞMEK
    Bireyi adeta ameliyat yapar edasıyla inceleyen Bener için yaşam acı ve yakıcı bir kavramdır. İnsanı yabacılaştıran, yalnızlaştıran ve çökerten, herkesin birbirine oyun oynadığı, çürük düzen içerisinde kişiyi cenderesine alan ve her gün işkence eden bir bunalım durumudur. İnsanın varlık nedenini, kişiler arası ilişkilerin bir ip kadar zayıflığını sık sık sorgulayan Bener, edebiyatımızın aslında ilk varoluşsal eserlerini vermiştir. Bener'e göre insanın en güçlüsü bile kendi içindeki yalnızlıktan kaçamaz:“İnsanlar çürük yaratıklardı. Kozaların içinde, çabucak çürümeye, kokuşmaya hükümlüydüler. En güçlü sanılan sevgiler bile, kurtaramıyordu onları kendi içlerindeki yalnızlıktan.” (Yalnızlar, s. 446.)
    Yalnızlık içindeki insan o kadar batmıştır ki, yaşamın karşısında sürekli ezilmektedir. Çöp kadar değersizleşmiş, kusmuk için yüzmekte ve zevk almadan sevişmektedir. Ve bu süregelenlilik, birey için artık mazoşizm aşamasına geçmiştir. Ölümün veya deliliğin sınırında yaşayan, hatta bu sınırı zorlayan insanlar vardır. Zordan zevke açılan bir kapı vardır Bener'in yitik insanlarında: “Kimi zaman, “Kendimi Dostoyevski'nin kişilerine benzetiyorum, ben de onlar gibi ezilmekten hoşlanıyorum galiba!” demez miydi? Bir çeşit mazoşizm değil miydi bu?” (Oyuncu, s. 77.)
    KÖR DÖVÜŞÜNDE KAYBOLUŞ
    “İnsanlar. Karanlık bir kutuda, belli sonuçtan kurtulmaları olasılığı varmış gibi, kör dövüşü içinde, birbirlerini ite kaka, yürümeye çalışan insanlar...” (Yalnızlar, s. 546) Ters dönmüş bir böcek gibi debelenen insan, birbirini her fırsatta alt etmeye çalışır. Yalnızlar, hiçbir durumda birbirlerine destek olmaz, aksine hep birbirini altına alma çabası içine girişirler.
    Bener'deki bireycilik, 'Homo Homini Lupus'a varır. Yani, insan insanın kurdudur. Ve her ilişkide, bir çember içinde, kişilerin birbirini tüketmesine neden olur: “Kendini bildiğinden beri, yalnız kendi gücüyle ayakta durmaya çabalaşmıştı. Sevgilerin her çeşidini küçükseyerek, zayıflık sayarak, iki hayvanın dost olabileceğine inanırdı ama, iki insanın, asla. Cinsel çekiciliği olmasa, kim aşık olurdu bir kadına? O kadınlar ki, aptal ve zavallı yaratıklardı... İki erkeğin dost olması da daha farklı bir aptallık değildi. İşte Nevzat. İşte kendisi. İşte Terzi Nuri. İşte Üsteğmen Galip ve dul karısı. Durmadan birbirini arkadan bıçaklayan dostlar çemberi. Bu muydu o kadar övündükleri insanlık...” (Yalnızlar, s. 423.)
    Bener'in ağırlıklı olarak ilk dönem romanlarında, yalnızlaşan insanın bir çıkış yolu yoktur. Kaçışı ve varlığı yoklukta arar. Roman karakterleri her şeyi sonuna kadar tüketmiştir: “Necati'nin 'Tortusuna kadar içilmiş bir kadeh şarap,' diye tanımladığı acılı, yakıcı bir yaşantı.” (Yalnızlar, s. 253.) Tortuyu yutan bu bireyin kaçacağı tek yer vardır, intihar. Bener'in romanlarında ve öykülerinde sık sık yinelenen sondur.
    İNSAN YALNIZCA KENDİNİ TÜKETMEZ
    Kendini tüketen insan, eserlerde, içki ve cinselliği vahşice tüketir. Bener'in romanları rakı kokar desek, yanılmış sayılmayız. Sağlıklı bir aile kurumu karşımıza çıkmaz. Karakterler, kadın erkek ayrımı olmadan hep boşanmış ya da eşini aldatan tiplemelerdir. Savrulmuş ve bölünmüş ailelerin bireyleri, cinselliği sürekli tüketir. Kadın ise aşkın ve cinselliğin simgesidir. Bitmeyen kaçamakların ve doyulmayan aldatmaların...
    Her toplumun kendi ahlak anlayışı vardır. Çürüyen toplum kendi ahlak anlayışını kendi elleriyle yıkar. Ahlak anlayışını kitaplarda sık sık sorgulayan Bener, çekirdek ailenin çözülüşünü işler. Çüzülen aslında, küçük burjuva kültürünün ve bu sınıfın karakterlerinin kendisidir. Ahlak, bu düzen içinde güçlülerin düzeninden başka bir şey değildir. “Ahlak”a saldırır, özellikle evliliğe sert eleştiriler getirir: “Dünyanın en aşağılık, en iğrenç, en rezil sömürü düzenidir evlilik. Hem de yalnız kadın açısından değil, erkek açısından da bu böyledir.” (Büyün Öyküleri-1, s. 256.)
    Evlilik, aile ve çocuk, Bener romanlarında hep esir alıcı tasvir edilir. Gerçi aşk için de farklı ifadeler bulmayız. Sevilen, sevişilen, tutkuyla bağlanılan kadınlar ve erkekler, nihayetinde arkasında bir yıkıntı bırakılar: “Şimdi gördüğü o, o kadar sevdiği, gece gündüz düşlerinden çıkmayan tapılası aşk tanrıçası değil, o tanrıçadan, büyük bir deprem sonrasında arta kalan bir yıkıntıydı; aşkın değil, acının; sevginin değil, ihanete uğramış olmanın somut bir simgesi haline dönüşmüştü.” (Bütün Öyküler-1, s. 362.)
    12 EYLÜL TERSTEN KIRILMA
    Bener'in eserlerini iki döneme ayırabiliriz. Pek çok yazarda bir kırılma yaratan 12 Eylül, onun üzerinde de etkili olur. Bener'in emeklilik günlerine ve en verimli çağına denk gelen bu dönem, yazar için açıkçası bir olumsuzluk oluşturmamıştır. 12 Eylül öncesi daha çok bireyselliği anlatan yazarın, Oyuncu ile başlayan eserlerinde giderek artan bir toplumsallık ve felsefi arka plan görülür.
    Dikkat çekicidir, özellikle toplumcu kitapların basıldığı, daha fazla okunduğu, Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Köy Enstitülü yazarların revaçta olduğu bir dönemde Erhan Bener, bireye odaklanmış, şehirli insanın sıkışmışlığına ve bunalımlarına yönelmiştir.
    Zaman olarak genelde Cumhuriyet'in 30'lu yıllarından 2000'lere kadar olan dilimi anlatan Bener, toplumsal koşulların bireylerde yarattığı kırılmaları çarpıcı karakterlerle anlatır. Yalnızlar'da İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Demokrat Parti dönemini konu edinen Bener'in diğer eserlerinde 27 Mayıs Devrimi'ni, 12 Mart'ı, 12 Eylül'ü, sosyalistler üzerindeki baskıyı, 90'larda güneydoğuda estirilen terör dalgasını, Sivas yangınını, Susurluk olayını izleme şansı bulursunuz.
    Bener, özellikle 60'lar üzerinde durur. 60'lardaki kırlardan kentlere akan hayatın bireye etkisini Freudcu bir hava ile tahlil eder. İnsanın yenilmesinde, tükenmesinde 1968'lerin kırılma yarattığını açıkça ifade eder: “1968'ler Türkiye'sinde genç yaşta pek çok insan, köylerinden, kasabalarından, iş bulmak, okumak amacıyla akın ettikleri büyük kentlerde pek çok şeyi ilk kez gördü, ilk kez yaşadı. Teknolojik gelişmeler yanında, zenginliğin tüketim çılgınlığını, çıplak kadını, seks ticaretini, sınıf ayrılığını, sosyalizmi, devletin güçsüzlüğünü, kendi güçsüzlüğünü... Önce sol sağ parçalanmasını, daha sonra, çaresizliğin kucağında, din sömürüsüne teslim olmayı yaşadı ve durmadan kan kaybetti.” (Oyuncu, s. 108.)
    DÖNEKLERİ GÖZÜNDEN KAÇIRMAYAN YAZAR
    Türkiye'deki değişimi ve dönüşümü bireysellik üzerinden aktaran Bener'in zihninde 1930'lar coşkuyla kalmıştır. Sivas yangınını arkaplan olarak kurduğu Hınzır Kız kitabında, Refah Partisi iktidarına sert eleştiriler getirir. 12 Eylül sonrası azalan toplumsal olaylar ve kitle hareketleri, köktendinci Refah Partisi iktidarı döneminde nasıl tekrar çoğaldığını ve İkinci Cumhuriyetçiler'in tahtını sarstığı anlatılır. Ve elbette 30'lardaki Cumhuriyet'in marşları yükselerek: “Dosyayı yanına bırakarak düşünüyor Günseli: Çok sonra, özellikle de ikinci Cumhuriyetçiler ortaya çıktığı zaman, bu marşın sözleri şoven bir ulusçuluğun ifadesi olarak nitelendirilmiş; devrim yılları faşist baskılar altında ezildiği bir dönem olarak damgalanmıştı. (...) Aradan çok yıllar geçip, yirmi birinci yüzyıla pek az kala, köktendinci bir partinin iktidara ortak olduğu günlerde, aydınlar yeniden anımsamışlardı bu marşı; üstelik yalnız olanlar değil, bu kez, işçiler, memurlar, esnaf, yani halk, alanlarda, sokak mitinglerinde, kalabalık tepki toplantılarında, bir çeşit kurtuluş simgesi olarak söylemeye başlamışlardı.” (Oyuncu, s. 107.)
    Bener, toplumsal koşulların yarattığı buhran içinde, siyaseten çöken tipleri de dile getirir. Döneklik gerçeğine değinen, tartışan bir yazardır. Yalnızlaşan bireyin, sırtını topluma çevirmesi kaçınılmazdır. Çığlık atan, bulantılar yaşayan küçük burjuvalar, döneklikten kendini kaçıramazlar: “İçimizde bir Barış kaldı galiba, sonuna kadar yürüyen... Peki, biz döndük mü? Bizim kuşak? Selim ve ben... Ötekiler... Ölümün bin çeşidiyle göçenler? Ali, Erdem, Savcı Tekin, Postacı Nâzım, Handan... Orkun dışındakiler... Sedat bile vardı. Ya oğullarım? O ateşli Cüneyt, Amerika'ya kaçıp beynini satan Erdinç? Alaca bulaca resimler çizerek gönül eğlendiren kızım?” (Oyuncu, s. 64.)
    POSTMODERNİZME TAVIR ALMAK
    Toplumsallığı arka planda yediren Bener, “Falcı” öyküsüyle özgürlükler üzerine açık bir tartışmaya girer. Tarihin başından bugüne değin özgürlükleri, baskıları, egemen sınıfın sömürülerini, başkaldırıları fantastik bir anlatımla, illüzyon gösterileri eşliğinde okuyucuya beyin jimnastiği yaptırarak sorgulatır. Özellikle, ezilen milletleri “sanatsal faaliyetlerle” oyalanma alanlarına çekilmesi ve arabesk bir kültür yaratılmasına sert eleştiriler yöneltir.
    Bener, büyük medya kuruluşlarıyla, Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi eserlerle yaratılan “zararsız” düş alanları ile kitlelerin postmodernizmin içine nasıl çekildiğinin altını çizer. Türkiye'de pek çok sanatçının küreselleşme adı altında Batı hayranlığının arttığı günlerde, o Batı'nın sanat hayatındaki çöküşü görür ve daha 80'lerin başında bu müjdeyi verir: “Sinemaya gitmiştim. Eleştirmenlerin çok övdükleri bir filmdi. Doğrusu ya, bir şey anlamadım. Sanat, Batı'da bunalım geçiriyor. Okuyacak doğru dürüst bir şey yok. Biçimsel oyunlar, olağanüstülüğe sığımış, doğallıktan kaçış...” (Oyuncu, s. 399.)
    Varoluşçu yazarlar esasında bir geçiş dönemi kurmuşlardır. Varoluşçuluk, bir ara geçiş formudur. Modernizmin bunalımlarından postmodernizme geçişte, basamak oluşturmuşlardır. Postmodernizmin bireyinin, en ilkel halini Sartre'da, Camus'da ve diğer varoluşçu yazarlarda görürüz. Son dönemlerinde postmodernizme dikkat çeken ve eleştirmekten geri kalmayan Bener, buna rağmen postmodern etkilerden kaçamaz. Postmodern teknikleri de kullanan yazarın yalnız ve yıkık bireyleri, bugün Türk edebiyatının postmodern karakterlerinin öncülü konumundadır. Bener'in Yalnızlar'daki Necati'sinin, İlhami Algör'ün “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” kitabındaki Arif'inden pek bir farkı yoktur.
    STALİN DÜŞMANLIĞINDAN KAÇAMAMAK
    Bener, sıklıkla küçük burjuvaların hayatını anlattığı eserlerinde maalesef bir küçük burjuva hastalığından kaçamıyor. Falcı öyküsünde ve diğer kitaplarında Stalin düşmanlığına düşüyor. Sosyalizme yakın karakterleri anlatsa da Bener, konu Stalin olunca kinini gizleyemiyor. Stalin'i Hitler'le bir tutan Bener, sanatsal faaliyetlerin önünde Stalinist anlayışın bir engel olduğunu da kendi ağzından iddia ediyor: “Sanatsal faaliyetler, faşist ya da Stalinist iktidarlar döneminde daha doğrudan ve daha kaba yöntemlerle yönetilmekte iken, yaşadığımız çağda bu kez büyük sermaye iktidarı daha geri planda kalarak, oluşturdukları basın, dağıtım ve tanıtım tekelleri aracılığıyla edebiyatı etkilemektedir.” (Bütün Öyküler-1, s. 9.)
    Gölgede kalmış yazarlarımızdan Bener'in kitaplarının yeniden basılması ve Türk okuyucusuyla buluşması sevindirici. Üzerine derinlemesine araştırmalar yapılmayı hak eden yazarlarımızdan olan Bener'i okurken, karakterlerin Munch'un tablosunda olduğu gibi çığlıklar atacağını duyacaksınız. Kimi zaman sancılar çekecek, kimi zaman bulantılar duyacak, kimi zaman da toplumsal ve felsefi tartışmalar içinde bulacaksınız kendinizi.
    Çığlık atan bireyleriyle, kitaplığınızda özel bir bölüm açacak kadar çok, zengin ve hacimli eserleriyle Bener, yeniden elinizi uzatmanızı, yeniden değerlendirmenizi ve belki de bu kez okuyucu tarafından yeniden yeniden yazılmayı bekliyor.
  • 479 syf.
    “Baylar yemin ederim ki, her şeyi fazlasıyla anlamak bir hastalıktır; gerçek, tam manasıyla bir hastalık.”

    Yeraltından Notlar / Fyodor Mihayloviç Dostoyevski / sf. 7

    Belki klişe gelebilir ama bu kitaba Dosto’nun bu satırlarıyla başlamak çok uygun olur diye düşünüyorum. Neden diye sorarsanız;

    Hikmet’in başına ne geldiyse bu kadar aşırı düşünmekten, hastalık derecesine varan bir anlam arayışından ve anlamlandırmasından gelmiştir.

    Okuduğum ilk eseri ve ilk kez bu kadar muazzam bir eserle karşılaşmış olmaktan dolayı heyecan ile okudum. İlk başlarda ancak 20 sayfa okuyabiliyordum. Çok ağır ve yorucu bir kitap olduğunu belirtmeliyim, benim gibi yeni başlayan biri için. Birkaç arkadaşıma danışarak anlamlandırmaya çalışarak okumayı tamamlamış oldum. En sevdiğim kısmı ise o her zaman yerli yersiz ”ha ha “ şeklinde gülüşü oldu . Uzun bir süre etkisinde bırakacak gibi beni Ha ha Hikmet :)))

    Mizah seviyesi bile üst seviyedeydi. Efsane cümleler okudum diyebilirim. Psikolojik tahlillere hayran oldum. Bu noktada size, çıkarım yaptığım birkaç Hikmet özelliğinden bahsedeyim.

    “ Çocukluğunun elinden tutmayan hiçbir yere gidemez. Çocukluk döneminizde bir şey yaşıyorsunuz ve bir çatlak oluşuyor. Artık hata bu çatlaktan bakarak ilerliyorsunuz.''

    Hasan Ali Toptaşın sözüne de çok kez değineceğim.Hasan Ali'nin yukarıdaki sözünde Hikmet’in çocukluğu ile ilgili detaylar yer almakta. Hikmet sayesinde bende çocukluğuma yol aldım. Yaşıtım hiç kız olmadığı için erkeklerle çok oynardım. Tasolarım, misketlerim vardı. Ama hepsi kaybolur ya da kaptırırım diye hiç oynayamadım :))) 90’lı yaşlılar grubu bu oyunları çok iyi bilir ahahah Hikmet’in çocukluğu da öyle geçmiş bir şeyleri yapamamış veya yapmasına izin vermemişler. Bir şekilde oradaki çatlaktan yola çıkarak ilerleriz... Kuramadığımız arkadaşlık ilişkileri, oluşturamadığımız öğretmen - öğrenci ilişkisi.. size çocuk yerine değil kendi yaşıtları gibi davranan öğretmenler bir çocuğu nasıl etkiler bilirsiniz.

    Ailesiyle iletişim kuramamış bir genç olmaya devam ediyor. Yetişkin olduğunda başına gelecek olanlara zemin hazırlamış olabilir diye düşünüyorum. Hikmet gibi aşırı bilgili ve anlama yeteneği aşırı güçlü biri zamanla anlaşılamamış ve kafasının içinde yaşamaya mahkum edilmiş.

    “Bir sonuca varmadan dağılan binlerce konuşmanın acısı çöktü içine. Ölü doğduğu için, kimsenin içine işlemediği için hemen unutulan binlerce sözün ağırlığını duydu.”

    Hikmet çok bilip anlatamamaktan muzdarip birisi.
    “ Çünkü ben,
    Yaşamın içimdeki sesi etkilemesini değil,
    İçimdeki sesin yaşamı etkilemesini isterdim.”
    Hasan Ali’ye ait olan bu sözü sanki Hikmet kurmuş gibi hissediyorum. Benim aklıma genellikle onun sözleri çok geldi.

    Daha sonra evlendiğine şahit oluyoruz kitap içinde, başta yavaş ilerlemekte olan ilişkileri sonra birden boşandığını anlatıyor.... Derinlemesine inceliyor. Arada anlamadığımız birçok noktalara sapıyor.

    Mesela İngilizlerden çok örnek veriyor ben bunu hiç anlayamadım. Tarihten çok bahsediyor.

    Sevgi’nin babasının ilişkilerinden anlatıp Sevgi’nin kendi ile evlendiği noktaya geliyoruz ve beynimizden gelen bir yanık kokusu :) belki en çok zorlandığım yerdi burası.

    Şöyle düşünüyorum. Aslında seçmiş olduğu isimler boşuna değil. Örneğin, Sevgi karakteri.
    Sevgi karakteri hayatı boyunca sevgisiz büyüyen bir insan, Sevgi’nin sevgi eksikliğini anlatmak istedi. Kendi de zaten eksikti, anlaşılamamıştı. Sevgi ile tamamlanabileceğini düşünmüştü belki de ama tam olarak beklediği gibi çıkmadı. Sevgisiz büyüyen biri sizi nasıl anlayabilir? Nasıl sevmeyi başarabilir? Sürekli üşüdüğünden bahsediyor mesela... Hiç düşündünüz mü Sevgi neden üşüyor? Bana saçma gelen bir diğer yan Sevgi’nin yazdığı hikaye Albert Camus ‘ün Yabancı kitabındaki karakteri anımsattı bana. “ Bugün annem öldü, ya da dün bilmiyorum.” Böyle bir karakter Sevgi. Üşümesinin sebebi de bu sevgisizlik olabilir. Selim amca karakteri müthişti. Onun anlattığı eşi ile olan sevgisi, Sevgi’yi biraz olsun etkilemesini beklerdim. Ama olmadı tabi ki.

    Hikmet,

    Bana kalırsa ÇKB ( Çoklu kişilik bozukluğu) hastası olan biri, Şizofreni de var gibi veya başka bir şey de olabilir. Şöyle bir bakarsak
    ÇKB; Hepimizin, herkesin yanında uyguladığımız farklı kişilikler sergileriz ama ana beynimizde bu kişilikleri kontrol edebiliriz. Çkb hastaları bunu kontrol edemez ve her seferinde farklı kişilik sergiler 3 veya 4 adet Hikmet görmekteyiz.
    Kendi kendine konuşan, oluşturduğu hayali karakterlere bağlanan biri oluşu da Çkb olduğunu çağrıştırıyor. Şizofreni hastaları, olmayan şeyleri ve yerleri uyduran ve varmış gibi davranan insanlar.
    Acı, yeni bir karakter inşa edebilir. Acı çektikçe yeni bir karakteri oluşmuş gibi sanki. Sevgiyle evlenmesine dönelim. İkisi de birbirlerinden beklentisini bulamadı birbirlerinde.

    Sevgi sakinlik sıcaklık aradı belki, Hikmet’te gençliğinde yaptığı saçmalıkları düzeltmeyi, normal bir seviyede insan olmayı hedefledi. Ama olmayı başaramadılar.

    Bir de Bilge karakterimiz var. (Bilmezge diyorum ona ha ha :)))) Hikmet’i duyar gibiyim )

    Felsefe okumuş. Sürekli bundan bahseder albaya. Aslında Hikmet de diğer kadınlara meyilli bir karakter olarak tasarlanmış. Belki Sevgi’de bulamadığı sevgiyi Bilge’de aramış da bulamamış gibi. Bilge’yi pek anlayamadım. Çözemedim de. Hikmet’in açısından bakarsak yeni bir karakter oluşturup onu da sevdi. Aşkı arttıkça arttı. Fakat Bilge’de de aradığını bulamadı. Filozof olma isteğiyle karşı karşıya kaldı. Yapamadığı bir şeyi onun ile canlandırmak istedi. Yine iç dünyasına dönmek zorunda kaldı. Karmaşa içinde yaşamak zorunda kaldı.

    Hikmet için uygun olan şarkı; https://youtu.be/hxEtaxWgUCA bütün kitap boyu bu şarkı hikmet içindir :)))

    Düşünce insanın içine düşünce, yolun yarısı tamam. Yani varılır bir yere, önceki noktada değilsindir artık ve dönemezsin. Dönsen de, eksik.”
    Gölgesizler sf.97
    Hasan Ali Toptaş

    Ve en muazzam yer “Son Akşam Yemeği”
    Hz. İsa ile İhanet eden havarisi Yahuda

    İlk kez Yahuda’ya bu açıdan bakabildim. Güçsüzlüğün kader olması çaresizliği. Okuduğunuzda özellikle dikkat etmenizi rica ederim. Kaderden kaçamazsınız çok güzel anlatmış bana kalırsa.


    Bu kadar muazzam bir kitabı zihnimde taşıyor olmaktan dolayı çok mutluyum. Ana dilimde yazılmış, kendi kültürümüzün bir parçasıyla bu kadar muazzam bir eser okumak harikaydı. Oğuz Atay’ın bu kadar detaycılığı ile anlaşılamasının gecikmesine sebep olduğunu düşünüyorum. Belli bir okuma seviyesine erişemeyen insan bence Oğuz Atay’ı anlayamaz.

    “ Yoksa, siz de güçlü bir yabancı aydının hayal ürünü olsaydınız, şimdiye kadar Amerika’yı filan keşvetmiş olmaz mıydınız ha? Benim gibi yorgun bir kafanın yaratacağı Hüsamettin Beyden ne beklenebilirdi oysa?” Sf. 355
    Kendinin de anlaşılamadığını buna bağlamış kitapta ama ben zamanla çok iyi anlaşılabildiğini ve gerçek okurların ona rastlayabileceği için şanslı olduğunu düşünüyorum. Ama keşke yaşarken karşılaşabilseydi.

    Çok iyi anlayabildim mi? Ondan işte hiç emin değilim. Ama bana dokunan ve aklımda yer eden yerleri anlatmak istedim.

    Anlaşılabildiysem ne mutlu bana.

    Teşekkürler.

    1 mayıs 2020 - İstanbul
  • 479 syf.
    ·9/10
    “Oysa onların tek gerçek kabul ettikleri bu
    dünya hayatı sadece bir oyun ve eğlenceden
    ibarettir.”(Ankebut,64)

    Milletimizin ruhsal durumu ile ülkemizin ekonomik seviyesi aynı kategoride:”Gelişmekte olan”(yani henüz gelişmemiş). Adını koyamadığımız psikolojik problemlerimiz var. Hadi adını koyalım, ruh hastasıyız. Bir psikiyatristin koltuğuna uzanmalı ve dertlerimizi anlatmalıyız. Değerli uzmanımız insin baksın bir çocukluğumuza, ne var ne yok. Evet evet... Bu memleketin çocukluğuna inmek lazım. Bize ne yaptılar da böyle olduk. Şefkatle okşanmaya muhtaç ruhumuz hangi hoyratlıkların mağduru oldu. Mesela neşeyle koşturan bir çocuğun kaba etlerine çimdik mi atıldı? Şu zeki afacan, eğitimin ‘eğ-‘ kökünden geldiğine inanan bir sistem eliyle mi heder edildi? Tanısalar çok sevecekleri şu kızı da gecekonduda oturuyor diye mi sevmediler? Ne olmuş, ne bitmiş, hepsini anlatsa bize uzmanımız. (Rehber öğretmen bir arkadaşım şöyle demişti: “ yetişkinler çocukları o kadar hırpalıyor ki benimle temas ettiklerinde verdikleri ilk tepki şaşırmak oluyor. Çünkü ben onları azarlamıyor, dinliyorum. Onlarla sohbet ediyorum.” Bunu ilk duyduğumda gerçekten üzülmüştüm. Dinlendiği zaman şaşıran bir çocukluk üzücüdür çünkü.)
    Oğuz Atay Günlük’te “Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir milletiz ve olayları ve dünyayı mucizelere, mythlere bağlı şekilde yorumluyoruz, en ciddi bir biçimde.” diyor. Oğuz Atay kitaplarında bize, çocuk kalmışlığımızı anlattı. Hatta denebilir ki terminolojimize kazandırdığı ‘tutunamayan’ı ondan daha iyi anlatabilen çıkmadı. Bu kitabında da yine enfes bir şekilde anlattığı bir tutunamayanla karşı karşıyayız: Hikmet Benol. Hikmet gerçek hayatla mücadelede zorlandığı için yazarlığını yaptığı oyunlara bırakıyor kendini ve biz kitabı okurken neyin oyun neyin gerçek olduğunu anlamakta zorlanıyoruz. Kendini şöyle anlatıyor kahramanımız: “ Aslında meselenin ciddiyetine dayanamadığım için durumu oyunlarla örtbas etmek istedim.” Bu, aslında çocukluğumuzda kendimizi gerçeklikten kopararak bizi mutlu edecek senaryolu oyunlara kendimizi kaptırmamıza benziyor(evcilik, doktorculuk gibi). Atay’ın bahsettiği çocuk kalmak, çocukluğunu yaşayamamakla doğrudan ilgili. Ben bu oyuna sığınma halini olumlanabilir bulmuyorum. Empati yaptığımda anlayabiliyorum ama muhatabı olduğumda hak veremiyorum.
    Tehlikeli bir oyun türü olarak evlilik
    Hikmetin oyunlara sığınmasındaki sebeplerden biri de evliliği. Kitaptan bir kaç yer aktarmak istiyorum: “ Her şeyi bir düzene koymak gerekiyor albayım. Ben bu yüzden evlendim ve bu yüzden ayrıldım.”, “ annesi rahat bir ömür sürmek gibi zararsız bir hayal uğruna sevmediği insana yıllarca katlanmıştı.”, “Hikmet II de başına gelecekleri sezdiği halde, yaşadığını görmek ve göstermek amacıyla evlendi. Hikmet I’e hiç benzememek ve herkese benzemek için evlendi.” Evlililik ile ilgili problemler kitabın pek çok bölümünde tartışılıyor. Ben de konuyu evlilik üzerinden anlatma niyetindeyim.
    Yazının başında sorunlarımızın kaynağını çocukluğumuza bağladım. Ama sabi sübyanın günahını almayalım. Meseleyi bir adım daha geriye götürelim: Evliliğe. Çünkü ne istediğini bilmeyen iki kişinin ortaya koyduğu bir ürünseniz, haliyle çok da sağlıklı olmanız beklenmez. Özellikle günümüzde evlilik gerçek bağlamından tamamiyle koparıldı. İnsanların hayatlarını birleştirmesi kendi başına yeterince tehlikeliyken bir de bunu saçma sapan kalıplara sokarak daha da tehlikeli bir hale getirdik. Sosyal medya aracılığı ile de iki kişi arasındaki ilişkiyi acımasız bir jürinin değerlendirmesine sunduk. Gelin güzel olacak, damat zengin. Tektaş büyük, balayı yurt dışı. Düğün gösterişli, mobilyalar altın varaklı.( Yazar burada sanki, bekar olması sebebiyle belirsiz gelecekteki evlilik masraflarının endişesini yazıya yansıtmış.) İlişkinin ruhuna dair hiçbir şey konuşulmadan başlanılan evliliğin mutluluk ve huzura varması beklenemez. Gerçi milleti boşayarak rızkını kazanan biri için fazla iddialı cümleler kurmak istemem(olmuyorsa boşanın).
    Asıl anlatmak istediğim evlilik örneği üzerinden gerçek hayatta oynadığımız tüm ‘oyun’ların manasını unutup şekliyle ilgilendiğimiz. Bu durumun sebebini de az önce anlattıklarıma bağlıyorum. Çocukluğumuzu yaşamadığımız ve çocuk kaldığımız için hayati konularla uğraşmaktan korkuyoruz. En ufak bir ciddi meseleyle karşılaştığımızda çocuk gibi oyun dünyasına kaçıyoruz. Nicelik zorumuza gittiği için niteliğin muhabbetini yapıyoruz. Korkaklığımız yüzünden şekilciliğimiz artıyor. Tehlikeli oyunlar oynuyoruz, kendimize gelelim. Hikmetin bir yerde dediği gibi “Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız.”
    Testere adlı korku film serisini duymuşsunuzdur. Serinin tüm filmlerinde temel tema şudur. Kahraman kurbanlarını ölümcül bir oyuna sokar. Kurtulmanın tek yolu ise büyük bir fedakarlıkta bulunmaktır( vücudun belli bölümününden vazgeçme, bir uzvunu kaybetme gibi). Bunu göze alamayanlar oyunu kaybederler. İçindeki yoğun şiddeti bir tarafa bırakırsak, film,bu yönüyle hayata çok benzer gelmişti bana. Emek vermeden, acı çekmeden(illa bedensel olacak değil fikir sancısı diye bir şey var) büyük fedakarlıklarda bulunmadan ayakta tutabileceğimiz tek bir ilişkimiz bile yok. Din, aşk,dostluk, ebeveynlik ... Ciddi her ilişkimiz için geçerli bu. “Haa ben öyle zora gelemem, fedakarlıkmış , efendim o tip şeylermiş bana göre değil!” diyorsanız, ‘çocuk’ gibi küstüm oynamıyorum tavrı devam edecekse , sizin için son sözleri de Jigsaw söylesin:
    “Game over”
  • “Son gecesi şöyledir Oğuz Atay’ın:
    Bir dostlarının evindedirler. Oğuz Atay bir ara banyoya gider. Bir süre çıkmaz. Bir sessizlik olur. Dostları merak edip seslenirler ‘nasılsın Oğuz’ diye.
    Oğuz Atay, ‘sevinmeyin, daha ölmedim.’ karşılığını verir banyodan.
    Sonra yine bir sessizlik olur ve yine bir merak başlar. Dostları banyoya koşarlar, ‘nasılsın Oğuz’ diye seslenirler. Bu defa ölmüştür.
    ‘Sevinmeyin, daha ölmedim.’ Oğuz Atay’ın son sözleridir.”

    Alıntı: Yeni Güney Gazetesi- Gamze Palamut
  • İyi şeyler birdenbire olur; bu kadar bekletmez insanı.
    Sürüncemede kalan heyecanlardan ancak kötü şeyler çıkar.
    Ya da hiçbir şey çıkmaz.Oğuz Atay

    Sahte mutluluk oyunları..



    Fotoğraf çekilirken, nedense kendimizi gülümsemek zorunda hissediyoruz.
    Yani aslında ona bile mutluluk oyunu oynuyoruz.Oğuz Atay



    Bazen ne yaparsan yap yaranamıyorsun.
    Ve yaranamadıkça yaralanıyorsun.Oğuz Atay

    Korkuyu Beklerken adlı eserinden bir söz..

    Sponsored Content

    25 Insanely Cool Gadgets Flying off Shelves (Should #7 Be Banned for Civilians)Top25.nexttech.com

    25 Insanely Cool Products from the USA Finally in TurkeyNext Tech

    Recommended by



    Beni anlamıyorlardı. Zarar yok. Zaten beni, daha kimler anlamadı.Oğuz Atay



    Yalnız insanların kendi içinde başlayıp biten eğlenceleri vardır.Oğuz Atay

    Tutunamayanlar adlı eserinden yalnızlık üstüne anlamlı bir söz..





    Önce Kelime vardı,” diye başlıyor Yohanna’ya göre İncil. Kelimeden önce de Yalnızlık vardı. Ve Kelimeden sonra da var olmaya devam etti Yalnızlık… Kelimenin bittiği yerde başladı; Kelime söylenemeden önce başladı. Kelimeler, Yalnızlığı unutturdu ve Yalnızlık, Kelimeyle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler, Yalnızlığı anlattı ve Yalnızlığın içinde eriyip kayboldu. Yalnız Kelimeler acıyı dindirdi ve Kelimeler insanın aklına geldikçe, Yalnızlık büyüdü, dayanılmaz oldu.Oğuz Atay



    Tabiat, sırlarını bakmasını bilene açıklarmış.Oğuz Atay



    Sırf onun eseri diye… Öyleyse, ben de hayatımın sonuna kadar aynı yerde kımıldamadan oturacağım.
    Herkes istediği kadar koşsun.
    Beni anlayacak insan, oturduğum yerde de beni bulur…Oğuz Atay



    Beni bir gün unutacaksan, bir gün bırakıp gideceksen boşuna yorma, boş yere mağaramdan çıkarma beni.
    Alışkanlıklarımı, özellikle yalnızlığa alışkanlığımı kaybettirme boşuna.Oğuz Atay



    Zaten senin ‘’hiçin’‘ fesat.Oğuz Atay



    Yemek koyulurken, “bu kadar yeter” dedikten sonra mutlaka bir kaşık daha yemek koyan kişiye “anne” denir. Ve o her şeye değerdir.Oğuz Atay



    Bu düzmece oyun sona ermeli. Kendi benliğimizi bulmalıyız. Yol verip yakarmaktan vazgeçmeliyiz. Rüyalarımızı gerçekleştirmeye çalışmamalıyız, gerçekleri rüya yapmalıyız. Çelişiksiz dikensiz ve düzgün rüyalarımızı yaşamalıyız. Sözümüzün eri olmalıyız: Kırılacak kafaları kırmalıyız. Bize acınmadığı için acımamalıyız.Oğuz Atay

    Tehlikeli Oyunlar adlı eserinden bir söz..



    Beni anlamalısın. Çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.Oğuz Atay



    Tarih bir tahriften ibarettir. Tarih, geçmişten geleceğe uzanan ve bugün gördüğümüz bir rüyadır. Bütün rüyalar gibi tarih de yorumlanabilir; ama görülürken değil.Oğuz Atay



    Hayır dostum ben en acıklı anlarımda bile güldürücü sözler bulan bir insanım, kendime acımam bundandır.Oğuz Atay



    Hayatımın başı ve sonu belliydi; hiç olmazsa ortasını kaçırmamalıydım.Oğuz Atay



    Zaman her şeyin ilacıysa, fazlası intihara girmez mi?Oğuz Atay



    Kimsenin yaşantısını beğenmedim. Kendime uygun bir yaşantı da bulamadım.Oğuz Atay

    Hayata tutunmak ile ilgili güzel bir söz. Hayatla ilgili özlü sözlerden derlediğimiz bu sayfada ilgiliniz çekebilir..



    Ne zaman hayata tutunmaya çalışsak, hep mahrem yerleri geldi elimize.Oğuz Atay



    Siz bilmezsiniz albayım, insanlık tek başına kollarımda can verdi. Yanında kimseler yoktu.Oğuz Atay



    Söyle evladım’ diye teselli ederdi annem beni. Söyle de içine hicran olmasın. Hicran oldu anne.Oğuz Atay



    İyi geçinmek iki kişinin kusursuz olmasıyla değil, birbirlerinin kusurlarını hoş görmesiyle olur.Oğuz Atay



    Hiç kimseyi anlamıyorum. İnsanların arasına karışıp onlara uyduğum için de kendimden nefret ediyorum.Oğuz Atay

    Oğuz Atay’on aşk ve sevgili üzerine sözlerini bu sayfamızda topladık..



    Neden yalnızlıktan şikâyetçidir ki insan. Ne yani, mutlu olması için bir sevgiliye mi muhtaçtır her zaman.Oğuz Atay

    Günlük adlı eserinden bir söz..



    Ya çocuksu gururumuz! Beğenilmezsek hemen alınıyoruz, Batılılara iftiralar ederek kendimizi temize çıkarmak için didiniyoruz. İyi aile çocukları aramızda, onlara çamur atan mahalle çocuğu gibiyiz.Oğuz Atay



    Artık gelecek planlarımı hayattan gizli yapıyorum. Sanki hayat, işini gücünü bırakıp planlarımı bozmak için her şeyi yapıyor.Oğuz Atay



    Oysa bizim bütün güzelliğimiz, yaşadıklarımızla düşündüklerimiz arasındaki acıklı çelişkinin yansımalarından ibaretti.Oğuz Atay

    Oğuz Atay’ın Olric ile ilgili 13 sözünebu sayfamızdan ulaşabilirsiniz. .



    Bütün hayatımızı yersiz çekingenliklerle mi geçireceğiz Olric? Cesareti yalnız kafamızda mı yaşayacağız?Oğuz Atay

    Kategori:HayatEtiketoğuz atay

    report this ad

    En Güzel Aşk Sözleri ve Mesajları



    Mutsuzluk Sözleri



    Özlem Mesajları – Sevgiliye Özlem Dolu Sözler



    Hasret Sözleri – Resimli Hasret Mesajları



    KATEGORİLER

    Arkadaş

    Aşk

    Din

    Doğum Günü

    Hayat

    Sevgi

    ETİKETLER

    abi abla acı adalet anlamlı arkadaş atarlıayrılık ağabey ağır aşk dayı delikanlı din dinidostluk duygusal düşündüren etkileyici giderligüzel hasret hayat iltifat kadın kanka kapak sözler komik oğuz atay para romantik sevgisevgili sevgiliye sevmek vatan vefa yalnızlıkyaşam yaşamak zaman ölüm özlem özlü özlü söz

    SON YAZILAR

    En Güzel Aşk Sözleri ve Mesajları

    Mutsuzluk Sözleri

    Özlem Mesajları – Sevgiliye Özlem Dolu Sözler

    Hasret Sözleri – Resimli Hasret Mesajları

    Hüzünlü Sözler – Hüzün ile ilgili Anlamlı Sözler

    KATEGORİLER

    Arkadaş

    Aşk

    Din

    Doğum Günü

    Hayat

    Sevgi

    report this ad

    Bize Ulaşın | Hakkımızda | Gizlilik Politikası

  • 👉🏻Oğuz Atay : Yazarın en ünlü romanı olan Tutunamayanlar’daki karakterler aslında Atay’ın kendi hayatındaki kişiler. İçine kapanık bir çocukluk dönemi geçiren Atay’ın en sevdiği yazarlar Kafka ve Dostoyevski’ymiş. Gençlik yıllarında karikatür çizen ve mizah yönü oldukça güçlü olan Oğuz Atay, ölümün onu banyoda yakaladığı gün, dışarıdan ona seslenenlere; “Sevinmeyin daha ölmedim” demiş. Bu sözleri orada bulunanlara tebessüm ettirse de yazarın son sözleri olmuştu.
    👉🏻Sabahattin Ali :Diksiyon takıntısı varmış. Kelimeleri birisi yanlış şekilde kullanınca, hemen düzeltme isteği duyarmış. Bu huyu üzerine eşi Aliye Hanım’ın şikayetlerini de arkadaşlarına: “Bu yüzden Aliye Hanım bana fena içerliyor. Karı koca ağız tadıyla kavga edemiyoruz. Kavganın en can alacak yerinde tutup diksiyon yanlışlarını düzeltiyorum” sözleriyle anlatmış.
    👉🏻Cemil Meriç : okumaktan hiçbir zaman vazgeçmemiş. Artık yazılanları seçemeyecek duruma geldiği dönemlerde, ışığa yakın olmak için, sandalyesini masanın üstüne çıkarır, yine de okurmuş. Yazmaya ve okumaya olan aşkı, gözlerini tamamen yitirdiğinde bile bitmemiş. Gözleri görmez hale gelince, çevresindekilerin yardımıyla yazmaya devam etmiş. Hatta yazarın en üretken çağının bu olaydan sonra başladığı biliniyor.
    👉🏻Franz Kafka: Franz Kafka, et yemeyi cinayetle bir tutuyordu. Vasiyetinde yakın arkadaşı Brod’dan Yargı, Ocakçı, Dönüşüm, Ceza Sömürgesi ve Köy Doktoru hariç bütün eserlerini yakmasını istedi. Arkadaşı Max Brod onun vasiyetini yerine getirmeyerek Kafka’nın yazarlık kariyerine büyük katkı sağladı.
    👉🏻Dostoyevski : Tam bir kumar bağımlısıydı.
    👉🏻Tolstoy: Tolstoy’un 13 çocuğu vardı. 48 yıllık evliliğinin ardından karısına “Benim yaşımdaki insanların sıkça yaptıkları bir şeyi yapıyorum. Son günlerimi tek başıma ve sükunet içinde geçirebilmek için dünyadan vazgeçiyorum,” yazan bir not bırakarak evini terk ettiğinde 82 yaşındaydı. Birkaç gün sonra bir tren istasyonunda donarak öldü.
    👉🏻Jack London : Tam bir kitap kurduydu. Şahsi kütüphanesinde 15 bin kitap vardı. John Baryelcorn isimli eseri adsız alkolikler birliğinin okuma listesinde yer alır.
    👉🏻Virginia Woolf: Virginia Woolf konuşmayı çok severdi. Bir seferinde 48 saat aralıksız konuşmuştu. Bütün eserlerini ressam olan kız kardeşinin çalışma biçimden ilham alarak, ayakta durarak yazmıştır.
    👉🏻Agatha Christie: Agatha Christie, 1926 yılında 36 yaşındayken ortadan kayboldu. Yerel polis, halk ve istihbaratçılar her yerde onu aradı. 10 gün sonra sahte bir kimlikle bir otelde bulundu. Soranlara ne olduğunu hatırlamadığını söyledi. Gerçekte ne olduğu ise bir sır olarak kaldı.
    👉🏻Balzac: Balzac öldüğünde 51 yaşındaydı ama arkasında onlarca ölümsüz eser bırakmıştı. Günde yaklaşık 50 fincan kahve içtiği söylenen Balzac, kahve yapacak birisi olmadığında kahve çekirdeklerini çiğnerdi.
    👉🏻Charles Dickens: Dünyanın en tanınmış yazarlarından, Büyük Umutlar’ın yazarı Charles Dickens dünyanın belki de en tuhaf uyku alışkanlığına sahipti. Yatarken yüzü mutlaka kuzey kutbuna bakacak şekilde uzanırdı. Bu tercihini açıklarken ‘yerküre elektrik akımları, pozitif ve negatif elektrik’ gibi şeyler söylemişti. En fazla vakit geçirdiği yer de kimsesizler morguydu.
    👉🏻Edgar Allan Poe: Karanlık hikâyelerin ustası Edgar Allan Poe‘nun karanlıktan çok içkiyle başı dertteydi. Ömrü boyunca alacaklılarından bir adım önde, alkoliklikten bir adım gerideydi.
    👉🏻Henry David Thoreau:Sivil İtaatsizlik teorisini ortaya atan Henry David Thoreau nadiren banyo yapar, saçlarını neredeyse hiç taramaz, yamalı giysiler giyerdi. Thoreau aynı zamanda ilk üzümlü ekmeği yaptı.
    👉🏻Mehmet Akif Ersoy: Haksızlığa asla tahammül etmeyen Mehmet Akif Ersoy Veteriner İşleri Müdür Yardımcısı görevinden müdürünün haksız bir karar ile azledilmesi üzerine istifa etmiştir.
    👉🏻Hüseyin Rahmi Gürpınar: 100 tane eldiveni vardı. Sokakta eldivensiz görülmedi. 'Aşırı şıklık' merakından değildi eldiven düşkünlüğü… Mikrop korkusundandı. Sokakta hiçbir yeri katiyen çıplak elle tutmazdı. Çıplak elle dolaşanlara çok şaşırır, bu durum için “Manasız bir cesaret” yorumunu yapardı.
    👉🏻Orhan Kemal: Türk edebiyatının ustalarından Orhan Kemal'in gençliğinde başlayan kahvehane tutkusu hayatı boyunca sürdü. Orhan Kemal'e göre kahvehaneler bir çeşit laboratuvardı
    👉🏻Recaizade Ekrem: Devir kamışla yazı yazılan devir. Recaizade Ekrem Bey, kağıdı dizlerine dayar, kamış kalemle yazardı. Gayet zor bir şekilde yazardı. En ufak bir mektup için bile müsveddeler yapardı. Yazar, çizer, düzeltir; bir başka cümle kurar, kelimeyi beğenmez, değiştirir, saatlerce 'işitilmemiş bir kelime' arardı.
    👉🏻Tevfik Fikret: Eskiden bizde bir şair laubaliliği, derbederliği vardı. Şairler kıyafetlerine özen göstermezlerdi. Tevfik Fikret, şık giyimiyle 'perişan şair kıyafeti'ni maziye karıştıranların başında gelir.
    👉🏻İvan Turgenyev: Tolstoy, çağdaşı İvan Turgenyev’i düelloya davet etti. Hatta tabancalar bile geldi ama araya giren hatırlı dostlar sayesinde düello yapılmadı. Bu olayın ardından ikili uzun yıllar boyunca hiç görüşmedi.
    👉🏻Lewis Carroll: Alice Harikalar Diyarında’nın yazarı Lewis Carroll bir matematik dehasıydı. Kelime üretmekte üstüne yoktu. Halen İngilizcede onun uydurduğu onlarca kelime kullanılmaktadır. Kütüphanelerde kitapların daha kolay bulunabilmesi için kitap adını cildin sırtına yazma fikrini hayata geçirdi. Scrabble kelime oyununun ilk örneğini yaptı. En sevdiği ulaşım aracı kendi icat ettiği üç tekerlekli bisikletti.
    👉🏻Friedrich Schiller :Yazılarını elma olmadan yazamıyormuş. Çalışırken masasında mutlaka bir elma bulunduran yazar, ara sıra bu elmayı koklayıp ilham aldığını söylüyormuş.
    👉🏻Aleksandr Puşkin : İlk ve son yurtdışı gezisinin Erzurum olduğunu söylüyormuş.
    👉🏻 Friedrich Nietzsche :24 yaşındayken profesör olan Nietzsche o döneme kadar olan en genç profesör unvanına sahip oldu.
    👉🏻Sezai Karakoç :En ünlü şiiri Mona Rosa olan Sezai Karakoç’un bilinen en ilginç özelliği fotoğraf çektirmeyi sevmemesi. Günümüz koşullarına baktığımızda, bu özellik bize çok tuhaf gelse de eski zamanlara göre belki de olağan bir seçimdi. Fotoğraf çektirmeyi hiçbir zaman istemeyen Karakoç’un, şu an var olan fotoğrafları ise ondan habersiz çekilmiş.
    👉🏻Özdemir Asaf : R harfini söyleyemiyormuş
    👉🏻Bizim Halikarnas Balıkçısı olarak bildiğimiz roman yazarımızın asıl adı Cevat Şakir Kabaağaçlı Bodrum’a sürgün edildiği için gitmez zorunda kalmıştır.