1000Kitap Logosu
Oğuz
Oğuz
Oğuz
TAKİP ET
Oğuz
@oguzcandir
Remember, with great power comes great responsibility.
53 okur puanı
07 Kas 2020 tarihinde katıldı.
ŞU ANDA OKUDUĞU KİTAP
36
Kitap
12
İnceleme
49
Alıntı
20
İleti
Tanıdığın kimse takip etmiyor
Ortak okuduğunuz kitap bulunmuyor
Oğuz
Suyu Arayan Adam'ı inceledi.
407 syf.
·
7 günde
·
Puan vermedi
Ölmeye Vakit Yok
(İncelemenin son kısmında, kitapta bazı yerlerde Yaban tadı aldığım için bu yönden de bir değerlendirme yaptım.)  Şevket Süreyya Aydemir kendini bildi bileli hep susuzluk çekmiş bir şeylere karşı. Her seferinde bu susuzluğunu giderir diye gördükleri fikir, ideoloji, mücadele pınarları ın içine dalmış. Dalmış dalmasına ama hayatının son olgunluğuna kadar bu pınarlardan hep tutkusunu kana kana doyuramadan, zihin kanalları kupkuru çıkmış. Birbirinden farklı bambaşka düşünsel akımlar. Bu bir maymun iştahlılık kesinlikle değil. Bu bir hayatını tam manasıyla tatmin etme arzusu. Bu arzunun peşinden giderken de o kadar cesur ki korunaklı bölgesini hiç düşünmeden terk etmiş, yepyeni maceralara atlayıp kendini bunların ortasında buluyor.  Şevket Süreyya Aydemir ve sıradışı bir hayat hikayesi. Okuduklarım karşısında ilk zamanlar birkaç kez Şevket Süreyya Aydemir 'in doğum tarihine baktığımı hatırlıyorum. Yani bu memlekette kaç kişi direkt Trotski' nin konuşmasını konferansta dinlemiştir hem de Kremlin 'de. Gerçekten hayret verici. Gerçi önceden Komintern' in önemli kişileriyle aynı ortamlarda bulunduğunu biliyordum ama bunu daha somut bir şekilde okumamıştım. Bir başka olay da Lenin yönetindeyken, bir gece Stalin'in arka sokakların birindeki bir fabrika yemekhanesinde işçilere yaptığı konuşmayı dinleyenler arasında. Ayrıca Stalin'in  bu konuşmasında, öteki Rus ihtilalcilerinin tasfiyesi olarak işledi cinayetlerin sebebi olarak temellendirilebilecek düşüncelerinin ilk izlerini buluyor. Stalin bu konuşmada üstü kapalı olarak Rus halkının gelişmesini düşünmeyip dünya ihtilali peşinde koşanları üstü kapalı eleştiriyor.  Böyle tarihi anlara şahit olmak gerçekten inanılmaz.  Bakü deyken rahat bir ortamda öğretmenlik yapmak istemeyip Nuha şehrine gitmesi, yani taşrada öğretmenlik yapmak istemesinde Turancılığa olan tutkusunun payı büyük.Ardından sıradaki tutkusu olan sosyalizmle daha 20li yaşlarında bulunduğu bölgenin temsilcisi olarak Baku' daki 'Şark Milletleri Kurultayı' na gitmesi hayretlik veriyor. Ardından yaptığı izlenimlerle bu kurultayın profesyonellikten uzak işleyişi hakkında biraz biz de kafamızda yorumlara varıyoruz. Burada Şevket Süreyya 'nın orada bulunmasının 2 ihtimali var gibi geliyor. Bunlardan birincisi yaşı küçük olsa da Nuha' da yaptığı halka seslenişlerle ve gönüllü savaşla kazandığı popülarite. İkincisi öğretmenlerin temsilcisi olarak katılması. Belki birincisi olmasa ikincisini göz önünde tutarak kurultayın da ciddiyetten yoksunluğu bize Şevket Süreyya 'nın şans eseri oraya gitmiş gibi bir yorum yaptırabilir. Lakin birincisini görünce daha genç yaşta Şevket Süreyya Nuha' da önemli işler yapıyor.  Yine Azerbaycan'dayken Enver Paşa izlenimleri Paşa'nın insani yönünü görmek açısından çok ilgi çekici.  Buradayken yine Memduh Şevket Esendal da kendine yer buluyor.  Rusya'dayken İttihat ve Terakki 'nin kurmayların dan Dr Nazım 'ın anılarını derlemeye başlaması, o yaştaki bir gencin böyle bir şey düşünebilmesi gerçekten harika. Şimdi bu anıların elimizde olması çok kıymetli.  İstanbul 'a gelince kafasının şablonlaştığından, herkesi her şeyi formülleştirmesi konusunda özeleştiri yapıyor. Bunlar daha çok şu şekilde:Sovyet Rusya' da aldığı eğitimle, oranın düşünce sistemini direkt alıp Türkiye toplumunun dinamiklerini bilmeden gördüğü her kişiye işin detayına inmeden proleter veya komprador, burjuvazi, emperyalist uşağı vs gibi sıfatları kolayca yakıştırması. Bunun böyle olamayacağını ilerki yıllarda fikirsel olgunluğa erince sebeplerle birlikte açıklıyor. Diğer ülkelerden ısmarlama,ithal bir ihtilal ve ideoloji şeklinin her ülkenin kendi hamuruyla tutamayacağın Şevket Süreyya Aydemir 30lu yaşlarında farkediyor ve bunu Komintern'i yakından tecrübe etmiş biri olarak söylüyor.  Gerçek bir olgunluğu 1,5 senelik hapishanelik hayatında Anadolu insanıyla karşılaşması ve onları anlamasıyla başlıyor.  Aydınlık dergisi çıkarırlarken tevkife uğrayacakları haberi geliyor, Nazım Hikmet vs yurtdışına gidiyor o gitmiyor ve yargılanıyor. Ali Çetinkaya (İstiklal Mahkemesi Başkanı o zamanlar) 10 yıl hapis cezası veriyor.  Bazı yerler belirsiz, bilgi verilmemiş. Rusya 'da aldığı derslerin detayı, Türkiye'deki hikayesi çalışma ortamı vs. Bu noktalar daha çok detaylandırılabilirdi. Başka yerlerden okuduğumuz hayat hikayesinde kendi anlattıkları örtüşmeyebiliyor veya kendi anlattıklarındaki eksiklikler göze çarpıyor. Şüphesiz isteseydi Şevket Süreyya bunu oldukça çok detaylandırabilirdi ama böyle bir şeyi tercih etmemiş. Açıkçası tam bir otobiyografi gibi de bir izlenim bırakmıyor bizde.  Beni şaşırtan şeylerde biri de - belki de şaşırmamak lazım- Şevket Süreyya Aydemir gibi bayağı üretken bir yazarın bu imajıyla onu okullarda, üniversitelerde hayal ederken onun daha düzensiz bir hayat temposunda zamanlar geçirmesi. Normalde bakınca bu insan başını kitaptan kaldırmayan idealist yollarda, mektep sıralarında ilerler de demek mümkün. Ama o gözünü budaktan sakınmamış, tutkularının peşinden savaşlara gitmiş, daha rahat çalışma ortamlarını bırakmış taşrada bir şeyler yapmaya çalışmış. Bu tercihleriyle ölümle yüzleşme ihtimalinin  gelecek planlarını aksatma gerçeği onun bu tutkularından geri döndürememiş.Bunları yaparken de kitapları her zaman yanında olmuş.  Tüm bu hatırladıklarımla üstüne daha birçok yorum yazmak mümkün. Gerçek bir yaşam hikayesi, bir yakın tarih birlikte bu kitapta kendine yer buluyor. Yakın tarihi anlamak açısından çok güzel. Çünkü Şevket Süreyya Aydemir o kadar çok önemli  insanla beraber olmuş ki yazerın  izlenimleriyle bir şeyler öğrenirken yine okur olarak farkettiğimiz detaylarla da biz çıkarımları yapabiliyoruz.  Yakup Kadri ile Şevket Süreyya Aydemir Kadro dergisinde beraber çalışmışlardır. Burada bahsetmek istediğim bir konu da Yakup Kadri'nin unutulmaz, sarsıcı eseri "Yaban" dır. Yaban'ı ben, Tek Adam ve Suyu Arayan Adam 'dan daha önce okudum. Bu kitapları,özellikle Suyu Arayan Adam' I okurken fikirsel analizler yönünden "Yaban" ile oldukça benzeyen analizler gördüm. Bunların başlıcası en basit söyleyişle devletin halkını eğitmeyip onları cahil bırakması durumu idi.  Dikkatimi çeken bir başka şey de Suya Arayan Adam 'dan ilk alıntı olarak paylaştığım ' Anadolu insanının yoksulluğu karşısında kendi varlıklı durumundan utanç duyma ' duygusunun anlatım şekliydi. Aynı duyguları Yakup Kadri Karaosmanoğlu belki 1921-22lerde yazıyor. Bu ayrıca Yaban' ın önsöz kısmında bulunan Yakup Kadri 'nin efsanevi tiradında geçiyor.  Şevket Süreyya Aydemir' in anlatımı Yerde bir toprak sedirin üstüne çöktüğünüz zaman, bu insanlar, size yanık bir toprak kap içinde ekşi ayranlarını sunarlarken nazik görünmek isterler. Çocuklar, kadınlar, erkekler etrafımızı alırlar. Onlara baktığınız zaman, henüz yenice olan elbisenizden, henüz parçalanmamış ayakkabılarınızdan, hatta yüzünüzün taze, sıhhatli renginden utanırsınız. Yakup Kadri Karaosmanoğlu 'nun tiradından kısa bölüm  Bilmem beni hatırlıyor musunuz? Ben sizi asla         unutmadım. Zira, köylerinizin viraneleri içinden geçerken kadın, erkek, genç ihtiyar, çoluk çocuk hayran, ürkek ve mahçup çehrelerle, yumuşak yastıklarına yaslandığımız otomobillerin etrafını aldığınız zaman hayatımın en derin, en büyük, en yüz kızartıcı utancını duymuştum. Utanç ise, kıskançlık ve haset gibi, silinmez bir duygudur ;geçtiği yerde ateşten izler bırakır.  Bu iki alıntı fikir, duygu olarak aynı eksendeler. Belli ki Şevket Süreyya Aydemir bu yönden Yakup Kadri 'den etkilenmiş ve kendi kitabında da bu duygulu anlatıma yer vermiş. Yalnız Şevket Süreyya bunu yaparken bambaşka, kafasından kurguladığı bir dünyanın kişilerin aktarmıyor. Bizzat 1915li yıllarda gördüklerini aktarıyor o da. Bunu yaparken de Yakup Kadri gibi usta bir yazarın anlatım gücünden etkilenmemek elde değildir.  Şevket Süreyya Aydemir Suyu Arayan Adam Yakup Kadri Karaosmanoğlu Yaban
Suyu Arayan Adam
OKUYACAKLARIMA EKLE
7
Oğuz
bir alıntı ekledi.
İnklabın Ehveni Şeri
.., başka devirlerin ve başka inkılapların sel gibi akıtılan kanlarıyla mukayese edilince, bizde, işin ne kadar hafif geçtiğini görmemek kabil değildi. Çin'de, İtalya'da, hele Rusya'da olduğu gibi, kitle halinde ölümler bizde görülmezdi. Her şey, müdahale ve tasfiye icabeden yerlere gönderilen, tam yetkili iki İstiklal Mahkemesi 'nin ne de olsa kararlarına bağlanıyordu. Bu kararlarla hayatlarını kaybedenlerin bir kısmının, kabına sığmayan, hayatın yeni şartlarını kavrayamayan insanlar olduğu görülüyordu. Bunlar, olayların bir dalgayla suyun yüzüne attığı, fakat dalgaların durulmasıyla durulamayan insanlardı.
5
Oğuz
bir alıntı ekledi.
O Altın Nesil Ki Kutupyıldızımız
Bir inkılap mıydı? Yoksa tarihi ömrünü tamamlamış bir imparatorluğun, son çabalanışı mı? Bu sorulara çeşitli cevaplar verilebilir... Ama şu da bir gerçektir ki, artık kuruyacak olan ulu meyve ağaçlarının, son nefeslerinden önce, bütün çiçeklerinin açılışı ve son meyvelerini verişi gibi, Osmanlı Devleti de son nefesini yaşarken, tarih sahnesine, çeşitli yetersizliklerine rağmen, İdeal ve İhtirasları sınırsız, bir altın nesil verebildi. Hatta biz;bu son topraklar üstünde son devletimizi bile, bu son neslin, yenilgi kabul etmeyen hayat hamlesine borçluyuz...
3
Oğuz
bir alıntı ekledi.
Hassas Bir Kalbin Mahçubiyeti
Yerde bir toprak sedirin üstüne çöktüğünüz zaman, bu insanlar, size yanık bir toprak kap içinde ekşi ayranlarını sunarlarken nazik görünmek isterler. Çocuklar, kadınlar, erkekler etrafımızı alırlar. Onlara baktığınız zaman, henüz yenice olan elbisenizden, henüz parçalanmamış ayakkabılarınızdan, hatta yüzünüzün taze, sıhhatli renginden utanırsınız. (Bu bölümde Şevket Süreyya Aydemir, 1. Dünya Savaşı için Kafkasya cephesine doğru giderken Orta Anadolu 'da karşılaştığı Anadolu köylüsünün halinden bahsediyor.)
7
Oğuz
Kırmızı ve Siyah'ı inceledi.
652 syf.
·
7 günde
·
Puan vermedi
Sevme Gızım Beni, Sen Parfüm Ben Esrar Kokarım
Geçen Dışarda, hastane bahçesinde kitabı okurken tanımadığım biri yaklaşıp ben kitabı okurken "Sizce günümüzde Julien Sorel gibi bir tutkuya sahip olmak mümkün mü?" diye sormuştu. Tabi şaşırdım ilk önce. O sırada tamamen net bir cevap veremedim. Karşımdaki kişi de muhtemelen beklediği cevabı alamadı benden, kitabı 10 kere okuduğunu söyleyen birinin benden gevelemekten fazlasını beklediği muhtemeldir diye düşünüyorum.  Julien Sorel ilk gençlik zamanlarından itibaren J. J. Rosseau okumuş biri. Bu sayede toplumda bir kesim insanların soyluluklarından doğan ayrıcalıkalarına tahammül edemiyor. Onların kendisiyle olan diyaloglarında, onların artık farketmediği ama buram buram kibir kokan konuşmalarını Julien Sorel hemen fark ediyor ve bu her zaman çok ağrına gidiyor. Hatta ölümü pahasına bile olsa düşmanlarına asla zayıf görünmek istemiyor.  Julien Sorel böyle bir durumda kendisi sıradan bir kerestecinin oğlu olarak itibarlı biri olma arzusuyla yanıp tutuşuyor. Kendine Napolyonu örnek alıyor. Çünkü o da sıradan bir asker iken gitti Fransa imparatoru oldu ve öncesinde onun paspas olarak kullanmaya tenezzül etmeyecek kadının/ların sevgilisi veya hoşlandığı itibarlı biri oldu. Ancak Julien Sorel sonrasında asker olarak yükselme fikrinden vazgeçiyor. Çünkü artık o zamanda bu modası geçmiş bir düşüncedir. O zaman Fransa toprakları tehdit altında ve subaylık mesleği saygındı.Şimdi Fransa 'da Napolyon gibilerin yeri yok. Şimdi prestijli meslek din adamlığı. Çünkü Julien Sorel birgün gördü ki gepegenç bir piskopos yardımcısı yılların anlı şanlı bir hakimine kök söktürüyor, onun itibarını peş paralık ediyor. İşte Sorel toplumda level atlamanın yolunu buradan çizmeye karar veriyor ve hikayedeki iskelet de biraz buradan şekilleniyor.  Julen Sorel toplumda yükselme hırsıyla kendi değerlerini de satıyor, rol yapıyor, ikiyüzlü davranıyor. Oldukça da çok yüksek bir konuma erişiyor.  Rahipliğe yakışmayan düşünceleri olmasına rağmen tiribarlı bir gelecek için rahiplik okuluna devam ediyor, üstelik çok da başarılı. Onunla konuşanlar onun bilgilerinden, kişiliğinden çok çabuk etkileniyor.  Günümüzde insanlar kötülüğün içine tamamen batmış durumda. Orada kendi iyi ve kötülerini uyduruyorlar. Kötünün içinde iyi kötü olamaz, tamamen kötünün içindesin çünkü. Işin ilginç yanı bu kimseler kötülüğe o kadar alışmışlar ki bu onlara çok normal geliyor. Bunun içindeki bencillik, kibir onların etik olanları görmelerini engelliyor.  Ancak Julien Sorel her şeyin çok farkında. Bu yozlaşmışlık onun midesini bulandırıyor. Bulandırıyor bulandırmasına ancak içinde karşı koyamadığı tutkular var. Bu tutkular için Julien Sorel toplumdaki öteki kişiler gibi olmak zorunda. Yoksa tutkuladığı şeylerin gerçekleşmesine imkan yok. Bunu o da çok iyi biliyor. Tüm bunlar için Julien Sorel rol yapıyor, iki yüzlü davranıyor. Bu şekilde artık toplumda yükselmeye, kademe atlamaya başlıyor ve itibarı artıyor. Ve tüm bunlar onu iğrendirmeye devam etse de.  Aşk konusunu arka planda görenler de var. Ancak arkada değil benim fikrimce. Çünkü kitapta bir gerçek var o da Julien Sorel'in tutkusu. Bu tutkuda Julien'in soğukkanlı düşünmesini sekteye uğratan tek şey de aşk. İkisi birlikte ilerliyor. Kırmızı aslerliği, siyah kiliseyi simgeliyorsa da bir yerde kırmızı aşkı siyah da Julien Sorel 'in ikiyüzlülüğünü de simgeliyor (bence) .  Ayrıca Sorel' in aşklarına da aşağılık kompleksi yansıyor. Toplumdaki üst düzey ailenin kızıyla yaşadığı ilişkide kendisi de onun sevgisinden emin olamıyor. Böyle kızların nasıl olur da kendisini sevebileceğin anlam veremiyor. Çevirmen altta verdiği bilgi notları kitabı anlamamıza büyük kolaylık sağlıyor. Tabi bu notlar çok geniş değil, yüzeysel. Bu yüzden dönemi anlamak için de okuyucunun da biraz kendini kitaba hazırlaması gerekiyor. Özellikle 1789-1830 arası dönemlere bakmak gerekir. Sadece bunlara bakmak bile yeterli olmayacaktır görüşündeyim. Çünkü yazar, kahramanların diyaloglarında o dönemki bürükratik, politik, ulaslararası politik işleyişi hakkında da yer vermiş, kahramanlar bu konuda kendilerine yer bulmuş. Dönemdeki monarşi yanlılarının diğer Avrupa monarşileriyle ilişkilerinde neler önemli, cumhuriyetçiler neler yapıyor ne istiyor vs ne kadar detaylı bilinirse o kadar da dönem Politiğin daha iyi anlaşılacaktır. Ki yazar bu konular da az sayılmayacak derecede konuya karakterler üzerinden politik davranışlar işlemiş. Burada bizim dönem politikasına biraz hakim olmamanız gerekiyor. Tabi kendi açımdan eksiklerim oldu, benim için havada kalan yanları oldu,bazı yerleri tam kavrayamadan ilerledim. Bertan Onaran 'ın notları da olmasa daha kötü olabilirdi veya kendim bir yandan araştırma zahmetine girişirdim.  Kitabı çok sevdim. Ancak Stendhal' I çeviriden okuyunca bazı yerleri anlayamamada sadece dönem konusunda vs bilgi eksikliği sebep olmuyor. Bazı yerlerde öyle geçişler var ki. Bir anda başka bir sahneye geçiyorsun, durağanlık birden hareketlilik kazanıyor. Belki de bu çeviriden kaynaklanıyor. Ki muhtemelen öyle. O günkü arkadaş bana demişti ki, bu konuda ona hocası 'Stendhal' in her cümlesi Türkçe'ye çevrilemez '. Böyle söylemiş. Belki de bundandır. Okurken bir yerde bir şeyler hissediyorsunuz, bir pürüz. Ama bu kitabı Türkçe' de okumaktan oluyor galiba. Bertan Onaran'dan değil. 
Kırmızı ve Siyah
8.1/10
· 5,9bin okunma
OKUYACAKLARIMA EKLE
10
2
...
221 öğeden 16 ile 30 arasındakiler gösteriliyor.