• “Toplum ezilenleri sömürmeyi bilen baskıcılar tarafından örgütlenmişse, bunun nedeni, bu yabancılaştırıcı gücün elinde bir kuvvetin, bizzat devletin özünü oluşturan ‘yasal fiziki şiddet tekeli’nin bulunmasıdır.”
  • 151 syf.
    ·1 günde·9/10
    Oktay Akbal , gazeteci ve yazar. Servet-i Fünun gazetesinde sekreterlik yaparak başladı bu iki mesleğe de. Hikaye, roman, anı, günlük, gezi, inceleme, deneme ve köşe yazısı olmak üzere birçok anlatım türünde eser verdi. Elliden fazla eser kaleme aldı ve bu eserler birçok ödüle layık görüldü. Ama en çok öykücülüğü ile tanındı.

    Beyoğlu Festival Alanı'ndan geçerken yine dayanamayıp sahaf kitaplarını incelerken rastladım bu kitaba. Daha önce de bir kitabını okuduğum için Akbal'ın kitabı dikkatimi çekti. Eskiden pek uğramazdım sahaflara çünkü temiz kitaplar benim için çok daha öncelikliydi. Ancak burada yayınevlerinde bulamadığım çok değerli kitaplara rastlıyorum ve artık ilk tercihim diyebilirim sahaflar için. Kitabı arkadaşıma aldık ama ilk ben okudum.

    Birçok yazara rağmen edebiyat derslerinde daha az adı anılan bir yazar olması aklıma takıldı bu kitabını da okuduktan sonra çünkü baktığınızda en az Peyami Safa kadar iyi ve daha ölçülü daha tarafsız yazdığını düşünüyorum. Elliden fazla eser kaleme almış olması, dönemini böyle güzel yansıtması ve dili bu kadar akıcı ve sade kullanması beni bu düşünceye yöneltti. Belki de gazeteci yanı ağır basıyordu bilemiyorum ama ben romanını da günlüğünü beğendiğim kadar çok beğendim.

    Karamsar bir kitap okumak istersem aklıma gelecek yazarlardan oldu Oktay Akbal. Sevdiğim bir diğer yanı da aforizmalar barındırması. Yaptığı betimlemeler, duygu tahlilleri çok gerçekçi ve yerinde. Ben o evi, o yeşil önlüğü, kaynanayı, Selmin'i hayal edebiliyorum. O sokaklarda onları yürürken izleyebiliyorum. O trende onlarla yolculuk edebiliyorum.

    Kitaba geçecek olursak Oktay Akbal'ın romanlarından "Suçumuz İnsan Olmak" ilk baskısını 1957 yılında yapmış, Varlık Yayınları tarafından. Benim elimdeki eser ise 1985 yılında Can Yayınları tarafından basılmış 8. baskı. Kitap başlarken herhangi bir önsöz veya bilgi karşılamıyor okuru. Ben bunu büyük bir eksik olarak görüyorum. Her ne kadar " Önsöz okunur mu? " gibi bir algı olsa ya da yayınevleri " Sevgili okur sen önsöz okumazsın biliriz. "diyerek başlasalar da sözlerine ben buna katılmıyorum. Kitaptan önce bir ön okuma yapma, kitaba ve yazara ısınma fırsatı tanıması açısından önsöz eksikliğini fazlaca hissettiğimi söylemeliyim.

    İsmi ve içeriğiyle bana daha okumadan "İçimizdeki Şeytanı"ı anımsattı. Orada şeytana yüklenen sorumluluk burada da insan olmaya bağlanarak omuzlardan atılıyor. Olanlar olmuştu bir suç varsa bu sadece insan olmaktı.

    Atilla Özkırımlı, Oktay Akbal için: " aydınlık özlemini yitirmeyen bir karamsar" demiş. Yazarın üslubunu anlatacak en güzel cümleyi kendisi kurmuş. Gerçekten daha önce okuduğum günlüğü de şimdi okuduğum romanı da çok karamsar kitaplardı. Özellikle benzetmek gibi bir çabam yoktu ancak bana başka iki yazarı okuyormuşum hissi verdi. Bunlardan biri Dostoyevski idi. Okurken hissettiğim karamsarlık, içe oturan kasvet tam onun kitaplarındakiler gibiydi. Diğer yandan anlatım şekli, ruh tahlilleri, iç konuşmaları ve diliyle, günümüzde de çokça okunan ve okurlarını etkileyen Zweig'a benziyor. Kitap sadece Nedret veya Nuri'yi anlatsa bu kitap kesin bir Zweig kitabına dönüşürdü.
    Çünkü o kitapların kendi aralarında adı henüz konulamamış başka bir tür kitap olduklarını düşünüyorum.

    Karakterlerden bahsederek olayı özetlemeye çalışacağım. Bu kez daha somut bir tahlil yapmak istiyorum. Olaylarla birlikte gideceğim. Birbirine benzeyen Nedret, Nedim, Nuri, Sevim, Selmin, Hamdi isimleri arasında bazı zamanlar kaybolsam ve Nedret ismini kadına yakıştıramasam da Nedret ile başlamayı uygun buluyorum.

    Nedret, mutfağında yeşil önlüğü içerisinde meşguldür. Sarı saçları oradan bir anlık geçen Nuri'nin fevkalade dikkatini çeker. Kadını izlemeye başlar, kadın onu fark edince ikisi birden korkarlar. Nuri hızlı hızlı uzaklaşır ama bu sarı saçlı kadını bir türlü hafızasından çıkaramaz. Kadın ise bu yabancıyı yıllardır gelmesini beklediği, o hayallerini kurduğu kişi yerine koyar. Olay da buradan doğar zaten. Bir insanın bir insanı hayalindeki insan sanmasından.

    Nedret, kendinden 18 yaş büyük bir erkekle evli. Adam işine de eşine de bağlı. Çocukları yok ve rutin bir hayat sürüyorlar. Adam kadının iç dünyasından hayallerinden haberdar değil. Kadınsa mutfağına, evine, kaderine hapis ve razı olmuştur. Sadece hayal kurmuş, bu zamana kadar yalnız hayalleriyle avunmuştur. Okuduğu, hayal ettiği aşka ulaşamayacağını kabullenmiştir. Ama eksik bir şeyler var yaşamında bu okurken dahi yoğun bir şekilde hissediliyor. Kocasıyla aynı filmden zevk almıyor, aynı duyguları hissetmiyorlar. Bir aradalar ama bir değiller.

    Nedret ve Hamdi arasındaki ilişki güven ve saygıya dayalı. Adam kadına sadık ve onu seviyor. Kadın da adamı seviyor ama bir alışkanlıkla. Kendisi de anlatırken, onun yanındayken herkesin yanındakinden güvendeyim ama bu dünyada en yakınım olan insan bana öyle uzak ki diyor. Çünkü onlar aynı hayalleri kurmuyor, paylaşmıyor.

    Bana kalırsa Nuri'nin durumu daha zor. Karşımıza Ankara'da yaşayan bir memur olarak çıkıyor. Kaynanası ile aynı evi paylaşan ve karısını hiç memnun edemeyen, çocuklarına yetmekte zorlanan bir hayalci memur. Zamanında şiirler de yazarmış. Bunlar yoğun bir kasvet içinde anlatılıyor. Öylesine sıradan bir olay ki işe gidişi, gelişi, yaşayışı... Ama yazar bunu ustalıkla anlatıyor. O bayağı hayatın içine giriyor ve o bunaltıcı havayı siz de soluyorsunuz.

    Adam karısını severek evlenmiş, hem de çok severek. Onu güzel sözlerle, mektuplarla kandırmış. Onunla olmak onun için başlarda büyük mutluluk sebebiymiş. Ama sonraları bu büyü bozulmuş. Kadın yaşlanmaya, hiçbir şeyden memnun olmamaya başlamış. Ondan bahsederken onu artık sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyor. Aynı evde olmalarına rağmen aralarında uzak mesafeler birikmiş. Kadının şikayetleri hiç bitmiyor, adam boyun eğiyor.

    O uzun süre sessiz kalan insanların yaşadığı patlamayı yaşıyor Nuri. Eve geç geliyor, kimseye bir kelime etmiyor. Özgürce, kafasına göre bir hayat sürmeye başlıyor. Ne zamanki böyle uzaklaşıyor kocası, kadın o zaman adama eskisi gibi olabileceklerini anlatmaya çalışıyor. Adam bir an hem sarışın kadını, hem bunca sıkıntıyı unutacağını zannediyor ilk başta ama görüyor ki değişen bir şey yok. Çünkü geçim sıkıntısına hapsolan hayatları sevgiye yer açamıyor.

    Bazen olur öyle bir an ufacık bir an geçmişe gidilir. Zannedilir ki geri geldi geride kalanlar. Ama o rüyadan kolay uyanılır. Kolayca belki de bir kaç kelimeyle tekrar gerçeğe dönülür. Nuri ve Selmin arasında olan da budur. Eskiye bir bakıp geri dönmüş yine çekilmez hayatlarına devam etmişlerdir. Nuri de artık karısından teselli bulamayacağını anlar ve daha da Nedret'e yanaşır.

    Karşılaşmaları ise Sevim ve Nedim'in vasıtası ile oluyor. Bir sergide karşılaşıyor Nedret ve Nuri. Sonrasında Nuri Nedret'e bir mektup yazıyor ve o günden sonra görüşmeye başlıyorlar. Ufak yürüyüşler yapıyorlar. Kadın bu yaptığında bir bayağılık olmadığına kendini inandırmış ne adamın karısına ne çocuklarına ne de kendi eşine haksızlık yaptığını düşünüyor. İş çok ileri boyutlardayken bile böyle düşünüyor. Sanki bu zamana kadar aç olduğu aşkı bulmuş olması her şeyi normal kılabilirmiş gibi bir tavrı var. Yine de bana Nedret daha temiz göründü. Nedense en suçlu Nuri gibi hissettim. Ona fazla ısındığımı da söyleyemem. Çünkü sonuçta karısını da severek evlenmiş bir adam ancak hevesi geçtikten sonra bu kadına sadece çocuklarımın annesi olarak görüyorum diyerek bir değersizleştirmede bulunuyor. Oysa bir şeyler paylaştığımız, ortak sevinçlere sahip olduğumuz insanları daha çok sarmalı, öyle değil mi? Geçici güzellikler ardında aşkı aramak, aşkı aramak sayılır mı?

    Aslına bakılırsa ikisi de içinde sıkışıp kaldıkları, kabullenseler de memnun olamadıkları hayatlarında bir kaçamak bir heyecan arıyorlar. O bilinmeyenin merakı yakıyor içlerini. Tanımadıkları bir ruha karşı o tüm duyguları göstermek istiyorlar. Anlaşılmak sevilmek ama en çok da aşık olmak. Oluyorlar da. Gizli buluşmalar, özleyiş, bekleyiş. Onları her defasında daha da hayata bağlayan bir birliktelik bu. Herkese rağmen onları suçlu hissettirmeyen bir duygu, engel olamadıkları bir tutku. Özlemini duydukları o derin duyguların yerini birbirleriyle doldurmaya çalışıyorlar. Kendi hayal dünyalarını gerçeğe uydurmaya çabalıyorlar devamında.

    Bir zaman sonra yalnız uzaktan görüşmeler, konuşmalar yetmiyor. Dile getirmeden sözsüz bir anlaşma yapıyorlar. Bir apartman dairesine gittiklerinde ikisi de orada sergi bulamayacaklarını biliyor. Kadın pişman oluyor. İlk kez rahatsızlık duyuyor. Hayaller, gerçek dünyanın kiri ile kirlenecek, bana kalırsa bu onu ürkütüyor. Gitmek istiyor ama geri dönüşün de mümkün olmadığını fark ediyor. Hem adam da farkında bir şeyler yaşanacak ve bitecek. Arada hiçbir şey kalmayacak.

    Karıncalar ne kadar küçükse onlar da küçükler, kıymetsizler aslında şu dünyada. Bir uçaktan aşağı bakıldığında nokta halinde görünüyorlar ne güzellikleri ne hayalleri anlamlı kalıyor. Kendileri de bunun farkına varıyor o ilk yakınlaşma da ilk ve en büyük aldatışta... Birbirlerine bağlılıkları ne görünüşleriyle alakalı ne de başka bir şeyle. Yalnızca yıllarca kurulan hayallerin bir görünümü zannediyorlar.

    Kadın gitmek istiyor ama geç kaldı. Artık tek düşündüğü ne olacaksa olsun ve gideyim. Çalan bir kapı zili ile başlamadan bitiyor her şey. Kadın giyinip gidiyor. Adam kalıyor.

    İkisi de evlerine gidiyor. Hiçbir şey olmamış gibi yaşayacaklar. Nedret mutfağında yemek pişirecek, Nuri dairede çalışacak, gece karısının şikayetlerini dinleyecek. Belki de ikisi de bu yaşananları sadece diğer hayallerinden biri olarak hatırlayacaklar. Hayal kurmaya devam edecek bir daha da böyle işlere kalkışmayacaklar.

    Eğer ki pişman olacak olurlarsa yaşananlardan ikisinin de hazır cümleleri. Tek suçumuz diyecekler, tek suçumuz insan olmak.

    Bir ders vermeye çalıştığını düşünmüyorum ama böyle bir arayışa girecek olursak bence şöyle bir sonuca ulaşabiliriz. Hayal edilenler her zaman gerçeklerden daha güzel, daha özeldir. Hayaller sizindir. Her hale siz getirir her şeklini siz verirsiniz. Hayaller yaşamak için sürdürmez varlığını. Hayali kurulası en güzel şey aşk belki de. Aşk bu dünyanın icadı ise de yeri bu dünya değil. O yüzden onu yeryüzüne indirmeye çalışmamalı.

    İyi okumalar!
  • en iyi yayınevlerini sıralarken çeviri, fiyat, editörlük, dizgi, baskı, ulaşılabilirlik, kitap seçimi gibi faktörlerden sadece birini alıp "en iyi" sıfatını bunun üzerine kurgulamak haksızlık olur.

    benim naçizane değerlendirmelerim şu şekilde: (sayılar sıralama amacıyla değil okurken kolaylık olsun diye. yanlış anlaşılmasın)


    1- iletişim yayınları

    edebiyat çevirisi konusunda en önemli iki dilde türkiye'nin en iyi çeviri kadrosuna sahip olduklarını düşünüyorum. bunların ilki rusça. ergin altay ağırlıklı olmak üzere mehmet özgül, mazlum beyhan, leyla soykut gibi tümü başarılı çevirmenlerle çalışıyorlar. diğer dil ingilizce'den yaptıkları çevirilerde de murat belge, fatih özgüven, tomris uyar gibi yine hepsi önemli çevirmen/edebiyatçıların imzaları var. çeviri dışında editör/redaktör ekibi de oldukça başarılı, mesela dünya klasikleri serisinin editörlüğünü uzunca bir süre orhan pamuk götürmüştü. zaten yayınevinin başında murat belge gibi türkiye'nin en birikimli edebiyat tarihçilerinden (siyasi görüşünü cartını curtunu bir kenara bırakıyorum) biri var. ayrıca birçok kitabında önemli edebiyat kuramcılarının ve yazarların önsözlerini/sonsözlerini bulmak da mümkün. türk edebiyatında ise oğuz atay, ihsan oktay anar, sevgi soysal, hasan ali toptaş, yakup kadri karaosmanoğlu şeklinde muazzam bir kadroları var, şimdiki gençliğin meraklısı olduğu filinta takımı (afili filintalar) da cabası. siyasi tarih konusunda da çok başarılılılar. zaten bu iki konuda rakipleri can'ı çok geride bırakmış durumdalar.

    kitapların ulaşılabilirlik açısından da pek bir problemi yok. sadece yüksek fiyat politikaları iletişim'in kitaplarının ufak kitapçılara düşmesini biraz engelliyor. gerçekten de fiyatları oldukça yüksek olmasına karşın kitapların sayfa sayısı arttıkça rakipleriyle arasındaki fark kapanıyor, hatta 1000 sayfalık bir kitabı (mesela karamazov kardeşler) can yayınları'ndan daha ucuza sattıklarını görmek mümkün. dizgi kalitesi de son derece başarılı olan bu yayınevinin kapak kalitesi (yazı boyunca kapak kalitesi kriterinden kastım kitabın ciltleme kalitesi olacak, 'ciltli kapak' çağrışımı yapmasın diye ayırıyorum) ise en büyük eksiyi alıyor bana göre. muhteşem çeviriler tamam, muhteşem editörlük tamam ancak 2 okumada haşatı çıkacak bir kapak kalitesi kabul edilebilir gibi değil. "kitap dediğin şey evladiyelik olmalı, torunum bile aynı kitabı okumalı" diye düşünüyorsanız onca artısına rağmen iletişim yayınları size uymayacaktır. baştan söylemiş olayım. bir de stanislaw lem'i lehçe'den filan değil, ingilizce'den çeviriyorlar, gözümden kaçtığını sanmasınlar.


    2- can yayınları

    iletişim ile aşağı yukarı aynı siklette olan bu yayınevi modern dönem (1910 sonrası) ve çağdaş dönem (1960 sonrası) için iletişim'den bence bir tık önde. franz kafka, albert camus, thomas mann, george orwell, gabriel garcia marquez, jose saramago gibi yazarlarıyla yakın tarih için daha çeşitli bir seçki sunuyor gibi. bunun yanında krem renkli ve nispeten daha kalın kapaklı klasikler serisiyle dostoyevski, tolstoy, balzac, hugo, dickens, austen gibi dev isimleri de atlamamış oluyorlar. çeviri konusunda ise rusça ve ingilizce dışında yeterince zengin bir çeşitlilik sunmayan iletişim'i geçmiş durumdalar. rusça çevirilerde iletişim'in çevirmenleri dışında nihal yalaza taluy çevirileri de mevcut. ingilizce'de nihal yeğinobalı, celal üster; fransızca'da tahsin yücel, selahattin hilav; almanca çevirilerde ahmet cemal, kamuran şipal gibi dev isimlerle çalışmışlar vaktiyle. tahsin yücel'i eski türkçe kullandığı için sevmeyenler tabii var ama sen ülkece onun kadar aktif bir fransızca çevirmen çıkartamadıysan, bugün hala onun çevirilerine mahkumsan bunun sorumlusu tahsin yücel değil. bunun yanında ispanyolca, italyanca gibi dillerden de birçok önemli yapıtı başarıyla türkçe'ye çevirmişler.

    editoryal açıdan da iletişim'in pek gerisinde olmayan can yayınları sayfa sayısı az olan kitaplarda iletişim'den daha ucuz bir fiyat skalasına sahipken, sayfa sayısı arttıkça fiyatlar iletişim'i geçmeye başlıyor. fakat benzer materyali kullansalar da iletişim'e nazaran daha iyi kapak kalitesine sahip olduğunu düşünüyorum, yıpranmaya daha dayanıklı kitapları var, dolayısıyla fiyat farkı çok can sıkmıyor. klasikler serisi ise daha kalın kapaklı, ciltli olmasa da ortalamanın biraz üstünde. bir de eski düz beyaz, minimalist tasarımları güzeldi, rafta bir can yayınları kitabı olduğunu uzaktan görüp anlamak kolaydı. oturup kitabı seyretmek için değil, kitapçı rafında fark edebilmek için önemli bu. muhtemelen yeni kapaklardan sonra satışlarında belli bir düşüş olmuştur. yeni tasarımları güzel olsa dahi renkli olduğundan insanlar fark edemeyebiliyor.


    3- yapı kredi yayınları

    benim en sevdiğim yayınevlerinden biri bu. belki de yaşadığım şehirde kendi kitabevi bulunduğu ve her kitabı %20 indirimle alabildiğim içindir. can yayınları'na göre daha seçici davranıyorlar. bu yönüyle insanlarda can ve iletişim'in artıklarını yayınladıkları düşüncesi hasıl olabilir ancak roza hakmen'in çevirdiği kayıp zamanın izinde ve don quijote, nevzat erkmen'in çevirdiği ulysses, ahmet cemal'in çevirdiği niteliksiz adam gibi dev eserlere girişmek herkesin harcı değil. bunlara cesaret edip başarılı olmak bence saygı duyulacak bir iş. kazım taşkent klasikleri dışında türk edebiyatında sait faik abasıyanık, sabahattin ali, yusuf atılgan gibi öykücü/romancıların yanında şiir derlemeleriyle de (başta ikinci yeni) yabana atılamayacak işler yapıyorlar. çeviri konusunda zaten yukarıdaki örnekleri verdim, onun dışında çavdar tarlasında çocuklar'ı can yayınları'nın kötü çevirisinden kurtarmış olmaları bile takdire şayan.

    yıllarca enis batur'un etkisi altındaydılar, eb'den sonra orhan pamuk'u transfer etmiş olmaları editoryal açıdan da bir gelişim sağlayacaktır diye düşünüyorum. iletişim pamuk'u bu yönde kullandıysa, yky de geri kalmayacaktır muhtemelen. kapak kaliteleri iletişim'den de, can'dan da daha iyi çünkü daha sert bir materyal kullanıyorlar, kolay kolay zarar görmüyor kitaplar. bunun yanında kendi ayraçları da var; herhangi bir şeyi ayraç olarak kullanamayan, illa ki hususi ayraç isteyenler için güzel bir çözüm. fiyat politikaları ise bana kalırsa önceki iki yayınevine göre daha anlaşılır seviyelerde. belki indirimin de etkisi vardır bunda, bilemiyorum. ayrıca delta ismiyle çıkardıkları, ciltli kitapları da var. gerçekten çok uçuk fiyatlara satıyor olsalar da tasarımları oldukça güzel. ancak sarı ve yırtılmaya çok müsait yaprakları nedeniyle pek tercih edilesi değiller.


    4- iş bankası yayınları

    birçoklarının en favori yayınevi. nasıl olmasın ki; hem müthiş bir klasikler koleksiyonu var, hem çeviriler güzel, hem ciltli kapak seçeneği var, hem de fiyatlar ucuz. üstelik kendi kitabevinden alırsanız daha da ucuz oluyor. hasan ali yücel klasikler serisinden çıkardıkları kitaplar gerçek anlamda klasik eserlerden oluşuyor; romanın yanında deneme, oyun, şiir klasiklerini de bünyesinde barındırıyor. fakat modern ve çağdaş edebiyat alanında rakiplerinin çok gerisinde kalmaları büyük bir dezavantaj. modern klasikler serisi henüz çok dar, pek fazla gelişecek gibi de durmuyor açıkçası. zaten gelişmesin de, iki üç yazar transfer edecekler diye fiyat politikalarının değişmesini istemeyiz, ben istemem en azından. editoryal anlamda diğer rakiplerinin "ünlüler kadrosu"na pek yanaşamamış olmaları dışında çeviri alanında da başarılı bir yayınevi olduğunu düşünüyorum.

    rusça çevirilerde iletişim ve can ile hemen hemen aynı kadro var (sadece çehov'u ataol behramoğlu'na çevirtmişler). fransızca, ingilizce çevirilerde sabahattin eyüboğlu ve vedat günyol gibi isimlerin egemenliği hakim. karton kapakları yky ile aşağı yukarı aynı, ancak ciltliler gerçekten iki-üç nesil kullanılabilecek kalitede. üstelik ciltliler internet alımlarında ya da kendi kitabevinden indirimli alımlarda can ve iletişim'in klasikleri ile aynı fiyata geliyor. yalnız kapak tasarımı/görselliği konusuna takıntılıysanız (neden olasınız, orasını bilmiyorum) iş bankası yayınları tümü aynı tasarımlarıyla sizleri tatmin etmeyecektir, söyleyeyim. kapağın görünüşüne bakarak kitap seçiyorsanız içimden "beter olun" demek geliyor ama gördüğünüz gibi demiyorum. ehe.


    5- ayrıntı yayınları

    onlarla ilgili tanımım ismiyle çağrışımlı olacak, "ayrıksı yayınevi" kendileri. gidip öyle herkesin sevebileceği kitapları basmazlar, nerede bir kült kitap var hep bunların çatısının altından çıkar. yeraltı edebiyatı, lacivert kitaplar, felsefe/sosyoloji seçkileriyle ve felsefi içerikli romanlarıyla kendine özgü, sadık okur kitlesi yaratabilen ender yayınevlerindendir. ancak, bütün bu hoşluklarına rağmen kendileriyle bir hayli sıkıntılarım da var. öncelikle en önemli işlerden birini, çeviriyi pek sallamıyorlar. orijinali ingilizce, fransızca olmayan bir kitabı kendi dilinden çevirdikleri pek görülmüş şey değil. gerçi en azından hangi çevirinin esas alındığını yazıyorlar, bunu bilip alıyorsunuz, zira onu yapmayan da var. (oda yayınları diyeyim ama benden duymuş olmayın) çevirinin bu kadar önemli bir iş olduğunu belirtmişken bu kabul edilebilir bir şey olmasa da, özgün editoryal çalışmaları, seçkileriyle türkiye yayıncılığında önemli bir boşluğu doldurduklarını düşünüyorum. kapak kalitesi nispeten iyi olan bu yayınevinin eski kitaplarında saman kağıt kullandığını görebilirsiniz. kapak görselliği, ayraç haricinde saman kağıdı kokusu fetişiniz de varsa bu yayınevi de tam size göre. yalnız fiyatları bana biraz tuzlu geliyor. bir de dizgisi bazı kitaplarda gerçekten kötü olabiliyor, bir istikrar yok o konuda.


    6- metis yayıncılık

    ayrıntı ile aşağı yukarı benzer bir yayın politikasına sahip yayınevi. felsefe/sosyoloji yayınlarında önemli eserler çıkarmış durumdalar. bunun yanında ursula k le guin'in kitaplarını, tolkien'den yüzüklerin efendisi'ni filan basıyorlar. elif şafak zamanlarında fiyatları biraz yukarı çekmişlerdi diye hatırlıyorum, şimdilerde tekrar mantıklı sulardalar. editoryal açıdan ve kitap seçimi konularında sol görüşe biraz yatkın olduklarını düşünüyorum, sel yayıncılık kadar olmasalar da. kapakları kaliteli, tasarımları da güzel.


    7- sel yayıncılık

    hazır adı geçti, öne çekelim bu yayınevini de. sol görüşe yatkın dedim, belki alakası bile yoktur ama genel itibariyle kitap seçkileri ve fiyat politikaları bana öyle oldukları izlenimini veriyor. küçük iskender, ah muhsin ünlü gibi şairleriyle, john steinbeck, truman capote gibi romancılarıyla, alain de botton serisiyle, ayrıntı'dan arta kalan yeraltı edebiyatı kitaplarıyla farklı dallardan ortaya karışık bir şey yapıyorlar gibi ama fiyatları gerçekten uygun olabiliyor. tek tük, arada kalmış kitapları da basarak onların da bir eksiği doldurduklarını düşünüyorum, "bunu biz daha iyi yaparız" diyerek anlamsızca boylarından büyük işlere (bkz, bir sonraki yayınevi) soyunmuyorlar.


    8- ithaki yayınları

    ben bunları yayıncılığın pegasus'u (pegasus airlines) olarak görüyorum. kitapları tek tek, içerik olarak ele aldığınızda oldukça başarısız, özensiz çalıştıklarını söylemek uygun olur. fakat o kadar hızla büyümeye çalışıyorlar, o kadar çok konuya el atıyorlar ki kayıtsız kalmak mümkün değil. bolca fantastik/bilimkurgu, distopya, edgar allan poe, biraz boris vian, biraz althusser, biraz jules verne klasikleri, biraz da kemal tahir derken abandone oluyorsunuz. arada garnitür niyetine kafka, varlık ve hiçlik, komünist manifesto da çıkartıyorlar. yani ne yapmaya çalıştıklarını anlamak mümkün değil. fakat özellikle edgar allan poe öykülerinin çevirisinden aldıkları eleştiriler, boris vian kitaplarında her yönden yarattıkları fiyasko, fantastik/bilimkurgu başta olmak üzere dizgi konusundaki rezillikler bu yayınevini benim nazarımda çöp statüsüne sokuyor. fantazi/bilimkurgu meraklılarını memnun etmeleri de benim için hiçbir şeyi değiştirmiyor. gerekirse 2 tane kitap basarsın ama yaptığın işin başarısına/özenine herkes saygı duyar. bin tane kitabı özensizce ortaya dökünce başarılı olunmuyor.


    9- cem yayınevi

    en köklü yayınevlerinden biri. zamanında klasikler denince akla ilk gelen yayınevi buymuş. hatta klasikleri ciltlere bölerek yayınlamışlar. fakat birçoğu orijinal dilinden çevrilmemiş, anlaşılır bir türkçe de pek kullanılmamış, haliyle cem'in eski basım klasikleri bugün sahaflarda oldukça düşük fiyatlara gidiyor. çok fazla haşır neşir olduğum bir yayınevi olduğunu söyleyemeyeceğim ancak kafka okunacaksa, kafka'yı türkçe'ye en iyi çevirenlerden (ahmet cemal'den daha iyi olmamakla birlikte) birinin, kamuran şipal'ın kafka çevirileri buradan çıkar. aynı zamanda rainer maria rilke'yi de çevirmiştir şipal, onun da külliyatı cem'dedir. bu ikisinin (kafka ve rilke) de bütün öykülerini güzelce ciltleyip tek birer kitapta satma şıklığını da gösterirler ayrıca. bir de siyasi ve felsefi klasikleri de hala basıyorlar, yanılmıyorsam saman kağıdına üstelik. fetişlerine duyurulur.


    10- remzi kitabevi

    kendi yayınlarını satan (bildiğim kadarıyla indirim filan yapmıyorlar) kitabevi zinciri olan bu yayınevi ecnebilerin "non-fiction" dedikleri kurgusal olmayan her tür yayında önemli bir ekole sahiptir; siyasi-felsefi-sosyolojik-deneme yayınları çevirisinden ve özellikle de editörlüğünden şüphe duymadan alınılabilir. kurgusal konularda artık fazla öne çıkan bir kitabevi olmamasından mütevellit okuyucu kitlesi de diğer yayınevlerine göre biraz farklıdır. bir tek john steinbeck'i görebildim ben romancı olarak. bir de yerlilerden ayşe kulin, zülfü livaneli filan var sanırım.


    11- altıkırkbeş

    tümüyle ayrıksı, hatta çoğunluğa marjinal gelen metinlere ağırlık vermeleri çok hoş olsa da bunları düzgün bir çeviriyle birleştiremedikten sonra bir kıymeti kalmıyor. elimde sadece uçan spagetti canavarı'nın kutsal kitabı çevirileri var, dürüst olayım onda bir problem göremedim. fakat bunun dışında tasarımlarıyla dikkatimi çekip açıp incelememe vesile olan kitaplarında redaksiyon hatalarından, düşük cümlelerden göz gözü görmüyordu. bazı kitaplarında gerçekten ucuz fiyatlar oluyor ama bunun açıklamasının çeviriyi üç kuruşa ona buna yaptırmaları olduğunu düşününce yine bir anlamı yok. incecik bazı kitapları ise anlamsızca kırmızı ciltlere basıyorlar, parayı oradan kırmaya çalışıyorlar. bu yönüyle özgünlüğü başarıyla birleştirmekten çok uzaklar.


    12- kırmızı kedi yayınları

    aynı remzi gibi birkaç yerde kendi kitaplarını da sattıkları mağazaları var. remzi'nin aksine kendi kitapları indirimli, %20 gibi bir şey olması lazım. virginia woolf, sylvia plath, inci aral gibi feminist yazarlar ve jose saramago dışında dikkatimi çeken bir yayınları olmadı. kapaklarda kullandıkları materyal kendilerine özgü, tırtıklı karton gibi bir şey kullanıyorlar. woolf'ta iletişim gibi bir rakipleri var ancak fiyatların daha ucuz olması avantajları. yalnız iletişim'de woolf'u tomris uyar çevirirken, kırmızı kedi'de genellikle ilknur özdemir çeviriyor. cv'si güçlü ancak tartışmalı bir çevirmen. ulusalcı kanattan gazetecilerin kitaplarını da basan bir yayınevi aynı zamanda.


    bundan sonrakileri ancak birkaç kelimeyle özetleyebilirim, yoksa bitmez bu entry
    agora kitaplığı: özellikle sinema kitaplığı ve emile ajar (romain gary) kitaplarıyla saygın bir iş yapıyorlar.

    say yayınları: felsefe/sosyoloji yayınlarında öne çıkan bir yayınevi. fakat bastıkları hemen her kitabı daha iyi basan (çeviren, edite/redakte eden) başka yayınevleri var. nietzsche külliyatı düşünce itibariyle parmak ısırtsa da aynı şey onun çevirileri için de geçerli.

    oğlak yayınları: aklıma direkt rekin teksoy'u getiren yayınevi. orijinalinden ve kesip/biçilmeden çevirilen decameron, ilahi komedya gibi klasiklerin yanında marquis de sade ve birkaç fransız klasiğini de başarıyla türkçe'ye kazandırmaları takdire şayan.

    payel yayınevi: sadece elias canetti çevirileri bile yeter ama yetmemiş sigmund freud'u da çevirmiş adamlar. eli öpülecek insanlar.

    kırmızı yayınları: özellikle şiir seçkilerinde belki de en başarılı yayınevi. sadece kitaplarının ele, çantaya, rafa uymayan tasarımlarından, manasızca beyaz kağıda basmalarından ve uçuk fiyatlarından şikayetçiyim. yoksa bilirler, severiz.

    mitos boyut: tragedya diyorum, komedya diyorum, tiyatro diyorum, olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu diyorum. başka da bir şey demiyorum zaten.

    dost kitabevi yayınları: dost kitabevi'ni severim, sayarım ama hemen hiçbir kitabının baskısının bulunamamasına ne gibi bir açıklama getiriyorlar onu bilmiyorum. mesela kurt vonnegut kitaplarının telifini alıp basmamak gibi bir stratejileri var. gerçi cep boyutundaki tematik kitapları güzel, hemen şeyetmeyelim. (kurt vonnegut şu sıralar can ve april yayınları tarafından basılmakta)

    kabalcı yayınevi: en sevdiğim yayınevlerinden biri ama daha fazla çevirisini görmek istiyor insan. felsefe ve siyaset tarihi kitaplarını çok iyi çevirilerle ancak pahalı satıyorlar (çünkü yanında orijinal metni de tutuyorlar genellikle). bir de otostopçunun galaksi rehberi var tabii. kitaplarının kenarındaki k sembolünü yidiğim.

    tübitak yayınları: kurum olarak tübitak eleştirilse de halen bilim tarihine dair önemli kitapları basıyorlar, buna evrim kitapları da dahil. devlet destekli olmasının da etkisiyle fiyatları uygun, ciltli üretimleri bile son derece makul.

    everest yayınları: bu yayınevinde benim dikkatimi çeken üstat ile margarita çevirisi olmuştu. yeni nesil rus dili çevirmenlerinden sabri gürses'e yanılmıyorsam ödül kazandırmış bu çeviri. ayrıca muhteşem gatsby çevirileri de beklediğimden çok daha iyi çıkmıştı. görünen o ki türk edebiyatında da bayağı iddialılar, en azından işin satış boyutunda.

    doğan kitap: hala türkçe'ye çevrilememiş şeytan ayetleri'ni bile çevirip bassalar benim gözümde kıymetleri yok. o fiyatlarla olmaz çünkü.

    e yayınları: iki çevirisini okudum bu yayınevinin. ilki günlerin köpüğü'ydü, keyif aldım. diğeri boyalı kuş'tu, pek sevemedim. (çevirileri kastediyorum) kitaplarının dizgileri genel olarak kötü, bence biraz düzeltmeliler.

    altın kitaplar: eskiden klasikleri güzelce üstelik ciltli basan bir yayıneviyken bugünlerde stephen king, agatha christie, dan brown ile işi götürüyorlar gördüğüm kadarıyla. mangırların tadı tatlı geldi herhalde.

    Ekşi şeyler den alıntıdır.

    https://seyler.eksisozluk.com/...n-en-iyi-yayinevleri
  • Haksız ve adaletsiz yasa, yasa olmaktan çok bir şiddet eylemidir.(Bix 2010, s.213)
  • Toplumu düzenleyen kurallardan en keskini hukuk, bir varoluş sürecinin eserifir. Bu süreç bitmiş değildir ve insan varoldukça devam eder. Bu Kitap bu süreçlere ışık tutmakta.
  • 144 syf.
    ·6 günde·Beğendi·Puan vermedi
    İlk baskısını 1957 yılında yapan "Suçumuz İnsan Olmak" romanı, 1958 yılında TDK Roman Ödülü'nü kazanmış.
    .
    Özünde, hayatı sıradanlaşmış ve Ankara'da bir bakanlıkta memurluk yapan evli ve iki çocuk babası Nuri Kayalı ile bir sabah işine giderken tesadüf eseri gördüğü ve yine kocasını sevmeyen ama saygı duyan genç ve güzel bir kadın olan Nedret arasındaki yakınlaşmayı anlatıyor eser.
    .
    Başkarakterimiz Nuri, monoton hayattan sıkılmış, eşinden beklediğini alamamış, mutsuz, işini pek sevmeyen bir karakter. Nedret'le tanıştıktan ve ona açıldıktan sonraki süreçte daha önceki hayatından tam tersi bir ruh haline bürünüyor. Eser, Nedret'le yakınlaşmalarının duygusal mı yoksa tensel mi olduğu sorusunu da alttan alta irdeliyor.
    .
    Hem Nuri'nin hem Nedret'in yaşadıkları hayatlarını değiştirme istekleri şu sözlerle son buluyor:
    .
    Bu, bir düş değildi. Bu, bir düş olmayan hayatı, yaşamayı sevmesi gerekliydi. Sevecekti. Benimseyecekti. Bu aşksız dünyaya alışacaktı. Hayat, zorla, ona kendine uygun bir biçim verecekti, kendine yakıştıracaktı. O da girecekti bu biçime. İnsandı sonunda. Suçu varsa buydu. Bu kadarcık bir şeydi. Hayatın üzerinde fazla düşünmeye gelmezdi. Hele büyütmeye hiç...
    .
    MERAKLISINA NOT: Eser 1986 yılında sinemaya uyarlanmış ve başrolünde Kadir İnanır oynamış.
    .
    İyi okumalar...
  • 734 syf.
    "Gerçekten de homo sapiens'in homo religiosus olduğunu ileri sürmenin geçerliliği var."

    ________

    Kitabın önsöz kısmı yazarın kendi Tanrı inancının seyrinin samimi anlatımıyla başlıyor. Severek okuduğum bir başlangıç kısmı oldu.

    Kitabın 'Başlangıç' bölümünde, insanlığın tanrı fikrinin ilk izleri incelenmektedir. Bu izler bizi insanların anlam arayışına, bilinmeyene duyulan ilgisine ve korkusuna götürmektedir.
    Yaygın kanı, çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa bir evrimin olduğu yönündedir. Kitapta böyle olmadığı, ilkel insanlarda Gök Tanrı inancının olduğu, sonra bu durumun insanların zihninde yavaş yavaş önemini yitirerek rafa kaldırıldığı yapılan bir araştırma örnek gösterilerek vurgulanmaktadır. (Burada Gök Tanrıdan kasıt, spesifik olarak Türklerin dini olan Gök Tanrıcilik değildir.) Çünkü insanların tanrı evriminin en önemli yönlerinden birisi de guncellenebilir ve insanların zamanla değişen zihinsel yapılarına ve dünya görüşlerine uygun olmaları gerektiğidir yani islevselligidir. Diğer önemli özelliği pragmatik oluşudur. Bu özellikle Yahudilerin tanrı anlayışında görülmektedir; yani Yehova'da. Yehova, Yahudilerle diğer tanrılarla tapmamalari, sadece kendisine tapmalari karşılığında onları koruyacağı yönünde anlaşma yapan ve şiddet göstermeye meraklı gaddar ve oldukça tarafgil bir tanrı. Yani farklı tanrılara saygılı en azından tahammüllü Pagan Tanrı inancindan artık Yahudilerin tanrısı ile beraber yeni bir Tanrıya evrim söz konusu: Tarafgil, gaddar, şiddetten hoşlanan, insanlara anlaşma yapan, dünyaya müdahale eden... bir Tanrıya.

    Ayrıca şunu belirtmek istiyorum, yazar bu ilk bölümden vurguladığım durumları Sümerlerden itibaren mitoslara ve değişik çalışmalara değinerek kronolojik olarak açıklıyor.

    _______

    "... geçmişte kendilerini kurtardığında İsrailliler kendisine şunu söylerlerdi: "Bizi kurtarmakla kendini kurtarmış oldun."

    İkinci bölümde, İsrail Tanrısinin diğer Pagan tanrılariyla gerçekleşen var olma savaşının, sonra da tek kalmak için yaptığı savaşın izlerini takip ediyoruz.

    Yehova sıklıkla kendisinin tek olduğunu vurgulamasina rağmen Yahudiler, savaşın tehlikesinin geçtiği her dönemde eski Pagan tanrılarına dönüyorlar veya Yehovayla beraber onlara da ibadet ediyorlar. Bunda Yehova'nin daha çok savaşçı bir tanrı olmasi ve bu nedenle Yahudilerin sosyal hayatlarındaki gereksinimlerine ve isteklerine karşılık verememesi etkendir. Kıskanç ve bencil bir Tanrı olan Yehova da Yahudileri sürekli tehdit etmekte ve felaketler yoluyla tehditlerini somutlastirmaktadir. Tabiki burada Yehova adlı tanrı direkt bunu yaptı gibi bir anlatım oldu ancak gerçek: Yahudi halkını bir tutmak, belli kanunlarla sistemli, müreffeh bir toplum ve devlet sahibi bir halk yapmak için ugrasan Yahudi krallarinin, liderlerinin kendi düşüncelerini Tanrıya atfederek insanların itaatlerini sağlayabilmeye çalışmalarıdir.

    Sürgünden sonra Yahudilik dini resmen doğmuş. Çünkü sürgün sırasında insanların düştüğü büyük umutsuzluk ve cefalar, insanları Pagan tanrılarından yüzlerini cevirmelerine kendilerine en çok umudu ve yaşama tutunma isteğini veren Yehovaya sarilmalarina neden olmuştur.

    Yahudiligin Yunan felsefesiyle tanismasiyla, Yahudiler geçmişte hiç yapmadıklari bir şeyi yapmaya başlıyorlar: Tanrılari Yehova'ya felsefik temeller sağlama.. Tabiki burada Yunanlıların anlamlandirma temelli anlayisiyla değil, daha çok pragmatik anlayışla ve Tanrı korkusu temelli felsefelerini şekillendirmisler. Bilgelik, Yunanlıların dediği gibi zekanın değil, Yehova korkusunun eseri olduğunu iddia etmişlerdir. Ve giderek insanla güreş tutan, insanla beraber yemek yiyen, insanla adeta kanka olan tanrı giderek ulvilesiyor, insandan uzaklaşıyor, insanın aklının alamayacağı, ancak onun yeryüzündeki etkilerinin izlenebilecegi kutsal imge haline gelmektedir. Hatta Yahudiler, tanrının ismini bile ağızlarına almayi kötü bir şey olarak görmüşler.

    Bölümün sonuna doğru, hahamlarin toplumsal düzeni koydukları kurallarla (kendilerini yeryüzünde Tanrının temsilcileri, görevlileri olarak görüp) sağlamaya çalıştıklarını ve bunun sonucunda giderek
    "insanların merhamet duygusunun gelişmesine ve Eksen Çağı dinlerinin temel özelliği, insan soydaşlarına saygı göstermelerine yardımcı olan bir ideale dönüşmüştür."

    _______

    "Bütün dinler değişir ve gelişir. Aksi taktirde mutlak hale gelirler."

    Üçüncü bölümde, Hristiyanlığin doğuşunu, Yahudilikten ayrılmasını ve gelişimini görüyoruz.
    Havarilerin içinde Pavlus, reformistligi ve ufkunun genişliği ve en önemlisi hırsıyla diğerlerinden ayrılıyor. Özellikle Pavlus'un şekillendirdigi İsa kültü ile Yahudiligin vahşi tanrisindan artık usanmis insanlar yavaş yavaş ilgilerini bu yeni oluşmakta olan Tanrıya çevirmişlerdir. Burada şunu belirtmek isterim, Pavlus'a çok haksızlık ediliyor. Çünkü sandığımız gibi ortada tamamlanmış, herkesin mükemmel anlayacağı şekilde bir tebliğ aşaması geçirmemis Isa'nin kafalarda soru işareti bırakmış öğretileri bulunmaktadır. Dolayısıyla gerek Pavlus gerek diğer havariler, bu soru işaretlerine cevap arayan insanlar olarak da görülebilir.
    Pavlus, Yahudilikte reform yapmak isteyen ve goyim adı verilen Yahudi olmayanlara da dinin hitap etmesini isteyen birisi gibi gözüküyor bana. (Bu Pavlus harika biri demek değildir.)
    Ayrıca ne Pavlus ne de diğer Havarilerin anlatilariyla kafalardaki soru işaretleri dağılmiyor aksine daha çok soru işareti oluşuyor. Dolayısıyla bundan kaynaklı, Gnostikler, Markionistler gibi daha birçok teolojiler oluşuyor.

    Bu teolojilerden Origenes'in fikirlerinden oluşani, Kitabı Mukaddes'in simgesel okumayla yani işi mecaza dökerek anlasilabilecegi yönünde. Bu zat ile beraber sanırım 'ya siz yanlış anladınız, orada mecaz var' anlayışı başlamış.

    Mecazci Origenes'ten daha önemlisi ve fikirleri bizim tasavvufcularin fikirlerini anımsatan hatta çok benzer olan Plotinos'tur. Bu zat da ancak kendi içine dönerek insanın kendisini Nihai Bir diye isimlendirdigi şeyi (Tanrı gibi) anlayabileceğini, onunla bütünleşebileceğini ve O olabileceğini söyler. Şu fikri hepinize tanıdık gelecektir eminim:

    "O Herşey ve Hiçbir şeydir; mevcut şeylerin hiçbiri olamaz, ama bununla birlikte, o hepsidir."

    Romalılar, geneksel bir anlayışa sahip, yeniliğe yani dini konularda yeniliğe kapalı oldukları ve ataların dinlerine uymayanlari (kendi Pagan tanrılarına inanmiyorlar diye değil, Yahudi olan bu insanlar kendi Yahudi inançlarına uymadiklari için) sapkin olarak gördükleri ve düzeni bozmaya yönelik tehlike olarak gördükleri için Hristiyanlara hoş bakmamislar ve yayılmasını engellemeye çalışmışlar. Lakin Konstantin, Hristiyanligi resmi din olarak kabul edince ibre Hristiyanliga dönmüş. Hristiyanlik, merkezi kilise etrafında sekillenmeye ve kentli bir din olmaya evrilirken başlarda kilisenin, aşırıci, vahşi, kan isteyen teolojileri uysallastirarak olumlu bir yol izlemiş; barışçı bir izlenim kazandirarak insanların gönlünü kazanmıştır.
    Ancak bu gelişmeler Hristiyanligin Tanrısinin doğum sancılarıydi sadece...

    _______

    "Gerçekte Tanrı'ya 'Hiçlik' demek daha doğrudur."

    Dördüncü bölüm, doğumunu 20 Mayıs 325 yılında İznik Konsilinde tamamlayan Hristiyanlığın Tanrısı yani Teslis inanci üzerinedir.
    İki temel üzerine şekillenen bu teslis tartışmalarinda;

    Arius'un başını çektiği kesime göre, İsa insan olmasa şayet, insanlara bir örnek oluşturmayacagi üzerinden yola çıkarak şekillenir. İsa örnek alınamazsa insan Tanrisalasamaz. İsa mükemmel oğul olarak tefekkür etmiş ve insanlar da onu örnek olarak aynı yolu izlemelidir.

    Athanasius'un başını çektiği gruba göre ise durum şudur: insanı kalitimsal olarak zayıf görür ve hiclikten gelen insanın günah işleyerek hiçliğe dönüşünü ancak Tanrı müdahale ederek, her şeyi kendisinden yani logostan yaratarak kurtarabilir.

    Bu iki anlayış İznik'teki konsilde kozlarını paylaşır ve Athanasius'un fikirleri galip gelir. Sonuç olarak meşhur teslis inancını anlatacak olursak: Tanrı tektir. Tanrıyı anlatmaya aslında hiçbir kelime ve anlatım yeterli gelemez,hep eksiklik olur. Bu nedenle Hristiyanlar, Tanrınin kendisini Baba, Oğul (logos), Kutsal ruh olarak gösterdiğini söylerler. Daha doğrusu dışardan bakan insan bu şekilde görür ancak içinde Tanrı tektir. Bunu şu şekilde ifade edersek: Dışardan yüzüme bakarsanız gözlerimi, ağız ve burnumu ve kulaklarımi görürsünüz. Ancak aslında ben bunlarla beraber daha derinde Tek Ben'im. Özümü göremeyen insanlar dışardan beni bu üçlü olarak görür, bu üçlünün ardındaki Bir'in farkına varırlar.

    Kregyma ve Dogmaci olarak iki farklı yönü olan Hristiyan bilgilerinin ilki, daha çok kutsal metinlerin açık öğretisine dayanır ve daha çok Batı Hristiyanligini sekillendirmis; ikincisi ise sözcüklerin ardındaki gizemlere yoğunlaşmış ve bu da daha çok Doğu Hristiyanligini şekillendirmis.

    Roma'nin barbar kavimler neticesinde parçalanmasi, büyük zarar görmesinin de etkisiyle Augustinus'un ilk günah öğretisi ile beraber Batı Hristiyanligi ve dolaylı yoldan Doğu Hristiyanligi hayli olumsuz etkilenmiş ve ayrılıklarin daha da artmasına ve insanın dünyaya daha çok yabancilasmasina sebebiyet vermiştir. Doğumunu yapan Teslis'in sancıları hiçbir zaman dinmemis ve hala devam etmektedir.

    _______


    "Muhammed olağanüstü zeka sahibi biriydi. 632'de öldüğünde, Arabistan'ın neredeyse bütün aşiretlerini yeni bir birlik, ummalı (ümmet) içinde toplamıştı."

    Beşinci bölüm, Birliğin Tanrısı adıyla veriliyor ve İslamın Tanrısina ayrılmış. Yazar Arap toplumundaki kabile hayatınin, mürüvvet anlayışının bireycilige değil aşiretciligi yani toplumcu düşünmeyi temel aldığını ve bunun üzerinden şekillendigini vurgulamaktadir. Bu anlayışın sonucu olarak Arapların derin ve kuvvetli bir eşitlik inancinda olduğunu, ihsan ve merhamete dayanan erdemlere önem verdiklerini ve ertesi günü düşünmeyen bir yapıda oldukları söylenmektedir. Zamanla Mekke'nin ekonomik olarak yükselmesi sonucu kapitalist bir düşüncenin hakim olduğunu ve bireyselliğin arttığını, klasik Arap geleneğinin zedelenmesi neticesinde toplumda bir çöküş yaşandığını ve Muhammed'in bu çöküşün gidişatını değiştirmek için bir şeyler yapmak istediği soylenmektedir. Ayrıca Muhammed'in mensubu olduğu Haşimilerin etkinliğinin her geçen gün azaldığı da bir etkendir. Çöküşü engellemenin yolunu birlikte gören ve bunun en iyi Arapların da bildiği ve taptığı en büyük tanrılardan olan Allah'ın etrafında şekillenecek bir ümmet anlayışında bulan Muhammed çalışmalarına başlar ve öldüğünde büyük bir şekilde amacına ulaşır. Yazar bu konuda, Muhammed'in başta evrensel bir amacının olmadığını Mekke ve çevresine hitap ettiğini dile getirmektedir. (Kuran'dan yola çıkarak).

    Yazara eleştirim olacak: Yazar objektif davranayım derken aşırı olumlamaya girişmiş. Belki de yararlandığı kaynaklardan ötürü böyle bir fikri oluşmuş da olabilir. Çünkü olumlu gözüken âyetleri veya literatürü görmüş, bunlari ilk anlamlariyla anlayıp degerlendirmiş lakin olumsuz gözüken ayet ve literatürü ya es geçmiş ya da bunların ilk anlamlariyla değil de mecazi olarak değerlendirilmesini, başka bir anlamları olacağı yönünde fikir belirtmiş. Bu bence fazla olumlayan bir davranış olmuş ve objektifliğine zarar vermiş. Bu bizde de sıklıkla yaşanır. Mesela bizim dışımızdaki bir dini, ideolojiyi, bir fikri, kişiyi vb eleştirirken objektif davranayim derken aşırı korumacı ve olumlayan bir psikolojiye girebiliyoruz.

    Yazar, Muhammed'in ölümünden sonraki Hristiyanliktaki Arius- Athanasius tartışması gibi bir tartışmanın Mutezile- Hanbeli eksenli yaşandığına dikkat çekmiş.

    _______

    "Felsefe kendi inancını getirmekteydi."

    Altıncı bölüm: Filozoflarin Tanrısı'nda, üç dinin de Tanrı inançlarına akıl unsurunu katma çabalarını görmekteyiz. Bu işe ilk başlayanlar olarak Eski Yunan filozoflarinin eserlerini Arapcaya çevirerek hızla bilimde, felsefede, astronomide gelişmeye başlayan İslam dünyasıdir.

    Bu bölümde Kindi, Er Razi, Farabi, İbni Sina, Farabi, Gazali ve İbni Rüşd'un Tanrı hakkındaki akıl yürütmelerini, akılla Tanrı anlaşılabilir mi? temelli sorularını nasıl cevaplandirdiklarini görmekteyiz. İçlerinde en marjiinali Er Razi gözükmekte; "Vahyedilen öğretilere dayanmak yararsizdir çünkü dinler birbirleriyle uyuşmayabilir. Hangisinin doğru olduğu nasıl söylenebilir?" fikrine sahiptir.

    Diğer filozoflarin görüşleri akıl eksenli giderken, Gazali aralarından siyrilarak, felsefenin ve aklın Tanrıyı anlamada yetersiz olduğunu ve bunun boşa bir çaba olduğunu söyleyerek ve zamanla düşüncelerinin İslam dünyasına hakim olmasıyla da beraber İslam dünyasında Tanrı hakkındaki tartışmalar, fikirler akıl temelli değil inanç, mistisizm temelli yürümeye başlamıştır. Son felsefeci İbn Rüşd'un İslam dünyasında fikirleri rağbet görmez ancak Batı, onun sayesinde Yunan filozoflari tanır ve Batı da biraz geç kalarak bu tartışmalara katılır. Ayrıca İbn Rüşd'un öğrencisi Meymun da Yahudilikte bu akılcı temelli Tanrı tartışmalarına, öğretilerine başlar.

    Bölümün sonunda yazarın vurguladığı şu nokta çok önemlidir: "Bu kanıtlar inanmayanları ikna etmek için geliştirilmiş değildir çünkü bizim çağcıl anlamımızla ateistler henüz ortada yoktur."

    Şu açıdan çok önemlidir: Günümüzde televizyonlarda sıklıkla rastladığımız özellikle son birkaç yılda artan modernist hoca ve birkaç felsefeci 'ontolojik argüman ..' gibi argumanlarla aklında soru işareti olan insanları dinde tutmaya çalışıyorlar ve bunları bu bölümde işlenen filozoflarin kanıtlarıyla yapmaya çalışıyorlar. Lakin bu bölümdeki filozoflarin Tanrıyı kanıtlama çabaları yoktu, çünkü bu tartışmalarına başlamadan zaten Tanrıyı kesinkes olduğunu kabul edip sadece akılla da Tanrıya ulaşabilir miyiz? çabasındalardi. Bu nedenle günümüzde bu argumanlarla özellikle ateistlere karşı çok dayanıklı argumanlar yarattığını sananlar, baştan çelişkiyi göremiyorlar, ateistler Tanrıya inanmıyorken, Tanrınin olduğunu baştan kabul edip üstüne şekillendirdiğin argümanların bir değeri yoktur ki onların nezdinde.

    _______

    "Tanrı gizemdi."

    Yedinci bölüm: Mistiklerin tanrısı başlığıyla verilmektedir. Filozoflarin akıl temelli olan Tanrısı insanların tatmin edemiyor ve insanların duygularına ve zihinlerine uzak kalıyor; Gazali örneğinde olduğu gibi insanları çıkmaza sokuyor. Bu nedenle görüyoruz ki üç dinde de insanlar şu ortak sonuca varmışlar:

    - Sadece akıl Tanrıyı anlamak ve ona ulaşmak için yeterli değil.
    - Sonra bir adım daha öteye geçip şunu demişler: Tanrıya ulaşmak imkansızdır. "Peki napacağız!?" diye şaşıran ve aklında soru işareti oluşanlar olunca da Tanrının ancak yansımalarını görebiliriz sonucuna varmışlar, kelimeler ve lugatimiz bu konuda yeterli gelmez denmis. Hatta bu nedenle Doğu Hristiyanlığında bilinçli sessizlik diye bir anlayış var; Tanrıyı ifade edemeyeceğimiz için susuyorlar. Batı Hristiyanlığı, buna sanırım çok gıcık olmuştur. Düşünsenize teolojik bir tartışma var, Doğuya soruyorsun, adamlar susuyor ve pişmiş kelle gibi sırıtıyor.

    - Sezgisel olarak Tanrı anlaşılabilir denmiş, buradan da işte mistizm ve bizdeki Sufizm almış başını gitmiş ve zamanla da İslam dünyasında çok etkin olmuştur.

    İçsel deneyime önem veren bu akıma göre Tanrıyı dışarda aramak gereksiz bir çaba. Çünkü Tanrı herkesin içindedir hatta herkes Tanrıdan bir parçadır. Adeta Tanrı her insanın içinde keşfedilmeyi beklemektedir. Hallacı Mansur'un ifade ettiği şekliyle 'Enel Hak' (Ben Hakk'ım)... Bu kendi sonunu getirmiş, o işin başka tarafı ve mistik öğretilerin peşinden gidenlerin adeta kaderi olmuş bu durum.

    "Sufilere göre Hristiyanların yanlışı, tanrısalın bütün yaratılışının tek insanda toplandığını sanmalarıydı."

    Gerçekten çok marjinal insanlara benziyorlar. Ancak geleneksel din anlayışından çok daha anlayışlı ve hoşgörülü bir akım Sufizm. Çünkü her dinin Tanrıyı bir anlama etkinliği tarzı görüyorlar, dolayısıyla bu da hoşgörü ve saygıyı beraberinde getiriyor.

    Suhreverdi adında önemli bir insan var, karmaşık bir öğretisi var ama nihayetinde kutub'luk denen fikir bu kişiden çıkmış anlaşılan ve 'Mistiklerin kaderini' yaşamış ve canından olmuş.

    Bölümde başka anılan kişiler: Muhittin Arabi, Mevlana, Kabbalacilar ve Eckhart gibi Hristiyan mistikler... Farklı dinden ve farklı yıllarda yaşamış olsalar da temelde öğretileri aynı noktalara değinmektedir.

    "Mistisizm Tanrı dinlerinin görünürde terk ettiği eski mitolojileri canlandırıyordu."

    Bu cümle çok önemli özellikle 'görünürde terk ettiği' kısmı..

    _______

    "O'na yalnızca akıl yoluyla ulaşmaya çalışmak tehlikeli olabilir..."

    Sekizinci bölüm: Reformistlerin Tanrısı başlığıyla veriliyor; ağırlıkla Hristiyan dünyadaki Reform çabalarına egilmekle beraber İslami ve Yahudi dünyadaki yakın zamanlarda yaşanan gelişmelere de deginiyor.

    İslami çevrelerden özellikle Hindistan'da Moğolların hakim olduğu zaman hükümdarlik yapan Ekber'in bütün dinlere karşı hoşgörülü tavrı takdire şayan. "1575'de bütün dinlerden bilimadamlarının buluşup Tanrı üstüne tartışabilecekleri bir 'İbadethane' kurmuştur." Bu yaptığı onun o çağa göre ne kadar üst düzey bir kişilik olduğunu gösteriyor. Ekber'in fikri kelime manası Tanriya teslim olmak olan İslama her inançla varilabilecegini yönünde. Hükümdar olmasa muhtemelen taşa tutarlardi adamı.

    Yahudiler'deki durum: Luria adındaki bu dini konularla ilgilenen kişi, kötülük üzerine yoğunlaşmış ve sonuç olarak oldukça karmaşık bir fikre ulaşmış. Bu fikir kısaca Tanrı kendi dışında ancak kendisinin tezahuru olan bir dünya yaratıyor. Yani Tanrı'dan dışarda olduğumuz için kötülük vardır diyerek iyi Tanrının zihinlerde hüküm sürmesinin devamlılığını sağlamaya çalışmış.
    Yahudilerin mistikleri Kabbalacilar özellikle 1492'deki İspanya'dan sürgünü eski büyük sürgünleri gibi görmekteler. Yani, bu sürgün onları eski sürgün kadar sarsmis ve kötü bir ruh haline büründürmüş. Her zaman olduğu gibi çevresel etmenler, çağın iyi veya kötü şartları etrafında Tanrı imgesinde reformlar da beraberinde gelmiş. Buna göre, Tanrı kargaşa yarattığının farkında ve ilk planı Adem'i kendine bu ortamda yoldas yapmak ancak Adem elmadan (evet elma değil Bilgelik ağacı ama ben elma diyecem) yiyor ve Tanrisal ışık bir yere hapsoluyor yani tanrının plan bozuluyor. Tanrı ikinci plan yapıyor. Bu hapsolan ve aynı zamanda dağılan Tanrisal ışığı toplamakla İsraili görevli biliyor. Hatta Tanrı planları için Israile muhtaç gibi.

    "Yahudiler, Tanrı’yı yeniden biçimlenme ve O'nu yeniden yaratmakta ayrıcalık sahibidirler."

    Bu anlayış şu açıdan önemli. Bu öğreti sürgünün getirdiği eziklik psikolojisini aşmalarini sağlayarak özgüven veriyor Yahudilere ve günümüze değin izleri yansıyor.

    Hristiyan dünyada Katolikler ve Protestanlar başta olmak üzere birçok akım ortaya çıkıyor. Luther'in başını çektiği Protestanlar, oldukça kaderci bir anlayışa sahipler ve iyi veya kötü olmanın insanın elinde olmadığını, Tanrınin her şeye hakim olduğunu, onun takdiri olduğu şekilde yaşadığımızi söyleyerek, hayatın her alanını saran bir Tanrı imgesi telkin etmişlerdir. Bu durum da insanların akın akın karamsarlığa bürünmesine sebep olmuş ve bu sebepten olsa gerek Luther'in görüşleri Almanya ile sınırlı kalmıştır. Luther ayrıca antisemitik ve kadın düşmanı bir kisilikmis. Ben modern biri sanıyordum.
    Buna karşın Calvinizm denen akım ise uluslarası bir hedef gütmüş ve insanlara tercih hakkı verdiği için insanlara daha olumlu esinler; hayatları hakkında söz sahibi olma hissi vermiş. Dolayısıyla çok daha genel ve etkili bir etkisi olmuştur. İngiltere'de bu akımdan etkilenen, başını Cromwell'in çektiği Püritenler Devrimi yaşanmıştır.
    Serveto diye bir din adamı, teslis insan ürünüdür fikri yüzünden ülkesinden kaçarak Calvinistlere sığınıyor ancak orada kellesi vuruluyor. Bölümde o adama üzüldüm.

    İslam bilgilerinin geçmiş çağlarda üzerinde uzun uzun tartıştığı, akılla çözmeye çalıştığı: "Tanrının her yerde hazır ve nazır olmasının
    insanın serbestligine etkisi, Tanrınin her şeye gücü yettiginden kaynaklı insanın kendi kurtuluşu hakkında söz sahibi olamayacağı.." gibi birçok paradoksal sorunlarla yüzleşmeye başlayan Hristiyan Reformistler, işin içinden cikamamislar. İslam dünyası ve Yahudi dünyası bu sorunları aklı bu işlerden uzak tutup, mistisizm ile aşmıslar yada aştıklarini sanmalarına karşın Hristiyan dünyasında bu oldukça sıkıntılı bir süreç olmuş. Kutsal metinlerin de sözlük anlamlariyla anlasilarak akılla manalandirilmasi yolunu tercih eden Reformistlerin çabaları çözüm yerine insanların kafalarının daha çok karismasina sebep olmuştur. Bunun sonucunda bir hakaret terimi olarak kullanılan ateist ve ateizm giderek insanları sarildigi ve insanların sempatiyle baktığı bir akım olarak filizlenmeye başlamıştır.

    _______

    "Tanrı yoksa onu uydurmak gereklidir"

    Voltaire

    Dokuzuncu bölüm: Aydınlanma

    Sanayileşmeyle beraber gelen sosyal, ekonomik .. değişimler neticesinde Tanrı fikri Avrupa'da bambaşka bir hale geliyordu. Tarım toplumlarında toplulukcu anlayış giderek bireysellige doğru gidiyordu.

    Pascal, bu konuda bir ilke imza atarak inancın kişisel bir olgu olduğunu söyledi. Pascal aynı zamanda bilimsel çalışmalar neticesinde insanın evrendeki izbe yerini görünce yaşadığı şaşkınlığı ile, Tanrıya inandığını ancak kimseye bunu kanitlayamayacağını düşündü.

    Descartes, evrene baktığında bir Tanrı göremedi, gördüğü karmakarışık bir durumdu; "akıllıca bir planlamanın bir belirtisini de göstermiyordu." Ancak Descartes inanmak isteyen bir inançlı olduğu için Tanrıyı bulmak konusunda inatçı bir tutum izlemiş ve bunu insan zihninde bulmuştu: Cogito, ergo sum; düşünüyorum, öyleyse varım. Önce bir kusursuzluk kavramı olmalı ki kusurluluk olsun anlayışı ile Tanrıyı kanitladigini düşündü.

    Newton ise doğaya, evrene baktığında Tanrıyı kanitlayacagini düşündü. Onun kanıtı ise meşhur: Evren bu kadar mükemmel ise bunu yapan bir düzenleyici olmalıdır o da Tanridir oldu. Yerçekimi ve kütle çekim yasaları ile gezegenlerin mutlak bir düzende olduğunu ve burdan da evrenin mükemmel bir düzende olduğunu düşünmüş olsa gerek. Ayrıca Newton, son zamanlarda ülkemizde de artan "Din başta mükemmeldi, peygamberin dinini sonrakiler bozdu;bu nedenle dini temizleyip öze dönelim" diyenlerle aynı düşünceleri paylasiyormus. Bizimkiler Emevi- Abbasileri sorumlu tutmuş, Newton ise Athanasius ve kankalarini..

    Spinoza, geleneksel aşkın Tanrı fikrine karşı çıkmış ve panteist bir tanrı anlayışı ortaya koydu.

    Kant'a göre geleneksel kanıtların hepsi aslında mantıklı değildi. "Kant'a göre, Tanrı yalnızca, kötüye kullanılabilen, bir kolaylıktı." Kant'ın Tanrı anlayışı pragmatik: Ahlak anlayışında Tanrıya ihtiyaç vardı buna karşın dinin birincil konumunda artık ona göre insan vardı.

    Ayrıca Remairus da bu dönemde tarihçilerin aydinlanmasinda ön plana çıkarak, Isa'nin tanrı veya oğul fikrine karşı çıkmış yani Teslise karşı çıkmış; İsa adil bir devlet kurmak isterken emellerine ulaşmayıp öldürulmüstü ve inciller de onun ardından bol gizemli bir üslupla yazılmıştı.

    Yahudi dünyasında aydinlanma dönemine Sabetay Sevi damgasını vurmuşa benziyor: Natan, Sabetay Sevi'yi Mesih olduğuna inandırıyor ve daha sonra da dünyadaki Yahudilerin birçoğunu buna inandırıyor. Nihayetinde Osmanlı sultanınin ya müslüman ol ya da öl seçeneklerinden Müslümanlığı seçmesi, Yahudilerin igrenerek hatırladıklari ve unutmak istedikleri bir kişi yapıyor kendisini. Ancak ilginçtir, sonları Sabetayin mesihciliginin üzerine kimisi akilcilik kimisi mistisizm koyarak değişik akımlar oluşturmuslar.

    Bilimle ulaşmak istenen Tanrı anlayışının çöküşüne en güzel örneklerden birisi Diderot olsa gerek: Diderot başta doğadaki düzenden yola çıkarak bunun ardında bir güç olmalı diye düşünürken zamanla düzenin olmadığı, karmaşık bir döngünün olduğunu görüp Tanrının olup olmamasiyla ilgilenmemeye kendisini sevk ediyor.

    Artık aydinlanma döneminde, materyalist ateizm doğdu; hatta incili de yayınlanıyor yani Holbach'in kitabı. Holbach tarihsel şekilde yaklaşıyor ve maddeye vurgu yapıyor aynı zamanda ve Tanrı fikrini reddediyor.

    Öte yandan Laplace "Tanrı'yı fizikten çıkardı. Gezegenler sistemi, giderek soğuyan güneşten çıkan bir parlaklığa sahipti. Napolyon ona "Bunun yaratıcısı kim?" diye sorduğu zaman Laplace basitçe yanıtladı;
    Je n'avais pas besoin de cette hypothesela."

    Yani Türkçe meali: "Bu hipoteze ihtiyacım yoktu."

    _______

    "Dostoyevski, tek bir çocuğun ölümü Tanrı’yı kabul edilemez kılabilir demişti.."

    Onuncu bölüm: Tanrı öldü mü?

    Yeni bir çağ vardı insanlığın önünde. Özellikle icsellestirilmemis bir Tanrı anlayışı olan Batı için kritik zamanlardi. Yahudiliği suçlayan ve sonra da biraz icsellestirmeye çalıştığı Tanrısı ile Hegel son çırpınışlari yapsa önce 1882'de Nietzsche yaklaşan tehlikeyi haber verdi: Tanrı öldü, onu biz öldürdük !

    Batı her zaman somut bir Tanrı anlayışına sahip olduğu için Tanrının ölümü şiddetli ve keskin olmuştu. İslam aleminde ise yaşanan tartışma başka eksenliydi. Yazar, Muhammed'in İsa gibi başarısız olmadığı ve ardından gelecek yüzyıllarda da yaşanan başarıların Müslümanlar nezdinde Tanrının kanıtı gibi olduğunu dile getirmektedir. Lakin Batı'ya karşı mağlup olunulmasi ve eziklik psikolojisi Müslümanların bu başarılı Tanrı imgesinin zedelenmesine sebep oldu. Batılılasma Atatürk'ün Türkiye'sinin başını çektiği şekilde başladı. Burada yazar radikal değişikliklerin Freud'un öngördüğü gibi ilerde sorunlara yol açtığını belirtir. İslam dünyasında tarihsel Tanrıya karşı girişilen yenilik hareketinin temelini Kuran'ı esas alarak geri kalan yükleri atarak Muhammed zamanı yaşanan İslam'ı canlandırma şeklinde yaşanmış ve hala yaşanıyor.

    Yahudi dünyasında ise Siyonistlerin ateistliğe ve laikliğe meyletmis Tanrı anlayışı akın akın Kudüs'e gitmekteydi. Nazilerin tüm dünyayı şoke eden Yahudi katliamı başta Yahudileri olmak uzere birçok insanin geleneksel Tanrı anlayışını zedeledi ve bu anlayışın itibarını yerle bir etti.

    Tanrı öldü, şayet ölmediyse bile öldürülmesi gerekiyordu. Nietzsche uyarıyı yapmıştı.

    _______

    "İnsanlar boşluğa ve yalnızlığa dayanamazlar; yeni bir anlam odağı yaratmakla boşluğu dolduracaklardır."

    Son bölümde yazar, Tanrı'nın geleceğinin olup olmadığını sorguluyor. Son dönem düşünürlerin fikirlerine kısaca değinerek kendi fikrini dile getiriyor. İnsanın modern dünyanın getirdiği bireysellesme gibi etmenlerle giderek daha yalnız, umutsuz, karamsar olduğunu, bir boşluğa düşme evresinde olduğunu vurgulamaktadır. Bölümün başında verdiğim yazarın sözünde olduğu gibi bu boşluğun doldurulacağını düşünen yazar, boşluğu dolduracak Tanrı konusunda net bir fikri yok. Bu konuda en net fikri, geleneksel kisilestirilmis, her şeyi bilen, ceza veren .. bir Tanrınin insanın boşluğunu dolduracak bir Tanrı olmadığıdır. Mistiklerin tanrısına göz kirpsa da o da günümüz hızlı yaşamında herkese hitap etmiyor. Yazar nasıl bir Tanrı boşluğu doldurur bilmiyor ancak bunun izlerinin Tanrının Tarihinde bulunabileceğini düşünüyor.

    _______

    "İnsanlar kitaplardaki Tanrıya inanır, zihinlerindeki Tanrıya uyarlar.."

    Kaan Ç.