• "Kimse sınanmadığı günahın masumu değildir."
  • 153 syf.
    ·2 günde
    Artık okuduğum her kitap için birkaç cümle de olsa bir şeyler yazma ihtiyacı duyuyorum. Sonra rahatlayıp yeni bir kitaba başlayabiliyorum.

    Aziz Nesin'in bu öykü kitabı bana Tuco Herrera arkadaşımızın hediyesi. Hangi dağda kurt öldü derseniz, bu bir site içi şakalaşmadan kaynaklı. Eski, kısa ve basit yazılmış incelemeleri hortlatıyorlardı, Ayşe* 'nin eski bir gönderisini beğenip paylaşan 100. kişi olarak hediyeyi kaptım.
    https://hizliresim.com/r55pNN

    Kitapta kısa kısa otuzüç öykü var. Toplumsal olaylar gerçekçi bir bakış açısıyla olduğu gibi verilmiş. Bazılarında kahkaha attım okurken.

    Yazar kimi öyküsünde ailesinin ısrarına dayanamayarak traktör alan bir köylü olmuş, kimi öyküsünde gazetede çalışan bir yazar, yaşlanınca azmaya kalkıp tımarhaneye düşen bir avukat, yeğenleriyle başa çıkamayan bir dayı, işsizlikten ders vermeye kalkan genç bir adam...

    Her hikayenin anlatmak istediği daha derin daha anlamlı konular. Mesela, Medeniyetin Yedek Parçası hikayesinde, alt yapısı hazırlanmadan medeniyetin insanlara dayatılması ve bunun elde patlaması anlatılıyor. Bir anda kimse değişemez, zaman ve alt yapı ister. Yoksa uyum sağlanamaz ve zorluklar yaşanır.  Tüm bunları bir sahnede, köy kahvesine nefes nefese gelen Hamit Ağa'nın traktörünün başına gelenleri oradaki köylülere kendi şivesiyle anlatmasından öğreniyoruz.

    Mesela, Kendikendime hikâyesinde yolda kendi kendine konuşanları görünce gülen bir gazetecinin bir akşam yorgun, halsiz bitkin iş çıkışı kendisinin de o hale düşmesi anlatılıyor. Gülme komşuna gelir başına, bu hayat şartları herkesi kendi kendine konuşturur, delirtir diyoruz.

    Yazıdan Karakter Tahlili en sevdiğim hikâyelerden biriydi. Gazete patronunun çalışanı sömürmesini, tiraj için yaptığı  sahtekârlığı okurken, bir yandan halkı kandırmanın kolaylığını ve geçim sıkıntısının insanı ne hâle düşürdüğünü görüyoruz.

    Böyle böyle gülerken düşündürten üç beş sayfalık öyküler. Sevdim, tavsiye ederim.

    Tuco bana Bir Sürgünün Anıları gönderecek sanıyordum aslında.... Duyurulur... :)))
  • 164 syf.
    ·2 günde·10/10
    Goethe’den okuduğum ilk kitap ve şu ana kadar okuduğum en güzel kitaplarda birinci sırada. Kullanıcı adımdan da anlaşıldığı üzere en sevdiğim roman Suç ve Ceza en sevdiğim roman karakteri ise Raskolnikov idi. Şimdiyse burun farkıyla Genç Werther’in Acıları öne geçti. Werther ise en sevdiğim karakter ondandır ki twitter kullanıcı adım ‘’ Werther’in kalbi’’ benim için o kadar anlamlı ki o iki kelime…

    Kitaptan alıntılarla bu siteyi doldurmak isterdim ama ne yazık ki sevdiğim şeyleri kıskanıyorum ve o güzel alıntıları burada paylaşamayacağım. Altını çizdiğim onca cümlenin sadece bana ait olmasını istiyorum.

    Sakın önsözü okumadan hemen romana geçmeyin derim. Önsöz hem roman hem de yazar ile ilgili birçok değerli bilgi barındırıyor. Bunlardan biraz bahsetmek istiyorum:

    ‘’Almanya’da gençleri etkisi altına almış bir roman ve birçok intihara neden olmuştur. Werther’in giysileri o dönemde modadır. Napolyon’un bile kitabı yanında taşıdığı ve birçok kez okuduğu söylenir.’’

    Önsözde Goethe’den birkaç alıntı da vardır. Onları da aşağıya bırakıyorum:

    ‘’ Beni sevindiren, acı veren ya da ilgimi çeken her olayı bir imgeye bir şiire dönüştürme ve böylelikle arama mesafe koyma huyumdan ömrüm boyu vazgeçmedim. Bu nedenle bildiğiniz yapıtlarımın tümü büyük bir itirafın parçacıklarıdır.’’

    ‘’ Beni çok etkileyen kişisel durumlardan doğdu Werther. Yaşamış, sevmiş ve çok acı çekmiştim.’’

    Sanırım kitapta altını çizmediğim az yer kaldı. Artık bu kitabı Napolyon gibi ben de yanımda taşıyacağım ve arada kitabı açıp en sevdiğim yerleri tekrar tekrar okuyacağım.

    Ve… kitapta altını çizdiğim ve beni ağlatan o en son cümle:

    ‘’ Öğle vakti saat on ikide Werther öldü.’’
    Benim için şu cümleyi buraya yazmak o kadar zordu ki…

    Filmi de varmış tabii ki bekletmedim onu da hemen izledim. Aşağıya fragmanını bırakıyorum.
    https://youtu.be/mB6WS0QW5SA

    Bir de filmini kısaca yorumlamak istiyorum.
    Filmde Goethe’nin hayatını ve bu eserin nasıl ortaya çıktığı anlatılıyor. Kitabı kadar sürükleyici değildi ama yine de izleyebilirsiniz kötü değildi. Filmde sadece kitabı değil bu kitabın oluşum aşamalarını Goethe’nin hayatından yola çıkarak anlatılması gerçekten hoştu. Filmde etkilendiğim aklımda ve yüreğimde yer edinen cümle ise:

    ‘’ Benim cehennemim kendi içimde.’’

    İyi bir kitabı bitirdikten sonra bitkisel hayata giriyorum.
    Bir süre bu Dünya’nın dışına çıkacağım ve Werther ile başbaşa kalacağım :)
  • 283 syf.
    ·5 günde
    .
    Yıllar önce, henüz bir lise öğrencisiyken, Sevgi Soysal’ı yalnızca bir yazar ismi Yenişehir'de Bir Öğle Vakti'ni de onun ismi ezberlenecek eserlerinden bir tanesi olarak bilirdim. Neden mi? Çünkü üniversitenin kapısına çıkacak yol sınavda çözülecek edebiyat testinden bu testten iyi sonuç almak ise edebiyatçıların ve eserlerinin -özellikle de ödüllü eserlerin- isimlerini bilmekten geçiyordu. Sevgi Soysal ise ruhu olmayan test kitaplarına edebiyatçı olmaktan çok ödül sahibi olduğu için girmişti.

    Edebiyat bilgimizin eser ve yazar isimlerinden öte gitmesine gerek olmayan(!) o yıllarda bu kitabın ismindeki Yenişehir’in -nedense- Bursa’nın ilçesi olan Yenişehir olduğunu düşünürdüm. Zaten o zamanlarda Yenişehir’in Ankarada bir mahalle ismi olduğunu bilsem bile Ankara’yı doğru dürüst bilmediğim için kitapta anlatılanları kafamda oturtamayacağımdan da eminim.

    Martin Eden'ı incelerken de söylemiştim ''kitaplar da okunacağı zamanı seçer’’. Bu kitap da okunmak için benim Ankara’ya yerleşmemi beklemiş, Ankaranın en işlek yerlerinden biri olan Kızılay'a gidebilmek için banliyö treninden Yenişehir istasyonunda inilmesi gerektiğini öğrenmemi beklemiş, Sevgi Soysal'ın kitapta anlattığı yerleri, sokak ve semt isimlerini anlamlandırabilecek kadar Ankaralı olmamı beklemiş.

    Eh, karşıma tekrar çıkmak için doğru zamanı bulmuş olacak ki okurken ‘’hee bu Yenişehir bizim bildiğimiz Yenişehir yav’’ deyişime de şahitlik etti kitabın sayfaları.

    Yenişehir’de Bir Öğle Vakti 12 Mart döneminde siyasal nedenlerle tutuklanan Sevgi Soysal'ın cezaevinde kaleme aldığı ve 1973 yılında yayımladığı romanıdır. Yetmişli yılların Ankara’sını merkeze alarak dönemin olayları ve insanlarını yansıtan roman yayımlanmasından bir yıl sonra 1974 yılında Orhan Kemal Roman Armağanı'nı kazanmıştır.

    Aslına bakarsanız roman Ankara'yı değil kavağı merkez alır. Sıradaki cümle zihninde ‘’Ne kavağı yahu!? Hangi kavak?’’ soruları belirenler için geliyor. Romanın ilk cümlesinde ‘’büyük bir gürültüyle devrilecekmişçesine sallanan’’ kavak. Olay örgüsünde yer alan bütün karakterlerin yolu bu kavağa çıkar, bütün olaylar bu kavağın etrafında sonlanır. Hatta öyle ki kısa kısa bölümlere ayrılmış kitabın her bir bölümünde ayrı bir karakter anlatılır ve çoğu zaman o karaterin kavağın yakınına gelmesi ile bölüm sonlanır. Peki neden kavak? Romanın kurgusunda yer alsın diye rastgele seçilmiş alelade bir ağaç değildir burada kavak. Aksine romanın omurgasını oluşturan bir metafordur.

    (Kavak metaforuna dair tüm bilgileri inceleme altına bıraktığım yorumdan okuyabilirsiniz)

    Romanda yer alan kişiler ve olaylar zincirleme bir kurgu içerisinde geri dönüş tekniği kullanılarak anlatılmış. İlk bölümden itibaren anlatılan her bir karakterin bir sonraki bölümde anlatılan karakterlerle birleşip son kısımlarda yer alan ve kitabın ana karakterleri/ana olayları olarak nitelendirebileceğimiz karakterlere/olaylara bağlanması, bunların zincir halkaları gibi birbirine eklenerek sayfalar ilerledikçe anlamlı bir bütünlük kazanması yazarın kurguyu inşa etme konusundaki başarısını gösteriyor. Geri dönüş tekniğini kullanmadaki başarısı ise bana Adalet Ağaoğlu’nu anımsattı.

    Bir de kitaptaki karakterlere değinmek istiyorum. Sevgi Soysal'ın ince ince kurguladığı, samimi bir üslupla anlattığı, bütün ayrıntılarıyla okura tanıttığı karakterlerden. Hepsi de çok tanıdık geldi nedense. Her biri içimizden biri, her biri sokakta karşılaşabileceğimiz, gerçek hayatta rastlayabileceğimiz, kimine kızıp kimine acıyabileceğimiz kişilerdi.

    Fakir geçmişinden hoşnut olmadığı için giyim kuşamına aşırı özen gösteren ve kendisine geçmişini hatırlattığı için bazı şeylerden ölümüne nefret eden Ahmet’le bir giysi mağazasında karşılaşmış olabilirsiniz misal.

    Ahmet’in sevgilisi Şükran gibi pembe evlilik hayalleri olan kızlardan biriyle "bu çocuğun senle evlenmeye niyeti yok, gönül eğlendiriyor" demek suretiyle konuştunuz, Günseli gibi elinden her iş gelen hayatı bütün yönleriyle tanıyıp bilen güçlü kadınlara hayranlık duydunuz belki de.

    Yolda kazara çarpıştığınız emekli öğretmen Hatice hanımlardan ‘’Bu gençlerde de hiç saygı kalmamış canım!’’ nutukları dinlemiş olmanız gayet olası.

    Hayatınızın bir döneminde mutlaka anne babasını rahat ettirecek bir ev almak adına sürekli çalışıp kuruş kuruş para biriktirmeye uğraşan Mehtap gibi biriyle karşılaşmışsınızdır. Peki ya Avrupa’da okuduğu için Avrupa kültürüne hayran olan mirasyedi Necip beyler. Hiçbir yerde olmasa da Mehtap’ın çalıştığı bankada kendisine kalan mirasın son kuruşlarını çekerken bulabilirsiniz Necip beyi.

    Çocukken tavuk yumurtasını boyayıp Amerikalılara paskalya yumurtası olarak satmış Güngör’deki ticaret zekasını fark etseniz büyüdüğünde Kızılay’da bir mobilyacı dükkanı açıp parayı kıracağını belki tahmin edebilirdiniz. Yanılmadınız.

    Ya Salih Bey? Çocukluğundan beri hep çıkarının peşinde olan, hani şu sınavlardan önce hiçbir şey bilmeyip de sınav notları 90’ın altına inmeyen inek öğrenci, hümanizmle sırf akademik çevrelerde konusu geçtiği için alakadar olan Ceza Profesörü Salih Bey. Sizi bilemem ama ben Salih Beyle üniversitede aynı sınıfta okumuş olabilirim, öylesine bir tanıdıklık.

    Mevhibe Hanım da tam Salih Beye yaraşır bir eş. Her şeyi ince ince tartan, hesaplayan, cimri, aşırı titiz ve otoriter, gıcık bir kadın. Dededen babadan Halk Partili, elit bir insan. Tabi bu iki mükemmel(!) insanın evliliğinden aralarında sevgi duvarı bulunan iki çocuğun, Olcay ve Doğan'ın, dünyaya gelmesine şaşırmamak lazım. Tabi Mevhibe Hanımın oğlunu prensler gibi yetiştirip kızına sürekli baskı yapmasına da. Lanet olası ataerkil toplum işte.

    Olcay, Mevhibe Hanımın baskısı altında ezilerek vücuda gelmiş, annesine rağmen parlayan bir elmas. Annesinin samimiyetsiz çevresinden sıyrılıp uzaklaşmayı başarmış, kendini geliştirme yolunda en azından çabası olan bir kız. (Evet evet doğru bildiniz, evet Olcay’a torpil geçiyorum, bu kızın isyankar tavrını ve gerçekçiliğini çok sevdim yapacak bir şey yok)

    Doğan her gün ayrı bir şeye heves eden tipik bir zengin bebesi. Bir hevesle Fransa’da fizik okumuş, döndüğünde film çekmeye merak salmış, herkesin şak şakladığı vasat filminin gösteriminde salondaki tek gerçekçi eleman olan Ali’nin birbirinden mantıklı yorumlarından sonra bu işte de bir civciv çıkaramayacağını anlamış. Sonra Ali'yle dost olup onun birikiminden bir şeyler kapmaya çabaladı tabii.

    Ali'ye rastlamışsınızdır mutlaka bir yerlerde. Bilgili, kültürlü, devrimci, haksızlığın karşısında duran, fakir kesimden çıkmış geleceği parlak hukuk öğrencisi. Laf aramızda kendisini bana biraz kibirli geldi.

    Aysel. Onunla rastlaşmamış olabilirsiniz. Ensest ilişki sonucu dünyaya gelmiş bir kız çocuğundan yetişkinliğinde dahi çocuk aklına sahip bir hayat kadınına uzanan acıklı bir hikâyesi var. Rastlaşmamış olabilirsiniz dedim çünkü bizim toplumumuzda ensest hasır altı edilen seks işçiliği ise hoş görülmeyen konular. Bu yüzden rastlasanız bile rastlamamışsınızdır. Kitapta da karakola düşen Ali'nin yaralarını sararken rastlıyoruz ona.

    Necmi oldukça şen şakrak bir ayakkabı boyacısı, çingenedir kendisi. İnsanlara dair çok sağlam ve bir o kadar nükteli tespitleri var. Hele çingeneliği anlatışı, insanın çingene olası geliyor ayyy :))

    Mevlüt Mevhibe Hanımların apartmanında kapıcı. Mevhibe tarafından sürekli işten atılmakla, kapının önüne konulmakla tehdit edilir, sonra gidip bütün sinirini karısından çıkarır. Ona defalarca demiştir avludaki kavağa ip gerip çamaşır asma diye.

    Her bölümünü keyifle okuduğum, anlatılanların içine dalıp olaylara dahil olduğum ve hepsinden önemlisi Sevgi Soysal ile tanışıp müşerref olduğum çok güzel bir eserdi.

    Okumayı düşünenler, beklemeyin derim ;)
  • 243 syf.
    Merhaba Değerli Okurlar

    Bugün sizlerle başınızı döndürecek bir eserle beraberim.

    Hasan Ali Toptaş'ı ne kadar çok sevdiğimi her seferinde vurgulamaktan bıkmayacağım. Sizlere en azından bir kitabını okutmak için elimden geleni yapacağım. Her kitabından ayrı bir tat aldığım yazarın, bu kitabından da lezzetle ayrıldım.

    Kitabımıza dönecek olursak, kapağında belirtildiği üzere dairesel bir yapının içerisine adım atıyoruz. Dairesel yapıyı sizlere şu şekilde ifade edebilirim. Bir kavşak düşünün. Bu kavşağa geliyorsunuz bir şekilde, sonra o kavşaktan bir yola sapıyorsunuz, gidiyorsunuz gidiyorsunuz sonra yeniden aynı kavşak çıkıyor önünüze. Bu kez başka bir yola sapıyorsunuz, geldiğiniz nokta yeniden bu kavşak oluyor. Her defasında dönüp dolaşıp vardığımız yer başladığımız nokta oluyor. Kitabımıza alışılmadık biçimde başlıyoruz. İçerisinde çok ilginç konulara misafir oluyoruz. Üstad bizleri bir yerden alıyor, başka bir yere bırakıyor. Duygu geçişleri sırasında adeta başımızı döndürüyor. Muhteşem betimlemeleriyle, dilimizi mükemmel kullanımıyla birlikte, bu dili konuştuğumuz için bizlere şükür sebebi sunuyor. Hasan Ali Toptaş'ın yaşantısından bolca izler taşıdığını düşündüğüm bu eserde, onu çok yakından tanıma fırsatına eriştiğimizi söyleyebirim. Onu tanırken, kendimizi tanıyoruz. Belki de hikayede; seni, beni, onu anlatıyor. Hepimizin birer Haydar'ı olduğunu anlatıyor bizlere. (Haydar kitaptaki bir karakter oluyor) Uykuların Doğusu, aynı zamanda "Kalkın ey gafiller!" cümlesi oluyor. Öyle bir sonla bitiriyor ki kitabı, henüz hikaye bitmedi, devam ediyor diyor bizlere.

    Velhâsıl kelâm, beklentilerimi fazlasıyla aşan bir kitap oldu. Benim sizlere nacizane tavsiyem, diğer kitaplarından birini okumadan bu kitabını okumamanız. En azından bir öykü kitabını ve Kuşlar Yasına Gider gibi hafif olan kitaplarından birini okuyup öyle okunması gerektiğini düşünüyorum. Çok derin anlamlar taşıyor ve aynı derinlikte bir girdabın içerisine dalıyoruz. Farklı bir kitap okumak isteyen okurlara söyleyebileceğim tek bir cümle var. Yorumunu okuduğunuz kitap, bulunmaz Hint kumaşı diyebilirim.

    Son cümlelere gelirsek eğer;

    Bu kitap Hasan Ali Toptaş'ın okuduğum 8. kitabıydı. En etkileyici olanı Gölgesizler, en tempolu olan Heba, en unutulmayacak olanı Kuşlar Yasına Gider, en anlaşılmaz olanı Bin Hüzünlü Haz, En anlamlı olanı Ben Bir Gürgen Dalıyım, en tuhaf olanı ise Uykuların Doğusu kitabı oldu. Yani hepsi birer en konumuna erişti. 1 numaralı Nobel Ödülü adayım olan Hasan Ali Toptaş'ı okuyun, okutturun, sahip çıkın, sahip çıkalım değerli okurlar.

    Yazarın diğer kitaplarına yaptığım yorumları profilimde bulabilirsiniz.

    Yeni gönderilerde tekrar buluşmak umuduyla.
    Sevgi, saygı, dostlukla..
    Kitapla kalın 🤗
  • 414 syf.
    Peyami Safa'nın bir çok romanını okumuş olmama rağmen; Benim sevdiğim romanı yine her daim Bir Tereddütün Romanı olacak; ondan aldığım hazzı sanırım pek az kitapta aldım. Çünkü oturmamış duygular, düşünceler ve her daim kendini sorgulayan kimlikler,... Roman içinde roman, kimlik içinde kimlikler.. Peyami Safa'nın vazgeçemediği ya da bir parçası olan ikincilikler... Bir cümle vardı ki ben her okuduğum romanda kendime dair bir cümle bulurum derim ki bu ben! işte gururla o cümleyi buraya ekliyorum.

    ^^Sen hayatında her şey yapmış bir kadınsın. Fakat hiç birine alışamamışsın, hiç birinde ihtisas kazanamamışsın: Evlendin, fakat tam manasıyla zevce olamadın; sevdin, fakat yekpare bir aşkın olmadı, bir çok hadiseler en büyük ihtirasın billûrunu kırdı; seyahat ettin, fakat sende bir seyyah melekesi teşekkül etmedi; birçok hafiflikler yaptın, barlarda, balolarda, tiyatroların kulis aralarında yaşadın, fakat bir kokot pişkinliği elde edemedin; tercümeler yaptın, fakat bir satır yazı neşretmedin; çocuklara bayılıyorsun, fakat ana olmadın; her emelin, her gayenin büyüklüğünü ve güzelliğini anlıyorsun, fakat hiç bir emelin ve gayen yok; bir çocuk saflığıyla en basit yalanlara inanabilirsin, fakat hiç bir şeye iman etmiyorsun.^^ işte bir tereddütün romanı benim için bu cümlelerden ibaret değil ama. Bu cümleyi beynime kazıdım. Kendimi buldum diyebilirim. İşte Peyami Safa'nın da yaptığı gibi ikincil kimliklerinin birinde yargıladığı gibi senin de kendini bulman gibi ikincil kimliklerinin içinde kendin tarafından yargılandığın gibi..

    karındaşım ile geçirdiğim stresli vakitlerden sonra masamın üstünde çay, altında şarap bardağım ile yalnızız isimli romanı kıt aklım ve çakır keyfe yönelmek isteyen ruhum ve yapacak daha anlamlı şey bulamamamdan dolayı bir yandan çayımı arada şarabımı yudumlayarak belki de kendimi en huzurlu hissettiğim anlarda arada mail box ma bakarak ağabeyimden gelecek iyi haberleri gülümser yüzle beklerken başladım yazmaya..

    Peyami Safa bence ahlaki değerleri sorgulayan bir yazar. Bu kitabında özelikle yarattığı karakterler üzerinde aile içi ensest mevzusunu yüreğimiz ağzımızda bize düşündürdü. Samim ve Selmin'in (Dayı_Yiğen). Kardeşler arasında ki güvensizlik_ aynı çatı altında yaşayan ama birbirlerine güveni olmayan insanlar topluluğu( aile kavramını) sorgulatıyor. Birbirini tanıdığını zanneden ama her şekilde bir zerre birbirine güven duymayan, neyi nereye kadar yapabilir sınır çizgilerini bilmeyip, şüphe ve kuruntularının sınırı olmayan, aynı çatı altında kan bağı dışında ortak yemekleri mirasları olan insanlar topluluğunun iç içe geçmiş ilişkileri, düşünce ve duygusal hayatlarının kaleme alındığı ve hepsinin de kendi yaşamlarına yönelik çıkış noktası ararken çevirdiği entrikalar...

    Safa'nın eski sosyalist camia ile olan bağı düşündükçe, aklın yolunun bir olduğunu yarattığı ütopik toplum (Simerenya) yapısı ile sosyalist öğretilerini içinde barındıran bir toplum özleminde olduğunu açıkça ifade ettiği, eğitim, sosyal yapıyı idealize ederken, eksiklikleri çıkarım yapabileceğimiz bir fikirsel düşünüş içinde olduğunu görüyoruz ve bu düşünüşü okurlarına da yaptırmak istiyor. O bir fikir adamı.

    Safa'nın kitaplarında kadınlar en çabuk yozlaşan ve savrulan karakterlerdir. Ben nedense bu duruma tepkisel bakmayan bir insanım. Doğrudur ve ona bu konuda katılıyorum. Onun kitapları asla cemiyet hayatından bağımsız değil. Sosyal yapının içinde ki tüm tutarsızlıkların bireyin yaşam ve düşünüş dünyasına yansıdığını bilen bir yazar, o sert rüzgarlarda öncelikle kadınların dallarını kırıyor. Bireyselleşememiş maddi ve manevi özgür olmamış her kadın, cinsi kimliğini kullanarak, sosyal baskıları çevirdiği entrikalarla üstünden atmaya çalışan ve bağımsızlığına kavuşma hayalleri kuranlar. Özgürlük ve Bağımsızlık onlar için ; reddettikleri bağlardır. Işıklı Paris Şanzelize sokakları, onlar özgürlüğün, çağdaşlığın kendilerini sıkı sıkı ele geçirmiş geleneksel bağlarından kurtulmanın yolu olarak yüzünü çevirdikleri yerdir.