Mavi Kelebek, bir alıntı ekledi.
5 saat önce

Migreni olanlar için avantaj bence. :))
Migren şikâyeti olan genç hastaların okul stresinden uzak tutulmaları ve evde huzurlu bir ortamda özel ders almaları gerekir.

Nietzsche Ağladığında, Irvin D. YalomNietzsche Ağladığında, Irvin D. Yalom
İbrahim (Sisifos), Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine'yi inceledi.
 6 saat önce · Kitabı okudu · 2 günde · 9/10 puan

Hepimizin felsefeye az buçuk kenarından köşesinden dokunmuşluğu vardır. Üniversite zamanı felsefe; coolluğun, aykırılığın belirtisi olarak görülür. Lise zamanı ise zorunlu dersler sebebiyle- ne kadar anlayacaksak- felsefenin figüranları aykırılıkları ile hepimizin ilgi odağı olmuştur. Hatta bu etkiden dolayı çoğumuz felsefe hocalarımızı da aykırı adamlar olarak tasavvur etmişizdir. Gerçi çoğu öyledir her ne kadar biz kendilerini yeterince tanımasakta..

Benim de herkes gibi temasım vardır. Felsefecileri de az çok bilirim. Öncelikle İmmanuel Kant. Lise hocamız Kant’a hayrandı, ağzından düşürmezdi. Oradan bilirim. Nietzsche , Sartre ve Camus’u ise populeritelerinden. Bir dönem felsefe ile de ilgilenmiştim, daha doğrusu ilgilenmeye çalışıp Platon’un Devlet’inden üç kitap okuyunca pes etmiştim. O dönemden de ilk dönem filozoflarını bilirim. Haklarında tek kelime bilmediğim filozoflarda vardır.

Bunlardan birisi de daha bir ay önceye kadar Schopenhaur’du. Ta ki https://dusunbil.com/...rir-zihni-felc-eder/ makalesini görene kadar. Bilmemenin, duymamanın cezasını da ağır ödedim diyebilirim. Adam beni eline bir aldı, yer misin yemez misin, okuduğumdan beri sopalıyor. Hayatımda ben böyle dayak yemedim. Tüm tabularımı sarstı. Bu dayak iyi de oldu. Biraz kendime çeki düzen verdim, vermeye çalışıyorum.

Öyle sarsıldım ki anlatamam. Hala da tam bir çıkışı yolu bulabilmiştim değilim. Mesele okuma meselesi. Ben bulduğum tüm boş zamanlarda okurum. Heralde bana 1 hafta kitap okumayı yasaklasalar kafayı yerim, boşluktan.

Peki niçin okuyorum? Bunun cevabı yok. Keyif almak için mi, hayır. İnsan tüm zamanını keyif almak için harcamaz. Yazmak için mi, kendim öyle desem de düşününce hayır. Yazmak için neredeyse hiçbir çabam yok. Yazmak isteyen insanın; okumak kadar yazmaya da vakit ayırması icap eder. Ayrıca yazmak isteyen insanın da sistematik olarak okuması icap eder. Bir dönem bu sistematiği tuttursam da bunu sürekli hale getiremiyorum. Bir öyle bir böyle olmuyor.

Diyebilirsiniz ki kitaplar hayattan bir kaçıştır illa sebebi olması gerekmez. O halde şunun cevabını da vermemiz icap eder, kitaplar için yaşanan bir hayat hayat mıdır? Bana kalırsa hiç kitap okumamak ne kadar kötüyse sadece kitaplar için harcanan hayatta bir o kadar kötüdür. Kitap hayatımızın tamamı değil bir parçası olmalıdır. Kitap tüketmemeli kitap okumalıyız. Okuduğumuz kitaplardan da gerekli donanımı sağlayıp bunu hayatlarımıza yansıtmalıyız. Bir an kendimi okul hocası gibi hissettim. Neyse kitaba geçelim :)

Kitapta sizi ilk karşılayan çevirmenin makalesi, şu felsefe kitaplarında en kızdığım mevzuu. Vallahi kendimi keriz gibi hissediyorum onları gördükçe. Yahu 150 sayfa kitap alıyorsun, filozofun yazıları 50. Sayfada başlıyor. Buradaki metine de aynı derece de gıcık oldum. Çok da karışık yazmış. Filozofu anlamak daha kolaydı vallahi.

İkinci kısımda ise beni, https://www.cafrande.org/...intisi-schopenhauer/ makalesi karşıladı ki kitabın en sevdiğim kısmı oldu. Yukarıda bahsettiğim sorunlarım karşısında yalnız olmadığımı anlayıp bir vicdan rahatlaması yaşadım. Tavsiye ederim çok güzel konulara değinmiş.

Üçüncü kısımda yer alan okumak konusunun özünü filozof ile tanıştığım kısımda verdim :)

Dördüncü kısımda yer alan yazmak ve üslup konusu da benim için çok keyifliydi, her ne kadar bazı kısımlarda anlaşamasakta. Özellikle üslup konusu çok iyiydi. Ayrıca Alman dilinde verilen yapıtların neden başarılı olduğunun ve daha önceden sitede yazmaya ilişkin sormuş olduğum iki sorunun cevabını filozofun ağzından aldım.

Son kısımda yer alan düşünmek konusu ise hiç anlaşamadığımız konu oldu. Kitabı okuyan arkadaşlarla bu konuya ayrıca tartışabiliriz.

Kitap genel olarak iyiydi. Ufkunu genişletmek isteyenlere tavsiye ederim. Ancak şunu da belirteyim ki biraz ağır tabirler ile– ahmak, bön vs- karşılaşacaksınız. Zira filozofun eli baya sopalı.

Herkese keyifli okumalar dilerim.

Okul tarafından sağlanan kültürel aktarımın etkinliği, doğrudan aileden miras alınan kültürel sermayenin hacmine bağlıdır.” Pierre Bourdieu

Eğitimsizliği ve cehaleti ile övünen başka bir millet daha yoktur.
"Neden okul okumadın?" dersin, "Biz hayat okulundan mezun olduk" der.
"Neden kitap okumuyorsun?" dersin, "Bizim hayatımız roman" der.
Bir de bunları övünerek söyler. Sanki okumak kötü, okumamak güzelmiş gibi..!

Semra Beynel, bir alıntı ekledi.
 10 saat önce

Galaksi Turu
Annemle babam bana her zaman dünyadaki en anlayışlı kız olduğumu söyler.Öyle miyim, bilmem;sadece şikayet etmenin bir anlamı olmadığını biliyorum.August'u geçirdiği ameliyatlar sonrasında gördüm: Bandajlanmış küçük yüzü şişmiş,minik bedeni onu hayatta tutan serum borularıyla kaplanmış halde.Birinin bunu yaşadığını gördükten sonra istediğin oyuncağın alınmamasından ya da annenin okul gösterisini kaçırmasından şikayet etmek biraz delice geliyor.Bunu altı yaşındayken bile biliyordum.Bunu kimse söylemedi.Sadece biliyordum.

Mucize, R. J. Palacio (Sayfa 93 - Via anlatıyor.)Mucize, R. J. Palacio (Sayfa 93 - Via anlatıyor.)
Murat Ç, bir alıntı ekledi.
11 saat önce · Kitabı okudu · İnceledi · Beğendi · 9/10 puan

O Dönemde Kapitülasyonların ve Yabancı Okul Çokluğunun Sonucu Bu:
"Ragıp Bey diyorlar ki, İstanbul’da, gece yarıları, üçer beşer kişi, ellerinde birer kova siyah boya ile sokakları dolaşıyorlarmış ve nerede Fransızca bir ibare görürlerse derhal siyahla kapatıyorlarmış. Sen ne dersin? Almanlara yaranacağız diye kırk yıldır öğrendiğimiz lisanı bize unutturamazlar ya!"

Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 72 - Ötüken, Peyami Safa Bütün Eserleri, 82.Basım)Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Peyami Safa (Sayfa 72 - Ötüken, Peyami Safa Bütün Eserleri, 82.Basım)
Hatciş, bir alıntı ekledi.
 12 saat önce · Beğendi · 10/10 puan

Tanıdık fakat çıkaramadım(!)
Babasının parası veya okul diploması sayesinde halkın yuvarlandığı pis kokulu bataklıktan sağlam zemine ayak basanlardan hiçbiri, milyonlarca vatandaştan birini dahi karanlıktan kurtarmak için parmağını bile oynatmıyor.

Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 126)Beyaz Zambaklar Ülkesi, Grigory Petrov (Sayfa 126)

(Aytmatov'un "Fujiyama" adlı tiyatro eseri hakkında yazdığım ve Aytmatov etkinliği kapsamında #28739532 paylaştığım bu yazı, eserin içeriği hakkında detaylı bilgi içermektedir!)

FUJİYAMA’DA KENDİNİ KEŞFETMEK
İnsan bazen hayat karşısında kendisini bir suyun akışına kapılmışçasına çaresiz hisseder. Suyun yönünü değiştirmek mümkün olmadığı gibi sürüklenmek de ağır gelir çok zaman. Pişmanlıklar, hayal kırıklıkları, ertelenmiş umutlar birikir hızla. Zaman baş döndürücü bir hızla geçip gitmektedir, ancak kapana kısılmış gibi yaşamaktan başka da bir şey gelmez elden. İşte Cengiz Aytmatov’un, Kaltay Muhammedcanov’la birlikte kaleme aldığı Fujiyama adlı tiyatro eserinde de geçmişle ya da birbirleriyle hesaplaşmaya çalışırken kendini ele veren, kendini arayan insan tiplerini görürüz. Bu kahramanlar hayatı bir yük gibi omuzlarında taşırken, aslında kendilerinden ne kadar uzaklaşmış olduklarının farkında değildirler. Her birinin büyük hayalleri, ertelenmiş umutları, derin pişmanlıkları vardır, ama gerek içinde yaşadıkları toplumun şartları, gerek aldıkları eğitim, gerekse yaptıkları yanlış tercihlerden dolayı hiçbir şeyi değiştirememekte, kendilerini suyun akışına bırakıp mutsuz olmayı tercih etmektedirler. Fujiyama adını verdikleri dağda yaptıkları piknik sonunda artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Taşlar yerinden oynamıştır bir kere ve tüm bu olanlardan sonra onları eski yerine koymak imkansızdır.

BU UZUN YAZIYI BLOGUMDAN DAHA RAHAT OKUMAK İSTERSENİZ:
https://hercaiokumalar.wordpress.com/...rine-dair-tespitler/
Aytmatov, yazarlık hayatı boyunca sadece iki tiyatro eseri kaleme almıştır. Bu eserlerden ilki yukarıda bahsi geçen Fujiyama, ikincisi ise Muhtar Şahanov ile birlikte kaleme aldığı Sokrat’ı Anma Gecesi’dir. Büyük yazar, bir röportajında Fujiyama’yı Kaltay Muhammedcanov’la ortak yazmasının sebebini –bu sebep Sokrat’ı Anma Gecesi için de geçerli olmalıdır- şöyle açıklamaktadır:
"Biliyorsun Fujiyama’yı Kazak Dramturg Kaltay Muhammedcanov ile beraber yazdım. Niçin kendim yazmadım? Çünkü bu benim direkt konum değil. O profesyonel dramaturg. (http://www.biyografi.net/MAKALE.asp?HABERID=162)

Eser, cıvıl cıvıl bir yaz günü, akşamüstü başlar. Devlet çiftliğinde tarım uzmanı olan Dosbergen’in çağrısı üzerine bir araya gelen eski okul ve cephe arkadaşları ile eşleri (Dosbergen-Almagül, Mehmet-Anvar, Yusufbay, İsabek-Gülcan) geçmişteki güzel günleri yad etmek için coğrafya öğretmeni olan Almagül’ün keşfettiği ve adını Fujiyama koyduğu yemyeşil bir dağda toplanırlar. Ancak olaylar umdukları gibi gelişmez ve eser sürpriz denilebilecek bir olay örgüsü içinde gelişerek sona erer. Aytmatov, kendisiyle yapılan bir röportajda Japonya’da kutsal kabul edilen bir dağ olan Fujiyama’yı eserinde kullanmasının sebebini şöyle izah eder:
"Niçin Fujiyama? Biliyorsun Fujiyama Japonya’da herkesçe bilinen bir dağın adıdır. İnsan ömründe bir defa bu dağa çıkıp kendince Allah’a yalvarır. 'Ben bunu yaptım, şöyle yaşadım, bu hataları yaptım' diye itiraflarda bulunur. Böyle bir özelliği vardır. Değerli dostum Muhammedcanov ile beraber kaleme aldığımız Fujiyama’da yüksek bir tepede geçmişin muhasebesinin yapıldığını görürüz. Eski dostların birbiriyle hesaplaşmasıdır. Kim oldukları sorusuna cevap ararlar."

İnsan, olayları yaşarken ne yaşadığını tam anlamıyla idrak edemez. Oysa dışarıdan bir bakış olup biteni daha net görmeyi sağlar. Bu, bir nevi yükselmek, olaylara yüksekten bakmak demektir. Yazarın mekan olarak bir dağı seçmiş olması bu bakımdan manidardır.

Eserin başında, kahramanlar hakkında verilen bazı küçük detaylar o kişilerin karakterleri hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olur. Herkesin Yusufbay diye çağırdığı bilim doktoru Yusuf Tatayeviç, bu yemyeşil dağa piknik yapmak üzere gelmiş ve rahat kıyafetler giyinmiş dostlarının aksine ütülü takım elbise giyinmiş ve kravat takmıştır. Bilim doktoru olduktan sonra arkadaşlarının kendisine Yusufbay demesine tahammül edemeyen, kendisini Yusuf Tatayeviç olarak tanımlamaya başlayan karakterin bu hali arkadaşları arasında da alay konusu olur.

Bir cumartesi günü akşamüstü bir araya gelen bu dört arkadaş, eşlerini beklerken çadır kurma telaşı içine girerler. Dört kişi olmalarına rağmen bir çadırı kurmaları saatler sürer. Aileleri göçebe hayattan gelmesine rağmen kendilerinin bu konuda bu derece beceriksiz olmaları ilgi çekici bir detay olarak göze çarpmaktadır. Zira metinde çadır, geçmiş değerleri sembolize eden bir araç olarak kullanılmıştır. Kahramanlarımızın çadır kurmayı unutmuş olmaları onların kendi değerlerine yabancılaştıklarını gösteren ayrıntılardan biridir. (Bu bölüm bize Elveda Gülsarı’nın Tanabay’ını da hatırlatır. Tanabay da gençlik yıllarında keçe çadırlara savaş açmış, sonraları bu çadırların kıymetini idrak etmiştir.)

Bir süre sonra eşler de pikniğe katılmak üzere dağa gelirler. Bekledikleri son kişi olan eski öğretmenleri Ayşe Ablanın da katılımıyla ekip tamamlanmış olur. Aradan yirmi beş yıl geçmiştir. O zamanlar gencecik bir öğretmen olan Ayşe Ablanın katılımı anıları canlandırır. Laf lafı açar ve konu dönüp dolaşıp okulda ekibin beşinci kişisi olan Sabur’a gelir. Sabur, son derece yetenekli bir şairdir. Ancak Sovyet sisteminin tek tip insan yetiştirme arzusu böyle yetenekli insanlar için bir handikaptır. Zira sistem sorgulayan değil, itaat eden insan istemektedir. Eserin devamında Sabur’un karakterine dair anlatılanlar onun savaşta başına gelen felaketi de izah eder niteliktedir.

Birbirine son derece bağlı olan bu beş arkadaş, on yedi yaşında gönüllü olarak cepheye gitmişler, savaşırken de birlikte olmuşlardır. Şimdi bu dağda yeniden bir aradadırlar ve aralarında olmayan tek kişi Sabur’dur. Adını Japonya’daki kutsal bir dağ olan Fujiyama’dan alan bu dağda o güne kadar kendilerine bile itiraf etmekten çekindikleri sırlarını ortaya dökeceklerdir. Sırları itiraf etme fikri İsabek’in tiyatro oyuncusu olan eşi Gülcan’dan çıkar. Gülcan, itiraf etme işine savaş yıllarında yaptığı bir hırsızlığı anlatarak başlar. Babasının ölümünden sonra adetlere uygun olarak konu komşuya yemek dağıtabilmek amacıyla işyerinden gömlek çalıp satmış ve onun parasıyla adetlere uygun bir yemek vermiştir.

Gülcan’ın hırsızlıkla ilgili itirafı bundan ibaret değildir. O en büyük hırsızlık suçunu kendisine karşı işlemiştir aslında. Evlendikten sonra hamile kalmış, eşi istemediği için bebeğini aldırmış, kendi ifadesiyle bebeğini “kendinden çalmıştır.” Onu hayatı boyunca muzdarip eden bu büyük acı içinden hiç çıkmaz ve eser boyunca sağduyu ve vicdanın sesini temsil eden Gülcan, haksızlık gördüğü her yerde sesini çıkarmaktan çekinmez.

Eserdeki kahramanların hepsi Sovyetler Birliğinin okullarında yetişmişler, ideallerine odaklanmışlar, çok iyi yerlere gelmişlerdir. Ancak hemen hemen tamamına yakınında karşılaştığımız ortak problem; mutsuz, huzursuz ve tatminsiz olmalarıdır. Eşlerin tamamı birbiriyle problemlidir. Arkadaş olmalarına rağmen birbirlerinin eşleriyle yasak ilişki yaşamakta bir beis görmezler. Hiçbir şeye inançları yoktur. Bu inançsızlığın temelinde de aldıkları eğitim vardır. Kahramanların aldıkları eğitime ve yükseldikleri konumlara rağmen bu kadar tatminsiz olmaları köklerinden tamamen koparılmalarıyla alakalıdır. Aradan geçen yirmi beş yıldan sonra Fujiyama’da belki de ilk kez kendilerini keşfetme şansını yakalamışlardır. Peki, bu şansı yeterince değerlendirip kendileriyle yüzleşmeyi başarabilecekler midir, ya da işler daha da karmakarışık hale mi gelecektir?

Gülcan’ın itirafı olayların akışını hızlandırır. Hemen herkes ortamın etkisiyle içlerinde ne varsa dökmeye başlar. Kimse kimseyi beğenmemektedir aslında. Almagül, Yusuf Tatayeviç’in doktora tezini orijinal olmadığı gerekçesiyle eleştirir. Gülcan, gazeteci ve yazar olan eşini insanın yüreğini titreten romanlar yazmadığı için tenkit eder. Gülcan’ın ve Almagül’ün tenkitleri dikkatle incelendiğinde bu tenkidin sadece adı geçen şahıslara değil, yazarları tek tip eser vermeye iten “sosyalist realizm” metoduna da yapıldığı görülmektedir. Nitekim Sabur’un cephede savaşırken yazdığı savaş karşıtı şiir de sürgüne gönderilmesine yol açmıştır. Zira sistem; eleştiren, sorgulayan, kendi fikirleri olan insan istememektedir. Sabur da “sanatta ısmarlama yol bulunmadığını” söylemiş, gerçek fikirlerini ifade etmiş, sırf bu sebepten dolayı da istenmeyen adam ilan edilmiştir.

Sabur, grubun beşinci kişisidir. Ancak eski okul ve cephe arkadaşlarının pikniğine katılmamıştır. Okuldayken içlerinde en yetenekli ve olgun olan odur. Duvar gazetesine düzenli olarak şiir yazar. Savaşa gittikten sonra da şiir yazmaya devam eder. Ancak zamanla savaşı sorgulamaya başlar ve bu sorgulamalar sırasında yazdığı bir şiiri sadece arkadaşlarıyla paylaştığı halde gruptaki bir arkadaşı tarafından ihbar edilerek sürgüne gönderilir. Sonraları aklansa da bu olayın etkisinden kurtulamaz. Hatta çok sevdiği öğretmeni Ayşe Abla ondan okulun açılışının 40. Yıldönümü için malzeme istediğinde çok kısa ve net bir cevap gönderir: “Değerli Ayşe Abla, beni cephede ölmüş bilin. Yokum ben.” Görüldüğü gibi Sabur çok kırgındır ve geçmişte yaşadığı olay onu yaşayan bir ölüye dönüştürmüştür.

Sabur’u kimin ihbar ettiği belli değildir. Sabur’un dışındaki dört kişi onun sürgüne gönderilmesine ses çıkarmaz. Savaş karşıtı şiir yazdığı için onu suçlu kabul ederler. Yazar, her Mozart’ın bir Salyeri’si olduğunu söyleyerek her yetenekli insanın karşısında onu kıskanıp arkadan vuracak bir yakını olabileceği gerçeğini ima eder. Zira Sabur’u ihbar eden her kim ise bu zeki ve yetenekli şairin ileride kendisine rakip olabileceğinin de farkındadır. Yıllar sonra bu mevzu yeniden açıldığında Mehmet dışında vicdan muhasebesi yapan olmaz. Hatta diğerleri onun suçlu olduğunu, aldığı cezayı hak ettiğini ima edecek sözler söylerler. Bu durum eşlerinin dahi vicdanını sızlatırken Mehmet dışındaki tüm erkeklerin Sabur’un başına gelenleri normal karşılaması içinde yetiştikleri sisteminin beyin yıkamada ne derece etkili olduğunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir. Zira mühim olan sistemin devamıdır ve eğer bir insan sisteme ters düşüyorsa onun ortadan kaldırılması gerekir. (Devlet bir sobadır yakıtı da insandır. /Cengiz Hana Küsen Bulut)

Sabur’un başına gelen bu felaket, eserde vicdanın ve sağduyunun sesini temsil eden bir karakter olan Ayşe Abla tarafından şiddetle eleştirilir:
"Bu işe ben de şaştım. Herkes başka türlü konuşuyor. Birlikte büyüdünüz, savaşa katıldınız, fakat birinizin başına bir felaket geldiği an sanki birbirinizi tanımayan insanlar olmuşsunuz. Bu ne biçim iş böyle?"

Sabur’un başına gelenler kadınların vicdanını sızlatır. Almagül, Sabur’un yazdığı bir şiirden dolayı ihbar edilmesine bir türlü anlam veremez ve bu durumu şöyle ifade eder:
"Ama savaş alanını terk etmemiş, elinden silahını bırakmamış, askerlik görevinden kaçmamış. Bütün suçu düşünmek. Şiirleriyle duymak ve düşünmek."

Gülcan da eşlerinin kendilerini temize çıkarmaya çalışmalarını şaşkınlıkla izler ve onların vicdansızlıklarını şu cümlelerle eleştirir:
"Kendinizi boşuna temize çıkarmaya çalışıyorsunuz. Sabur’a karşı davranışınız düpedüz hayınlıktır."

Tüm bu konuşmaların ardından Ayşe Abla gitmek için müsaade ister. Ancak ayrılmadan önce Sabur’un bir şiirini ezberden okur. Şiirin ismi “Bitmez Tartışma”dır. Ayşe Abla’nın okuduğu bu şiir, gerçek insan olmayı sorgulamaktadır. Şaire göre bu, bitmez bir tartışmadır. Bu şiirin içeriği ile tiyatronun vermek istediği mesaj arasında yakın bir ilişki vardır. İnsanı diğer canlılardan ayıran en önemli özelliği düşünmesi, idrak etmesi, iradesini kullanabilmesidir. İnsanın “gerçek insan” olabilmesi için her durumda vicdanını doğru kullanması gerekir. Eğer insan menfaatine göre hareket ediyor ve menfaatine ters düşen bir durumda vicdanını devreden çıkartıyorsa onun gerçek insan olması zordur.

Ayşe Ablanın gidişinin ardından Dosbergen bir şişe konyak getirir ve arkadaşlarına dağıtır. Konyağı içenler neşelenip bağırarak şarkı söylemeye başlarlar. Dosbergen’in teklifiyle dağdan aşağıya taş atma yarışı yapmaya başlarlar. En uzağa atmak için birbirleriyle yarışmaktadırlar. Bu yarış, kadınlar gelinceye kadar devam eder. Kadınlar da küçük taşlar atarak bu oyuna dahil olurlar. Sonrasında yatmaya karar verirler. Sabah olduğunda gelen bir orman işçisi tüm keyifleri kaçırır. Zira aşağıda yaşlı bir kadın cesedi bulunmuştur ve zavallı kadının ölümüne sebep olan cinayet aleti de yukarıdan atılan bir taştır. Ayrıca cesedin yanında çok sayıda büyük taş bulunmuştur. İlginçtir, orman işçisinin verdiği bu haberi duyan erkekler, Mehmet dışındaki diğer üç erkek kendini kurtarmanın derdine düşer ve yaptığı işin bedelini ödemeyi, vicdanını rahatlatmak için olsun itirafta bulunmayı düşünmez. Kriz anları, insanın gerçek karakterinin ortaya çıktığı nadir zaman dilimleridir. Bir cinayet söz konusu olunca -ölen kişi çok yakınları dahi olsa- kimse suçu üstlenmek istemez. Bunun bir kaza olabileceği gerçeğini bile itiraf etme cesaretini göstermezler, zira Sabur’un da ifade ettiği gibi bunu yapabilmek için “gerçek insan olmak” gerekir.

Görüldüğü üzere yazar(lar), bu taş atma yarışı ile Sabur’un başına gelen olayı ustaca birleştirmiştir. Sabur’u ihbar edip sürgüne gönderilmesine sebep olan kişinin yaptığı vicdansızlık ile yaşlı kadının ölümüne sebep olan taşı atanların yaptığı sonuç olarak aynıdır. Sabur sürgünden dönmüş, hakları iade edilmiş, fakat tüm bu olaylar onda kapanmayacak yaralar açmış, onu manevi olarak öldürmüştür. Aynı şekilde atılan taşlardan biri ya da birkaçı kadının ölümüne yol açmıştır, ancak gruptakiler böyle bir oyun oynayıp kazaya sebep olduklarını itiraf etmekten dahi acizdirler. Netice olarak Sabur’u ihbar eden kadar onun ihbar edilmesi karşısında sessiz kalanlar da suça ortaktırlar. Aynı şekilde yaşlı kadının öldürülmesine sebep olan taşı ya da taşları atanlar kadar bu olay karşısında susarak cinayete ortak olanlar da suçludur. Bu açıdan iki olay da ortaktır ve ikisinde de verilmek istenen mesaj “herkesin suçlu olduğu”dur.

Gülcan eser boyunca yaptığı konuşmalarla vicdanı temsil eden bir karakterdir ve yaşlı kadının ölümü karşısında bencilleşip korkaklaşan eşini ve arkadaşlarını görünce şu sözlerle “gerçek bir insanın” göstermesi gereken tepkiyi gösterir:
"Ne korkunç! Ne korkunç! Aşağıda ölü bir kadın yatıyor, bizim yüzümüzden ölen bir insan… Bunların aldırdıkları bile yok, sorumluluğu kimse üzerine almak istemiyor. Diz çöküp pişmanlıklarını söyleyecek, af dileyecek yüreklilikleri bile yok. Bir kadın ölmüş yatıyor; bunlar batan bir gemiden kaçışan sıçanlar gibi, her biri sıvışacak bir delik arıyorlar. Aman Tanrım, ne insanlarmış! Ne küçük, değersiz, korkak yaratıklarmış bunlar!"

"Fujiyama" adlı eserde insanın insan olmaktan kaynaklanan sorunlarına temas edildiği görülmektedir. İnsanın kendisini keşfedebilmesi için kendi kusurlarının farkında olması ve kendisine eleştirel yaklaşabilmesi gerekmektedir. Fujiyama bunun için bir fırsattır aslında. Bu mekan; Gülcan, Mehmet, Ayşe Abla gibi karakterler için vicdan muhasebesine zemin hazırlayıp onların insan olma yolculuklarına katkıda bulunurken, Yusuf Tatayeviç, Dosbergen ve İsabek’i insan olmaktan bir adım daha uzaklaştırır.

Berkay, bir alıntı ekledi.
17 saat önce

Bana rahat vermeyen birçok sorudan bir tanesi de, geçmişte ve şimdi toplumlarda kadınların, erkeklerin gerisinde yer alması. Herkes bunun haksızlık olduğunu söyler ama bu yanıt bana yeterli gelmiyor. Ben bu büyük haksızlığın nedenlerini bilmeyi çok isterim.
Belki başlangıçtan beri erkeğin büyük beden gücünden dolayı kadına hükmetmiş olduğu düşünülebilir. Parayı erkekler kazanıyor, çocukları erkekler yapıyor, erkekler her şeyi yapabiliyor... Bütün kadınların kısa bir süre öncesine kadar sessizce her şeye katlanmış olmaları büyük bir aptallıktı, çünkü ne kadar uzun çağlar bu kurallar yaşanmışsa, o kadar fazla kökleşmiş. Yine de şansımıza okul, iş ve eğitim kadınların gözlerini açmasını sağladı. Birçok ülkede kadınlara eşit haklar verildi. Birçok insan, öncelikle kadınlar, ama erkekler de şimdiye değin dünyadaki paylaşımın ne kadar yanlış olduğunu artık anlıyorlar. Modern kadınlar tam bağımsızlık hakkı istiyorlar.
Ama sadece bu değil: Kadının değeri verilmeli! Her yerde erkekler yüceltiliyor, kadınlar neden bu değerlere hiç ortak edilmiyor? Askerlere ve savaş kahramanlarına saygı gösteriliyor ve övgüler yağdırılıyor. Kaşifler ölümsüz bir şöhret elde ediyorlar, şehitlere tapılıyor. Ama kim kadını da bir savaşçı olarak görüyor?
Doğumdan dolayı deforme ve çirkin olmuşsa bir köşeye itiliyor, bir süre sonra artık çocuklar da ona ait olmuyorlar, güzelliği de geçmiş oluyor. Kadınlar insanlığın devamını sağlamak uğruna çok acıya katlanan birçok çenesi düşük özgürlük kahramanından daha yürekli, çok daha gözüpek ve çok daha fazla savaşan askerlerdir.

Anne Frank'in Hatıra Defteri, Anne FrankAnne Frank'in Hatıra Defteri, Anne Frank