• Bağımsızlığımızın Timsali olan 29 Ekim Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    * * *
    “Cumhuriyetimiz öyle zannolunduğu gibi zayıf değildir. Cumhuriyet bedava da kazanılmış değildir. Bunu elde etmek için kan döktük. Her tarafta kırmızı kanımızı akıttık. İcabında müesseselerimizi müdafaa için lâzım olanı yapmağa hazırız.” 1923, Gazi Mustafa Kemal Atatürk (Atatürk’ün S.D. III, S. 71)
    * * *
    “1881-1893 arasında sadece Mustafa’ydı,
    1916’ya kadar Mustafa Kemal,
    1921’e kadar Mustafa Kemal Paşa,
    1934’e kadar Gazi Mustafa Kemal,
    1934’te Atatürk!”
    * * *
    Bandı biraz geriye saralım,
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra…
    https://www.youtube.com/watch?v=r7nBtlbICTc
    *
    Vatan nedir bilmezsen, İşgal ederler!
    Toprak nedir bilmezsen, Parçalarlar!
    Devlet nedir bilmezsen, seni Sömürge yaparlar!
    Eğer direnmezsen;
    Eğer var olmak için Yemin etmezsen,
    Eğer Bağımsızlık için, Hürriyet için Kanının son damlasına kadar mücadele etmezsen;
    Seni köle ederler, uşak ederler, vatansız ederler, milliyetsiz ederler, dilsiz ederler…
    Seni hem manen, hem madden Haritadan silerler!
    Sen eğer “Bağımsızlık Benim Karakterimdir” diyemezsen,
    Sen eğer “Hatt-ı Müdafaa Yoktur, Sath-ı Müdafaa vardır, O Satıh Bütün Vatandır” diyemezsen,
    Sen eğer İstanbul’a demir atmış işgal gemilerini gördüğünde “Geldikleri Gibi Giderler” diyemezsen,
    Sen eğer “Egemenlik Verilmez, Alınır” diyemezsen,
    İstanbul İşgal edildiğinde, İzmir İşgal edildiğinde, Doğusu, Batısı İşgal edildiğinde, daha yolun başındayken “Ulusun bağımsızlığını, yine ulusun azim ve kararı kurtaracaktır.” diyemezsen,

    ”Türkiye halkı, asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı bir yaşama gereği saymış bir milletin kahraman evlâtlarıdır. Bu millet, bağımsızlıktan uzak yaşamamıştır, yaşayamaz ve yaşamayacaktır!” diyemezsen,

    “EGEMENLİK! KAYITSIZ, ŞARTISIZ! MİLLETİNDİR!” diyemezsen,
    İngiliz’in, Yunan’ın, Fransız’ın, İtalyan’ın, Rus’un egemenliğinde sömürge olursun!
    Bilmezsin tabi Yunan'ın İzmir’i İşgal ettiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsin tabi, Fransız’ın Fatih’in girdiği kapıdan İstanbul’a girdiğinde ilk ne yaptığını!
    Bilmezsen; Yine Yaşanır!
    O yüzden unutma!
    HATIRLA!!!
    https://www.youtube.com/watch?v=PoYtoyMCERs
    Kolay Kurulmadı efendim! Kolay Kurulmadı, ANLAYIIN!


    *

    “40 bin köy vardı, 37 bininde okul yoktu,
    Ne traktör, ne biçerdöver vardı,
    Şeker üretimi yoktu,
    Un ithaldi, pirinç ithaldi,
    Hastalıklar tüm sınırları sarmıştı,
    Bit’le başa çıkılamıyordu,
    İnsanlar ve hayvanlar kırılıyordu,
    Verem, tifüs, tifo salgını vardı,
    Bebek ölüm oranı yüzde 40'ın üstündeydi,
    Dünyaya gelen her iki bebekten biri ölüyordu,
    Anne ölüm oranı yüzde 18'di,
    Her beş anneden biri ölüyordu… Oran yüzde 40’tı.”
    *
    Devlet-i Aliyye hem güç kaybediyor hem içeride hem de dışarıda manen ve madden yağmalanıyordu.
    *
    1881’de Mustafa Kemal Dünyaya geldiğinde, Osmanlı iflas etmiş, “hasta adam” diye tabir ediliyordu. Padişah Abdülhamid’di, Düyun-u Umumiye kurulmuştu. Yabancı devletler, savaşmadan önce borç vererek, kredi vererek kendilerine bağımlı bir devlet yaratıyordu. Üretmeyen bir ülke bu borçları nasıl ödeyebilirdi? Tabi ki ödeyemezdi…
    *
    Demiryolları, limanlar, bankalar, sigorta şirketleri, posta şirketleri, telefon şirketleri, tramvay şirketleri, elektrik santralleri bize ait değildi, verilen borçlar, özellikle kapitülasyonlar Almanların, Fransızların, İngilizlerin, İtalyanların işine yarıyordu. Dilimizden düşmeyen İstanbul nüfusunun çoğunluğu yabancıydı. “Şimdilerde de Arap dolu gerçi…”
    *
    Birinci Dünya harbi kaybedildiğinde Alman mühendisler, Alman şirketleri ülkeyi terk etti. Aylarca Tramvaylar çalışmadı, zaten az olan elektrik, şehre verilmedi, İstanbul karanlığa bürünmüştü. Şehrin matem havası, Yıldız Sarayı’na pek uğramıyordu… İş gücü yabancı uyruklu vatandaşlardaydı.
    *
    İzmir ait olduğu bayrağa kavuştuğunda, Ermeni asıllı zanaatkarlar da ülkeyi terk ediyordu. Bütün el işçiliği biz de değil onlardaydı. Ustalar gitmiş, geriye çırak bile kalmamıştı. İzmir yanıyordu. Savaşın en büyük kaybı gençlerimizdi. Ülkenin genç nüfusu önceki yıllarda heba edildi. Yanlış komuta ve plansızlık bunun en başlıca nedeniydi. Mustafa Kemal rapor üstüne rapor yazmış, Alman komutanlardan idarenin alınıp, Osmanlı komutasına verilmesini istese de Enver Paşalar tarafından reddedilmiştir. Çöl dediğimiz vaha, belki İstanbul’dan bir ülke sınırı gibi gözükse de, vatanperver gençlerin mezarı olan kumdan ibaretti. Sadece geri çekilmek ve kalan canları kurtarmak, son ülke sınırını çizmek gerekiyordu. Her şey için geç kalınmıştı. Misak-ı Milli sınırlarımızı belirleyecek son savaş Mustafa Kemal tarafından kazanılmıştır. Yıllar sonra… Büyük Taarruz, Başkomutanlık Meydan Muharebesi 30 Ağustos’ta nihayete ermiş, 9 Eylül’de İzmir düşman işgalinden def edilmişti. Sokaklar mavi beyaz bayraklardan arındırılıp, Şehitlerimizin kanı ile boyanmış Kırmızı Beyaz bayrağımızla donatılmıştı. Herkes elinde Mustafa Kemal fotoğrafı taşıyordu. İzmir alındığında, her şey yeniden başlıyordu. Herkesin savaşın artık son bulduğunu sandığı zaman diliminde Mustafa Kemal “Asıl savaşımız şimdi başlıyor.” diyerek, cehaletle savaşın fitilini ateşliyordu. Artık kafasında ki fikirleri, Cumhuriyet aydınlanmasında uygulamak için gün saymaya başlayacaktı.
    * * *
    Mustafa Kemal Ankara da iken direksiyon binasında kalıyordu. Direksiyon binası Ankara garı idi.
    Osmanlı’dan kalan dört fabrika vardı; Hereke İpek, Feshane Yün, Bakırköy Bez, Beykoz Deri…
    Limanlar, madenler yabancılara aitti.
    Kadın insan değildi, söz söylemesinin imkânı yoktu, erkek önde o arkada yürürdü,
    Erkeksiz kadın sokakta dolanamazdı,
    Vapurda, Tramvay da perdeler vardı,
    Kadının meslek edinme, seçme ve seçilme hakkı yoktu,
    Kızlık soyadını kullanma hakkı yoktu,
    Tiyatro da oynayamaz, yazamaz, çizemez, söyleyemezdi,
    Kadın Osmanlı toplumunda yok hükmündeydi…
    Var gibi ama yok gibi…
    *
    Mustafa Kemal’in aile geçmişi ve çocukluğu hakkında yanlış bilgiler verilmiştir. Zübeyde Hanım ve Ali Rıza Efendi varlıklı ailelerden gelmişlerdi. Evleri ve gelirleri vardı, Ali Rıza Efendi’nin kereste mağazaları vardı. Yokluk içinde değil, varlıklı bir çocukluğa sahipti Mustafa. Selanik dönem itibari ile gelişen ve büyüyen bir yapıya sahipti. Abdülhamid’in hafiyelerinin daha az olduğu, yasaklı kitapların bulunabildiği, daha özgür bir şehirdi. Mustafa’nın okuduğu ve çokça duyduğumuz Şemsi Efendi Okulu, bilinenin aksine dini eğitim veren bir okuldu. Şemsi Efendi’nin eğitim alanında aldığı övgüler ve ödüller mevcuttur. Okulun yapısı, diğer okullar ile mukayese edildiğinde gelişmiş ve modern bir yapıya sahipti.
    *
    Mustafa Kemal’in küçüklüğünü merak eder sorarlarsa, can yoldaşı Nuri Conker’e atardı topu. Anlat Nuri derdi, kulübeye koliba derdi. “koliba da karga kovalıyordu” derdi Nuri, aralarında bir espriydi. Bunu ciddiye alanlar gerçek olarak yazdılar, Bozkurt kitabında H. C. Armstrong bunu yazmıştı. Yaşadığı dönemde yazılan ilk biyografilerdendi. Ne yazık ki, hiçbir şekilde Atatürk’ün yakınında dahi bulunmamış bu İngiliz casusu, Yüzbaşı H. C. Armstrong bu kitabında birçok iftiraya yer verecekti. Mustafa Kemal kitabı getirtti, tercüme ettirdi ve H. C. Armstrong a cevap verdi, dönemin akşam gazetesinde yayınlandı.
    *
    Günümüzde tarihçi vasfı ile hakaretler yayınlayanların kaynaklarından biri oldu. Bu kaynaklara Rıza Nur da katılacak, 1960 yılından önce basılmayacak kaydı ile İngiliz yayınevlerinden birine yazdığı söylenen hatıratını teslim edecekti. Düşüncesinde bu yıllara kadar yazdıklarına kimse cevap veremeyecek, çünkü herkes ölecekti. Kendisi 1942’de öldü. Hatırat denilen yalanları fesli 1958 ‘de Rıza Nur’un yazdıkları diye yayınladı. Kim ne kadar ekledi, gerçekten yazdı mı yazmadı muamma. Ama bütün bu karalamalar ve yalanların ardında hep İngilizler çıkmaktadır.
    *
    Tarihçi Gazeteci / Yazar Murat Bardakçı bu sözde hatırata kısaca cevap verecekti, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=dC7uRkJTns4

    Bir cevabı daha; https://www.youtube.com/watch?v=wXSdbd2hFKA

    Bir de bu kısa videoyu örnek olarak vereyim; https://www.youtube.com/watch?v=lYvw66zN3Vc

    İlber Ortaylı Yorumu;
    https://www.youtube.com/watch?v=LNeL20wYGL8
    Bu ve benzeri örnekler çoğaltılabilir, altlarda diğer söz de tarihçilerin yalanlarına istinaden birkaç örnek daha vereceğim…
    *
    Çocukları severdi, onları evlat edinirdi,
    Hayvanları sever ve sahiplenirdi,
    Tam bir doğa aşığı idi,
    Atatürk Orman Çiftliği onun eseriydi,
    Bir ağaç kesilmesin diye Yalova’da ki Köşkü temelden 4 metre diğer tarafa kaydırttı,
    Mühendisler geldi, zemine indi, hareket ettirmek için ray döşediler,
    Çalışmaları izlemesi için koltuk getirttiler, oturdu günlerce izledi, takip etti,
    https://pbs.twimg.com/media/DBd9FOKXgAAngwK.jpg
    Çalışanlar için çadır kurdular, o da çadır kurdurttu, çadırda kaldı,
    Dönemin gazeteleri bu olayı gereksiz uğraşlar olarak tenkit edecekti,
    Yıllar sonra doğa ve ağaçlar katledildiğinde ise ilk bu konu akıllara gelecekti,
    Atatürk Orman Çiftliği ise bu düşüncenin ürünüdür,
    Ot yeşermez denen yerde çiftlik kurmuş,
    Cumhuriyet’in doğal ürün ihtiyacı bu çiftlikten karşılanmıştır,
    Her yıl mahsuller çoğalmış, daha da büyümüştür,
    *
    Kitap okumayı severdi,
    Cephelerde dahi vazgeçilmeziydi,
    Kurşunların yağdığı cephede Madam Corinne ile mektuplaşırken, kitap istiyordu,
    En sevdiği kitaplar arasında;
    Grigoriy Petrov, Beyaz Zambaklar Ülkesi,
    Reşat Nuri Güntekin, Çalıkuşu,
    Türk Tarih Kurumu’nun çıkartmış olduğu, Belleten,
    Jean Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, (Mecliste bahsetmiştir)
    Ziya Gökalp Türkçülüğün Esasları gibi eserler vardır.
    *
    Tevfik Fikret hayranıydı,
    Birçok ülkenin sözlükleri elinin altında bulunurdu,
    Balkanlar’da, Trablusgarp’da, Çanakkale’de, Sakarya’da, Kocatepe’de… Düşmanla burun buruna olduğu her yerde, tek düşüncesi vardı… Bağımsız bir ülke, bilimin ve fennin liderliğinde özgür bir Türkiye Cumhuriyeti… Özellikle sürgün edildiği yıllarda, gittiği Avrupa ülkeleri ona rol model olmuş, gelişmişliğe bizzat tanık olmuştu. Kısa zamanda iyi taraflarını düşüncesine not etmiş, çıkarttığı yayınlarda bahsetmeye başlamıştı. Türkiye o zaman Türkiya olarak geçiyordu, sonradan çıkmadı hep vardı.
    *
    Mustafa Kemal’in fikirlerinin en önünde Bilim ve Fen vardı, Kadın özgürleşmeliydi;
    Medeni kanunu meclisten geçirdi,
    Dönemin gazete ve dergilerinde kapanmalar meydana gelirken, kadın dergisi hayata geçiyordu,
    Resmi nikahı getirdi, ilk nikahı kendisi kıydı,
    Artık tek eşlilik vardı, birden fazla kadınla evlilik tarihe karışacaktı,
    Küçük yaşta evlilikler önlenebilsin diye yaş sınırı kondu,
    Seçme ve seçilme hakkı kademeli olarak kadınlara verildi,
    Meclis’e ilk ayak basan kadın, eşi Latife idi,
    Kadın hakları savunucusu idi,
    Mustafa Kemal’in eşi değil yardımcısıydı,
    Kadınlara eğitim hakkı verildi,
    Sakarya ‘da Yunanlılar varken, cepheden Türkiye Eğitim Kongresini tertipledi, açılış konuşmasını yaptı, “Saygıdeğer Hanımlar, Efendiler” diyerek konuşmaya başladı, kadınları ön safhalara aldı, bir ilk yaşanıyordu, değişim daha zafer gelmeden başlıyordu, savaş cehaletle verilecekti, ilk adımı atıyordu, yıl 1921 idi.
    Düşman yaklaştığı için planlanandan birkaç gün daha az sürdü, cepheye geri döndü,
    *
    Dönem itibari ile;
    “Kadınlar insan yerine konmuyor, sayılmıyordu,
    Nüfus sayımında büyükbaş hayvanlar sayılıyor, kadınlar sayılmıyordu,”
    Artık zamanı gelmişti, Cumhuriyet’in aydınlanmasına kadın eli değecekti,
    “Kıvılcım olarak gönderecek, ateş olarak geleceklerdi”,
    Cumhuriyetin temelini oluşturdular,
    Sabiha Gökçen ; ilk savaş pilotumuz oldu, dersler verdi, pilotlar yetiştirdi,
    Afet İnan ; Fransızca eğitimi aldı, Cenevre Üniversitesi Tarih bölümünden diploma aldı, Türk Tarihi Tezi ile doktora yaptı, Ankara dil Tarih Coğrafya Fakültesi’nde doçent oldu, profesör oldu. TTK’nun asbaşkanı oldu. Kara Harp okulunda ders verdi, Devrim tarihi ve kadın haklarına dair kitapları dokuz lisana çevrildi. Çağdaş Türk kadını modeliydi.
    Fatma Refet Angın, Cumhuriyet’in ilk kadın öğretmeni,
    Leman Cevat Tomsu, Cumhuriyet’in ilk kadın mimarı,
    Bedia Muvahhit, Cumhuriyet’in ilk kadın tiyatrocularından,
    Keriman Halis Ece, 1932 yılı Dünya Güzellik yarışması birincisi,
    Cahide Sonku; Cumhuriyet’in ilk kadın yönetmeni,
    Halide Edip Adıvar, her ne kadar sonradan Atatürk ile ters düşse de Milli Mücadelenin en önemli figürlerinden, yüreği vatan aşkı ile yatan vatanseverlerinden, yazar / gazeteci,
    Remziye Hisar, Cumhuriyet’in ilk kadın Kimyageri,
    Müzeyyan Senar, Cumhuriyet’in Divası,
    Yıldız Moran İlk mektepli kadın fotoğrafçımızdı,
    Safiye Ayla dendiğinde akan sular duruyordu, kendisinden sonra gelecek seslere ölçüt oldu,
    ….
    *
    Mustafa Kemal’den önce, Mustafa Kemal’den sonra Türk Kadını diye iki ayrılır… Devamında kadınlarımız güçlendikçe güçlenecekti, Cumhuriyet’in savunucuları olarak Atatürk’ün vasiyetini yerine getireceklerdi.
    *
    “4 bin 494 ilkokul, sadece 72 ortaokul, sadece 23 lise vardı…
    Öğretmenlerin üçte birinin öğretmenlik eğitimi yoktu,
    Medreselerde Türkçe yasaktı,
    Tek üniversite darülfünun vardı o da medreseden halliceydi…”
    *

    Abdülhamid zamanında “yalan beyanlarla” tutuklandı,
    Bomba atıp, tahtı ele geçireceği suçu ile karşı karşıya geldi,
    Gizlice bastığı yayınların ve muhalefetinin bedeli idi,
    2 ay tutuklu kaldı,
    Affedildi,
    İlk görev yeri olan Şam’a sürüldü…
    Görev yeri 5. Ordu idi, Kurmay Yüzbaşı idi,
    Sürgünler yeni başlıyordu,
    Abdülhamid; İttihad ve Terakki tarafından tahtan indirildi,
    Sürgün edildi,
    Artık başa Enver ve Talat Paşa önderliğinde ki İttihad ve Terakki geçmişti,
    Mustafa Kemal içlerindeydi fakat, siyasetin ordunun işi olmadığını söylüyor,
    Tenkitlerini sürdürüyordu,
    Enver Paşa’dan “siyaseti, siyasetçilere bırakmasını” istiyordu,
    Terakki ve Enver Paşaların sonunu Mustafa Kemal’in öngördüğü bu tutumları getirdi,
    Vatanperverlerdi lakin planları yoktu,
    1907’de Kıdemli Yüzbaşı oldu,
    1909’da Hareket Ordusu ile İstanbul’a girdi, Kurmay Başkan’dı, İstanbul’da başlayan ayaklanma bastırılmıştı, “Hareket Ordusu” adı Mustafa Kemal’e aitti,
    1910’da Fransa’ya gitti, Picardie Manevraları'na katıldı.
    https://i0.wp.com/...569794499.jpeg?ssl=1
    Fotoğrafa iyi bakın. Şapka’nın gavur icadı olduğu ve dine karşı olduğu söylendiği yıllardı,
    1911’de Trablusgarp'a kaçak yollarla gitti. Vatanı savunması arz ediyordu. Tobruk ve Dernede görev aldı. İtalyanlara karşı Tobruk Savaşını kazandı. 1 yıl sonra Derne Komutanlığına getirildi.
    1912'de Balkan Savaşı baş gösterdi. Mustafa Kemal Gelibolu ve Bolayır'a gitti. Dimetoka ve Edirne'nin alınışında bulundu, katkıları büyüktü. Geri alınışında büyük hizmetleri görüldü.
    Sofya Ateşemiliterliğine atandı,
    Mustafa Kemal’i Dünyaya tanıtan fotoğrafı buydu,
    https://isteataturk.com/...07571365_ataturk.png
    Kıyafet balosu için İstanbul’dan istetmişti, Salona girdiğinde alkış tufanı kopmuş, ilgi odağı olmuştu,
    “Yeniçeri kıyafeti diye bilinse de Uçbeyi kıyafetiydi,"
    1914’te Yarbaylığa terfi etti,
    Sofya’da duramazdı, düşman Çanakkale’de idi,
    Enver Paşa’ya telgraf üzerine telgraf çekti,
    “Çanakkale’ye atandı,
    Orient Express’le İstanbul’a geldi,
    Tekirdağ’dan Halep isimli vapura bindi,
    Anafartalar Kahramanı,
    Gelibolu’ya ayak bastı.”

    *
    “57'inci Alayı alarak yolsuz, sarp ve derin derelerle kesilen arazide intikal ederek, saat 09.40'ta Kocaçimen mevkisine vardı. Burada 57. Alay dinlenmeye bırakılmış, Atatürk Conkbayırı'na geçmiştir. Orada cephaneleri bittiği için çekilen ve düşmanca kovalanan bir gözetleme bölüğüne rastladı,
    Mustafa Kemal anlatıyor:
    "- Nerede düşman?
    - İşte diye 261 rakımlı tepeyi gösterdiler.
    Gerçekten de düşmanın bir avcı hattı 261 rakımlı tepeye yaklaşmış, serbestçe ilerliyordu.
    Düşman bana askerlerimden daha yakın. Düşman bulunduğum yere gelse kuvvetlerim pek kötü duruma düşecek. O zaman, bir mantıkla mıdır, yoksa bir içgüdü ile mi, bilmiyorum, kaçan erlere:
    - Düşmandan kaçılmaz dedim.
    - Cephanemiz kalmadı, dediler.
    - Cephanemiz yoksa süngümüz var, dedim. Ve bağırarak,
    - Süngü tak, dedim. Yere yatırdım. Aynı zamanda Conkbayırı'na doğru ilerleyen piyade alayı ile Cebel Bataryası'nın erlerini marş marşla benim bulunduğum yere gelmeleri için yanımdaki emir subayını geriye saldım. Erler yatınca, düşman da yere yattı. Kazandığımız an, bu andır."
    *

    “Cephede öğle yemeklerinde bando çaldırıyordu,
    Askerin moralini yüksek tutmaya çalışıyordu,
    İngilizler deliriyordu, bombardıman daha da kuvvetleniyordu,
    Carmen Operetinden parçalar çaldırırdı.”
    *
    “Size ben taarruzu emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum. Biz ölünceye kadar geçecek zaman içinde yerimize başka kuvvetler ve başka kumandanlar gelebilir” diyecekti, göğüs göğüse süngü çarpışmaları yapacaktı,
    Düşman onu ve kahraman Mehmetçiği hiç unutmayacaktı,
    *
    Savaşın huzursuzluğunu biraz olsun azaltmak için kitap okuyor,
    İstanbul’daki arkadaşı Corinne ile Fransızca mektuplaşıyordu
    *

    Anafartalar Kumandanı Mustafa Kemal Paşa gündemdeydi,
    Gazeteler ondan bahsediyordu,
    Harp Mecmuası’nda “Çanakkale kahramanı” başlığı ile fotoğrafı yayınlanacaktı,
    Baskı durdu, fotoğraf kalktı,
    Yıllar sonra Yakup Kadri Karaosmanoğlu TRT’de anlatacak,
    “Enver Paşa’nın Mustafa Kemal’den bahsedilmesin” diye emir verdiğini söyleyecekti,
    İttihad ve Terakki Paşaları rahatsızdı,
    Mustafa Kemal adı her yerdeydi,
    Tenkit ve raporları onu ön plana çıkartıyor,
    Terakki liderleri onu İstanbul’dan uzaklaştırmak istiyordu,
    Anafartalar Grubu Komutanlığındaki üstün başarı ve hizmetlerinden dolayı, 17 Ocak 1916'da Muharebe Altın Liyakat Madalyası ile ödüllendirildi,
    Çanakkale’de kazandığı “Kılıçlı Gümüş Liyakat Madalyası” en sevdiği madalyaydı,
    Onu hiç çıkarmayacaktı…
    1916'da karargâhı Edirne'de bulunan 16'ncı Kolordu Komutanlığına atanmıştır,
    “15 veya 16 Mart 1916'da Diyarbakır'daki görevine gitmek üzere İstanbul'dan ayrılmıştır. 26 veya 27 Mart'ta kolordunun komutasını üzerine almıştır. Albay olarak görevi üzerine alan Mustafa Kemal, 1 Nisan 1916'da mirlivalığa (tümgeneralliğe) terfi etmiştir.”

    *
    İncelemeyi uzatmamak adına;
    Bu kronolojinin devamına Falih Rıfkı Atay ‘ın Babanız Atatürk kitabına yaptığım incelemeden devam edebilirsiniz. --->> #32524477
    Osmanlı’nın son durumu, Balkan savaşları, Trablusgarp ve devamı için Zeytindağı incelememe bakabilirsiniz. ->>>#31846184
    Sakarya Meydan Muharebesi ve Başkomutanlık Meydan Muharebeleri için -->> #28696189

    19 Mayıs 1919 ve sonrası için Nutuk incelememe bakabilirsiniz. ->> #28597997
    *

    Kitabın Kaynakçasız olduğu sürekli dile getiriliyor, doğrudur kaynakça yok. Lakin bu kitapta kaynakçaya ihtiyaç var mıydı? İnanın bana gerek yoktu. Zaten bir kitaptan alıntı yapıyor ise Yazarın adı ile konuya başlıyor. Geri kalan kısım bilinen şeylerin Özdil yorumu ile bize ulaşması. Yani yazılarına ve kitaplarına aşinaysanız zaten biliyorsunuz demektir. Sizler için bir kaç not aldım ve son okuduğum İpek Çalışlar'ın kitabında ki bilgiler ile ufak bir karşılaştırma yaptım;

    Sayfa 102 Çerkez(s) Et(d)hem olayı çok kısa tutulmuş, malum yeterince ortalığı karıştıran var, en azından bir iki sayfa ayrılmalı, ilk defa karşılaşan okura bilgi verilmeliydi,

    Sayfa 142 ‘de meşhur Kocatepe fotoğrafı ile ilgili Yılmaz Özdil Edhem Tem, İpek Çalışlar Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında sayfa 312’de fotoğrafın J. Weinberg imzası taşıdığını söylüyor, https://i.sozcu.com.tr/...zdilyenifoto20cm.jpg

    Sayfa 197 ‘de Latife’nin Mustafa Kemal’i köşk’te karşıladığı yazıyor, Mustafa Kemal Atatürk Mücadelesi ve Özel Hayatı kitabında ise Latife’nin evde olmadığı, daha sonra geldiği, içeri girmek isterken içeri alınmadığı ve bu evin hanımı benim dediği aktarılıyor. Daha sonra Mustafa Kemal kapıdan gelen sese doğru gidip, Latife’yi karşıladığı belirtiliyor. Aklına babasının Mustafa Kemal’i köşk’e davet ettiği sonradan aklına geldiği belirtiliyor.

    Sayfa 202’de Latife ile Mustafa Kemal boşandığından birbirlerine mektuplar yazıyorlar. Bu mektuplar şu an sergileniyor. Yılmaz Özdil başka, İpek çalışlar farklı anlatıyor. Çalışlar Latife’nin Aile yadigarı dediği ve notlar olan kitaplarını aldığını söylüyor. Özdil; Latife’nin kitapları Mustafa Kemal’in ricası ile bıraktığını yazıyor.

    Sayfa 211 Fikriye’nin intiharı. İpek çalışlar birden fazla örnek ile konuyu geniş tutarak havada bırakıyor. Özdil, Turgut Özakman’ın filme uyarladığı şekilde intiharı anlatıyor. Çalışlar o kadar çok örnek vermişti ki, konu yaverin üzerine kalıyordu.
    Çok üzücü bir durumdu, Mustafa Kemal Fikriye’nin ölümünü kolay atlatamamıştır. O yüzden önemli bir konudur.

    Derinlemesine inceleyiniz, Latife Hanım ile ayrılığına zemin hazırlayacak dönemlerin başlangıcına işaret eden olaydır.
    Sayfa 213’te Sabiha Gökçen’in Latife ve Fikriye kıyaslaması var. Unutulmasın, sayın Gökçen ikisi ile bir arada olmadı. Köşke daha sonra geldi.

    Sayfa 295 te Mustafa Kemal’in asıl sesinden bahsediyor sayın Özdil…
    https://www.youtube.com/watch?v=g-b67r8feec
    Celal Şengör bu sese bilerek mi kalınlaştırdınız, ne gerek var buna demişti. Orijinal sesinin daha ince olduğunu söylüyordu. Tarihin teknolojik yönden gelişmemiş olmamasının sorunlarından biri. Hala emin olamıyoruz.

    Sayfa 335 Topal Osman… Çankaya’da bir silahlı çatışma olduğu ortak kanı. Bundan sonrası biraz sıkıntı. Yalnız asıl konu Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey… Yalan, yani Çukur Tarih yazanlar Mustafa Kemal’in Topal Osman’a emir verdirdiği, Topal Osman’ın Ali Şükrü’yü öldürdüğünü, sonra Atatürk’ün Topal Osman’ı öldürttüğünü yazıyorlar.

    Topal Osman Mustafa Kemal’in korumasıdır. Ali Şükrü’nün Mustafa Kemal’e söylediği sözler üzerine bu durumu kendi şahsi kararı ile yapmış olduğu kanısı vardır,

    İpek Çalışlar bir çarşaf konusu ortaya atmıştır. Strateji bakımından mantıklı olsa da bana pek mantıklı gelmedi.
    Bu konu ile ilgili detaylı araştırma yapmak önemli. Eğer belgelendirilemeyen bir şey ise, farklı yorumların olması doğal bir durum.

    Sayfa 467 de Atatürk’ün üçüncü kez kalp krizi geçirdiği yazıyor. İlk ikisini genelde Laitife Hanım’a bağlıyorlardı. Yalnız o zamanın teknolojisi ile bunu anlamanın imkansıza yakın olduğu belirtilmiş kendi doktorları tarafından. Sadece tahmin yürütülmüş. Yabancı iki doktor bu durumu savunmuş, yalnız ilerleyen yıllarda bir daha böyle bir sorunla karşılaşmamıştır Mustafa Kemal.
    *

    * * *
    Mustafa Kemal’i yazmak Yılmaz Özdil’in boynunun borcuydu, yazdı.
    Mustafa Kemal’i okumak, anlamak, araştırmak da bizim boynumuzun borcudur.
    Ne bir kitap okumakla onu anlayabiliriz, ne de onun fikirlerini belleğimize alabiliriz.
    Ömrü cephelerde geçmiş olmasına rağmen, her zaman şık giyinirdi,
    Bizim günlük hayatta bahane ettiğimiz şeylerin hepsi, onun karşılaştığı durumlara kıyasla hiçbir şey.
    Mustafa Kemal’i kimse yıpratamaz, sadece saygısızlık yaptıklarını sanırlar lakin baş edemezler,
    Vücut bulmuş bir Mustafa Kemal ile baş edemediler, heykelleri ile takılıyorlar,
    Fikirlerinin yayıldığı Milyonlarca Mustafa Kemal ile asla baş edemediler, edemeyecekler,
    Unutmayalım “Fikirlere Kurşun İşlemez.”
    Bırakın kendi hallerine, onlarda öyle mutlu olsun demeyeceğiz,
    Daha çok öğrenecek ve gayri resmi yalan tarih anlatılarına belgelerle cevaplar vereceğiz.
    * * *

    Bu animasyonu seviyorum, Atatürk ne yaptı diyorsun,
    Sana kısaca bak bunları yaptı diyor, buyurunuz;
    https://www.youtube.com/watch?v=r7LMJs7jDOQ

    Yazdığım en uzun inceleme oldu.
    Sevgili Yılmaz Özdil;
    Eline, emeğine, içinde ki Atatürk sevgisine sağlık.
    Bu kitap çığır açan yeni bilgiler mi sunuyor, hayır,
    Tartışmalı bilgiler var mı, her Atatürk biyografisinde olduğu gibi, evet,
    Sevgili Özdil;
    Atatürk’ü bilmeyen ya da ders kitaplarından öğrenmiş insanlara,
    Tarihten korkan ve detaylı biyografileri gözünde büyüten,
    Araştırma yapmayan, merak etmeyen,
    Yalan tarih yazanlara cevap veremeyen,
    Selanik neresi diye sorsalar, Ankara’da değil mi diyecek kişilere,
    En basit anlatım ile Mustafa Kemal’i anlatmışsın.
    Atatürk’ü keşfetmeleri de artık onların boynunun borcu olsun,
    Yeni bilgiler edinmek için kendilerinde “kuvvet” bulsunlar.
    Dönemin öncesi ve sonrasını anlamak için yeni araştırmalar yapsınlar.
    *
    Kırmızıkedi ve bu kitapta emeği geçen herkese teşekkürlerimi sunuyorum. Müthiş bir kampanya ile yoluna devam ediyor.
    *
    Bu uzun incelemeyi okuduysanız, teşekkürlerimi sunuyorum.
    Okuyun,
    Okutun,
    Hediye edin.
    Yalnız; tembih edin ki bu kitapla sınırlı kalmasınlar,
    Sadece başlangıçları olsun…

    İlber Hoca’nın Atatürk kitabına detaysız bir kitap olduğu için eleştiri yapmıştım, vazgeçtim. Detaysız tabirimi, hitap ettiği kitleye kolay ulaşması ve anlaşılır olması bakımından yeterli olarak değiştiriyorum.

    Bu ülke Tarih sevmeye ve okumaya başladı.
    Bu kitaplar sayesinde umarım ki, Mustafa Kemal ATATÜRK’ün söylediği gibi;
    “Türk Çocuğu Ecdadını (Atalarını) Tanıdıkça Daha Büyük İşler Yapmak İçin Kendinde Kuvvet Bulacaktır”
    Tekrar tekrar üzerinde durmak istiyorum, asla yetinmeyin, araştırmak ödeviniz olsun.
    *
    *
    Daha derinlemesine inmek istiyorsanız;
    Atatürk - Modern Türkiye'nin Kurucusu
    Atatürk'ün Anlatımıyla Kurtuluş Savaşı Nutuk
    https://www.kaynakyayinlari.com/...sikalar-p363936.html
    (Günümüz için En başarılı iki Nutuk basımı diyebilirim.)
    Çankaya
    Tek Adam - Cilt 1 (I-II-III)
    10 Kasım Yas Günü (O günleri gerçekten yaşayın)
    İlhan Ersel
    https://www.odakitap.com/...-arsel/9789753431507
    Cumhuriyet dönemine inin. Dönemin yazarlarının ne yazdığını öğrenin, araştırın. Özellikle Cumhuriyet’in temelinde emeği olan kadroyu asla es geçmeyin. Yazdıkları kitapları bulun, okuyun.
    Dönemin yazarlarının yazılarının derlendiği ciltli bir kaynak, Altı Ok
    https://www.odakitap.com/...lektif/9786051820323
    Muazzez Çiğ - Atatürk ve Sümerliller;
    https://www.odakitap.com/...ye-cig/9789753435727
    Cahit Kayra derlemesi;
    http://www.tarihcikitabevi.com/...isinin-oykusu-i-cilt (I-II-III)

    Araştırdıkça daha çok kitap bulacaksınız emin olun. Örnek olması açısından vermek istedim.
    *

    *
    Celal Şengör’den güzel bir hediye bırakıyorum sizlere;
    https://www.youtube.com/watch?v=rkOHtieBG5k
    *
    *
    Atatürk ve Sevgi ile kalın…
    Atatürk’ün izinden değil, Yolundan gidin…
    Neyi nasıl yaptığını, neler yapmak istediğini anlayın,
    Onun izi 10 Kasım 1938 günü Saat 09:05’te ebediyete intikal etti,
    Onun yolu 10 Kasım 1938 günü saat 09:06’da bize armağan oldu.
    *
    Yolun, yolumuzdur,
    Açtığın Yolda, Gösterdiğin Hedefe!

    *
    Ruhun Şad olsun!
    Kurduğun Cumhuriyet ilelebet Payidar Olsun!
    Cumhuriyet Bayramımız Kutlu Olsun!
    Atatürk’ün görüntüleri ile birlikte 10. Yıl Nutku Konuşması; https://www.youtube.com/watch?v=wQPtkbAiRrU

    Bir Milletin Yeniden Doğuşu;
    https://www.youtube.com/watch?v=JWi-5AVfX9I
    *
    Son olarak bir sorum var, bize ne lazım İsmet Paşam?
    https://www.youtube.com/watch?v=bn3NVJ2YfG0
    *
    Cumhuriyetimizin 95. Yılı Kutlu Olsun!
    *
    Saygı ve Sevgilerimle…
    *
  • Siz de benim gibi kimmiş bu geyşalar, diye merak edip haklarında biraz bilgi edinmeye kalktıysanız muhakkak bu kitapla karşılaşmışsınızdır. Ve kitabın kapağını açtığınızda, " Bir zamanlar Kyoto'nun en ünlü geyşalarından birinin anılarından uyarlanmış gerçek bir hikaye." yazısını -kelime kelime aktaramamış olabilirim- görmüşsünüzdür. İşte bunları görünce haliyle ben de heyecanlandım. Karakterler ve kurgu gerçek olmasa bile geyşaların yaşam tarzları, bembeyaz makyajlarının sakladığı sırları öğrenebilirim sandım. Üstüne bir de kitabın teşekkür bölümünde yazar, kendisine kalbini açıp ona anılarını anlatan geyşa Mineko Iwasaki'ye teşekkür edince "Tamam!" dedim. "Budur, aradığım kitap." sonra herkesin yapacağı gibi Mineko Iwasaki'yi Google ustaya sordum. Ne çıksın! Ablamız gerçekten Kyoto'da geyşalık yapmış, gerçekten yazar amcaya anılarını da anlatmış. "Eee?" dediğinizi duyar gibiyim. "O zaman neden hayal kırıklığına uğramış gibi yazıyorsun?" E ablamız cici yazar amcaya demiş ki , beni teşekkürler bölümüne falan koyma, bizim bir gizliliğimiz var olmaz yani demiş. Amca ne yapmış? Baaam! "Bana kalbini açan Mineko Iwasaki'ye teşekkür ederim." Görüldüğü gibi yazar amca bayağı zeki. Bununla kalsa bir nebze... Mineko ablamıza göre, yazarın kitabının neredeyse yarısını ve baş kahraman Sayuri'nin geyşalık kariyerinin dönüm noktası olan "bekaret açık arttırması" yani "mizuage" konusu yalanmış. Mineko ablamız," Ben 21 yaşında isteğimle,bana para ödenmeksizin bekaretimi verdim." diyor. Yani geyşalık kültüründe bekaretler açık arttırmaya çıkarılmıyor Mineko ablamıza göre. Gönül Mineko ablaya inanmak istiyor. Yazar amcamıza gerçekleri çarpıttığı yönünde dava da açıyor ablamız. Sanırım tazminat alıyor ancak o kısım hakkında pek bir bilgim yok. Ancak Mineko ablamıza bütün kalbimizle inanıp onu desteklememize engel olan da bir kısım var ki bunu gözardı edemeyiz. Kitap yayımlandığında ve çok satanlar listelerini zorlarken Mineko ablamız gizliliği bozduğu için ölüm tehditleri alıyormuş. Tabi bu üzücü bir durum ancak ölüm tehdidi alan biri daha önce söylediği söylenen şeyleri yalanlarsa ona ne derece güvenilebilir? İkisinin de safbgerçekleri anlatmadığı zaten ortada. Bu şekilde işin içinden çıkamayacağım için ben okuduğum roman üzerinden yargıda bulunmaya karar verdim.

    Sayuri adlı küçük bir kızın geyşa olarak yetiştirilmek üzere satılması ile başlıyor hikaye. Sayuri gerçekten güzel bir kız. Güzelliğini daha da arttıran Japonlar'da nadir görülen mavi gözleri var. Havalı değil mi? Düşünsenize herkesin gözleri kahverengi siz bütün bu insanların arasında mavi gözlere sahipsiniz. Daha da havalı olan bu gözlere buldukları açıklama. Kişiliğinde fazla su bulunuyor annesi gibi. Bu yüzden de yaşamında su gibi oradan oraya akmak var. Babası gibi durgun değil yani kişiliğinde tahta yok. Yazar amcamız Cem Yılmaz hayranıymış. Bu yüzden 4 elementten birine tahta deme kararı alıp insanların kişiliklerine katmaya karar vermiş. :D İşin şakası bir yana hoş olmuş.
    İşte bu oradan oraya akmak kişiliğinde olan küçük kız, küçük köyünün huzurlu hayatından Kyoto'nun geyşa bölgesi Gion'a getirilir. Geyşa olmak her türlü zor zanaat 1K sakinleri. Kadınlar hem küçükken satıldıkları yetiştirme evlerinde hizmetçi gibi çalıştırılıyor hem de geyşa okullarında şamisen, dans, şan ve çay töreni dersleri alıyorlar. Bütün ömürleri boyunca bu okula gitmeye devam ediyorlar. Japonya'da günümüzde de hizmet içi eğitimde ömür boyu eğitimin devam ettiği gibi geyşalar da paslanmamak için okullara gitmeye devam ediyor. Hemen okul bitse de, bir iş bulup asla kendimizi geliştirmeyelim diyen bazı şahsiyetleri anımsayabilirsiniz. Özellikle öğretmen oldukları halde kendilerini geliştirmeyip fosilleşen bazı yaratıklar da var ki eğitim sistemimizin somut örnekleri. Japonlar'ın çalışkanlığı, eğitime verdikleri önem , sadece erkekleri eğlendirmek için bile olsa onları ömür boyu okumaya yönlendirebiliyor gördüğünüz gibi. Tabii her şey okuyup sanat öğrenip icra etmek olsa , birilerini mutlu etmekten mutluluk duyup hayatını daha çok sevebilirdi Sayuri. Ancak onun başarısını kıskanan hemcinslerinin öfkesi, gencecik bedenine göz diken yaşlı adamlar, göz dikmeleri yetmiyormuş gibi bir de bekareti üzerinden açık arttırma yaptıkları gerçeği var. Şimdi size böyle çok acayip bu yüzden de iğrenç geldi değil mi? Vay caniler, dediniz böyle pislik olur mu?
    Tabii ki iğrenç, tabii ki pislik ancak Türkiye'deki bazı durumlar da hiç de öyle aman aman farklı değil. Bakirelik kontrolü yapılmış , yaşı gelmiş kızlarımız makul bir fiyata, gerek altın miktarı gerekse başlık parası, kurbanlık satılır gibi pazarlık da yapılarak satılmıyor mu? Üstelik bu eğleme gerçekten de "kız satmak" diyorlar. Gördünüz mü?! O kadar da farklı değil ha? İğneyi kendimize batırmayı da düşünmeliyiz ara sıra .

    Dışarıdan muhteşem gözüken şeylerin içeriden çürümüş olması günlük hayatta bile sık rastladığımız bir durumdur. Dışarıdan bakınca kelime anlamını da karşılayacak şekilde yetenekli sanatçılar, görkemli kimonoları, değişik makyaj ve saçlarıyla sanatçı olmalarının yanında adeta "yürüyen sanat eseri" olan geyşalar; içeriden açık arttırmada satılan bekaretleri, kimonolarını ve eğitim masraflarını karşılamaları karşılığında metresleri oldukları "danna"ları, muhteşem görünmek uğruna bozulan ruhsal durumları ve sağlıklarıyla doğanın her şeyin tezatıyla varolduğu gerçeğinin somut örnekleridir.
    Sayuri'nin hikayesi yani bu roman içindeki aşk, entrika, kadın ticareti, fahişelik gibi konularıyla benzerlerini andırıyor. Ancak bu kitabı okunabilir çekicilik düzeyine çıkaran şey benzerlerini andıran konulara sahip olması değil. Doğruluğundan emin olamasak da hatta doğru olmamasını umsak da bize yepyeni bir kültürün kapılarını açmasıdır.
  • İniyorum kulelerinden katil 
    iniyorum maktul minarelerden 
    taraçadan, bahçeden 
    ilk tanıyı bulanların indikleri her yerden 
    ilk tanıyı bulandıran bir vaşakla birlikte 
    değdikçe ayaklarım merdiven alçalıyor 
    açılıyor leşlerin, atmıkların cesurane 
    canlıların korka korka uzandıkları zemin 
    ağzımda kef 
    iki gözIerimde mil 
    iniyorum kulelerinden 
    katil. 
    Körüm, o halde karanlık niye benden kaçıyor? 
    Sağırım, nasıl oluyor da uğultum uzaktan 
    beni çağırmaktadır? 
    Göklerin çökeltisinden başkaca soy 
    toprağın tortusundan gayrı hısım bilmeksizin 
    iniyorum kirli eteklerine 
    beni emziren kaltak şehrin 
    iniyorum ama indirilmedim 
    iniyorum çalıntı tahtımı terk ederek 
    arada bir çehremi dalgalandıran karaltı 
    vurulmuş arkadaşlarımdan yansıyor olsa gerek 
    iniyorum onlardan artakalan yükü indirmek için 
    indiğim yerde beni bir bekleyen yok 
    indiğim yerde biçilmiş ot gibiyim 
    puslu, çapraşık, koklanmamış 
    ihmalkâr gözle okunmuş bir kitap 
    bîtab bir gözle okunmayı tercih ederdim 
    yoğrulmuş olan benle bir daha yoğrulsaydı 
    benimle açsaydı ağırdan 
    tükeniş faslını mızrap. 
    Yağmurun yoldaşı denebilir mi bana? 
    Ne dökülüş inişimde, ne çakış… 
    Yalnızca o çetrefil 
    aralama zahmetine katlanarak 
    iniyorum kızları utandıran iç çekişle 
    erkekleri boğan kasvetle iniyorum. 
    Öfkemdi başlattı yolu 
    ısrara gerek var deyip durdu şehvetim 
    istemedi doğurmak böyle bir uğraşı tabiat 
    tarih onu tanımazlıktan geldi 
    bir dövüş olsaydı sonunda belki gevşerdi hırsım 
    belki saçlar taranırdı bir sevişmeden sonra 
    ama ben hınca hınç bekçisi kalacağım burçlarımın 
    sonunda yükü bıraktığıma yanacağım. 
    İniyor ve inliyorum 
    nereye bir kucak dolusu 
    sonluluk sorgusu getiriyorsam 
    oraya bir kucak da getiriyorum 
    bir kucak sadece genç ve diri değil 
    bir kucak sadece yaşlı ve yorgun değil 
    bir kucak sadece erkek ve vakur değil 
    bir kucak sadece kıvrak ve dişi değil 
    bir kucak sadece kavruk ve intikamcı değil 
    bir kucak sadece gürbüz ve atak değil 
    bir kucak sadece üzgün ve dindar değil 
    bir kucak sadece temiz ve sevecen değil 
    bir kucak sadece pis ve sırnaşık değil 
    bir kucak sadece cömert ve sıcak değil 
    bir kucak sadece sancılı ve keskin değil 
    bir kucak sadece umursamaz ve bezgin değil 
    bir kucak sadece öksüz ve çolak değil 
    bir kucak 
    sadece bir kucak 
    açılınca açıkları kapatan 
    acıkınca doyuran 
    ve doyurunca 
    nasıl da perişan, ne kadar da ölçülü 
    darası alınmaz yüküm bu benim 
    kayda geçirilemez, narhı konulmaz 
    resmen ve alenen ifade usulü yok 
    gözümün feri saydım onu, gücüm bundadır 
    dizimin dermanıdır o 
    buradan gelir cesaretim 
    bende bu kucak olduktan sonra 
    iyi veya kötü ne yapılabilir 
    kendi hayatı aleyhine 
    binlerce defa dolap 
    çevirmiş olan bana? 
    Bakın, bulduğum her gerçeği delik deşik ediyor 
    kayboluş kapımı sürgüleyen bir vaşak 
    her sevincimi viran eden bu hayvan 
    yalanlar içinde boğulmamı önlüyor 
    ondan kurtulacak olursam biliyorum 
    beni yaşamakla coşturan 
    bir kaynak keşfederim 
    ondan kurtulduğum an 
    bütün boyutlarımı 
    kaybederim. 
    Önceleri, acemiyken 
    bu vaşak yokken daha yanıbaşımda 
    okul müdürü 
    veresiye satan bakkal 
    kapıcı ve akrabaları 
    dört ayrı ölümle ölmeyi öğren 
    demişlerdi bana 
    dört bucakmış 
    anlattıklarına bakılırsa dünya 
    omzun güneş kokuyor demişti 
    kısa eteklikli kız 
    o da omzuma bir şey konduracak mutlaka. 
    İşte o zaman bildimdi 
    anladımdı o sıra 
    ne bir atlas kalır bende, ne ibrişim 
    bu çuha, bu sicim elden çıkarsa 
    acemiydim gitmem dedim sizin provalarınıza 
    bön ve berbat buluyorum yaldızlı yaz gecelerinizi 
    berbattır balkonda o güneşli sabahlar 
    biraz açılmak için açıldığınız kırların 
    aniden karşılaştığınız ırmakların 
    ürpertisi ahmakça 
    böndür beni belimden bölmeye kalkan enlem 
    benden iki bakışık parça 
    çıkarmaya çabalayan boylam da berbat 
    ipekli libas giymem, altın takınmam 
    atımın eğerinde kaplan derisi yoktur 
    çehreme iyi baksalardı yırtılırdı 
    uykularının zarı 
    uykuluydular sinerken bedenime kıraç dağlar 
    bitek vadilerle beraber ben tenimi yumarken 
    uykularına tutundular… 
    Çocuklar acıları paylaşmaz demiştim omuz silkerek 
    acılardır paylaşan çocukları 
    gün geldi paylaşıldı acılar 
    çocuklar paylaşıldı 
    bana bırakılan neyse ona burun kıvırdım 
    gittim bir kuyudan su çektim 
    halka boynumdan geçti 
    geçti boynuma kemend 
    d harfine bak dedim 
    nasıl da soylu duruyor sonunda kelimenin 
    harfe bak, harfe dokun, harfin içinde eri 
    harf ol harfle birlikte kıyam et 
    harf of harfler ummanına bat 
    çünkü gördüm ne varsa sonunda kelimenin 
    çünkü böndür altında kaldığım töhmet 
    uğradığım kinayeler bön ve berbat. 
    Evet, ilmektir boynumdaki ama ben 
    kimsenin kölesi değilim 
    tarantula yazdılar diye göğsümdeki yaftaya 
    tarantulaymış benim adım diyecek değilim 
    tam düşecekken tutunduğum tuğlayı 
    kendime rabb bellemiyeceğim 
    razı değilim beni tanımayan tarihe 
    beni sinesine sarmayan 
    tabiattan rıza dilenmeyeceğim. 
    Gittim su çektim en derin kuyudan 
    en hileli desteden 
    kendi kartımı çektim 
    yaktım belgeleri 
    bütün tanıkları yok etmek için 
    ricacıları öldürdüm 
    onlar bu dumanlı dünyanın 
    beni nasıl özlediğini görmüş olabilirdi 
    gerçekten özlemişti beni dünya öze çekmişti 
    özüm gelinceye kadar bana temas etmişti 
    bu dokunuş parlatınca beni 
    benden biraz dünya 
    isteyen ricacıları 
    öldürdüm ve 
    kıtal bitti. 
    Yazık. 
    Yazık ki yazgımın boyası koyu. 
    İnilecek kadar indim. Hayfa. 
    Yine bir geçitteyim, yeniden bir liman şehri bura 
    eskilerin tayfası yine hep buradalar 
    hep bilinen tecimenler, tanıdık yosmalar 
    havada hayza benzeyen aynı koku 
    binalara yaklaşırken eskisi gibi 
    sıklet artıyor 
    hâlâ ayırt edilemiyor dişli gıcırtıları 
    çocuk çığlıklarından 
    tanıyorum bunlar 
    bulutlara bakmak için penceresi evlerin 
    bu da deniz 
    hırs püsküren, toynak durduran deniz 
    rezeleri yerlerinden oynatan 
    vâdeden, vâdeden, vâdeden tesellicimiz. 
    Bir yanımda kıyısı kışkırtıcı 
    ufku muallâk deniz, bir yanımda 
    kamu açıklamaları, genelgeler, tahvilât 
    kimin yüzünü çevirdiysem 
    hüznü de sevinci kadar ıskarta… 
    Niye indim buraya ben? 
    Boşuna mıydı yol boyunca benliğime 
    musallat olan belâ? 
    Bir çevrim tamamlandı mı şimdi? 
    Yine mi döndüm başa? 
    Olmaz diyor yanımdan ayrılmayan vaşak 
    kimse başa dönmemiştir, dönemez 
    hele sen geçtiğin o ormanlar 
    rüyalarındaki canavarlardan sonra 
    çok uzaksın o ilk 
    fırlatıldığın zamana. 
    Aldanma bunlar tayfa değil 
    burada doğdu hepsi 
    denize hiç açılmadılar 
    denizi sen kadar bile 
    tanıyan yoktur aralarında 
    her biri uzak bir beldeden geldi 
    sanılsın istiyor yosmalar 
    böylece saygın fahişeler 
    arasına katışacaklar 
    müptezel birer facire ofsalar da. 
    Tecimenler, onlar da sahi değil 
    onlar da olmayan tayfaların 
    gemilerinden çıkan malları 
    sattıklarına inandırmak istiyor 
    şehrin acemi insanlarını. 
    Sen ve yağmur. 
    Başa dönemezsiniz. 
    Öyle bir yol yürüdünüz ki ancak 
    dönüş yolunu yok ederek gelebilirdiniz 
    inişiniz bir iniş olurdu başa dönmemecesine. 
    Yağmur yalnız yağarken yağmurdur 
    sen yalnız senken sensin 
    burada kalamazsın ve başa dönemezsin 
    gitmek zorundasın 
    kovalanan bir Yahudi gibi 
    ama Yahudiler gibi kendinle kalamıyorsun 
    her şey çok yetersiz senin için 
    her şey sana çok fazla 
    ayıklarsan ayık durabiliyorsun 
    aranı açıyorsun kendinle 
    eşyayı araladıkça 
    uyanmanın bedeli serapları fedadır 
    uykuyu tadayım dersen 
    kâbusa dalmak pahasına. 
    Tarihe dersini vermen gerek 
    yoldan ayrılamazsın 
    yediremezsin sokulmayı kendine 
    tabiatın apışaralarına 
    ne yıkılmış bir tapınağın suskunluğu 
    durdurabiliyor seni 
    ne gürültülü bir havra. 
    Yükün ağır. 
    He’s so heavy 
    just because he’s your brother. 
    Kardeşlerin pogrom sana. 
    Dostlarının eşiğine varınca başlıyor 
    senin diasporan. 
    Herkesin bahanesi var, senin yok 
    günahlı bir gölgenin serinliğinde 
    biraz bekleyebilirsin, daha sonra 
    burada kalamazsın, başa dönemezsin 
    ama dön 
    Eve dön! Şarkıya dön! Kalbine dön! 
    Şarkıya dön! Kalbine dön! Eve dön! 
    Kalbine dön! Eve dön! Şarkıya dön! 
    Eve dönmek 
    kendime sarkıntılık etmekten başka nedir? 
    orada, arada bir beni yoklar 
    intihara ayırdığım zamanlar 
    bunlar temiz, kül bırakan zamanlardır 
    düzgün sabuklamalardan bana kalan.. 
    Evde 
    anlaşılmaz bir tını 
    bilmem nereden gelir 
    uykumdan? kanımdaki çakıldan? unutkanlığımdan? 
    bilemem Yahudi değilim 
    gizli bir yerde genizam yok 
    bilemem insan nerenin yerlisidir 
    ömrüm burada 
    bütün Yahudiler gibi 
    raflara doğru, çekmecelere 
    sahanlıklara doğru geçti 
    yabancı ellerde çitilenmekten korunmak için 
    bir sıvaydım kendime kendi ellerimde 
    tıpkı Yahudiler gibi 
    buraların yerlisi ben değilim. 
    Şarkıya dönersem ense köküm seyrelecek 
    ağdası çözülecek bana aşktan bulaşan kozlarımın 
    şehrin insanları yumruklarımda beyaz bulut 
    yolun çamurunda revnâk-ı bahar bulacaklar 
    ben şarkıya dönünce 
    boğazlarındaki boğum insanların epriyecek 
    ve onun yerine her günkü işleri yaparken 
    kepenkleri kaldırırken, silerken tezgahı 
    kalbe gizlice batan kıymık geçecek 
    şarkıya dönersem, yanık bir şarkıya 
    holokost neymiş meğer 
    herkes bilecek. 
    Kalbime döneceğim, ama hangi yolla? 
    Yedeğimdeki okunaksız 
    şarapla lekelenmiş, solgun harita 
    uyduruk bir şey mi bilmiyorum 
    yoksa sahiden definenin yeri 
    gösteriliyor mu orada? 
    Ama boşver... Nasıl bir ilgi olabilir 
    kalbe dönmekle define bulmak arasında? 
    Lâkin ben inerken her dönemeçte 
    bir parçasını ele geçirdiğim 
    her molada, her zorlanışında nefesimin 
    her ayak sürçmesinde çiziktirdiğim haritamın 
    bütün paftalarında sabit mürekkeple işaretlenmiştir 
    nerelerde kıraçlaşır 
    rahminde levendane öcün tohumları yatan gece 
    güneşin şifa diye bilinen ışıkları 
    nerelerde kıyıcı bir zehre çevrilir… 
    Haritamda caddeyi ürpertiye açacak 
    bir kaç kaçıktan başka nirengi noktası yok. 
    Açıkça gösteriyor haritam farkı nedir 
    bir cenaze kalkarken yağan yağmurun 
    bir hükümet darbesinden sonra yağan yağmurdan. 
    Yağmalar belli ki kim bulsa defineyi, umurumda mı 
    ben kalbime döneceğim fokurdayıp pörtlemek için 
    hep fokurdak ve pörtlek kalacağım kalp içinde 
    canı sıkkın kızların yüzlerinden 
    döşünden ahı kalmış delikanlıların 
    dünyaya habire pörtleyeceğim 
    evlerin olanca tınısı dindiği zaman 
    kısıldığı zaman bütün şarkıların kanatları 
    fokurtum dokunacak herkese yedi ırkın kavşağından. 
    Yahudi değilsem bile 
    bende Yahudalık da mı yok- 
    Kimi öptüm de kurtuldu çarmıha çakılmaktan?


    / İsmet Özel /
  • Hani bazı çocuklar vardır gözünü daldan budaktan esirgemez, türlü türlü yaramazlıklar yapar, ne yapıp eder başını derde sokar. ‘‘Çocuk değil şeytan bu!’’ der ya hani bazı büyükler, hah işte onlardan. Ama öyle anlar olur ki ‘‘Bu çocukta da böyle yufka yürek var mıymış?’’ diye sorarsınız kendinize. Tanıştırayım efendim, Çavdar Tarlasında Çocuklar’ın Holden’ı. Bahsettiğim çocuklardan yalnızca bir tanesi.


    Çavdar Tarlasında Çocuklar on yedi yaşındaki Holden Caulfield’ın okuldan atıldıktan sonra geçirdiği birkaç gününü yine onun ağzından anlatan bir roman. Holden için incelemenin başında çocuk dedim ama -kitabın başlarında da anlatıldığı gibi- hem dış görünüş hem de davranışları bakımından on yedi yaşındaki bir çocuktan beklenmeyen özelliklere sahip. Kitapta da baştan sona onun ergen bunalımları anlatılıyor.


    Holden, ailesi tarafından sevilmediğini düşünen, bazen ailesinden ölümüne korkan ama bazen de onlara meydan okuyacak kadar cesur bir çocuk. Varlıklı bir ailesi var, çok iyi okullarda okuması isteniyor ancak Holden gittiği her okuldan gerek yaramazlıkları gerekse derslere olan ilgisizliğinden dolayı kovuluyor. Kitap onun son gittiği okul Pencey’den kovulması ile başlıyor, Noel için eve gideceği tarihe henüz birkaç gün olduğu ve eve erken gidince durumu ailesine açıklayamayacağı için bu birkaç günü çeşitli yerlerde geçirmesi ve başından geçen birtakım olayların anlatılmasıyla devam ediyor.


    Birkaç detayı atlayacak olursak Holden’ın yaşadıkları ve hissettikleri tam da ‘‘on yedi yaş’’ı yansıtır. Yeri geldiğinde tüm dünyaya kafa tutacak kadar cesur ve korkusuz yeri geldiğinde ise hüngür hüngür ağlayacak kadar içli, ama en nihayetinde çocuk.


    Vakti zamanında ben de ‘‘neden beni sevmiyorlar’’ bunalımlarına girdiğim, kaçıp gitmek istediğim, ‘‘yakında ölürüm zaten kurtulurlar’’ dediğim için Holden’ı çok yakın buldum kendime. Hele bir de kardeş sevgisi var ki insanın içini titreten cinsten. Yıllar önce ölen kardeşi Allie’ye duyduğu özlem ve kız kardeşi Phobe’ye beslediği sevgi, Holden’ın yaptığı tüm yaramazlıkları bir kenara bırakıp onu sevmenizi sağlıyor.


    Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı bir etkinlik vesilesiyle okudum. Kabul etmek gerekirse başlarda çok sıkıcı buldum ve yarım bıraktım. Tatilin başlamasını fırsat bilip kaldığım yerden okumaya devam ettim. Kitabı sıkıcı bulmamın sebebi bir çocuğun ağzından anlatıldığı için anlatımın çok sıradan olmasıydı. Ve bir de sürekli ‘’lanet’’ kelimesinin kullanılması (208 sayfalık kitapta 210 kez!). Ama duyguyu veriyor mu, veriyor, ona diyecek lafım yok. Takıldığım birkaç nokta dışında beğendim diyebilirim. Okuyacaklara tavsiyem beklentiyi yüksek tutmayın.


    Ben dahil birçok kişinin merak ettiği bir konu ‘‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’’ ismi nerden gelmektedir ve kitapla alakası nedir? Bu konuda elbette kesin bilgim yok :)) İlk olarak kitabın asıl ismi ‘‘ The Catcher in the Rye’’. Önceki çevirinin isminin ‘‘Gönülçelen’’ olduğu düşünüldüğünde ‘‘Çavdar Tarlasında Çocuklar’’ aslına biraz daha uygun bir isim. İkinci olarak kitabın içinde geçen bir kısım dikkat çekmektedir, burada Holden bir hayalinden bahseder, çavdar tarlasında oyun oynayan çocukları uçurumdan düşmekten koruyacaktır. (#26502464)
  • Biliyorum, Cif'imiz bitti,
    Biliyorum, Fairy'miz kalmadı,
    Ama olsun anne, bizim hala Ace'miz var.

    "Onu oraya bırak" demeyin artık bana,
    Kollarım koptu eşya taşıya taşıya,
    "Bir de süpürge vur şuralara Pişkin"

    Anladım taşınmak zor,
    Ama şu kitapları nereye koyacaz ya?
    "Sarı bezi getir Pişkin"

    Pazartesi okul başlıyor,
    Hem taşınmak hem de 9. sınıfa başlamak zor.
    "Dolapları sil Pişkin"

    Bu şiir biraz şarkı gibi oldu belki rap yapabilirim :'D