• Kitap hakkında konuşmadan önce beni Hesse amcanın etkinliğine davet edip Demian kitabını hediye eden Goca Angaralı, Çocukların beyinlerini yakan dersin öğretmen adayı, Atlara fısıldayan ve Pozitifliği ile insanların içini ısıtan Beyza ‘ya teşekkür ederim. O olmasa bu kitabı büyük olasılıkla en az 1 yıldan önce tanışmazdım. Değişik değişik karakterlerle tanıştırarak öğrencilerinden önce beynimi yaktığı için kınayacağım ama kış ayında olduğumuz için ve ısı boşuna gitmediği için kınamıyorum. :P :D Şimdi gelelim kitap hakkında konuşmaya. Bu kitabı başlamadan önce Bozkırkurdu ile kendimden bol parça bulduğum için gönlüme taht kuran kitabı, Siddhartha ile hayatın anlam arayışını aramak için oradan oraya koşturan siddhartha ile beraber koştuğum doğu mistik yolcuğumun kitabı, Knulp ile hayatımda çok takdir ettiğim kitap karakterlerden biri Knulp’un köksüz yaşamına kısa bir bakış attığım kitabı ile birlikte 3 kitabı ile muhabbetim olduğu yazardır Hermann Hesse amca. Demian ile birlikte okuduğum 4 kitapta benim için öncelikli kitap sıralaması yaparsam yukarıdaki belirttiğim Bozkırkurdu birinciliğini koruyor. İkinciliği Demian kapıyor. Demian gelmesi ile üçüncülüğe düşen Knulp ve dördüncülük ile siddhartha kapatıyor şimdilik. Genel olarak kitapları hakkındaki düşüncem toplum ile uyum sağlayamayan, içsel yalnızlığı ile bunalım içinde olan, duygusal arayıştaki zeki insanların yaşamlarını anlatıyor okuduğum 4 kitabında.

    Kitap hakkında genel konuşacak olursam. Dili genel anlamda büyüleyici bir dili var. Bu kitap diğerlerine göre daha akıcı ama ikili konuşmalarda derin sorgulamalar olduğu için biraz yoruyor, kurgusu genel olarak tatmin edici bulsam da bazı noktaları geçmesi beni rahatsız etti. Örnek verecek olursam aile bağlarının kopması kısmı çok hızlı gelişti. Kardeşi ile bağı tanımlaması ile kopmasında geçen süre mantığıma ters düştü. Demian ile kurulan bağ kuvvetli olmasına rağmen, zamansal kopmalar zihnimi tatmin etmedi gibi. Konu bakımında ise 8 yaşındaki Emil Sinclair’in yaptığı yanlışın iç dünyasında büyüterek çıkılmaz duruma geldiğinde bir arkadaşının yardımı ile hafif düzlüğe çıkması ama arkadaşının toplumsal standart düşüncelerden aykırı düşünceleri ile zihnini yoğrulması ile topluma yabancılaşması, ondan sonra zihinsel araf kalmasıyla sürüklediği inişli çıkışlı hayatını anlatan bir kitap. Bundan sonrası bende kitabın neler hissettirdikleri ve kaç boyutlu olacağını bilmediğim ama bol boyutlu olacağını kesin gözüyle baktığım zevk kaçıranlarla doludur. Ondan yakın zamanda okuyacaklar ve fil hafızalı insan olup zevk kaçıran sevmeyen okurlara son uyarımdır. Kulağımı boşuna çınlatmayın. :D

    Kitabın başındaki girişteki ,her insanın hayatı özeldir, kısmı bende yaşama hakkının kutsallığını getirdi. Hem doğadan hem de insanların yapısından örneklerle belirteceğim yaşama hakkının kutsallığı düşüncesinin yapay olduğunu düşünüyorum. Doğa olarak bakarsak avcının ve avın hedefi daima yavru ya da en zayıf türdür. Bu durum avcının durumu içinde geçerlidir hatta erkek hayvanların gen aktarımı veya diğer avcıların rekabeti azaltmak için sadece öldürülüp orada bırakılır. Bütün hayvanlarda bir başka geçerli olan durum ise beslenmedeki eşitsizlik ve kardeş katli de geçerlidir. Kabil’den önce nice hayvan oyun oynarken ya da yuvada alan darlığından öldürdü. Bu konuda isteyen herkesle örneklerle tartışabilirim. Göbeğim ve siz ikiniz ben tek bile olur. :P :D İnsana gelecek olursak başlı başına kölelik tarihi var. Kölenin işe yarar olduğu sürece yaşadığı, ağır cezalarla ile işkencelerle birçok insan öldü. Sadece bu değil ekonomik yönden güçlü olanların yaptığı sapkınlıklardan dolayı ölenleri veya basit kavgalardan ve kıza kadına tecavüz edip üstüne namusu kirlendi diye öldürmeye töre kılıfına örttüklerini saymıyorum bile. Bu örnekler genel ve spesifik olarak attırılabilir. Birinin vücut eksikliğine veya kötü durumuna kendimde yok diye şükür etmek zihinsel olarak yukarıdakileri ufak benzerlik görüyorum çünkü bana dokunmayan yılan yaşasın mantığı bu durumlara getiriyor. Böyle düşünmeme rağmen av avcı sistemi olmayan bir dünya sisteminde, belli bir düzeye kadar eşit öğrenme ve kişiliğin özelliklerine ve yeteneğine göre yönlendirilmiş bir insanlık tarihi olsa dünyanın ve insanlık tarihinin, insanlığın, bilimin, sanatın ve teknolojinin nereye geleceğini çok merak ediyorum. Bu merakıma dokundu ilk kısım.

    Gelelim devamında karakterimize karşı düşüncelerime kendisi tabiri ile ilk dünyadaki hali ruhu saf, temiz ve ailesi tarafından korunaklı bir hayatında yaşayan, hayal gücü yüksek ve zekası ortalama ama gelişebilecek birisi, bu kısımdaki kardeşleri ile ilişkisi tanımı ve bağı beni kıskançlığa itti. Bu dünyada merak ettiğim ve asla deneyimleyemeyeceğim kadınların kadınsal sistemlerinden dolayı fizyolojik çektiği acılarının psikolojik etkisini ve kendi karnında yaşam üreten doğal döngüyü yani hamileliği(Doğum sancı acısını ve yapay erkeklerin doğum yapmaları asıl durumu öğretmeyeceğini düşündüğüm için niyetim yok ama çatlaklıkta ve merakta sınır tanımadığım için büyük olasılıkla doğum sanıcısı acısını deneyimlerim. :D Diğeri için çocuğu umursamazsam yapabilirim ama yapay annelik içgüdüm engel oluyor. :P :D) ile doğal kardeş kavramını hiçbir zaman öğrenemeyeceğim. Ama erkek ve kız kardeş, abi, abla, tek yumurta ikizi, kız ve erkek çift yumurta ikizi kardeşliklerin bir, iki, üç ve dört kardeş tüm varyasyonlarını(Beş ve üzeri kardeşte mirasta kayıp olduğu için istemem. :D On bir futbola yetenekli erkek kardeşe(Kadınların futbolda pek para yok. Tek derdim ilerideki çocuğum amca ben bir şirket kuracağım bir milyon dolar ateşlese diyebilecek bir amcası olması. On bir ise evet olasılığının artması için. :P :D) hayır demezdim. :P :D) da merak edeceğim(Bu varyasyonların matematiksel formülünü çıkaracaktım ama üşendim. :D) için gene tatmin olmazdım kardeşim olsa hatta o zaman en çok tek çocuğu bile merak ederdim. :D Eyy paralel evrendeki benler bir durum mektubu gönderseniz de merakımı gidersenize bea. :P

    Neyse karakterimizin durumu böyle devam ederken birden arkadaşları ile kaynaşma arzusu veya bir gruba ait olma içgüdüsüyle yaşamın dayanılmaz çekiciliği ile sosyal sistemlerin açığı(Bug’u) olan serseriliğin toplumdaki gizli saygınlığa sığınarak gruba kabul edilme çabasıyla ortaya bir vandallık hikayesi atmasıyla hayatının birinci dünyasının kapanmasına neden olay zincirine neden olur. Burada kilit nokta insanlarından biri olan Franz Kromer ile tanışır. Kromer hakkında söz etmek gerekirse serseri, zeki ve kötü niyetli birisi. Kromer hakkında daha fazla konuşmak isterdim ama iyilik ve kötülük hakkında düşüncelerim tam net olmadığı için boşa ahkam kesmek olacağından es geçiyorum. Kromer hakkında detayları öbür taraf varsa ve Hesse amca ile eş keza karşılaşırsak başının etini yiyeceğim öğrenmek için. :D Sinclair gerçekçi olsun diye kurduğu hikayedeki yerde gerçekten öyle bir olay olup öyle bir ödül olduğunu merak ediyorum. Zeki kötü insanın anlık kurduğu plan olasılığı bana ağır basıyor ama bu dönem için bile hırsızlık yaygın iken o zamanda daha rahat olduğu için gerçekte olabilir bilemedim. Bence Kromer anlattığı hikayeye inanmaz ve iyice kabullenmesi için sürekli onaylaması ve yemin etmesi için sıkıştırır. En son iyice benimsedikten sonra ince bir zeka 10 Frank itirafından dolayı zaten kazandım ama sen verirsen polis veya annen öğrenmez kendi yalanına hapseder Sinclair’i. Burada koruma altında yaşayışının verdiği hata yapınca cezanın ne kadar olacağını bilememe ve ailesinin gözünden düşüp sevilmeyeceği düşünceleriyle aklında olayı çıkılmaz noktaya sokar ve hayatında ilk büyük fiili hatayı yapar kendi kumbarasını soyup Kromer’in sesini kısa süreli kesmek için. Bu noktadan sonra ikinci hayatı başlamış olur. Bir yandan kendi yalanının hapsinde kumbarası ile hizmetçinin gereksinimlerini alması için verilen paranın para üstünü çalmaya başlayarak ve Kromer’in kendi üstündeki iktidarı ile istemediği şeyleri yaparak kendi iç eziyetini katlar. Kar topu gibi büyüyen olaylar aile bağını koparmaya yüz tutar. Burada kardeşlerinin ilgisizliği çok ilgincime gitti. Kardeşlerinin ruhsal eziyetini hiç umursamamaları ilk başta belirttiği bağın tek taraflı olduğunu düşündürdü. İlk bir iki gün içerisinde neyin var kardeşim diye sorsalar Sinclair’in döküleceğini düşünüyorum. Hesse amca keşke kardeşleri hakkında daha geniş bir bilgi verseydi de yorumlama olasılığımız olsaydı. Hesse amcanın bir tane daha başının etini yiyeceğim nokta buldum. :D Bu suçluluk duygusu okul hayatında zaten yüzeysel ve kabul edilmek isteği ile dolu arkadaşlıklarını kopardı ve iletişim kurma isteğini ortadan kaldırdı.

    Sinclair’in hayatı eziyetlerle geçerken hayatının kilit noktalarından biri olan Demian şehirlerine taşınır annesiyle. Demian hakkında kısaca konuşursak dünyaya bakış açısı farklı, çok zeki, duruşu ve kişiliği ile insanların yanaşmaya çekindiği biri(Bende bozkırkurdu kitabındaki ana karakteri çağrıştırdı. İç dünyası ile daha barışık bir hali gibi geldi.). Demian’nın okula gelmesi varlıklı olmasından büyük bir ilgiye neden olur ama duruşu ve kişiliğinden dolayı okuldaki öğrenciler dalga geçmeye ve öğretmenleri ondan uzak durmasına neden olur. Bunun sebebi insanların genelinin anlayamadığı veya tanımlayamadığı şeylerden içgüdüsel olarak korkmasıdır. Sinclair de yukarıdaki nedenden dolayı çekinir ama Demian gözlemlerinden kurtulamaz. Demian bir gün ,ilerde de nedenini belirteceği, Sinclair ile birlikte eve doğru yürümeyi teklif eder. Bu teklif Sinclair’in zihin dünyasının unutulmaz bir iz bırakan Habil ile Kabil olayının Demian yorumudur. Demian’nın yorumu şöyle; aslında Kabil’in anındaki nişan hep var olduğu ve onun için herkesin ondan korktuğu veya çekindiği için uzak durduğu hatta öyle fiziksel bir nişanın bile olmadığı, Habil’in kardeşi olup olmamasının bir önemi olmadığı zayıf bir insanı öldürdüğü için insanlar tamamen korkuya kapıldığı gibi özetlenebilir. Bu bakış açısı bana ilginç geldi. Öykülerde gerçeklik payını hesaba katarsak Hesse amca’nın yorumu daha mantıklı geldi. Habil ile Kabil olayını hakkında düşüncelerim olayın eksik tarafları olduğu ve mantıksal olarak kabul etmediğim kısımlar var. Demian’ı 2-3 yıl sonra tekrar döndüğümde ilk başta Habil ile Kabil olayını okumaya düşünüyorum ve tavsiye ederim. Bu ilk muhabbet Demian’nın zihinsel sorgulama sürecini ve zekasının gelişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Babasının sığ ve dar açıklamasının da katkısı su götürmez. Bu kadar etkilemesinin bir nedeniyse kafasında dönüp duran kendine ettiği eziyetten farklı bir düşünceye sarılması bana kalırsa. Bir günlük Kromer kafasından çıksa da hala gerçek bir sorun halinde duruyor. En son çağırdığında eziyetini kardeşini asılmak için beraber getirmesini söyleyerek eziyeti en üst noktaya getiriyor. Çünkü Kromer’in kötü niyetini anlıyor ve kardeş bağlarının kopma derecesinde olduğunu bildiği için kardeşinin durumu sorgulayacağını sırrının açığa çıkacağından korkuyor(Son kısım benim yorumumdur.). Kromer’i ikna edemeyip kara kara düşünerek eve giderken Demian ile karşılaşıyor ve sırrının ortaya çıkacağını korktuğu için kaçmaya kalkıyor. Burada tesadüfen karşılaştıklarını düşünmüyorum. Demian arkadaşının bir derdi olduğunu bildiğini düşünüyorum. Bunu çözmek içinde takip edip konuşma bitince derdine derman olmak için konuşmak istiyor. Demian Sinclair’in hal ve tavırlarından Kromer ile sorunu olduğunu çözüyor ve sorunu yüzleşerek çözmesini istiyor. Sonradan Sinclair’in kendi başına çıkamayacağını düşündüğü için kendi çözeceğini söyleyip ayrılıyorlar. Bu olayda dikkatimi çeken Demian tamamen duygusuz mantıkla Kromer’i öldürme teklifi ve teklifinin nedenini düz mantıkla acıkması. Burada arkadaşını şoklayarak durumu dikkati düşünmesi için yorumlanabilir ama belirli bir zekanın üstünde insanın problemi kökten çözmek için böyle duygusuz teklif yapacağını düşünüyorum. Demian’nın Kabil yanının azımsanmayacak kadar olduğunu düşünüyorum. Diğer dikkatimi çeken ise Demian Sinclair’in hatasını hakkında kendisini yargılamayacağını ve yorum yapmayacağını belirtse de Sinclair bir türlü açıklamaya yanaşmaması. Demian’nın yargılamayacağı içten bilse de gene de yargılayıp ondan uzaklaşacağı korkusunu yenemiyor. Sinclair’in çok ciddi bir özgüven sorunu var. Bunun nedeninin ailesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Sinclair’in bu durumun arkadaşı ile arasında açıklığa neden olacağını bildiği halde yapması da garip gelmişti.

    Demian sözleri ile rahatlayan kahramanımız ailesine açıklıyor ve fazla bir tepki almıyor ama aralarındaki Sinclair tarafındaki bağ bir türlü düzelmeyecek kadar hasar alıyor. Burada aileyi eleştirme aklımdan geçiyor ama o zamanın şartları ve aile bilinci orta seviye aile için yüksek olduğunu düşünmek yanlış geliyor. Annem İstanbul’daki bir Fransız okulunda hemşirelik okumasına rağmen bende ciddi hatalar yapmasını göz önene alırsak garipsememek gerekir. Kromer ile ondan sonraki gün karşılaştığındaki tepkisi dolayı Demian nasıl bir yöntemle ikna ettiği çok merak ettim ama Hesse amca bu konuya değinmemiş. Öbür tarafta sorgun artıyor eyy Hesse amca kork benden. :P :D Bundan sonra Sinclair’in rahatlama ve Demian ile arasındaki sırdan dolayı aralarının açılması beni rahatsız etti. Sinclair’in karakter yönünden çok zayıf olduğunu böylece iyice ikna oldum. Sinclair yavrucuğum annen sana hiç yürek yedirmedi mi. Karakter dağıtılırken vefa konusu gelince ayak yolunda mı gizlendin gibi sorular oluştu kafamda. :D Gerçi vefa kısmı çok zayıf değil. Aklından çıksa da bilinçaltından hiçbir zaman kaybolmuyor. Buradan gelelim dini görüşü yüzünden baskıdan dolayı zorunlu olarak bir cemaate girme hissetmeye. Bu yüzden dinlerin bilinçsizce veya bilinçli bir şekilde baskı altına alma özelliğini sevmiyorum. Ölüm korkusu yaşatarak, farklı bir din görüşü olduğu için küçümsemek, farklı bir dinde olduğu için eşitsiz bir uygulama uygulamak gibi durumlar dinlerin zayıf taraflarının olduğu düşüncesi oluşturuyor. Keşke dinler söylediğim yöntemlerle yayılmasa da fikir ve akılın düzeyli bir şekilde tartışılıp saygılı bir şekilde anlaşıp anlaşamama ile gelişse. Gerçekten tanrı varsa ve onun gönderdiği din varsa beni mantık yönünden etkilemesi lazım bütün insanlara gönderildiğini ikna ediyorsa. Mustafa hariç herkese yolladım derse onu bile kabul ederim sıkıntı yok. :D Konfirmasyon törenini baskılardan dolayı iki yıl geç göndermesi Sinclair’in laneti mi yoksa bir nimet mi ciddi merak ediyorum. Eğer göndermeseydi eninde sonunda normal bir arkadaş edinebilir miydi ve iç burhanlarını giderebilir miydi? Bu paralel evren sorgulamak gereksiz çünkü o zaman Sinclair tanıdığımız Sinclair olmazdı. Kahrolsun bağzı meraklar der romana dönerim. :D

    Bu Konfirmasyon töreninde Demian’nın Sinclair’i ürkütmeden akıl dolu yaklaşmasını çok taktir ettim. Kişiliğiyle resmen kendini davet ettirdi. Buradan sonra Sinclair’in beynini Deima’nın kendi düşünceleri ile inşa etmesi ve farklı bir seviyeye çekmesi ile geçer. Bu törenden sonra artık Sinclair karakterini büyük bir çoğunlukla bozkırkurdu kitabındaki ana karakter Harry amcaya benzetiyorum. Bu kısımda etkilendiğim Sherlock Holmes tarzı düşünme ile insanların ne yapacağını kestirmesi ve az çok manipüle edebilmesi. Farklı düşünmelerin önemli olduğu düşündüğüm için böyle şeyleri pek merak etmiyorum ama Holmes gibi dikkatle inceleyip elde edilen verilerden doğru sonuçlar çıkarmaya isterdim. Gerçi o zaman Holmes’in kibri benim yanımda önemsiz bir durum olurdu. :P :D Burada birde Sinclair’in evinin önündeki posta kutusunun üstündeki kuş heykeli tasvirleri ilgimi çekti. Burada Demian’nın o heykel ile ilgilenmesi bana Eski Roma’nın görkemli zamanındaki sembolün öneminden dolayı olduğunu düşündürdü. Bir ara kartal’a benzettiği söylediğini hatırlıyorum ondan böyle düşünmüş olabilirim. Bundan sonra Sinclair ile Demian arasına ayrılık girdi. Bu ayrılık öncekinden farklı olacak çünkü artık Sinclair zihinsel olarak bağlandı ki ayrı olsalar bile zihinsel olarak kopamaz. Bu ayrılık Sinclair’e pek yaramaz. Burada Sinclair’in mektuplarına cevap vermemesi Demian’nın bende biraz hayal kırıklığına uğrattı. Bu kadar etkisi altına aldıktan sonra sebebini bildirmeden kendinden uzak tutması Sinclair yanından büyük bir haksızlık.

    Sinclair başka şehirdeki liseye gitmesiyle yalnızlık burhanları içinde geçirirken bir başka kritik noktaya adım atar. Kendi şehrindeki bir lisede olsa nelere bulaşırdı diye bir düşünce geldi aklıma. Gene kahrolsun bağzı meraklar kısmı oluştu. :D Bu adımı Heinrich Heine adlı pansiyondaki en büyük çocuğun meyhaneye davet edip şarap içelim demesiyle başlıyor. Heine hakkında konuşmaya gerek görmüyorum çünkü ara ve pek önemli karakter olmadığını Sinclair’in hayatına çok kısa sürede girip çıkmasından anlaşılıyor. Buradaki kilit nokta alkolün verdiği yetki ile düşüncelerinde Deiman’dan başka konuşmadığı konuları Heine’e boşaltıyor. Bu kısımda Heine tepkilerinden pek anlamadığı düşündüm. Sonra kendi anladığı konulara çektiğini gördüğüm için böyle düşünüyorum. Oradan her yaştan erkeğin içgüdüsel olarak yöneldiği konuya kadın ve cinsellik konusuna geçiliyor. Şu ana kadar bu konuda baya deneyimli ve deneyimsiz birçok erkek arkadaşımla konuşmaların bir şekilde buraya gitmesinin nedenini merak ederim. Bu kadar baskın bir içgüdü olması garip geliyor. Birkaç kız arkadaşım bu konulardan açık açık konuşması ve kızların da bu konular hakkında çok konuştuğunu duymakta garip gelmişti. Gerçi kızların konuşmaları daha duygusal erkeklerin konuşması daha hayvansal olduğunu göz ardı edemem. Burada Sinclair’in en büyük hatası cinselliğin kutsallaştırması nedeni ise kendimden biliyorum. Hangi konuda olursa olsun her şeyin fazlası zarar olduğu genellemesinin tek doğru genelleme olduğunu düşündürüyor. Burada diğer dikkatimi çeken Kırtasiyeci kadın Jaggelt hakkında söylentinin direk gerçek olarak alması ve bir ara karşılaştıklarında aklına gelip utanması. İnsanların anlatılan şeylerin direk doğru kabul edip benimsemesi garip geliyor. Özellikle cinsellik konusunda yaftalamalar konusunda. İnsanların doğasında karşı tarafı direk referans olarak alma doğru kabul etme var sanırım. Akşamları kabaca gün değerlendirmesi yaptığımda es keza fark ettiklerimden biliyorum. Ne kadar farkında olursan ol etkilenmek kaçınılmaz geliyor. Bu insanın inanma içgüdüsü olarak yorumluyorum ve gerçekten ateist olanları bu konuda içten kutluyorum.

    Romana geri dönersek meyhaneden sonra sonra alkolün Sinclair’in üstündeki yıkıcı etkisine rağmen benimsemesi ve bu etkisini görmezden gelmesi, zayıf karakterdeki ve iradesiz insanların alkolden uzak tutmak ve ruhsal kargaşada alkolün çözüm olarak görülmesinin mantıksız bir hareket olarak olan düşüncemi destekliyor. Atatürk’ün durmak bilmeyen zihnini rahatlatması ve uyumasını sağladığı gibi arada freni patlayan beynimi rahatlattığı için alkolü seviyorum. Her gün içilmesi ve sarhoş olmak için içilmesi son derece mantıksız zaten belli bir zamandan sonra etkisi kaybediyor ve kolonya içmeye kadar giden mantıksız olay zincirine neden oluyor. Yani ağzı ile içmeyeni eşek sudan gelesiye kadar dövülmesini insanlık görevi olarak görüyorum. :D Burada dikkatimi çeken bir diğer nokta farklı bakış açısının çok çabuk milleti sıktığı ve serseri hikayelerinin ve tavırların milletin genelinin saygı duyulması. Sinclair burada bir tık ileri gidip gerçekten serseri oluyor.

    Bir diğer dikkatimi çeken hocaların nedenini niçin konusunda düşünmektense ceza ve dışlamalarla serseriliğe itmesi ve okuldan atmak tehdidi ve niyeti ile çözüm konusunda saçma bir çözüm ve problemi topluma ötele niyeti. Empatisiz nasihatlerle ve geçmişte denenmiş ama çözüm olmamış çözümlere başvurmalar gibi bu çözümsüzlüğün devam etmesi garip geliyor. Kendi hayatımda örnek verecek olursam. İlkokuldan beri hiçbir zaman dersler ilgimi çekmedi ve karnemde ilkokulda bile 3-4 notları doluydu. Beden dersini bile sevmezdim şişman olduğum için o bile 3 olurdu. :D Hiçbir hoca, ailem ve bol bir şekilde öğretmen olan ve en az %90’ı üniversite mevzunu akrabalarım neden böyle oluyor, sorun nerede demedi. Bu arada boş çocukta değildim. Tübitak yayınlarını çok severdim. Tübitak çocuk dergisini 1-2 yıl aksatmadan aldığımızı hatırlıyorum. Depremler, Vücudumuz Tanıyalım, Makinalar ve Uçaklar kitaplarım olduğunu ve ismini şuan hatırlamadığım bir iki böyle kitabımın olduğunu hatırlıyorum. Hiçbir şeyi benimsememe özelliğim ve eşyalara karşı ilgisizliğimden olayı kayboldu hepsi. Sanırım üretim hatası olduğumda kabul edebilirim. :D Dinazorlar hakkında aşırı bir merakım vardı. Satrancı bilgisayardan öğrendim ve bir yıla varmadan babamı sürekli yenmeye başladım. Burada hevesim kırılması için arada yenilmeler değildi. Tam hatırlamasam da ortaokula gelmeden satrançta turnuvalara gitmemle oluşan ukd(ulusal katsayı derecesi) oluştu ve ukd puanım ortalamanın üstünde idi. Ailemin en büyük hatalarından biride profesyonel bir takıma kayıt ettirmemesi. Oysaki Gençlik ve Spor Müdürü ile arası iyiydi ve Gençlik ve Spor Müdürü satranç turnuvalarına özel bir ilgi gösteriyordu. Ortaokulda satranç seçmelerinde birinci gelip lisanlı bir oyuncu bile olmuştum(Bu kısım pek bir önemi yok aslında. Okulda pekiyi oyuncu yoktu. Bir tek çok iyiyim diye böbürdenen çocukla bir maç yaptığımı ve yendiğimi. Hırsla bir maç daha istediğini ve o maçta da yendiğimi hatırlıyorum. O zamanlar pek insafsızdım. :D) .Bütün eğitim hayatım boyunca matematik, geometri ve fizik(onlar 5 oluyordu. Oda hocaya sevmezsem 3 veya 4’de düşüyordu. Lise ikide iki dönemde 5 tane sözlü notu 100 almama ve tam adını hatırlamadığım bir konuda farklı yönden çözmediğim için 100’ümü vermeyen fizik dersinde iki dönem ortalamam 4 düşmüştü. kendi cevap kağıdına 70 veren fizik öğretmenimdi. Kendi yazısını tanıyamamıştı. Biri adını yazmamış diye çemkirirken sınıfın yazılı kağıdı tam olduğunu gördü ve gayri ihtiyari cevap anahtarımmış dedi.) dışında genelde notlarım 2-3-4 arasında gezindi. Çok nadir arada 5’e yükseliyordu. :D Lisede geometricim işlem yapmadan çözüyorum diye 3 düşürmüştü(Benim çözdüğümü adı gibi biliyordu.) ve kopyaya aşırı hassas olduğu için g’ye kadar grup yapmıştı. Tek hatası en arkaya beni koymasıydı. Etrafımdaki 5 kişiyi dersten geçmesini neden olmuştum. :D Onlarda işlemi yapıp kendimde yapmayarak garip bir salaklığım vardı. :D Birde hayatımda liseye kadar 3 okul 4 sınıf öğretmeni orta okuldan lise son ve sistemin değişik mat2 ve Fen2 birden başıma getirmesi ve pek parlak öğrenci olmayışımdan dolayı +2 dershane ve hatırladığım kadarıyla 7 farklı dershane, 3-4 farklı İngilizce kursu, 2-3 yıl etüt merkezi ve 2 yıl bol bol özel ders öğretmeni ile normal bir öğrencinin 3-4 katı öğretmenle tanıştım. Birçok öğretmenim hayatımda etkisiz elemandı. Birkaçı ciddi olarak hakkımı yedi. Okul puanım 68’dı ve o öğretmenlerim hakkımı yemese idi en kötü olasılıkla 69 olurdu(Kabul ediyorum berbat bir öğrenci idim ama yukarıdaki olay gibi birkaç olayım daha var.). 0.7 puanla gazi üniversite makine mühendisliğine giremedim. Biliyorum çok fazla detaya boğdum ama hayatımda bir öğretmenimi çok büyük olumlu katkısı var onu belirtmeden geçemeyeceğim. Orta okul öğretmenim Zerrin Etyemez Türkçe öğretmenime teşekkür ederim. İlkokul 2 sınıfta bilgisayarım oldu ve önceden kuzenimin bilgisayarı olduğu 4-5 yaşı arasında bilgisayar oyunu ile tanışmışlığım vardı. Oyunlar yüzünden zamanla kitaptan kopmuştum. Tekrar kitaplara ilgi duymama vesile oldu. Son ilginç bir anekdot ekleyeceğim. Lafı fazla uzattığım için dövmek isteyenlere kapım açık sadece görünen yerlere vurmayın. :D Ders aralarında öğrenciler hakkında konuşurken konu bana gelmiş. Zerrin öğretmenim benim hakkımda vasat bir öğrenci olduğumu söylemiş. Bunun üzerine Arzu(Hayatımda sevdiğim öğretmenlerimden biri olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim.) öğretmenim maalesef adını hatırlayamadığım fen bilgisi öğretmenim ciddi bir şekilde itiraz etmişler. Ondan sonra bende ilgilenmeye başladığını söylemişti öğretmenim sonradan. Bu olay sadece benim için değil tanıdığım akrabalar çocukları içinde geçerli. İkisi de öğretmen olan tanıdıklarda durum farklı değildi. Sanırım Türkiye’nin eğitim sisteminin kötü olmasının en büyük nedeni olumsuz bir olayın nedenini düşünmektense kaderi böyleymiş deyip geçmek. Kalabalık sınıflar olduğu içinde çok yüklenmek de doğru değil öğretmenlere kabul ediyorum.

    Bu arada nerede kalmıştım. Daha karpuz kesecektik demi. :D Sinclair’in bu serseri yaşam ucuz olmadığı için giderek borç batağına batması ile devam ediyor roman. İnsanların borç vermesi bir yandan kötü bir olay olduğunu fark ettim. Tabii kritik bir hastalıkta tedavi ücretine yardım gibi önemli konularda dışındakini diyorum. Ülkelerin veya insanların yaptığı borç para almalarının tek farkı resmi durum olmaması. Borç alıp ödemeye gelince çirkefleşmek veya yüzsüzleşmek gibi insanların dışında geleceğinden çalmaktır böyle gereksiz harcamalar. Hatta Ülke veya insan fark etmez çok fazla ileri gittiğinden borçlanma torununun torunu bile olumsuz etkileniyor. Bu da hak yemenin en iğrenci bana göre çünkü borcunu ödemeyerek o ülkenin veya insanların hakkının yemenin devamında vatandaşlarının veya ailesinin hakkını yiyorsun hem de kendi çocuğunun hakkını yiyorsun. Tabii ülke olayından birçok farklı parametreler var ve zengin ülkelerin kazançlarında çok büyük haksızlıklar var ama neticeyi değiştirmiyor. O yönden Sinclair’a karşı bir soğuma hissettim. Hayatın getirdikleri ile böyle bir noktaya gelmesi bu konuda düşüncemi çok yumuşatmıyor. Babası durumu öğrenip oğlu ile konuşmaya gelmesi ve diyalogları da ilginç gelmişti. İlk başta yumuşak konuşarak ikna etmesi sonradan tehdit ederek durumu düzeltmeye çalışması da son derece saçma gelmişti(Yumuşak konuşma kısmı tam çağrıştırmadı. Uydurma olasılığım var. :D). Öncelikle duygusal olarak davrandığını her zamanki gibi neden veya niçin sorusunu düşünmeden bodoslama daldığını çağrıştırdı. Yumuşak konuşma ile sert konuşma gibi iki uç nokta için saygınlığını kaybetmiş biri yapıyorsa etkisi olmaz. Bunun öz baban olması sonucu etkilemez. Orta yolu bulmak empati yaparak konuşmak gerekir. Tabii baba olmadığın için bol keseden atıyorsun diyebilirsiniz. İncelemeyi boş vermişler sallıyorum işte. :P :D Kronolojik sıra ile gitmeye çalışıyorum ama şuan bakmayı üşendiğim için sapmış olabilirim. Tembellik başa bela. :D

    Merakımı uyandıran bir diğer olay ise tatilde ailesi ile geçirişindeki ilişkileri ve Demian ile karşılaşmasındaki ilişkileri. Ailesi ile geçirdiği tatillerde birbirleri ile kopuşlarındaki çaresiz kabullenme olayı beni etkiledi. Kardeşleri hakkında ağır eleştiri yapmayı düşündüm ama kardeşimin olmama ile elimde kendim deneyimlediğim verinin olmayışı ve çevremdeki insanların kardeşleri hakkında olumlu veya olumsuz eleştiri yapacak kadar bilgim olmadığı için birde kardeşlik konusunda mangalardan edindiğim gözlemlerin, arkadaşlıktan edindiğim veriler gibi ütopik ve gerçekten uzaktan yakından alakası olmayacak bir veri gibi olacağı için vazgeçtim. Yalnız Hesse amcayı yakalarsam kardeşleri hakkında neden bu kadar az işlediği hakkında bir güzel çemkireceğim. Eyy Hesse amca elimden çekeceğin var duy beni. :P :D Burada anne için gerçekten üzüldüm. Aşamayacağı bir bariyer oluştu ve çaresizce kabullendi gibi geldi. Bu bana çocuğunu yaşarken kaybetmek gibi geliyor. Bunu yoksa ölüncedeki acı daha ağır merak ediyorum ama iki durumu da annelerin yaşamamasını dilerim.

    Demian ile yaşadığı karşılaşmaya gelince. Sinclair haklı bulduğun bir kini var. Kendini reşit olarak kabul edeceği düşündüğü meyhaneye davet etmesi çocukça geldi yalnız. Tabii Demian tepkisi ile belirtmese daha iyi olurdu. Demian önceki davranışından dolayı burada haksız konumda şuan. Sinclair ile Demian arasındaki konuşma ise sensizde efsaneyim tarzı hareketleri Sinclair’in kuyruk acısının fazla olduğunu gösterdi. Hafif uyarıları ile Demian burada da sınıfta kaldı. Arkadaşını bence biraz sert sarsacak konuşma yapması gerekiyordu. Gerçi sonradan itiraf ediyor kendi yolunu bulacağı ile ilgili ama bana samimi gelmedi. Üzgünüm Demian şuan bizimle değilsin. :P

    Buradan sonra en enteresan kilit noktası ise sadece duruşu ve güzelliği ile Sinclair’in hayatını değiştiren bir karakter geliyor. Bu hatunun gerçek ismi bilinmiyor çünkü kendisinden çok çağrışıma önem veriyor. Bu kısım için bana çağrışım önemli ayakları yapıyor ama bence içgüven eksikliğinden dolayı yanaşamıyor. Bizde yedik. :P :D Merak ettiğim bir konu o kişi ile tanışsa zihninde oluşturduğu kişi olsa veya olmasadaki paralel hayatları merak ediyorum. Sinclair bu hatuna Beatrice adı takıyor. Burada hatırladığım kadarıyla Dante’nin karakterinin çağrışım yaptığı tablodan esinlenerek takması çok ince bir dokunuş gibi geldi. Burada tasvirlerini hatırlamıyorum. Bende iz bırakmamış bu kısım. Bu simgesel olayın serseriliği bitirmesi ve belirli bir hedefe yönlendirmesi ilginç buldum. Burada bir şeye bağlanma isteğini gösteriyor. Kendi yolunu kendi bulamayanlardan biri Sinclair. Bu kısımda beni rahatsız eden bir nokta vardı ama hatırlayamadım. Beynim büyük birader ile birleşti komplo kuruyor. Eyy beyin biliyorum göbeğim aklını çelmeyi çalışıyor kanma bu oyunlara. :P :D Burada dikkatimi çeken Beatrice’nin tasvirleri bir zaman sonra Demian yapısı ile harman etmesi ve gelecekte öğreneceğimiz gibi Demian’nın annesine çok benzemesi. Burada Demian ile tanıştığından beri bir merak içerisinde olduğunu düşündüm ve sonradan aklıma evlerine hiç gitmediğini söylediği aklıma geldi. Orada sitem olduğunu fark etmemiştim. Buna ailesinden koptuktan sonra yeni bir anne figürü olarak içgüdüsel olarak benimsediğini düşünüyorum. Sonradan cinsellik arzusu oluşması ile sevgili düşüncesine girmeye başlaması farklı geldi. Bunu babası ölünce annesine sahip çıkma psikolojisi ile babası figürüne geçmesi gibi geldi(Bu gerçek bir olay bir dergide okumuştum. Hatta annesi ile evlenmek isteyenler olduğunu da okumuştum.).

    Bir diğer konu ise evinin önündeki kutunun resmini yapıp göndermesi ve Demian’dan geri dönüş için ilginç bir not bırakması kitabına. Burada notu kendisi mi bıraktı yoksa bir arkadaşına mı bıraktırdı merak etmiştim ve her iki olayda neden temas kurmadığını anlam veremedim çünkü Sinclair’in büyük bir bunalım içinde olduğunu biliyor. Üstünde güçlü bir etkisi olduğu için yolunu kendi bulmasını tercih ettiğinden dolayı yorumlanabilir ama not ile zaten belli bir yöne çekiyor. Eyy Demian beyin kıvrımları ile ne derdin var da böyle gizemli davranıyorsun. Sayende hunimin boyutları uzaydan gözükecek. :P :D Bu notun doğu mistiğinin din öğretilerin biri olan Abraxas yönlendiğini kısaca söyleceğim. Bu kısım bir araştırmam gerekiyor ve yoğun bir zamanımda denk geldiği için bir dahaki okuma araştıracağım. Birde hayatında kilit noktalarından biri olan Pistorius’un konuşmaları referansını kullanabilirim ama aklımda başka düşünceler döndüğü tam benimseyemedim.

    Sinclair gezinirken şans eseri Pistorius’un kilisede çaldığı org’un müziğini duyar. İlk başta pek önemsemez ama sonradan Bach’in aynı parçasını çaldığını fark edince dinlemek ister. İlk başta kiliseye girmek ister ama kilitli olduğu için dışarıda dinlemeye başlar. Burada fark etmeye başlar Pistorius’un nişanı olduğuna bence. Kiliseden çıktıktan sonra takip etmeye başlar. Pistorius meyhanede oturduğunda hiçbir tereddüt etmeden karşısına oturur. Bizim pısırık birden aslan yürek kesilir. Burada Sinclair evrim geçirir. Bu zamana kadar hep başkaları yanaşması ile arkadaş edinirken ilk kez kendi birine yanaşır. Kitapta şaşırdığım kısımdan biri oldu bu tavrı. Burada Pistorius olumsuz tepki verir ama bu olumsuz durum Abraxas kelimesi geçmesi ile hava birden değişir. O ortamda konuşmak istemez ve sonra konuşmayı önerir ve birşeyler yemesini ister. O zaman farklı bir kişilik olduğunu kesin kanıt getirmiş gibi geldi Pistorius’un. Bu kısımda garip gelen her şey iyi giderken birden Sinclair’in garip bir şekilde Pistorius’un en zayıf yerinden vurması Sinclair’in. Belirli bir düzene girince içgüdüsel olarak rahatsız oluyor gibi geldi. Kaos durumunu bilinçaltında sevdiğini ve özlem çektiğini düşünüyorum. Bu bölümü bir daha okuduktan sonra detaylı bir şekilde ele alınmasını hak ettiği için yarım yamalak bahsetmeyi düşünmüyorum. Bundan sonra merak ettiğim yüklü borcu ne yapıldığı. Düzeldikten sonra ailesi tarafından kapatıldı mı yoksa hasır altı yaptı mı? Burada açıklık beni rahatsız etti. Hiçbir vicdan azabı çekmemesi Sinclair karşı hoşnutsuzluğu mu arttırdı. Eğer ailesi borcunu ödedikten sonra tatil gezisini çıkartıyorsa orta halden daha zengin bir olduğunu düşünmeme neden oldu. Başka ki orta halli bir aile olduğunu düşündürmüştü. Bu belirsizlikte çok hoşuma gitmedi. Gerçi kendi hüsnü kuruntum olabilir emin değilim.

    Tatile çıkmadan Sinclair’in Demian takıntısı devam ettiğini büyüdüğü şehirde Demian ve annesinin yaşadığı eve giderek görüyoruz. Burada artık evin sahibi yaşlı kadın kalıyor. Burada merak ettiğim yaşlı ev sahibinde Demian ve annesine karşı insanları adeta büyüleyen dayanılmaz çekiciliğinden dolayı mı yoksa geri dönerlerse veririm dolayı mı albümlerini sakladığı. Hesse amca Sinclair’in takıntısını arttırmak içinde ara bir karakter yaratmış olabilir. Burada ufak bir sır perdesi var. Albümden Demian’nın annesini görünce adeta beyninden vurulmuşa döner çünkü Beatrice ve Demian’nın harmanlamış zihnindeki kişiyi görür. Buraları sonradan fark ettiğim Hesse amca’nın doğu mistiğinin hayranlığının üst sınırı olabilir. Bunu sonradan açıklayacağım. Demian’nın annesinin resmini gördükten sonra tatili zehir olacaktır Sinclair’in çünkü gezeceği şehirlerin bir önemi kalmamıştır. Sadece Demian’nın annesine rastlamak umuduyla şehirden şehre atlamaya başlar. Her kadını Demian’nın annesini aramak için çok dikkatli bakarken Sinclair’in tabiri ile bir yosma dikkatini çeker ama Sinclair dünyadaki diğer kadınlar önemli değildir. Burada Sinclair’in artık tamamen simgeler ve zihinsel dünyaya hapis olduğunu söylebiliriz. Burada bence ilk girişi Demian’a değil Kromer’a borçludur. Kromer Sinclair’in açığını yakalamayıp ailesinden koparmasaydı Sinclair nişanı hiç oluşmayabilirdi veya Demian’nın dikkatini çekecek kadar parlak olmayabilirdi. Burada Sinclair’in rüyasında Demian’nın annesini görüp beyhude bir uğraş olduğunu anlamasıyla yaptığının delilik olduğunu anlar ve geziyi bitirir. Burada da gelecek bölüme selam çaktı gibi geldi Hesse amca.

    Bundan sonra H. Üniversitesine yazılır ve gittiğinde hayal kırıklığına uğrar. Derslerin ve öğrencilerin boşluğu ve monotonluğunu direk dikkatini çeker. Burada benzer bir durumu bende yaşadım. Girdiğim senede sınıf arkadaşların bilgisayar dersinde ikilik sayı sistemini ve uygulamadaki excel’i fizikte vektörleri bölüm sonu canavarı gibi zorlu göründü için birde hocaların bunları detaylı anlattığı için lisedeki gibi yatarak okulu bitireceğim gafletine bulundum. Meğer isem devamı bölümlerde önemli derslerde varmış ve zihinden yaptığında veya işlem hatası yaptığında sorunun 0’dan fazla etmediğini beşinci yılımda öğrendim. :D Birde okuldan soğumama katkısı olan 2. veya 3. haftada ayrı ayrı 5 ile 10 dakika arası bölüm başkanın odasında iki fırça yediğimden öğrendim. :D Olay söyle gelişti. Fizik dersinde baktım liseden pek bir farkı yok. Hocanın yanına gittim ve hocam neden laboratuvar dersimiz yok dedim. Bunun üzerine bölüm başkanı ile konuş bunu bizim bölümde laboratuvar var dedi(Bize istisnasız hep fen edebiyattan geldi ortak derslerde ve paü’de okuyan bilir o damlama yöntemi ile mezun olunur. Birde nedense bizim fakülteye fazladan bir takıntıları vardı. Hatırladığım 10 kişiden fazlası genelde geçemezdi.). Bende bu lafın gazıyla bölüm başkanının yanına gittim. Kapıyı çalıp müsait misiniz dedikten sonra kafa işareti ile girdim. Sonradan düşününce fark ettim pek benle konuşmak istemediğini yüzü aklıma gelince. :D Dik dik bakarken önündeki koltuğa oturmuş bulundum. İlk fırçamın nedeni buydu. 5 ile 10 dakika arası fırça kaydı. Üniversitede oturmanın zararlı bir şey olduğunu orada öğrendim. :D Ondan sonra sabaha kadar ayakta dikecek olsa da otur demedikten sonra hoca dikilmesini öğrendim. :D Neyse sonra aklına geldi neden geldiğimi sormak. Neden fizikte laboratuvar yok dediğimde başladı ikinci fırçaya ve yaklaşık aynı süre sürdü birinci fırça ile. Orada sudan çıkmış balık gibi dinlerken “Size pratik uygulama ne gerek var. Teorik uygulama yeter” dediği garip geldiği için unutamadım. Sonradan öğrendiğim para yüzünden arada top gibi oynanmışım. Laboratuvar olursa bizim Fen-Edebiyat Bölümü öğrencisi gibi kayıt gözekecekmişiz fizik hocalarının kesesine ödenek verilecekmiş. Tabii böyle olunca bizim bölümden kesinti olacakmış. Bunu öğrendikten sonra ikisinde de nefret ettim ve ikisinin verdiği derslerden hiç geçemedim. :D Yani dağ dağa küsmüş dağ çokta tın demiş olayı oldu. Bu olayın tek zararı bana olduğunu ise 7. yılımda öğrendim. Bazı şeyleri kavrama da biraz gerizekalıyım. :D

    Sinclair gelecek olursak okuldan özgür takılmaya başlar ve Nietzsche’nin kitapları takılır. Keşke kitapların isimlerini ekleseydi de Hesse amcanın Nietzsche amcadan hangi kitaplarından etkilendiğini kitabından öğrenseydik. Bu kısımdan da elimden kurtulamazsın Hesse amca duy sesimi. :D Özgürce şehri gezinirken birden tanıdık ses duyar. Demian tekrar sahneye çıkacağının işaretidir ama ara karakter olan Japon öğrenciyi eklemek ve gene doğu mistiğine selam çakmak için Sinclair pısırık moda geçer sadece takip eder. Japon elemandan ayrıldıktan sonra Sinclair mod değişikliği yapar ama Demian zaten senin takip ettiğini hissettim deyip artistik yapar. Burada aklımda böyle kalmış ama gördüğünü söyledi gibi bir şey çaktı zihnimde velakin benimkisi daha artistik olduğu için burnu havada Demian’a yakıştığı için böyle bırakıyorum. :P Orada muhabbetlerini tam hatırlamıyorum ama annem seni merak ediyor bize gelsene diyerek az daha eşekler cennetine gönderecekti Demian Sinclair’i. :D İnsan yavaş yavaş verir haberi veya birkaç gün Sinclair’i çağırmayarak kudurtur ama bu kadar işkence yeter diye düşünür herhalde Demian. :D

    Sinclair dünyası gene değişeceği ondan sonraki tepkilerinde belli olur çünkü önceki takıntılı zamanında uykusuz içinde geçen günlerde bulma umudu düşükken. Yarın gidip görmenin heyecanına rağmen derin bir uyku geçirir ve hayatındaki en önemli gün gibi betimlemeler yapar. Neyse akşam olup gittiğinde ilk girişte kendi resmiyle karşılaşır ve resmini huşu içinde bakarken Demian’nın annesi gelir ve kırk yıllık ahbapları imiş gibi Sinclair ile muhabbet eder ve kendisine sayısı az olan dostlarının seslendiği Bayan Eva demesini ister. Burada bu kadın gibi güçlü karakterin çevirmenin bayan kelimesi kullanılması hoşuma gitmedi. Orijinal halini koruyup Mrs. Eva deseydi veya Google amcanın çevirisinde ikinci anlamı hanım kelimesini kullansa daha şık olurdu diye düşünüyorum. Ben hanım kelimesini kullanacağım. Buradaki hızlı samimiyet bence Sinclair için iyi olmaz çünkü zaten çevresi ile olan kopukluğun bitme şansı bile kalmaz. Hanım Eva çok kunduz bir karakter olduğunu şimdi fark ettim. İleride göreceğiniz gibi Sinclair uydusu olmasını daha başında garantileyen hamleyi hemen yapmış. Eyy Sinclair Hanım Eva ile aramızı girdiğin için seni düelloya davet ediyorum. :P Şaka şaka sanal karaktere bağlanacak kadar delirmedim. :D Hanım Eva Demian’nı görmesi için bahçeye yollamasıyla burada japon karakterin Demian’nın vücut yapısının nedenini açıklamak için yaratıldığını görüyoruz çünkü Demian boks antrenman yaparken görüyoruz. Dünyanın en zor sporlarından birini 3-4 ay deneyimleyen ve bu işkenceyi yakında tekrar başlayacağımdan biliyorum. :D Uzun süreli yapan insanların boks torbalarından çıkardıkları sesler kulağımda olduğu için gücünün de kaynağını öğrenmiş oluyoruz. Siz siz olun hafif salınma hareketi eden ve düzgün bir şekilde gardını alan bir rakip gördüğünüzde gözünüzü hastanede açmamak için çark etmenin yolunu bulun. :D Demian ile buluşunca annesinin adını öğrenmesini şaşıran ve ilk tanışan insanların ender olarak adını öğrendiğini söyler. Sinclair hadi çok şanslısın gerçi bu romanda ben olsam Hanım Eva benden başkasına gözü görmeyeceği ve seni sallamayacağı için orada olmamamdan dolayı daha şanslısın kerata. :P :D Bu kısımdan sonrasında bir iki olay dışında pek sevmedim çünkü doğu mistiğine boğmuş gibi geldi ve telapatiyi az daha buluyordu Sinclair. :D Burada düşünce olarak çelişkili bir düşünce yapısına sahibim. Her insanın zihinsel yapıda farklı frekans ve güçte elektrik alan yaydığını ve yakın frekans veya güç yayan kişilerin farkında olmadan çektiğini. Birde düşünmeyi kelime olarak yapıldığında her harf karakterin farklı bir frekans yaydığı için düzgün bir çevirici ile bir insanın düşüncelerini okunabileceğini düşünüyorum. Hatta bu konu üzerinde çalışmaların belirli bir aşama kaydettiği hatırlıyor gibiyim ama bilim kurgu diziler ve filmler çok izlediğim için oradan da aklımda kalmış olabilir emin değilim(Çalışmalar yapıldığını eminim ama belirli bir aşama kaydettiği konusunda emin değilim.). Bunu insanın zihninde doğru bir çevirici olacağı konusunda emin değilim. Çok isteyip de olan şeylerin rastlantısal olduğunu düşünüyorum ama zihinsel yayılan enerjinin kozmik enerji ile iş birliği yapabileceği veya karşı tarafın elektrik alanını etkileyip yönlendirebileceği olasılığını da ihmal edemem. İnsanın evriminin devam ettiğini ve ileride makinelerin yardımı ile sayborg yapısına gelince gerçekleşme olasılığını yüksek görüyorum ama emin değilim.

    Burada kıskandığım olay zihinsel olarak uçuk insanların geçmiş dönemlerde yaşayan insanların dilinden yazılan kitapların Hanım Eva, Demian ve Sinclair’a çevirmesi ve nezih bir şekilde tartışmaları. Bu durumu hazırlayan Hanım Eva’nın annem veya aile dostumuz veya eşim olmasını çok isterdim. İnanın herhangi biri olması yeterli benim için Sinclair gibi sapık değilim. :P :D Demian’nın böyle zihinsel yapıya sahip olmasının nedeni bu olduğunu düşünüyorum. Zaten annesine duyduğu derin saygıdan bunu anlayabiliyoruz. Garip bulduğum bir olay ise Hanım Eva ile Sinclair arasındaki ilişkinin karmaşıklığı. Sinclair son evriminden sonra zeki ve uçuk insan olduğunu kabul ediyorum ama Hanım Eva gibi sürekli böyle insanları yanına çeken birisinin Sinclair gibi yeni yetmeden etkileneceğini düşünmek mantıksız geliyor. Tamam burada yükte hafif pahada ağır olan kıskançlığım var olduğunu kabul ediyorum ama bu kıskançlığını integral ile toplarsak ihmal edilebilir seviye de olduğunu düşünüyorum. :P :D Birde böyle tavırlarını tek Sinclair üzerinde olduğunu düşünmüyorum. Burada Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği kitabındaki Tomas karakterine benzettim biraz. Hayatı oyun gibi gördüğünü düşünüyorum Hanım Eva’nın ama saf bir temiz duygularla görüyor. Sinclair zehirleyebilirsiniz Demian asabilirsiniz ama Hanım Eva’ya yedirtmem. :P :D Birde Demian’nın savaşı gördüğüne dair düşüncesi pek aklım ermedi ama meditasyon ile kozmik enerji ile frekans tutma olasılığı düşündüğüm için eleştirmiyorum. Meditasyon kısmı da yukardaki düşünceme benzer. Kitabın son kısımdaki Sinclair ile Demian sahnesi ise kitabın gerçekçi yapısını çok yumuşattığını ve Siddhartha kitabına benzerliğini ciddi bir şekilde arttırdığını. Gerçi bu yapısı Bozkırkurdu kurdu için söyleyebilirim ama ot çektiği için çok rahatsız etmedi. Bu kitapta çok fazla mistik bir yapıya sahip olduğunu için efsanevi kitap kategorisine girmiyor benim için ama çok değerli bir kitap ileride efsanevi kitaplığımın hemen altında olan önemli kitap olarak duracaktır. Bu kitabı bana hediye eden ve beynimi düşüncelere boğan geleceğin beyin yakan çılgın öğretmeni olacak Beyza tekrar teşekkür ederim. Böyle giderse beni Budist yapacak kendisi. :P :D
    Kendime Not = İleride tekrar kitabı okuyup yorumuma bakarsam düşen cümlelerimi kaldırmamı uçan cümleleri sakin ol iyi çocuk diye sakinleştirerek alçaltıp çatlaklık kapasitemi çok belli etmememi salık veririm. :P :D Birde yoruma hak eden cümleleri de incelemeye katıp okuyanı eziyetimi tabana çıkarıp sonuna da Darth Vader amca temalı kötü adam gülüş ses kaydını koymayı unutma. :D
  • David Ben Gurion'u görüyoruz. Düşünceli ama sakin. Bildiği var ama yine sakin. Yaklaşmakta olan savaşın sesleri yanı başında, odasında, karargahta. Düşünceli. Mısır'ın 'yeni silahları'na karşı elinde bulunan eski silahlarla ne yapacağına düşünerek, plan yapmakta. Savaş yaklaşıyor. İngiliz ve Fransızlarla yaptığı işbirliğini düşünürken kendisini yarı yolda bırakacaklarından da emin. Amerikalılara da kızıyor. Mısır, Suriye, çöl, Suveyş, kanal...Savaş yaklaşırken ulusunu korumak için yapması gerekenleri gözden geçiren bir adamla karşı karşıyayız ve bu şekilde hikaye 20 Ekim 1956'dan bir gün öncesinden başlıyor. Tarihe Suveyş Krizi olarak geçen ve bir tarafta Mısır, diğer tarafta ise İsrail, İngiltere, Fransa ve dolaylı bir şekilde Amerika'nın olduğu ve Suveyş Kanalı'nı kamulaştırmak isteyen Nasır yönetimindeki Mısır ordusuna karşı kanalın kamulaştırılmasına karşı çıkan İngiltere ve Fransa ile buradan istifade edip toprak kazanmak isteyen İsrail'in 1956 Suveyş Savaşı (krizi) öncesi yaşanan olayların anlatımıyla başlıyor kitap. Ülkelerin konumu, siyasi tavırları, savaş araç gereçlerin durumu, hedefleri ve o hedeflere nasıl ulaşılacağı anlatılıyor.

    Yazar, Gideon Zadok'un anlatımıyla konuyu ilerliyor. Roman içinde roman okuyoruz. İsrail devleti kurulduktan sonra
    çeşitli ülkelerden gelen Yahudilerin bir arada olma çabası ve etraflarının kendilerinden olmayan milletlerden olması, kendilerini orada sıkışmış vaziyette hissetmelerine yol açsada, artık bir arada yaşayabilecekleri bir topraklarının olması onlar için büyük nimet olur.

    Toplama kamplarından sağ kalanlarla başka yerlerden gelen Yahudilerin bu topraklarda tek çatı altında buluşmasını da
    okuyoruz.

    Gideon'un ailesiyle İsrail'de yaşadıkları sayfa içlerinde aralıklı bir şekilde anlatılır. Yeni kurulan bir devlet, savaş ve çatışmaların sürekli yaşandığı bir yerde aile bakımı, büyütme, hayatı idame ettirme mücadelesi de paralel bir şekilde anlatılır.

    Koca savaşa gitmeyi dört gözle beklerken, karısı ise gitmemesi için yalvarır. Romandaki Gideon Zadok, hem gazeteci hem de
    yazar kimliğiyle savaşın içinde. Suveyş Kanal harekatı üzerine kurgulanmış bir roman. Yaşanan gerçek, olaylar gerçek, savaş gerçek.

    Kitap geçmişle kendi dönemi arasında sürekli gitgeller yaşatıyor. Bir orada bir burada ve farklı zaman dilimleri arasında gidip geliyoruz. Küçüklüğüne dönüş, babasıyla mektuplaşmalar, aile yaşamı gibi sosyal hayatın içinden kopup gelen yaşamdan kesitler sunarak, sadece savaş anlatımı da yapılmıyor. Savaşın dışında yaşanan sosyal hayata dair düşünceler, diyaloglar gözler önüne de seriliyor.

    Gideon Zadok karakterinin ana karakter olarak kurgulandığı romanda ona eşlik eden aile, çevre ve savaş yer alıyor. Okula
    giden çocuklar, evdeki yaşam, rutin yapılan işler, siyaset ve 'ne olacak şimdi'nin sorulduğu bir yerde hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

    Sosyal hayatın en önemli ögesi olan aile ve Yahudi gelenekleriyle yeni doğan tüm bireylere bunun benimsetilmesi; Yahudi dininin emirleri doğrultusunda konuşmalar, yapılan ayinler ve çevrede bulunan Hıristiyan nüfusla münasebetleri de
    anlatılıyor.

    Yahudi tarihinden kısa kesitler de sunuluyor. Rusya ve Polonya'daki zenginliklerinin sebepleri, sürekli göçe tabi
    tutuldukları için yanlarında mesleklerini de götürmeleri; ama ilerki dönemlerde buralarda da din değiştirmeye zorlandıkları için yine göç ettiklerin de bahsediyor.

    Kitabı okuduğunuzda Yahudilerin Avrupa içlerinde yaşadığı göçlerden kesitleri görüp, ezilen, sömürülen, hor görülen, yok sayılan bir ırk/dil mensuplarının çektiği acıdan da bahsediyor.

    Gideon Zadok'un evlenmeden önceki hayatı ve onun da ötesine ailesinin geçmişine, dönüşler yaparak ailenin geçmişinden bugüne bir bağ kuruluyor. Ayrıca Rusya'daki Yahudiler ve oradan Filistin'e göçün zorluğu, ezikliği, horlanışları ve tarihi anlatılıyor.


    Filistin'e 1920'lerde başlayan göçün içinde yaşamdan kesitler sunuyor. Orada yaşayan eski yerleşik Yahudilerle sonradan
    oraya gelen Yahudiler arasında yaşanan kültür farklılıkları ama bunun yanında bataklık, kurak bir araziden, yaşanabilir
    bir yer yapmak için verilen birlik mücadelesini de okuyoruz.

    Notlar:

    + Kitap 1988 yılında ABD'de yayımlandıktan bir yıl sonra 1989 yılında Mehmet Harmancı çevirisi ile Altın Kitaplar tarafından yayımlanmış.
    + Eğer bir yazarın gözünden Suveyş Kanal harekatı anlatılsaydı çok daha iyi olurdu. Kitabın adı Mitla Geçidi ve Kanal harekatı
    sadece sanki 'dekor' olarak duruyor. Önemli kısım yazarın, ailesinin geçmişi, yaşadıkları, aile bağları aile içinde yaşanan sıkıntılar, kırgınlıklar, kopukluklar gibi konular üzerinden gidiliyor. Tabi, olmazsa olmaz kadın, cinsellik, yaşanan ateşli geceler kitabın içine serpiştirilmiş.
    + Savaş kısmı sonlara doğru tekrar önplana çıkartılıp, akıcılık sağlanmaya çalışılmış.
    + Savaş kısımlarının anlatıldığı kısımlar akıcı olmakla beraber, diğer kısımlar çok durağan. Esasında o kısımları az bir şekilde geçişler yaparak kurgulansa çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Hem de hız ve akıcılık da korunmuş olurdu.
    + Kitap ileri de sinema filmi çekilecek havasıyla yazılmış görülüyor. Anlatım ve okurken kişilerin durumu, yazarın
    kafasında sanki film gibi şekillenmiş yani macera filmi.
    + Kitabı ancak sahaflarda bulabilirsiniz. Okunmasında kesin şart var mı? Yok. Benim elimin altında yazarın tüm serisi
    olduğu için hepsini bu şekilde teker teker okuyorum ve yazıyorum.
    +Suveyş Kanal harekatı, onun Soğuk Savaş dönemine etkisi, Rusya ve Amerika'nın tavırları ve İngiltere'nin yenilmesi
    sonucu bu coğrafyadan çıkıp, yerini ABD'ye bırakması ve bunlar üzerinden bir kurgu bekliyordum, yanılmışım.
    + Bu kitabı 26/08/2018 - 15/09/2018 tarihleri arası okuyup, yazı 19/11/2018 tarihinde yazılıp, siteye eklenmiştir.
  • Nasıl başladığını merak ediyorsanız hemen anlatayım, merak etmiyorsanız da anlatırım. Anlatacağım.

    Ankara'dan İstanbul'a tanışanlı 1 yıl olmuştu. Fakat anadolu yakasında oturduğumuzdan ve orta sonu Çengelköy'de bir okulda okuduğumdan Etiler hakkında pek bir fikrim yoktu. Saçlarım uzuncaydı, balık etliydim. Pantolonla okula giderdim, daha rahat bulurdum. Sosyal bir kızdım o zamanlarda fakat Etiler'i hiç bilmezdim.

    Okula gelip, ortamı anlamaya çalıştım. Kimse vahşi, yabani falan değildi. Yani bir Enka ya da Koç ortamı yoktu ancak ara geçişler vardı. Bir süre sonra ortama ayak uydurdum. İnsanları anlamaya başladım. Yakın arkadaşlarım da vardı ama bazen yalnız takılırdım.

    Bir öğlen tam öğle yemeğinden sonra merdivenlerden yukarı çıkıyordum. Öğle tenefüsünü sınıfta geçirmeye karar vermiştim. Merdivenlerden yukarı çıkarken aynı kararı benimle birlikte veren bir çocuk gördüm. Bilmiyorum. Tarif edemeyeceğim bir duyguya kapıldım. O, beni fark etmedi bile ama suratında mı, aurasında mı, ruhunda mı, bedeninde mi emin olamadığım bir şekilde tuhaf bir elektrik hissediyordum. Bana farklı göründü ve gerçekten aradığım için değildi. Sadece öyle hissettim. Onu gözüme ilk orada kestirdim.

    Sonra takip etmeye başladım. Okula girerken, okuldan çıkarken, öğle yemeği yerken, sabah telefonunu telefon kutusuna bırakırken, serviste, tuvalete giderken ve kantinden bir şey alırken. Arkadaşlarını taradım. Kimseyle fazla yakın değildi. Kendi bir dünyası vardı ve orada takılırdı. Ağırbaşlı bir çocuktu. Ortalıkta fazla gezmedi. Onun havalı olduğunu düşünürdüm.

    Adının Emre olduğunu öğrendim. Takıntım gün geçtikçe arttı. Fakat ona yaklaşmayı hiç düşünmedim. Onu uzaktan sevmek hoşuma gidiyordu. Eve giderken hayallere dalmaya başladım. Onunla kurduğum hayallere. Tek bir kelime bile etmeden yıllar geçti. Bazen onunla aynı sınıfta bulunduğumda ya da konferans odasında falan kalbim ağızıma gelirdi. Kalp krizi geçirmekten korkardım. Çünkü bayılırsam falan onun için bayıldığımı anlayacaktı. Rezil olacaktım!

    Emreyi uzun süre kendime sakladım. Kimseye bahsetmedim. İlk anneme anlattım. Anneme anlatınca bana bir rahatlama geldi ve en yakın iki arkadaşıma bahsettim. Ona bir isim taktık. Aramızda ona öyle sesleniyorduk. Bir akşamüzeri okul çıkışı telefon kutusunun önünde karşılaştık. Bir şey oldu ve gülümsedi. Ama bana değil. O beni hiç fark etmedi. Benden hiçbir zaman haberi olmadı. Yani yıllar boyu. Yani ben onunla ilgilenene kadar.

    Öyle dik dik bakmazdım hem ben, hep kaçak bakışlarım vardı. Bazen bakardım. Hep sanki bakmıyormuş gibi yapardım. Cesaretim yoktu onu sevmeye. Sonra derin araştırmalarım sonucu kız arkadaşı olduğunu öğrendim. İsmi Zeynep'ti.

    Onu unutmaya yemin ettim. Kendime söz verdim. Başkaları ile ilgilenmeyi denedim. Bir çocuk vardı Mehmetcan. Bana aşık olduğunu söyledi. Aylarca peşimden koştu. Gözümün önünde ağladı hatta. Bir gün gittim "Tamam, çıkıyoruz." dedim. Çıkmaya başladık sözde. Öğle tenefüsünde buluştuk. Kendimi korkunç hissettim. Emre'yi seviyordum. Yalnız onu. Karşı bankta oturuyordu ve onu seyretmek istiyordum. Yanımdaki çocuk yüzünden onu seyredemiyordum ve bu beni delirtti. Çocuğu sınıfa çağırdım. Sınıfta ona; "Bak Mehmetcan, sen beni seviyorsun biliyorum. Ancak ben seni sevmiyorum. Bu öğlen senin yüzünden sevdim çocuğu seyredemedim. Yani benim sevdiğim başkası var." dedim ve ondan ayrıldım. Mehmetcan okulun en hızlı çocuğuydu. Herkese yazar, herkes de ona yazardı. Uzun süre beni atlatamadı. Her sene bana bir kere kesin yazardı. Sonra bir şekilde beni unuttu. Elbette unuttu, zaten unuttu.

    Emre'yi sevmeye karar verdim. Herkes benimle ilgileniyordu. Zayıflamaya ve kadınsılaşmaya başlamıştım. Annem okulumuzda sarışın bir çocuğu gördüğünü, Emre'yi unutup onunla birlikte olmam gerektiğini söyledi. Çocuk bana aşıktı. Hatta bir keresinde camdan atlamıştı. Ben Emre'yi sevdiğimi, sadece onu sevdiğimi söyledim. Annem, Emre'yi maymuna benzetiyordu. Ben o sarışın çocuktan hiç hoşlanmıyordum.

    Emre, Zeynep ile ayrıldı. Esasında Zeynep, Emre'den ayrılmış; bunu yıllar sonra öğrendim. Emre, Zeynep'ten sonra kimseyi sevmedi; beni bile. Ona gerçekten değer veriyordu, yani o kıza. Emre fazla değer vermezdi. Yıllar sonra öğrendim. Ayrılık haberi karşısında muazzam bir sevince kapıldım, neredeyse göbek atacak kıvama geldim.

    Aşkım daha da artmıştı. Delirmiştim. Koşu bandında bir videom vardı. Hedef belli: "Emre, Emre, Emre" diye koşuyordum. Arkadaşım Ebru deli olduğumu düşünmüyordu, o da benim bir türevimdi zaten. Fakat ben çok derinlerde hissediyordum. Düzenli olarak ağlıyordum Emre diye. Kendimi arabaların önüne atmıştım bir seferinde, biraz da Ebru'ya komik geldiği için yapmıştım. Ama ezilseydim eğer sadece %50 üzülürdüm.

    Ben tam olarak bu gazdayken, Emre ve Anı'yı birlikte gördüm. Anı okulun en kötü kızıydı. Gerçekten kötüydü. Hem aptal, hem cahil hemde çok fena bir kızdı. Emre, Anı ile çıkıyordu. Ebru'ya canımın yanmadığını, iyi olduğumu söyledim. Ama tam olarak o gün, o gün içimden bir şeyler koptu gitti. Artık Emre'yi unutmaya yemin ettim. Yine yemin ettim. Kendime söz verdim. "UNUTACAKSIN!" dedim.

    Başka insanlarla çıktım. O sarışın çocukla çıktım öncelikle. Düzgün denebilecek bir ilişkimiz vardı. Bir buçuk yılımız birlikte geçti. İlk deneyimlerimi yaşadım. Beni ailesinin içine aldı. Hep birlikte yemek yerdik, sinemaya giderdik; hatta spor yapardık. Sarışın çocuğa aşık değildim, ama zaten aşkın ne demek olduğunu unutmuştum. Kaybolmuştu aşkım. Aşkımın içinde erimişti.

    Yıllar birbirini kovaladı. Emre ve Anı ayrıldı. Ben ve sarışın çocuk ayrıldık. Sonra ben büyüdüm. Daha bir güvenim geldi kendime. Emre ne yaptı bilmiyorum.

    Murat, Emre'nin en yakın arkadaşıydı. Sürekli, Murat ile haberleşirdik. Baya sosyal bir çocuktu. Hazirandı sanırım aylardan ya da Temmuz. Hayatımın en güzel yazıydı. O yaz teyzem evlendi yeniden, ben fiziksel olarak çok iyiydim, babam çok iyiydi, abim çok iyiydi. Her şey muhteşemdi. Üniversiteye başlayacaktım. Çok mutluydum. Ben bir şekilde, eskiden Emre'ye olan hislerimden Murat'a bahsetmiştim. Ufak da olsa biliyordu yani. Beni yanlarına davet etti. "Emre ile Etiler'deyiz. Gel istersen dedi." Hiç unutmam yataktan bir anda öyle bir havaya zıpladım ki, annem bana bir şey oldu sandı. İkizleri aradım. En yakın iki arkadaşımdı o zamanlar. Bu an benim hayatımın anı, beş yıldır bunu bekliyordum. "Giyinin, Etilere gidiyoruz." diye talimat verdim. Onlar da beni kırmadılar. Takside 6 tane falan sigara içtim. Konuşamıyordum, sadece mırıldanıyorum taksiciye. Taksici istersek hastaneye gidebileceğimizi söyledi. Adam öylesine korkmuştu.

    İçeri girdik. Emre'nin yanına oturdum. Karşımda ikizler ve Murat. Sohbet ettik biraz. Emre'nin mizacı, havalı hareketleri, uzuvları her şey aynıydı. Ben çok değişmiştim ve hala değişiyordum; eriyordum! Hiç iyi değildim ama belli etmiyordum. Heyecanımı gizlemeyi başardım. İyi denebilecek bir buluşmaydı. Heyecanımı kafenin tuvaletine saklamıştım. Telefonumu tuvalette unuttuğumu eve dönüş yolunda fark ettim. Sonra telefonumu almak için tekrar Etiler'e geri döndüm. Öylesine kötüydü durumum ama dünya böylesine güzeldi artık.

    Geri kalan zamanda hep araştırarak geçirdim. "Biri sizden hoşlanıyorsa yanınızda gözbebekleri büyür." diye bir şey okumuştum. Günlerce hatırlamaya çalıştım: Yanyana otururken gözbebekleri büyümüş müydü?
    Haydi Gizem kandırma kendini.

    Sonra Murat'la konuşmaya devam ettik. Fakat Emre'yle hiç konuşmadık. Bana bir süre mesaj atmadı, aramadı, eklemedi; hiçbir şey yapmadı. Ben de beklemeye başladım. Bir gün dayanamadım, tam bebek yokuşundan aşağıya yürüyordum. Mesaj attım aptal bir aplikasyondan. Dünyanın en salak konuşmasını yaşadık.

    "Napıyorsun"
    "Hiç, sen?"
    "Hiç ben de."

    Bu kadar, tam olarak bu kadardı. İntihar etmeyi bile düşündüm, şimdilerde iyi ki etmemişim diyorum.

    Sonra Murat bana bir ışık yaktı. "Siz ne saçma bir muhabbet etmişsiniz o gün Emre'yle, bence bir daha mesaj at." dedi. Ona atamayacağımı bunun dünyadaki en saçma şey olduğunu söyledim. "At sen, at. Bana bir kere güven. Mesaj atacaksın ve her şey değişecek" dedi. Tamam ulan dedim içimden, bu kadar bekledim zaten, bu işi bitireceğim.

    O an sevgilim, benim senden önce ilk kez bir erkeğe bu kadar ısrar edişimdi.

    ve sen de sonuncuydun.

    Ben mesaj attım o cevap verdi. Konuştuk. Sonra buluştuk. Sonra daha çok buluştuk. Sevgili olduk. Çok güzel zamanlar geçirdik. Sahile bir şişe şarap alıp gittiğimiz günü hatırlıyorum. Sarhoş olup, parande attığımızı. Bir taşa ismimizi kazıdığımızı ve diğerleri. Emre maneviyatı olan bir çocuktu. Yengeç burcuydu, duygusaldı. Çoğu zaman söylemezdi, ufak cümleler yazardı. Bir keresinde "Biz neyiz Emre, sevgili miyiz? Neyiz biz?" demiştim ona. Çıldırıyordum o zaman. "Biz hiçbir şeyiz. Gel hiçbir şey olalım. Belki böylesi daha güzel olur." demişti. Ben delirmiştim. Bak senin için bir cümle yazdım demişti. Hiç unutmam: "Saçları, sakallarımda." yazmıştı telefonuna. Bana o cümleyi gösterdiği gün dünyanın en mutlu insanıydım.

    Velhasıl, iyisiyle kötüsüyle zamanlar geçti. Bir yıl kadar bir süre birlikteydik. Her allahın günü hemde. Çok abarttık yine. Bana az geliyordu. Onu her gün, her an, her saniye ve salise istiyordum. Fakat sonra öyle kötü kavgalar etmeye başladık ki, beni çıldırtıyordu. Beni umursamıyordu ve sevmiyordu. Bir gün ona içimde; "Sen sevme beni sevgilim, ben bizi ikimizin yerine severim." demiştim. Öylesine seviyordum ama bana zarar veriyordu. O zararlıydı. O yanlış birisiydi. Benim için doğru değildi.

    Benden ayrıldıktan sonra çok uzun süre kendime gelemedim. Hep geldiğimi sandım ama hiç gelemedim. Düzenli olarak ağladım. Ama bu süreçte onun nasıl bir insan olduğunu görmeye başladım. O bencildi. Çok bencildi ve benim değerimi hiçbir zaman bilemedi. Fakat o sadece bana karşı değil, bütün ilişkilerinde bencildi. Paylaşmasını bilmezdi. Karakteri oturmuş bir çocuk değildi, onu sürekli itelemem gerekirdi. Bilmiyorum onu sevmek beni sadece yıpratıyordu. Bunu anladığımda ondan inanılmaz derecede soğudum. Daha biz yeni ayrılmışken ve ben ölürken, o başka bir kızla gezdiyordu. Hem benimle doğum günü arefemde ayrılmıştı benden ve doğum günümde sarışın bir kızla geziyordu. Bunu öğrendiğim gün yine içimden bir şeyler koptu, Anı ile olduğunu öğrendiğimde hissettiğimden. Çok canım yandı. Kayboldum. Onu içimde eritmeye karar verdim.

    Sonra yıllar geçti yine. Bir gün okulda oturuyordum. Üniversitede yani. Geldi karşıma oturdu Emre. Gözlerini bana dikti ve baktı. Öylesine acıdım ki ona, nedenini bilmiyorum. İçimden bir şeyleri gerçekten kopartmıştı. Hem içimden kopan şeyler, umuttu belki; ümitti aşka karşı düşlediğim. Ama o da vardı kopanların arasında. Beni benden çıkarttığımızda o da benden eksilmişti. Yani Emre. Emre de kopup, gitmişti. Nasıl oldu tam bilmiyorum ama bir şekilde hiçbir şey hissedemez hale geldim. Benden, o eski heyecanımdan; hiçbir şeyden eser kalmamıştı. Anlamadım. Gözlerine bile bakmadım onun. İçimden gelmedi bakmak. Sadece usulca kalkıp gittim. O gün anlamıştım, artık onu sevmiyordum.

    Sonra o bizim gruptan başka bir kızla çıktı. Yakın arkadaşımdı benim aslında, Merve diye bir kız. Biliyor musunuz sevindim onun adına. İnan olsun bir gün kıskanmadım. Canım bir gün yanmadı. Birlikte gördüm onu hatta bir gece klübünde. Sonra Emre kızı bırakıp yanıma geldi desem ve uzaktan beni kesti. O gün anladım. Biz birlikteyken de o başkasını kesiyordu ve kiminle birlikte olsa bir başkasını kesecekti. O gün anladım ve kendime söyledim:

    Doğru kararı vermişsin Gizem. İnsanlar değişmez ve Emre asla değişmeyecekti. Sen senin sevgine layik olan birini sevmelisin. Seni gerçekten sevebilecek birini.

    Sonra hep insanların beni gerçekten sevip sevmediğini araştırdım. Beni çok seven biriyle çıktım, ups bu sefer ben onu sevmiyordum. ve sonra BAM! bitti. kimseyle çıkamaz hale geldim. Çıksam bile hep bir şeylerin eksik olduğunu biliyordum.

    Sonra sen geldin. Seni ilk kez gördüm. çok daha kuvvetliydi hislerim. Seni tanıdım; karakterine aşık oldum. sabrına, yüceliğine, ruhuna, kahkahana, yengeçliğine, utangaçlığına, beyefendiliğine, zekana, disiplinine, cümlelerine. HER ŞEYİNE.

    fakat sevgilim bilemedim, ah ben bilemedim. Keşke lisede karşıma çıksaydın. keşke içimde o zamanların inancı olsaydı, keşke ilk güvenimi sana verseydim. çünkü biliyorum. biliyorum sen beni hiç böyle kırmazdın.

    kırmazdın değil mi sevgilim?

    1.10.2018

    --we--
  • OSMAN, WALDO BURADA SEN NEREDESİN?

    "Balkan ülkelerinin birinde, yaşlı bir teyze ölüm döşeğinde..
    Akrabaları tek tek helallik almaya geliyor, odaya biri giriyor diğeri çıkıyor...
    Köye yeni bir gelin gelmiş, duyunca bu teyzenin vaktinin ahirinde olduğunu ziyaret etmek istemiş...
    Usulca girmiş odaya oturmuş bir kenara.
    Yaşlı teyze başını kaldırmış ve içeri son giren ve köyün yabancısı olan bu geline seslenmiş:

    -Osman mı senin deden?

    Gelincağız şaşırmış ve bir o kadar da hayretle sormuş:

    -Evet, Türk'üm Osmanlı'dan geldim... Peki, bunu sen nasıl anladın?

    Yaşlı teyzemiz derin bir iç çekerek:

    -Yavrum, sizin kapıyı açmanız, kapatmanız, yürümeniz ve oturmanız dahi bir nizam ve edep üzeredir... Sen hasta var diye öyle narin açtın ki kapıyı ben ilk anda bunu anladım."

    Muallimem, ki kendisi de Balkan göçmenidir, bu misali verdikten sonra Talimü'l-Müteallim dersimiz sona ermişti.
    Arkadaşlarımdan ayrılıp düşünmeye başladım.
    Nasıl olur? Altı üstü bir kapı açmak değil mi? Buna dahi dikkat eden bir insan nasıl yetiştirilir?
    Şimdi kızlar istedikleri olmayınca kapıları çarparken, nerede ve nasıl bir hata yapıldı da iki nesil arasında uçurumlar oluştu diye sorgulamaya başladım. Öyle ya, hep suç gençlerde değil ki.

    Ne olur? Ne yaşanır? Ne yenilip içilir de, böyle hassas bir nesil ifsad olur?

    Elbette ki, evvela aile bağlarını koparmakla. Çünkü eğitimi ana-babasından almayı kabul etmeyen bir çocuğa istediğiniz her şeyi kolayca empoze edebilirsiniz.

    Peki bir çocuk ana-babasından nasıl kopar? Bu mümkün mü? Eğer o çocuk ebeveyninden "utanmaya(!) başlarsa" pekala mümkün.

    Çocuklar;
    Kitaplarında gördükleri resimlerde, okudukları hikayelerde ne ailelerini ne de kendilerini bulabildiler.
    Bir resimde kapalı köylü kadını, diğerinde modern masada yemek yiyen ve hiç görmediği kıyafetleri giyinmiş elit insanlar...

    Çocuk baktı, baktı, baktı...

    Kitaplarda gördüğü köylü insan tam da kendi annesine benziyordu... Sonra utanmaya başladı annesinin okula gelmesinden, onu basma elbisesi ve oyalı yazmasıyla ortamlarına sokmaktan...
    Eve davet ettiği arkadaşlarını dedesiyle, ninesiyle konuşturmadı.
    Bu şive bozukluğu alay konusu olurdu.
    Çünkü televizyonlarda hep fakir aileler, kapıcılar ve cahiller şiveli bir Türkçe konuşuyordu.

    Hem, kahretsin ki, ismini de dedesi koymuştu "Emine" nedir ya?!
    Okul fişlerinde "Mine" diyorduk ne güzel!
    Jülide, Işık, Jale... Bu isimler dururken Emine'yi nereden bulmuşlar ki!

    Bak, yine akşam ezanı okunuyor; bizimkiler hala çıkamadı köy kafasından, akşam ezanıyla mı belirlenir insanın eve dönüş saati?
    Olacak iş değil!
    Gecenin daha yeni başladığını "akşam ezanıyla şeytanlar çözülür" diyen aileme nasıl izah edeyim!

    Zaten çizgi filmlerde kaplumbağalar dahi pizza yiyor, biz hala tarhana kaşıklıyoruz! Biraz modernleşin artık! Nidalarıyla, en son sofrasından da burun çeviren bir genç var olmuştur artık...

    Bu zihniyete erişen gençler ebeveynlerinden nasihat almayı, onlar tarafından eğitilmeyi kabul eder mi sanıyorsunuz?

    Artık onların tek eğitmenleri youtube videolarında abuk sabuk saatlerce konuşan şahıslar, göz kırpmadan izlenilen film sahneleri, hayran oldukları artistlerin hayatı olmuştur.

    Bakın bilinç altına oynanan küçük bir oyun, izlenen tek bir kare;
    Önce sinsice ailenize savaş açtı. Babaların mesleğinden, anaların giyinişinden utandırdı. Tabi buna paralel olarak sözlerinizi değersiz kıldı ve bir ailenin mihenk taşı olan "sofranızı" yok etti... Artık boş tabaklar bilgisayar masasında birikiyor, koltuk kenarlarından bardak toplanıyor.

    Aileler akşam bir araya gelip, aynı kaba el uzatamıyorlarsa çok şeyi yitirmişler demektir...
    Çünkü İslam medeniyetlerinde ailenin, ailede de sofranın önemi büyüktür.
    Bizler; mideden çok gönlü ve ruhu doyurmak için, ekmeği bölüp pay ettiğimiz gibi muhabbetimizi de bölüştürmek için kurmalıydık sofralarımızı.
    Baba nasihat etmeli, en cok sofrada anlatmalı ve o anın bereketiyle rahmet yağdırmalıydık üzerimize..

    Vel-hâsıl bu nimetlerden mahrum büyüyen "plastik" bir nesil geldi.
    Annesi bırakın hasta ziyaretinde kapı açma adabını, eve gelene dahi kapıyı açmayı, misafire hoşgeldin demeyi öğretemedi.

    Çünkü geçmişi unutturulan, atalarından utandırılıp bağları koparılan bir nesil ne iflah oldu ne de ıslah..
    Artık hicret zamanı gelmedi mi ?
    Haydi, özümüze dönelim!
    Bize de sorar belki bir ihtiyar cılız sesiyle:
    -Osman oğlu değil misin sen?
  • "Balkan ülkelerinin birinde,yaşlı bir teyze ölüm döşeğinde..
    Akrabaları tek tek helallik almaya geliyor,odaya biri giriyor diğeri çıkıyor..
    Köye yeni bir gelin gelmiş,duyunca bu teyzenin vaktinin ahirinde olduğunu ziyaret etmek istemiş..
    Usulca girmiş odaya oturmuş bir kenara.
    Yaşlı teyze başını kaldırmış ve içeri son giren ve köyün yabancısı olan bu geline seslenmiş:

    -Osman mı senin deden?

    Gelincağız şaşırmış ve bir o kadarda hayretle sormuş:

    -Evet,Türk'üm Osmanlı'dan geldim..Peki,bunu sen nasıl anladın?

    Yaşlı teyzemiz derin bir iç çekerek:

    -Yavrum,sizin kapıyı açmanız,kapatmanız,yürümeniz ve oturmanız dahi bir nizam ve edep üzeredir.. Sen hasta var diye öyle narin açtın ki kapıyı ben ilk anda bunu anladım.."

    Muallimem, ki kendiside Balkan göçmenidir bu misali verdikten sonra Talim'ul Müteallim dersimiz sona ermişti..
    Arkadaşlarımdan ayrılıp düşünmeye başladım.
    Nasıl olur? Altı üstü bir kapı açmak değil mi ? Buna dahi dikkat eden bir insan nasıl yetiştirilir?
    Şimdi kızlar istedikleri olmayınca kapıları çarparken,nerede ve nasıl bir hata yapıldı da iki nesil arasında uçurumlar oluştu diye sorgulamaya başladım.. Öyle ya,hep suç gençlerde değil ki.

    Ne olur? Ne yaşanır? Ne yenilip içilir de;
    Böyle hassas bir nesil ifsad olur?

    Elbette ki, evvela aile bağlarını koparmakla.. Çünkü eğitimi ana-babasından almayı kabul etmeyen bir çocuğa istediğiniz herşeyi kolayca empoze edebilirsiniz..

    Peki bir çocuk ana-babasından nasıl kopar? Bu mümkün mü? Eğer o çocuk ebeveyninden "utanmaya(!) başlarsa" pekala mümkün..

    Çocuklar;
    Okul kitaplarında gördükleri resimlerde,okudukları hikayelerde ne ailelerini nede kendilerini bulamadılar.
    Bir resimde kapalı köylü kadını, diğerinde modern masada yemek yiyen ve hiç görmediği kıyafetleri giyinmiş elit insanlar..

    Çocuk baktı,baktı,baktı..

    Kitaplarda gördüğü köylü insan tamda kendi annesine benziyordu.. Sonra utanmaya başladı annesinin okula gelmesinden,onu basmasıyla ve oyalı yazmasıyla ortamlarına sokmaktan..
    Eve davet ettiği arkadaşlarını dedesiyle nenesiyle konuşturmadı..
    Bu şive bozukluğu alay konusu olurdu.
    Çünkü televizyonlarda hep fakir aileler,kapıcılar,cahiller şiveli bir Türkçe konuşuyordu.

    Hem kahretsin ki isminide dedesi koymuştu "Emine" nedir!
    Okul fişlerinde "Mine" diyorduk ne güzel!
    Jülide,Işık,Jale.. bu isimler dururken Emine'yi nereden bulmuşlar ki!

    Bak, yine akşam ezanı okunuyor bizimkiler hala çıkamadı köy kafasından,akşam ezanıyla mı belirlenir insanın eve dönüş saati?
    Olacak iş değil!
    Gecenin daha yeni başladığını "akşam ezanıyla şeytanlar çözülür" diyen aileme nasıl izah edeyim!

    Zaten çizgi filmlerde kaplumbağalar dahi pizza yiyor,biz hala tarhana kaşıklıyoruz! Biraz modernleşin artık! Nidalarıyla, en son sofrasından da burun çeviren bir genç varolmuştur artık..

    Bu zihniyete erişen gençler ebeveynlerinden nasihat almayı, onlar tarafından eğitilmeyi kabul eder mi sanıyorsunuz?

    Artık onların tek eğitmenleri youtube videolarında abuk sabuk saatlerce konuşan şahıslar, göz kırpmadan izlenilen film sahneleri, hayran oldukları artistlerin hayatı olmuştur.

    Bakın bilinç altına oynanan küçük bir oyun,izlenen tek bir kare;
    Önce sinsice ailenize savaş açtı..Babaların mesleğinden,anaların giyinişinden utandırdı.Tabi buna paralel olarak sözlerinizi değersiz kıldı ve bir ailenin mihenk taşı olan "sofranızı" yok etti.. Artık boş tabaklar bilgisayar masasında birikiyor,koltuk kenarlarından bardak toplanıyor.

    Aileler akşam bir araya gelip,aynı kaba el uzatamıyorlarsa çok şeyi yitirmişler demektir..
    Çünkü İslam medeniyetlerinde ailenin,ailede de sofranın önemi büyüktür.
    Bizler; mideden çok gönlü ve ruhu doyurmak için, ekmeği bölüp pay ettiğimiz gibi muhabbetimizi de bölüştürmek için kurmalıydık sofralarımızı.
    Baba nasihat etmeli,en cok sofrada anlatmalı ve o anın bereketiyle rahmet yağdırmalıydık üzerimize..

    Vel hasıl bu nimetlerden mahrum büyüyen "plastik" bir nesil geldi.
    Annesi bırakın hasta ziyaretinde kapı açma adabını,eve gelene dahi kapıyı açmayı,misafire hoşgeldin demeyi öğretemedi.

    Çünkü geçmişi unutturulan,atalarından utandırılıp bağları koparılan bir nesil ne iflah oldu nede ıslah..
    Artık hicret zamanı gelmedi mi ?
    Haydi,özümüze dönelim!
    Bizede sorar belki bir ihtiyar cılız sesiyle:
    -Osman oğlu değil misin sen?

    /Yağmur Mirzayeva/
  • Yine fırtına çıktı. Bu memleketin de Yarıkkaya fırtınası meşhurdur meşhur olmasına ama 47 kg olunca o fırtına da uçmamak için ayaklarımıza ağırlık bağlamamız bile gerekebilir. Memleketim neresi mi? İpucu benden, bulması sizden.

    Kapı çalındı. Gelen kuzenim Ganime. Saçlar başlar dağılmış, perişan bir halde. Ee bu fırtınanın bir özelliği de, benim diyen güzeli bile elektrik çarpmıştan beter hale getirmesidir.

    Sevgili kuzenim Ganime, evinin oradan otobüse binse bizden daha evvel kampüse ulaşacağı halde her sabah soluğu bizim evde alır. Ablamla yatak odasında yarım saatlik bir hazırlanma (saç, makyaj bazen kıyafet değişikliği) sürecinden sonra okula hazır ve nazır bir şekilde evden çıkarlardı. Ben genelde onlardan evvel hazır olup, yola çıkardım. Neden mi?
    Daha kampüste kahvaltı edilecek, ardından çay ve sigara keyfi yapılacak. Yani olmazsa olmazlarımı yapmadan derse kendimi adapte edemezdim.

    Yine bir vize günü...Otobüsler tıklım tıklım dolu. E5 üzerinden otobüse binmek de pek bir eğlencelidir ki hiç sormayın. Otobüsün gelmesini beklerken arkamdaki araba galerisinden son model arabalı biri önümde durarak,burda soğukta beklemeyin küçük hanım. (hanımın batsın!) Isterseniz ben sizi istediğiniz yere götürürüm demez mi? Gerçi bu ilk değil, sürekli olan bir durum olduğu için hiç oralı olmayıp, arkamı döndüm. Adam arabasına patinaj yaptırarak gazladı neyse ki. Tam o sırada ablam ve kuzenim de yetiştiler. Sevindim gelmelerine, ne de olsa otobüs parasını ödetecek elemanları buldum. :) Şimdi ne kadar çıkarcıymışsın muhabbetleri falan yapmayın. Ablam parasını kolay kolay harcamayanlardan. Hem sigara da içmiyor. Üstelik o hiçbir zaman babamdan para isteyemeyeceği için onun harçlığını da ben alırdım babamdan. Gördünüz mü? Ah hep bu önyargılarınız.
    Beraber beklemeye başladık. Otobüs geldi geliyor derken, aman Allah'ım otobüs de değil bize, muavine bile yer yok! Zavallı muavin kapı açık bir halde otobüsün merdivenlerinde ha düştü, ha düşecek kadar tehlikeli bir konumda...
    Ama muavin, fırtınaya ve bulunduğu konuma aldırmadan:
    "Ablaa binin binin! Biraz daha sıkışır arkadaşlar, hem birazdan inecekler de var." deyince
    Amaaan başka çaremiz mi var diyerek, bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete misali bindik...Otobüsün direklerinden birine tutunan ablam, ona tutunan ben, bana tutunan Ganime, hayırlısıyla düşmeden sapa sağlam yetişecek miyiz diye düşünürken, bir sonra ki durakta 7-8 öğrencinin inmesiyle kendimize oturacak yer de bulabildik. Ben önde yer bulurken onlar, arkadan yer veren centilmenler sayesinde yan yana oturdular. Muavin:
    "Evet abla ücretleri alayım" deyince
    "Ha tamam arkadakiler ödeyecek benim yerime" diyerek arkamı dönerek ablama öpücük gönderdim. Ablam kafasını seni hınzır seni ifadesiyle iki yana sallarken ben önümü dönmüştüm bile.
    Bu sırada gözüm şoföre takılıyor. Bir türlü kanal beģenemeyen şoförümüz Hatay FM'de karar kılıyor. Sizin istekleriniz programı. Karaağaçlı bir dinleyici ile sohbet edildiģini fark edince ki etmemek mümkün değil, ister istemez kulak kabartıyorum. Adam öyle mutlu olmuş ki canlı bağlantıya alındığına heyecandan ne diyeceğini bilemiyor. Spiker'e kendi tatlı şivesiyle "abi ben Çelik var ya Çelik ondan dum kah kah! Dum kah kah'ı bütün Karaağaç şehrine armağan ettiğini söylüyor. İstemsiz bütün otobüstekiler gülüyoruz, Karaağaç bizim oraların bir köyü ve şarkının orijinal adı da Ateşteyim olduğu için.
    Otobüs dağ yolunu çıkarken yolcu fazlalığı ve fırtınanın yüzünden baya bir zorlansa da en sonun da dağ başında ki kampüse yaklaştığımız da muavine kötü hava şartlarından dolayı bizi içeri kadar geçirip geçirmeyeceğini soruyorum.
    "Ablaa biz içeri kadar giremiyoruz bizim sürüş alanımızın dışında oraya anca Issume otobüsleri girebilir" deyince, el mahkum arabadan inip, birbirimize tutuna tutuna kampüs yolunu tutuyoruz. Uçurumu boylamadan o yolu yürüyüp en sonun da kendimizi okula zor atıyoruz ki okul da sanki in cin top oynuyor. Fırtınadan dolayı okul tatil edilmiş. Neyse gelmişken biraz kalıyoruz artık. Peki dönüş yolu...