• 443 syf.
    ·7 günde·Beğendi·Puan vermedi
    Kısa bir süre önce, Dostoyevski’nin okumadığım kitaplarını da bitireyim artık, demiştim. Sonra okuduğum, okumadığım diye ayırmadan tüm kitaplarını kronolojik bir şekilde okuma kararına varmam sonrası, bu büyük yazarı daha iyi anlamak amacıyla başladığım bir kitap oldu Henri Troyat’ın yazdığı bu biyografi. Hayatımdaki 1-2 olay neticesinde Dostoyevski'nin yeri ayrıdır benim için. Hayatındaki büyük dönüm noktaları hakkında bilgi sahibi olsam bile daha önce hiç duymadığım birçok bilgi ile karşılaştım. Dostoyevski’yi iyi bildiğini düşünenler için bile oldukça tatmin edici bir kitap olacağını rahatlıkla söyleyebilirim. Bir biyografi kitabına spoiler uyarısını çok mantıklı bulmasam bile, bazı kitaplarından küçük alıntılar da olması sebebiyle uyarımı en baştan yapıyorum. Ayrıca biraz uzun oldu, o konuda da uyarayım. Sonra “nerede bitiyor, bu yazının sonu niye gelmiyor” gibi tepkiler vermeyin. Dostoyevski’den söz ediyoruz burada. Dolu dolu bir yaşam. Biraz uzun olacak haliyle.



    16. yüzyılın henüz başlarında Pinsk Prensi’nin, Dostoyevski’nin atalarından olan Boyar Danyel lvanoviç lrtişeviç'e armağan ettiği köylerden birinin adı Dostoyeva’dır. İrtişeviç’in torunları atalarının adını bırakıp bu köyün adını alırlar. Dostoyevski soyuna dair kısa bilgiler verildikten sonra, bizi asıl ilgilendiren Dostoyevski’nin, babası ve annesinin hayatlarına ve evliliklerine de şöyle bir göz gezdirerek Fedor’un çocukluğuna geliyoruz.

    Dostoyevski’nin atalarının hepsi papaz iken, babası bu geleneğe karşı çıkıp evden kaçarak, doktor olur. Moskova’ya 2 km uzaklıkta geniş topraklar satın alır. Bu toprakların içinde nüfusu yüzleri bulan köylüler de vardır. Maddi durumlarında bir sıkıntı olmamasına rağmen Dostoyevski’nin babasının cimriliği tam anlamıyla dillere destandır. Kafanızda bir fikir oluşması açısından, 6 parça olan çorba kaşığı takımından bir tanesini göremediği için, yazlıkta bulunan karısına mektupla bunu soran bir adamdır Dostoyevski’nin babası.


    “Kapalı kutu içinde geçen bu gençliğin, duyarlığın bu yapay gelişmesinin damgasını taşıyacaktır yaşamı boyunca. “Tümümüz, yaşama alışmamış kişileriz," diyor kahramanlarından biri. Dostoyevski’nin kendisi de alışamadı ona hiç.”

    Yoksullar hastanesine bağlı bir yapıda oturan Dostoyevski ailesine, baba, evde adeta bir diktatör gibi terör estirmektedir. Yaz ayları hastaneden geldiğinde yemekten sonra iki saat kestiren babanın başında, kardeşler sırayla sinekleri kovmak amacıyla nöbet tutar. Eğer nöbetçilerin dalgınlığına gelip de sinek babayı rahatsız edip uyandırırsa, evde tam anlamıyla kıyamet kopmaktadır. Babanın öğle uykularında zorunda kalınmadıkça konuşulmaz, ille de gerekirse kısık sesle konuşulur ve babanın uykusunda çıkardığı en ufak homurtuda dâhi ev halkı tir tir titremektedir. Eve misafir çok nadir gelir. Çocukların hastanede bulunan yoksul hastalarla temas etmesi, konuşması yasaktır. Ama küçük Dostoyevski, duygusal bir şekilde onlarla arkadaş olmak istemektedir. Hareketli ve küçük bir canavar olarak nitelendirilmesine rağmen çimenlerde koşmak, top oynamak, ata binmek ve diğer çocuklarla arkadaşlık edilmesi her iki kardeşe de yasaktır. Çünkü babalarına göre bu tür şeyler bayağıdır ve soylu kişilere yakışmamaktadır. Babasının tüm bu kısıtlamalarına ve baskılarına rağmen, yazlıklarında, sahibi oldukları köylüler de Fedor’u inanılmaz sever. Tıpkı hastanedeki yoksul hastalara hissettiği duygusal çekim ve arkadaşlığı bu köle köylüler için de hisseder. Öyle ki bir defasında testisi kırıldığı ve çocuğu susuz kalıp, güneş çarpmasından korktuğu için ağlayan kadını gördükten sonra kilometrelerce yol teperek su getirmiştir. Memur ve yüksek sınıflar yerine, halkın alt kesimlerine duyduğu bu yakınlığı romanlarında da sık sık hissettirecektir Dostoyevski.

    Dostoyevski’nin babasının tek artısı kendi koşullarında içinde oldukça yüksek olan kültür seviyesidir. Ailesiyle birlikte düzenlediği okuma seansları, çocuklarının sanata ve edebiyata saygılı bireyler olarak büyümesini istemesi, çocuklara aldırdığı özel dil dersleri, iyi bir okulda eğitim ve kendisinin verdiği Latince derslerine bakarak, Henri Troyat da bu konuda hakkını vermek gerektiğini söylüyor. Gerçi Latince derslerini de çocuklar için tam bir işkenceye dönüştürüyor, ama orayı es geçeyim hadi.

    Dostoyevski’nin babası ve annesinin arasındaki ilişki de tam bir faciadır. Babası sürekli aldatıldığına dair bir paranoya içindedir. Annesi hastalanıp, yataktan bir daha kalkamadığı süre de dahil bu suçlamalar devam eder. Nitekim Dostoyevski’nin annesi de 37 yaşında vefat eder. Annenin vefatından sonra baba kendini iyice deliye vuracaktır. Tüm bunlardan sonra Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşlerde “İçimizden hangimiz babamızın ölümünü dilememiştir?” diye sorması hiç şaşırtıcı değildir. Babası sadece ailesine değil, sahip olduğu köylülere de kötü davranıp, korkunç işkenceler yaptığından, köleleri tarafından korkunç şekilde öldürülür en sonunda. Dostoyevski bu suçtan kendine yine de pay çıkarır ve çeşitli romanlarında babasının işkence edilerek öldürülmesi sebebiyle hissettiği suçluluk duygusunun izleri görülür.

    Daha sonraları bir Mühendis okuluna giden Dostoyevski’nin burada kitaplara gömüldüğü görülüyor. Annesi ve Puşkin’i çok yakın zamanlarda kaybeder. Puşkine olan hayranlığı o kadar ileridir ki annesinin yasını tutmasaydı, Puşkin’in yasını tutacağını belirtmiştir. Puşkin harici Schiller, Corneille, Racine, Judovski, Gogol, Balzac, Goethe ve kimseyle kıyaslanamaz dediği Victor Hugo’yu sık sık okurdu.

    Okuldan mezun olduktan sonra eline iyi miktarlarda para geçmesine rağmen ünlü kumar tutkusu yüzünden zor günler geçiriyor Dostoyevski. Bu aralarda Balzac’ın eserine çevirmenlik de yapıyor. Ustası saydığı Balzac’a ihanet ederek, çevirisine kendi hislerini, düşüncelerini katarak hem de. Kısa bir süre sonra çok sevdiği St. Petersburg’dan, taşra bir yere tayini çıkarıldıktan sonra borç batağında olmasına rağmen nefret ettiği memurluktan da istifa ediyor.



    “Ne denli güç durumda kalırsam kalayım, ısmarlamayla yazma­maya yemin ettim. Ismarlama her şeyi ezip yok ediyor. Yapıtla­rımın her biri titiz ve güzel olsun istiyorum. Bak, Puşkin'le Go­gol az yazdılar ama ikisinin de heykelleri dikilecek."

    İlk romanı İnsancıklar üstünde titizlikle çalışırken, kardeşine yazdığı mektuplardan bir alıntı bu. Kazın ayağı öyle olmuyor tabii ki, sonrasında ettiği bu büyük lafı yutmak zorunda kalıyor. Yine bu arada kardeşiyle yaptığı mektuplaşmalarda romanını bastırma konusunda çok yoğun endişeler taşıdığını görüyoruz.

    "Romanıma bir yer bulamazsam," diye yazıyor, "belki de Ne­va'ya atacağım kendimi. Ne yapmalı? Her şeyi düşündüm. Sap­lantım ölürse ben yaşayamam." Mektuplarında ad koymadığı bu "saplantı" ilk romanı olacak ve İnsancıklar başlığını taşıyacaktır.”

    İnsancıklar adlı ilk romanını ev arkadaşı Grigoroviç’e okutuyor en sonunda. Arkadaşı ise şok ve hayranlık içindedir. İnsancıklar’ı, bir şiiriyle Belinski’yi kendine hayran bırakan ve hızla yükselen Rus şair Nekrassov’a götürür vakit kaybetmeden Grigoroviç. İlk başta isteksiz görünen ve ilk 10 sayfayı dinlemeyi kabul eden Nekrassov romanı dinlerken hüngür hüngür ağlamaya başlar. Sonrasında o da soluğu kendini yükselten, Rusya’nın en acımasız eleştirmeni Belinski’nin yanında alır ve ona heyecanla şöyle der.

    “Yeni bir Gogol doğdu.”

    Sivri dili ile tanınan Belinski ise "Sizlere göre Gogol'ler mantar gibi bitiyorlar," diye cevaplar bu müjdeyi. Ama romanı yine de alır ve sinirli sinirli okumaya başlar, akşam Nekrassov’a haber uçurur.

    "Getirin onu ... tez getirin onu ... "

    Dostoyevski ve Belinski buluşmasında ise Belinski sürekli 'Anlıyor musunuz yalnız? Buraya yazdıklarınızın farkında mısınız?' diye tekrarlar ve çok büyük bir yazar olacağını belirtir.


    Belinski’nin övgüleriyle sarhoşa dönen Dostoyevski, daha romanı dâhi basılmadan hızla yayılan ününden inanılmaz haz duymuştur. Daha sonradan romanın sansüre takılıp basımının gecikmesi, girdiği yüksek sınıf ve edebiyat ortamlarında dalga konusu olmasıyla duyduğu haz ve kendini beğenmişlik yerini üzüntüye ve hüsrana bırakır. Daha ilki yayınlanmadan hırsla ikinci romanını yazmış ve romanda şöyle demiştir:

    "Ben yalnızım, onlar bir arada."


    İnsancıklar basıldıktan sonra kitap büyük çoğunluk tarafından eleştiriye uğruyor, küçük bir kesimden ise ateşli övgüler alıyor. Gelen yoğun eleştirilere rağmen kardeşine yazdığı mektuplardan, Dostoyevski’nin hâlinden ve ilgiden çok memnun olduğunu görüyoruz. İkinci kişilik adlı ikinci romanı basıldığı an ibre tekrar terse dönüyor. Çünkü roman Gogol’ün “Burun” adlı romanın bire bir dâhice bir kopyası olarak görülüyor. İkinci basımda bu benzerlikleri düzeltmeye çalışmasına rağmen hem eleştirmenler hem de halk Dostoyevski’ye sırtını dönüyor. Bunun üstüne halkın ilgisini ve sempatisini geri kazanmak amaçlı yeni bir roman için kolları sıvıyor. Yazdığı acele roman onu koruyan, keşfeden ve ününü yayan Belinski tarafından bile yerden yere vuruluyor. Bir dergi için tek gecede yazdığı eser de eleştirmenlerin hışmına uğruyor. Daha sonra yazdığı denemeleri, kendisi bile ‘yeni bir şey ortaya koymadım,’ diyerek yayınlatmıyor. Bütün bu başarısız denemelerden sonra Belinski iyice çileden çıkıyor ve başka bir eleştirmen arkadaşına şunları yazıyor:

    “Size söylemiş miydim bilmem, Dostoyevski Ev Sahibi Kadın adlı bir roman çıkardı. Budalalıkların en kötüsü bu!.. Her yeni yapıtıyla biraz daha düşüyor… Dostoyevski'nin dehası üzerin­de adamakıllı aldandık... Hele ben, eleştirmenlerin en iyisi olan ben, semerli bir eşekmişim meğer!”

    Dergide eleştirilerini daha fazla acımasızlaştırarak Dostoyevski’yi tam anlamıyla gömüyor, bu eleştiriden sonra bir daha Belinski ve çevresiyle yıldızları asla barışmıyor:

    "Bu öykünün tümünde sade ve canlı olan bir tek sözcük, bir tek tümcecik yoktur. Her şey özentili, zorlanmış, eğreti ayaklar üzerine oturtulmuş, yapmacık ve yalancıdır."


    Edebiyat konusundaki başarısız denemelerinden sonra dönemin çalkantılı Rusya’sı inceleniyor. Kölelik ve imparatorluk karşıtı devrimci gençlerden oluşan bir gruba katılan Dostoyevski, önceleri bu gruptakileri komik bulsa da, köy ağalarını öldüren ve imparatorluğa karşı isyan eden kölelerin polisin sert müdahalesi ile karşılaşması sonrası alevleniyor. Grup, sadece toplanıp belli yazarlardan parçalar okuyup, bu fikirleri yaymaya çalışmasına ve herhangi bir eyleme karışmamasına rağmen, içlerine sokulan bir casusun verdiği raporların ihtilal korkusu ve geçmişin nefretine sahip imparatora kadar gitmesi neticesinde tutuklanıp, zindana gönderiliyor. Bir süre sonra mahkeme tarafından suçsuz bulunsalar bile yine imparatorun yönlendirmeleri sonucu cezalandırıyorlar. Dostoyevski hakkında ise yargı tarafından şu karara varılıyor:

    "Dostoyevski... Yasaya aykırı tasarıları olduğundan, edebi­yatçı Belinski'nin mektubunu yaymaktan sanık olarak, Sibir­ya'da sekiz yıl kürek cezası çekmeye mahkum edilmiştir." Bi­rinci Nikola belgenin kenarına şunları not ediyor: "Sadece dört yıl kürek, geri kalan yıllar er olarak çalışacak."

    Birinci Nikola’nın bu gruba unutulmaz bir ders vermesi amacıyla hazırlanan plandan sonra, darağacına çıkarılan grup için, tam idam başlayacağı sırada af gelir. Bu olay, hayatının beş dakika sonra sona ereceğini sanan Dostoyevski’nin, yaşamındaki en önemli dönemeçlerden biridir. Sonradan ‘hayatımın en mutlu anı,’ diye tabir ettiği bu affedilme olayı edebiyatına da sık sık yansır. Budala’da şöyle der:

    "Kimi insanlar vardır, acı çeksinler diye ken­dilerine ölüm yargısı okunur ve sonra ... Onlara 'Haydi gidiniz, bağışlıyorlar sizi' derler.


    4 yıl süren kürek cezası da Dostoyevski’nin hayatını, düşüncelerini, edebiyatını ve Rus halkına olan aşırı sevgisini etkileyen en önemli olaylardandır. Meşhur koyu Hristiyan inancını da çoğunlukla burada yaşadıkları şekillendirmiştir. Bu ceza olmasaydı Dostoyevski yine aynı seviyede eserler verebilir miydi? Bence kesinlikle hayır. O yüzden onu bir nebze bile anlamak isteyenler, kürek cezası döneminde yaşadıklarını mutlaka okumalı. Cezasının ikinci kısmı olan erlik dönemlerinde ise kendini hem halk hem de yönetime sevdirir. Bu sıralarda Suç ve Ceza’nın sarhoş aile babası Marmeladov’a ilham verecek kişiyle tanışır ve karısına aşık olur. Uzun bir süre evlerine gider ve aile bulunduğu yerden taşındıktan sonra bile bu aşk mektuplaşma şeklinde devam eder. Kocası öldükten sonra başka birine tutulan kadının peşini Dostoyevski yine de bırakmaz. Çeşitli yerlere yaltaklanması sonucu Astsubay rütbesine terfi ettikten sonra kadınla evlenirler. Ama kadın hiçbir zaman Dostoyevski’yi sevmemiştir ve sevmeyecektir. Bunu da yüzüne yüzüne söyler her zaman. Dostoyevski de bir süre sonra karısına olan ilgisini kaybedecektir. Çeşitli makamlara ve kişilere tekrar mektuplar yazması sonucu Subay Yardımcılığına terfi eder. Ama askerlik mesleğini istemediği için gittikçe sıklaşan sara nöbetleri ve çeşitli hastalıklarını bahane ederek erken emeklilik peşine düşer ve bu amacına ulaşır. Ardından yine çeşitli kişileri yağlaması sonucu soyluluk unvanı kendisine geri verilir ama St. Petersburg kapıları kendisine hâlâ kapalıdır. Üst makamları tekrar bir yağlama işlemi sonucu bu kapıları da açar ve çok sevdiği St. Petersburg’a geri dönmeyi başarır.

    Geri döndükten sonra kardeşi Mişel ile bir dergi kurarlar. Dostoyevski yazılarını burada yayınlamaya başlar ve bazı yazar ve eleştirmenleri de dergiye toplar. Okuyucu kitlesi gittikçe genişlemektedir. Dergide ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’ı kaleme alır. Büyük eleştiriler alır bir kez daha ama sonra Sibirya’daki tutukluluk günlerini yazdığı ‘Ölüler Evinden Anılar’ı yazmaya başlar ve büyük başarıya ulaşır ve ‘Ezilmiş ve Aşağılanmışlar’daki başarısızlığını herkese unutturur. Gittikçe artan hastalıkları sebebiyle doktorların seyahate çıkma önerisini bahane ederek karısından uzaklaşma amacıyla Avrupa seyahatine çıkar. Avrupa’yı hiç sevmez. Geri döndükten sonra Dostoyevski’nin gittikçe artan ününden ve yaşadıklarından etkilenen Polin adlı genç ve güzel bir kadın Dostoyevski’nin peşine düşer. Bu kadın daha sonra Raskolnikov’un kız kardeşine ilham olacak kadından başkası değildir. Karısının sevgisizliğinden ve ilgisizliğinden sıkılan Dostoyevski bu kadına gönlünü kaptırır. Ama Polin hayalindeki kişiyi ve ilişkiyi Dostoyevski’de bulamaz. Yine de ilişkileri çalkantılı bir şekilde sürüp gider. Rusya’nın tekrar siyasi iç karışıklığına üzülen ve bunalan Dostoyevski hasta yatağındaki karısını bırakarak, Polin ile bir kez daha Avrupa seyahatine çıkar. Polin önceden giderek gönlünü başka birine kaptırır. Dostoyevski’nin ise Avrupa yoluna çıktığı andan itibaren meşhur kumar tutkusu nirvanaya ulaşır. Polin ile ilişkileri biter, kumar yüzünden mevcut parası ve daha sonra aldığı borç paraların hepsi suyunu çeker. Polin’in eşyalarını rehin vermesi sonrası gönderdiği para sayesinde Rusya’ya geri döner Dostoyevski. Döndükten sonra kardeşi ile yeni bir dergi kurar ve hasta yatağında bırakarak, başka bir kadına gönlünü kaptırarak Rusya’dan kaçışının pişmanlığı ve itirafı niteliğindeki en büyük eserlerinden ‘Yeraltından Notları’, hasta karısının yatağı başında kaleme almaya başlar.

    Kısa bir süre sonra karısını kaybeder ve ölümünden sonra karısının değerini anlayıp büyük bir yıkıma uğrar. 3 ay sonra da kardeşi Mişel’i kaybeder. Dostoyevski bu kayıplardan sonra kendini hiç olmadığı kadar mutsuz ve yalnız hissetmiştir. Kardeşi Mişel’in mirasından kendisine 300 Ruble ve dergiden dolayı ağır bir borç kalır. Her ne kadar bu borç Dostoyevski’yi ilgilendirmese bile, bu borçtan kaçmayı ve derginin kapanmasını kardeşinin anısına bir ihanet gibi görür ve hem tüm borçları hem de kardeşinin karısı ve çocuklarının bakımını üstlenir. Sürekli birilerinden borç alarak dergiyi çıkarmayı dener ama çarkı bir türlü döndüremez. Sonunda borçlarından dolayı haciz ve hapis cezasıyla karşı karşıya kalır. Bu arada edebiyat çevrelerinde fırsatçılığı ile ünlü Stellovski acil borçlar için 3000 Ruble tutarında bir teklifle gelir. Teklife göre Dostoyevski’nin şu ana kadar yazdığı tüm yapıtlar 3 cilt halinde yayınlanacak ve daha önce hiçbir yerde çıkmamış bir roman da teslim etmesi gerecektir. Eğer romanı vaktinden önce teslim edemezse para cezası ödemesi ve şu ana kadar yazdığı ve gelecekte yazacağı tüm yapıtların hakları Stellovski’ye geçecektir. Dostoyevski bu anlaşmanın altına imzayı atar.

    Acil borçlarını ödedikten sonra eline sadece 175 Ruble kalıyor. O da bu parayla Avrupa’ya giderek Polin’i görmeyi ve ısmarlanan romanı yazmayı düşünüyor. 175 Ruble’nin hepsini kumarda kaybettikten sonra beş parasız kalıyor yine. Sağa sola mektuplar yazarak para dileniyor. Ama hiçbir yerden cevap gelmiyor. Otel yönetimi alacakları yüzünden yemek vermeyi reddediyor ve sadece çay verileceğini söylüyor. Yoksulluk ve muhteşem bir açlık içinde roman yazmaya çalışan Dostoyevski Rusya’daki bazı dergilere de para karşılığında yazılar teklif ediyor. En sonunda Rus Ulağı adlı dergiye 5-6 yapraklık bir roman teklif ediyor ama yine de bir cevap alamıyor. Mektubunda kısaca anlattığı romanın açıklaması ise şu şekilde başlıyor:

    "Küçük burjuva asıllı, üniversiteden kovul­muş, aşırı yoksulluk içinde yaşayan bir öğrenci, bu sıkıntılı du­rumdan bir anda kurtulmaya karar verdi; hafifliği, düşüncele­rinin kararsızlığı yüzünden, havada duran, "tamamlanmamış" yabansı birtakım düşüncelerin etkisi altında yapıyor onu. Tefe­ci, yaşlı bir kadını öldürmeye karar verdi…”

    En ünlü yapıtı ‘Suç ve Ceza’ Dostoyevski’nin zihninde nihayet genel hatlarıyla oluşmaya başlamıştır. Daha sonra yazdığı el yazmalarını beğenmiyor ve hepsini yakıyor. En sonunda arkadaşına bahsettiği ‘Zavallı Sarhoşlar’ adındaki Marmeladov’un hikayesiyle, Rus Ulağı editörüne bahsettiği üniversite öğrencisinin hikayesini birleştiriyor ve Raskolnikov’un günlüğü tasarısını bırakıp roman biçimine sokuyor. Daha sonra arkadaşına yazdığı mektupta bu eserinden şöyle bahsediyor:

    "İki hafta oldu, ro­manımın birinci bölümü Rus Ulağı'nda yayımlandı. Adı Suç ve Ceza. Daha şimdiden bu kitap hakkında kulağıma birçok övgü geldi. Yeni ve yürekli şeyler var içinde."


    Suç ve Ceza bir yandan dergide yayınlanmaya devam ederken, Stellovski ile yaptığı ağır anlaşmadaki romanın teslim tarihi de gitgide yaklaşıyor. Daha tek bir cümle yazamayan Dostoyevski doğal olarak yaklaşan bu felaketten endişe duyuyor. Bir arkadaşının, dostlarımızı toplayıp bölüm bölüm bir roman yazalım fikrini "Hiçbir vakit, başkasının yapıtına imzamı koymayacağım” diyerek reddediyor. Yine aynı arkadaşının romanı bir stenograf ile birlikte yazması teklifini ise kabul ediyor. Stenografi işini üstlenen, sonradan aralarındaki 2 kat yaş farkına rağmen evlendikleri Anna Grigoryevna oluyor. Ve karısı hasta yatağındayken tutulduğu ve birlikte Avrupa turuna çıktığı ve Dostoyevski’yi, kendi eşyalarını rehin bırakarak Rusya’ya geri yollayacak parayı bulan Polin, yazdığı ‘Kumarbaz’ adlı romanın kadın karakterine adını veriyor. ‘Kumarbaz’ 25 günlük bir süreçte tamamlanıp Stellovski’ye götürülüyor. Ancak üç kağıtçı Stellovski, Dostoyevski gelmeden evinden ayrılıyor ve hizmetçileri dönüş zamanını bilmediklerini söylüyor, yayınevi personelleri bu konuda bir emir almadıklarını ileri sürerek romanı teslim almayı kabul etmiyor. Dostoyevski ise akıllıca bir manevrayla yönetim komiserliğine giderek, kitabını teslim ettiğine ve teslim tarihine dair bir belge alarak Stellovski’nin tuzağını bozuyor.


    Sonraki süreçte Anna ile evlendikten sonra, yaş farkından dolayı özellikle çevresinden inanılmaz tepkiler gelmiştir. Alacaklılar da kapıya dayandığından bu sefer karısı ile birlikte bir Avrupa seyahati daha planlanıyor. Özellikle bu bölümde anlatılan kumar tutkusunun ulaştığı boyutlar cidden sinir bozucu. Her şeyini, aldığı tüm borçları, eşyalarını kumarda kaybediyor ve her seferinde karısına yazıp özür diledikten sonra dönmek için para istiyor. O parayı da tabii ki kumarda kaybediyor. Kitapta dâhi onlarca mektup bulunuyor bununla ilgili. Ben okurken bile sinir krizleri geçirdim. Bu sıralarda ‘Budala’yı yazmaya başlıyor ama ilerletemiyor. Derken karısının hamileliği ve Sonya adını verdiği bir kız çocuğu oluyor. Bebeği çok sevdiği söylese bile kumar tutkusunu her şeyin önüne koyduğu durumlar olmaya devam ediyor. Ama bir hastalık sonucu bebeğini de kaybettikten sonra derin bir acı yaşayıp, duruluyor ve ancak düzenli yazmaya başladıktan sonra Budala’yı tamamlayabiliyor.


    "Suç ve Ceza'ya oranla Budala'nın, halkı daha az şaşırttığını se­zinliyorum. Onurum söz konusu: ilgiyi yeniden üstüme çekmek istiyorum."

    Budala’nın pek iyi eleştiriler almaması ve kitlelerce pek sevilmemesi nedeniyle, tepkiler gelir gelmez, Troyat’ın “Dostoyevski'nin kendisi tarafından kaleme alınmış kendisinin bir benzeri gibi,” dediği ‘Ebedi Koca’yı büyük bir hevesle yazıp teslim ediyor. Ama Dostoyevski’nin zihninde daha büyük bir yapıt ortaya koyma isteği ve Karamazov’un ilk ayak sesleri yavaştan duyulmaya başlıyor. Bu arada bir kez daha kız çocuğu sahibi oluyor. Anna’nın üniversitede okuyan erkek kardeşinin, okul tatilinde Dresden’e ziyarete gelmesi, Dostoyevski’nin bir roman daha yazmasına sebep oluyor. Karısının kardeşi Snitkin’den üniversitedeki nihilist akımları büyük bir ilgi ve üzüntüyle dinliyor. Snitkin’in büyük bir hayranlık beslediği öğrenci Ivanov’un, “Halk Düzenleme Derneği” başkanı Neçayev tarafından öldürülmesi, Dostoyevski büyük bir kızgınlığa sürüklüyor. Yeni fikirlere duyduğu hınçla ve üniversitelilerin saçma savları ve fikirlerine beslediği kızgınlıkla ‘Cinler’ adlı muhteşem yergisini kaleme almaya başlıyor. Bu zamana kadar en çok dikkat gösterdiği eseri de bu oluyor. ‘Cinler’ halk tarafından anlaşılamıyor ve özellikle sosyalistlere büyük eleştiriler içermesi sebebiyle sol kesim eleştirmenleri tarafından büyük bir taarruza uğruyor. Eseri öven kısıtlı sayıdaki bazı gazete ve dergiler bile bu taarruzdan nasiplerini alıyor.

    Dresden’e yerleşmelerinin ilk yılında Alman orduları Fransa’yı işgal ediyor. Bu savaş ve gerilim ortamında yazamamanın stresi ve neredeyse 4 yıldır çok sevdiği Rusya’sından ayrı kalmanın hasreti, Dostoyevski’yi ağır bir bunalıma sürüklüyor. Geri dönebilmek için tekrar para arıyor, ama bulamıyor. Bu sıralarda karısı bir kez daha hamile kalıyor. İyice gerilen Dostoyevski’yi, bu sefer karısı bir nebze rahatlaması için kumar oynamaya gönderiyor. Hikaye bu sefer de değişmiyor. Tüm parasını kaybediyor ve karısına “ben bir rezilim, bu sefer aydınlandım ve bu son, bana şu kadar para gönder ki yanına hemen gelebileyim” diye belki yüzüncü kez aynı mektubu yazıyor. Ama bu sefer sahiden son oluyor. Dostoyevski’nin bir daha kumara dönmemesine neyin sebep olduğuna dair net bir kanıt ya da ifade bulunamıyor. Troyat ise genel olarak pek üstünde durulmasa bile kaybettiği gece Dostoyevski’nin yaşadığı olayın etkili olduğunu düşünüyor. Dostoyevski kaybettikten sonra bağışlanma ve papazla konuşmak amacıyla bir Ortodoks Kilisesi arıyor. Bir tapınağın önüne geldiğinde rahatlıyor ve içeri girmeye kalktığında bu tapınağın bir kilise değil, yahudi havrası olduğunu görüyor. Çok sevdiği İsa’ya kurtuluş amacıyla yönelirken, karşısında İsa’yı çarmıha gerenleri bulması ve rezilliğinden dolayı kilisenin bile onu itmesi ve buraya yönlendirdiğini düşünmüş olabilir. Ki bana oldukça mantıklı bir çıkarım gibi geldi.


    Dostoyevski borç ve avans alarak daha sonra ailesiyle birlikte Rusya’ya dönüyor. Döndüğünü duyan alacaklılar hapis tehditleriyle birlikte ailenin kapısına dayanıyorlar. Anna, hepsini bertaraf ediyor. Ve o andan itibaren mali durumun tüm kontrolünü üstüne alıyor. Budala ve Cinler’i kitap halinde yayınlamaya karar veriyor. Kağıt satın alımından, kitapevlerinin memurlarıyla pazarlığa kadar tüm süreci kendisi yönetiyor. Dostoyevski’ye ise bir Prens sahip olduğu “Yurttaş” adlı sağ görüşlü dergide başyazarlık teklif ediyor. Dostoyevski bu teklifi kabul edip, “Bir Yazarın Günlüğü” adlı sütunda yazmaya başlıyor. Bir süre sonra derginin basımında yaptığı bir ihlâl sonucu 25 ruble para cezası ve 48 saat hapis cezasına çarptırılıyor. 2 günlük bu hapis cezasında ise ‘Sefiller’i okuyarak arkadaşlarına şöyle diyor:

    “Tutuklanmam benim için bir mutluluk oldu; yoksa bu us­ta yapıtı bir kez daha okumak için -hem de ne ilgiyle!- hiç va­kit bulamayacaktım …”


    “Yurttaş” adlı dergide başyazarlığa devam ederken, ilk romanı İnsancıklar’ı, Belinski’ye götüren Nekrassov kendi dergisinde bir romana ihtiyacı olduğunu söyleyerek iyi bir teklifle Dostoyevski’ye geliyor. Hem Nekrassov’un dergisinin sol bir dergi olmasından hem de tüm enerjisini romana vermek istediğinden başyazarlık görevinden istifa ederek ‘Delikanlı’yı yazmaya koyuluyor. Delikanlı adlı eseri genel olarak eleştirmenler tarafından oldukça iyi karşılanıyor. Hayatı en sonunda biraz düzene girmiş gibi görünen Dostoyevski bir erkek çocuğu sahibi oluyor. St. Petersburg’a geri döndükten sonra ‘Bir Yazarın Günlüğü’ projesini sürekli bir yayın olarak çıkarmak istiyor ve gerekli izinleri aldıktan sonra dergideki köşesinin devamı niteliğinde olan yazılarını yayınlamaya başlıyor. Her ne kadar Rusya, inanç ve Avrupa konularındaki düşünceleri zamanla gülünç hâline gelse bile o sıralar hem aboneler hem de belli bir sayıyı alan okurlar gittikçe çoğalıyor. Dostoyevski’ye her yerden davet ve mektup yağıyor. Tüm borçlarını kapatıp, bir kır evi bile satın alıyor. Tam her şey oldukça güzel giderken babadan geçen bir hastalık sonucu oğlunu kaybediyor ve bu kayıp onu derinden sarsıyor. Daha önceki tüm kayıpları gibi yine yazarak bir kitap sayesinde iyileşiyor Dostoyevski: Karamazov Kardeşler.

    Karamazov Kardeşler’in hazırlık aşaması tam 3 yıl sürüyor. Çeşitli konumdaki insanlardan bilgi alınıyor. Her şey büyük bir dikkat ve özenle planlanıyor. Dostoyevski bir yandan büyük endişeler de taşıyor. İlerleyen yaşı nedeniyle yeteneğini kaybetmiş olmaktan ve kitabını bitiremeden ölmekten korkuyor. Karamazov Kardeşler, Dostoyevski’nin ününü doruklara çıkarıyor ve Turgenyev ve Tolstoy derecesine geliyor halkın gözünde, hatta daha bile ileriye.


    Çocuklarına güzel bir miras bırakmak isterken, kitapların gelirleriyle borçlar ödendiği ve kendisine metelik de kalmadığı ve hastalıkları da gitgide arttığı için bir kez daha endişeler sarıyor etrafını. Karısı Anna bir yayınevi kuruyor ve işler bir nebze düzene giriyor. Daha sonra “Rus Edebiyatı Dostları Derneği,” yaşanan konuşma sonrası oldukça meşhur olacak, Puşkin anıtı açılışı için Dostoyevski’ye davet götürüyor. Baş düşmanı Turgenyev ile ve batıcılar ve slavcıların karşılaşmasına sahne olacak bu açılışta, ilk başlarda Turgenyev çeşitli manevraları ve şakşakçıları sayesinde öne geçmiş gibi gözükse bile, Dostoyevski’nin 2. gün yaptığı meşhur ateşli konuşması bittiği an ortalık ayağa kalkıyor. Salondaki herkes ağlıyor, güvenlik önlemleri aşılıp Dostoyevski’nin ayaklarına kapanıyor ve ellerini öpüyorlar. Turgenyev bile baş düşmanına gözleri dolu dolu gidip sarılıyor. “Rus Edebiyatı Dostları Derneği” oybirliğiyle Dostoyevski’yi onursal üye seçtiklerini açıklıyor. 1 saat aradan sonra sahneye çıkan Aksakov, Dostoyevski’nin dâhice söylemi sonrası söyleyecek bir şey olmadığını belirtiyor.


    Ancak herkes biraz yatıştıktan ve olayın üstünden zaman geçtikten sonra bu kez Dostoyevski’ye söylediklerinin saçmalık olduğunu ve konuşma yeteneğiyle insanları büyülediğine dair saldırılmaya başlanıyor. Üzüntüden iki kez ağır bir nöbet geçiriyor ve ağzından kan gelmeye başladıktan bir süre sonra vefat ediyor. Rusya’nın vedası ise muhteşem oluyor:

    “Cenaze 31 Ocak Cumartesi günü kaldırılıyor. Daha sabahın er­ken saatlerinde, evin karşısındaki sokağı büyük bir kalabalık dolduruyor. Bir cenaze arabası hazırlanmıştır, ama Dostoyevs­ki'nin hayranları tabutu manastıra dek omuzları üzerinde ta­şıyorlar. Otuz bin kişi izliyor cenazeyi. Yetmiş iki temsilci çelenkleri ile birlikte yürüyor. On beş dini orkestra, ilahiler oku­yarak gidiyor.”



    Dostoyevski’yi herkes okuyor ya da tavsiye ediyor diye sadece okumuş olmak için değil, kelimelerinin arasındaki dünyayı, fikirleri, acıları yani kısaca Dostoyevski’yi anlayarak okumak isteyenler için muazzam bir kaynak. Henri Troyat ise bir biyografiden ziyade roman okuyorum hissiyatı yarattı bende. Oldukça başarılı bu konuda. Diğer biyografilerini de şimdiden merak ettirdi.

    İyi okumalar.
  • Biraz önce bir iddia kaybettim ve son günlerde çok mutlu olduğum anlardan birini yaşadım.

    Dün geceden kalma olarak uyandım bu sabah, saat 10:45 civarıydı. Yemekhanede öğle yemeği yiyerek günün ilk öğününü mideye indiririm diye düşündüm ve oturup bir bölüm dizi(Outlander, tavisye ederim) izledim. Sonrasında yemekhaneye gidip nohut-pilav-domates çorbası üçlüsünü müzik eşliğinde afiyetle yedim. Portakalımı sigara sonrasına bıraktım her zamanki gibi. Bir yandan sigaramı içerken bir yandan da kapalı havanın etrafımdaki her şeyin rengini daha doygun bir hale getirişini hayranlıkla seyrede seyrede kütüphanenin önündeki saklı banka çöktüm. Saklı bank o kadar insanın içinde olmanıza rağmen yapayalnız kalabilmeniz için muhteşem bir ortam sunuyor. Yemeği fazla kaçırdığım zamanlarda saklı banka gidip uzanarak yemeğin sindirimini kolaylaştırmayı çok seviyorum, ayrıca o küçücük alandaki çalı ve ağaçları seyretmek beni bayağı dinginleştiriyor. On-onbeş dakika kadar müzik eşliğinde uzandıktan sonra yağmur çiselemeye başlayınca kütüphaneye, tuvalete, gittim. Sıra portakalımı yemeye gelmişti, lobiye çıkıp kırmızı koltuk bulamayınca yeniden aşağıya, kültürel işlerin karşısındaki merdivenlere çöktüm ve portakalımı soymaya başladım. Bu sırada kültürel işlerin solunda kalan piyanolu odadan bir hocam çıktı ve hemen önümdeki hizmetli personel kapısını tıklattı, kapı kilitliydi ve açan da olmadı. Ben portakalı soymayı bitirmiş afiyetle yerken bir başka hocam, kırk yaşlarında, yine aynı odanın kapısına yöneldi. Ben de, "hocam zahmet etmeyin, kapı kilitli, içeride kimse yok!" dedim. Beklemediğim bir cevap geldi, "var mısın iddiasına?". Kendine kurnaz ben de kapıyı kendisinin açacağını düşünerek sorduğum, "Yoksa siz mi açacaksınız kapıyı?" sorusuna gelen cevap "hayır!" oldu. Portakalımın henüz yarısını yemiştim, ortaya kalan portakalımı koydum ki karşımdaki hocam şifreli kapı tıklatmasına başladı bile. Şifreli tıklatmayı görünce bir yandan içeride birisi olabilir mi sorusu dürtüklerken, diğer yandan eğer içeride birisi olsaydı, biraz önce de açardı kapıyı ikilemine düştüm. Beş-on saniye boyunca hem umudum hem korkum tırmandıkça tırmandı. Sonunda kapı açılıverdi, kapı açılır açılmaz aldığım nasihati de aktarayım size: "Hayatta her zaman her şeye şüpheyle yaklaşmalıyız hocam!". Bu sırada ben kaybettiğim portakalımdan alacağım dilimler yerine aldığım nasihati yutmaya çalışırken bir yandan da mutluluktan kendimden geçiyordum.

    Çoğunlukla okulun ruhunun çürüdüğünü düşünür ve hep bundan yakınırım ama bu örnekte de olduğu gibi arada sırada başıma gelen o ruhtan kalma kırıntılarla karşılaşınca da 'gel buraya, seni gidi hergele!' kıvamında sevdiğimi hissediyorum burayı.
  • 400 syf.
    ·6 günde·Beğendi·10/10
    Yaprak ve Ali aralarında ki ilişkiyi henüz diğerlerine açıklayamamıştır. Bunun sebebi; belki de daha kendileri de aralarında ki bu garip duyguyu kabullenemediği içindir. Yaprak ve Ali'de diğerleri gibi arkadaşlardır. Ta ki Ali'nin, Yaprak'ı on iki yıl sevdiğini söylemesine kadar. Ali, Yaprak'a duygularını açtıktan sonra, Yaprak'ta Ali'ye karşı boş olmadığını hissetmiştir. Fakat çocukluğundan beridir birlikte büyüdüğü Ali'ye; artık ne tam anlamıyla arkadaş gözüyle ne de sevgili gözüyle bakabilmektedir. Yaprak, bu günlerde olayın gerginliğini yaşarken, bir de üzerine Ali ile olan ilişkisini diğerleriyle paylaşamadığı için ekstra gergin bir haldedir. Yaprak, Ali ile baş başa gelmekten çekinmektedir. Bunu nedeni ise; Ali'den utanması ve diğerlerinin hiçbir şeyden haberinin olmaması yüzünden panik yapmasıdır. Ali'nin kocaman aşkına karşılık, Yaprak'ın içinde yavaş yavaş filizlenen o masum hissi yalnızca içlerinde yaşarlar. Ali'den haberi olan bir tek kişi vardır: o da Yaprak'ın komşusu olan Tuna'dır. Tuna ve Yaprak, aslında birbirini seven ama bir türlü anlaşamayan iki arkadaşlardır. Tuna ve Yaprak, merdivende konuşurken arkalarından bir kız sesi yankılanır. Bu yankılanan ses, Tuna'nın eski kız arkadaşı ama bir türlü ilişkilerinin bittiğine ikna olmayan Gökçe'dir. Gökçe, Tuna'ya takıntılı olarak her zaman peşinde olan bir kızdır.

    Tuna ve Yaprak, Gökçe'nin oradan gitmesi için kısa süreli bir oyun oynamak zorunda kalırlar. Yaprak, Tuna'nın misafiri olduğunu Gökçe'ye inandırmaya çalışır. Güçlükle de olsa Gökçe sıkıntısından kurtulurlar. Yaprak, okuldan eve dönmüştür. Odasında dinlenmeye çekildiği sırada; pencereden dışarı bakarken kafasına kapüşonunu geçirmiş, şemsiye ile bekleyen birini görür. Koşar adımlarla aşağıya iner. Fakat kapalı bir şekilde kapının kenarına bırakılmış bir şemsiye ve yanındaki not haricinde hiçbir şey göremez. Notu yazan kişinin Barış olduğunu anlayan Yaprak, ya Barış'ın peşinden gidecek ya da yağmurlu günlerde kendisine bile gitmesini istemeyen Ali'ye söz verdiği gibi eve geri dönecektir. Ne yapacağını düşünüp içinden çıkamadığı anda Tuna belirir ve ''uzun arkadaşını sobelemek istersen sokağın bitimindeki çocuk parkında'' diyerek Yaprak'ı cesaretlendirir.

    Barış ve Yaprak aynı okuldadır. Barış'ta, Ali gibi Yaprak'a duygularını açıklamıştır. Fakat Yaprak'tan bunun karşılığını alamamıştır. Yaprak, Tuna'yı dinleyerek parka gitmiş ve Barış'ı, orda bir salıncakta otururken bulmuştur. Yaprak ve Barış bir süre konuşup sustuktan sonra yağmur yağarken öylece sallanırlar. Yaprak, tekrar konuşmaya karar verdiğinde Barış'ın son umutlarını da bitireceğini bildiği için konuşmakta kararsız kalır. Aralarındaki konuşmadan sonra Barış'a Ali'yi sevdiğini söyleyen ama aynı zamanda da Barış'ı da kırmak istemeyen Yaprak, koşar adımlarla eve dönmüştür. Geç kaldığı içinde annesinden iyi bir azar işitmiştir. Yaprak, tekrar odasına çekilmiş ve olanları anlamlandırmaya çalıştığı sırada bu defa pencerede Ali'yi görür; annesi ve babası uyuduğu için onu sessizce odasına alır. Ali, Yaprak'ı Barış'la olduğu sürede bir çok kez aramış, ulaşamayınca merak edip gelmiştir. Uzun zaman sonra baş başa kalmak Ali'ye de Yaprak'a da iyi gelir. O gece hava aydınlanana kadar birlikte pencereden yarım manzarayı izlerler. O manzara dünyanın en güzel manzarasından daha güzeldir Ali ve Yaprak için...

    Gökhan, depresyonda olduğu için evden çok fazla dışarıya çıkmamaktadır. Yaprak, Ali, Sinan ve Oğuz, Gökhan'ı ziyarete giderler. Oğuz ve Sinan'ın girdiği iddia sonucu; Oğuz yaptığı türlü oyunlarla Gökhan'ı iyice sinirlendirir. Gökhan sinirlenmeyeceğine ve küfür etmeyeceğine dair kendine söz vermiş olsa da, dayanamayıp küfür etmeye ve Oğuz'a saldırmaya başlar. Tam bu sırada odaya Gökhan'ın annesi Hale girer. Oğlunu o halde görünce psikoloğa göndermeye karar verir. Oğlunun eski kız arkadaşı Merve yüzünden bu halde olduğundan yakınırken; konunun Merve'ye gelmesi Gökhan'ı daha da sinirlendirir. Ertesi günün sabahında Gökhan'ın keyfinin yerine gelmesi için abur cubur almış, onun evine doğru giderken; Gökhan'ı bir otobüste görürler. Ellerindeki poşetlerle otobüsün peşinden koşmaya başlarlar. Otobüse durduğu durakta yetişirler. Gökhan'ı annesinin ısrarlarına dayanamayıp psikoloğa gittiğini öğrenirler.

    Gökhan seansa girmiş ve psikoloğa Merve'yi ve yaşadıklarını anlatmış, biraz da olsa rahatlamıştır. Bu sırada Oğuz ve Sinan; her zaman olduğu gibi hastaneyi karıştırırlar. Yaprak ve Ali; diğerlerini bulup, seansa onlarda dahil olur. Psikolog, her birinden birlikte yaşadıkları bir anıyı anlatmalarını ister. Fakat her birinden bir önceki anlatılan anıdan daha eski bir anıyı anlatması koşuluyla.

    Hepsi bibirinden eski ve komik anılarını anlatarak o günlere geri dönerek kahkahalara boğulurlar. Oldukça yoğun bir hafta geçiren Yaprak, okula gitmiş ve o gün kütüphane nöbetçisi olduğunu öğrenerek rahatlamıştır. Başına geleceklerden habersiz bir şekilde...

    Yaprak, o gün kütüphanenin olduğundan daha yoğun olduğunu fark eder. Okulun bitmesine yakın kitap alma trafiğinin yavaşladığı sırada içeriye Barış ve arkadaşları girer. Arkadaşları Barış'ın sarhoş olduğunu, onu kütüphanede bir kaç ders saklaması gerektiğini söylerler.

    Ali ve diğerleri ders aralarında Yaprak'ı ziyarete gelirler. Yaprak, durumu zar zor idare etmeye çalışsa da; Oğuz'a yakalanır. Barış'a yardım ettiğini söylemeye çalışsa da Oğuz, her şeyi yanlış anlar. Ders bittikten sonra pizza yemek için sözleşmişlerdir. Oğuz, Yaprak'ı diğerleri basmasın diye kütüphaneye kilitler. Yaprak'a da yanda ki kafeye gittiklerini ve işi bitince haber vermesini, onları çıkarmaya geleceğini söyler. Yaprak hariç diğerleri okulun yanındaki kafeye geçerler. Ali, Oğuz'un telefonundan Yaprak'a attığı mesajı görür görmez kütüphaneye gider. Barış ve Yaprak'ı birlikte görür. Yaprak, Ali'nin sinirlenip kızacağını düşünürken; Ali'nin bu duruma sessiz kalışı Yaprak'ı daha fazla üzer.

    Bir süre sonra Yaprak, Ali ile aralarındaki buzları eritmek ve ona sevgisini göstermek için bir şeyler yapmak ister. Bunun üzerine Barış'tan yardım alır. Barış, Yaprak'a görevler verir ve bunun sonucunda da Ali ile aralarının düzeleceğini söyler. Fakat her görevin sonucunda da Yaprak'tan bir kanıt istemektedir.

    Görev 1: Ona özel bir hitap şekli kullan.
    Görev 2: Onu kıskandığını belli et. Sürekli merak ettiğini göster.
    Görev 3: Onunla baş başa dışarı çık.
    Görev 4: Ona büyük bir sürpriz yap.

    Barış, bu görevleri Yaprak'a sırasıyla verir ve Yaprak, görevleri başarılı bir şekilde yerine getirir. Bu sırada Sinan'ın abisi Kerem'in sevgilisinin hamile olduğunu öğrenirler ve düğün hazırlıkları başlar.

    Kerem ve Lale'nin; düğününe bir kaç saat kala Yaprak hariç diğerleri içmeye başlarlar. Yaprak, düğün boyunca türlü maceralarla kendi gibi çılgın olduğunu düşündüğü arkadaşlarını idare etmeye çalışır. Lale'nin nikah sırasında doğum sancısı başlar ve hastaneye kaldırılır. Düğün sonunu hastanede bitiren bir ekip için unutulmayacak bir anı daha olur.

    Üst üste yaşadıkları bu olaylı günlerin ardından ekip olarak okula devam etmeye başlamışlardır. Yaprak, yıl sonu ödevini yapmak için Ali'nin biyoloji kitabını alır ve karıştırırken arasında bir kağıt ve içerisinde el ile çizilmiş bir harita bulur. Harita da kütüphaneyi tarif eden bir yol... Yaprak, haritada ki yolu takip ederek bir not ile karşılaşır. ''Bu ayakkabıyı hatırladın mı? Okulun ilk günü gökten düştü masalı başlatman için bir işaret gibi.''

    Bunun üzerine Yaprak, Barış'ı arayıp çok acil kütüphaneye gelmesini söyler. Barış, okulun ilk günü Yaprak'ın camdan fırlayan sarı küçük bir bez ayakkabısının olduğunu, arkadaşlarıyla birlikte eğlenmek için hemen ayakkabıyı alıp çantasına attığını ve Yaprak gidip ona ayakkabısını sorduğunda görmediğini söylediğini ve Yaprak'a o gün aşık olduğunu anlatır. Yaprak için yaptıklarını anlatır. Yaprak, ağladığından dolayı güçlükle konuşsa da Barış'tan defalarca özür diler. Barış, mezun olacağı için bu konuşma Yaprak ve Barış'ın son konuşması olmuştur. Yaprak, Barış'a ''hoşça kal sırık oğlan ne olursa olsun hayatımda iyi ki vardın'' diyerek veda eder.

    Yaprak'ın Barış'la konuşmasının üzerinden bir hafta geçmiş olmasına rağmen içini kemiren bir şeyler vardır. Ali'ye haritayı onun mu sakladığını yoksa bir hata mı olduğunu sormak için sabırsızlanır. İçindeki bu karmaşaya son vermek için Ali'ye bir mesaj atarak onu okulun arka bahçesine çağırır. Haritayı saklayıp, saklamadığını sorar. Fakat Ali, konuyu yanlış anlar ve aralarında bir tartışma başlar. Ali, haritayı defterinin arasına koyduğunu ve unuttuğunu söyler. Aralarında ki tartışma dudaklarının buluşmasıyla son bulur.

    Bu sırada Gökhan hayal kırıklığıyla Ali ve Yaprak'ı izlemektedir.

    Büşra Yılmaz'ın 4N1K2 kitabı, beni kimi yerinde güldürdü; kimi yerinde içimi burktu. Lise çağında ki gençlerin komik, birbirine bağlı, değerli hayatlarını mizah ile anlatılmıştır. Bu yüzden biraz gülmeye ihtiyacı olanların ya da eğlenmek isteyenlerin okumasını tavsiye ederim.
  • 112 syf.
    ·1 günde·10/10
    Üniversiteye ilk gittiğim günlerde okulda kendime bir köşe aramıştım. Zeytin ağaçları ve portakal bahçeleri arasında bir yer keşfetmiştim. Kurumuş bir zeytin ağacıydı. Gölgesinde iki bank vardı. Ne zaman boş bir vaktim olsa oraya gider sigara içer Neşet Ertaş dinlerdim. Aynı zamanda şiir yazar kitap okurdum. Sonra Abdullah gelirdi evden. Bahçe kafeye gider bir demli çay ve bir sade soda söylerdik. Günler hep böyle geçerdi. Bi gün o kurumuş zeytin ağacın gölgesinde otururken okuldan biri peşimden gelmiş. İsmi Çimen'di. Sadece oğün gördüm onu.

    -dikkat ettimde her ders arası butarafa geliyorsun! Ne var burda? Yanındaki o çocuk nerde?
    -Ne yokki baksana bir..... Kitap okumaya geliyorum.

    Ogün hangi kitabı okuyordum tam hatırlamıyorum. Mustafa islamoğlu olmalı sanırım. Öyle kalmış belleğimde.

    -kitap okumayı seviyorsun sanırım?
    -gibi gibi.

    Sonra çantasından bu kitabı çıkarmıştı. İmzalamıştı benim için.

    Bi not yazmıştı içine. Hiç aklımdan çıkmaz.
    'Vakit Geçmeden, kelimeler tükenmeden, sana sadece Gel.... ' diyorum yazmıştı. Tam böyleydi. Aradan bir kaç gün geçmişti. Çimen'i aramıştım okulda. Görememiştim çünkü. Sonrada duydumki okulu bırakmış.

    O günden sonra ne zaman o zeytin ağacının altındaki banka gidip otursam bir siğara yakar o anı hatırlardım.
    Şimdi bunlar niye aklıma geldi diye soruyorum..
  • 18 Mayıs 1898 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, Orman ve Maadin Nezareti memurlarından Süleyman Nazif Bey, annesi Fatma Ruhiye Hanım’dır.

    İlk ve orta öğretimini Bakırköy Rüştiyesi ile Hadika-i Meşveret İdadisi’de tamamladı. Şiire çocuk yaşlarda başladı. Yazarın ifadesine göre ilk şiiri “Saat”, "Çocuk Dünyası" adlı bir dergide yayınlandı (1914).

    Bir süre tıp öğrenimi gördükten sonra okuldan mezun olmadan ayrıldı ve gazeteciliğe başladı. 1917-1918’de Ati Gazetesi’nin yazı işlerinde çalıştı. 1922’de gazetenin temsilcisi olarak Ankara’ya gitti.

    1922’de Kayseri Lisesi’ne edebiyat öğretmeni olarak atandı. Kayseri’ye yolculuğunu, "Han Duvarları” adlı uzun şiirinde anlattı. Şiiri, Osmanzade Hamdi Bey’e ithaf etti. Kayseri’de kaldığı iki yıllık dönemde Milli Mücadele’nin havasını çok yakından yaşadı. Geleceğin ünlü şairi Behçet Kemal (Çağlar) onun Kayseri Lisesi’nde öğrencisi oldu. Şair, Kayseri Lisesi’nin marşını da kaleme aldı.

    1924’te Ankara Erkek Muallim Mektebi edebiyat öğretmenliğine geçti; ardından Ankara Kız Lisesi'nde öğretmenlik yaptı. Ankara Kız Lisesi Marşı'nın güftesini yazdı. 1932’ye kadar yaşadığı Ankara’da cumhuriyetin kuruluşuna tanıklık etti. 1924’te “Çoban Çeşmesi”, 1928’de “Suda Halkalar” isimli kitapları yayınladı.

    1928’de Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati'nin başkanlığındaki “Şark Vilâyetlerini Tedkik Heyeti”'nde bulunarak Sivas, Erzincan, Gümüşhane, Trabzon, Erzurum illerini ve dönüşte Kastamonu'yu gördü. Bu yolculuk, onun edebi yaşamında bir dönüm noktası oldu. Memleket şiirleri yazmaya yöneldi.

    1931’de Ankara Kız Lisesi’nde coğrafya öğretmenliği yapan Azize Hanım ile evlendi. Bu evlilikten İsmet ve Yeliz adında iki çocuğu dünyaya geldi.
    1932-1946 arasında İstanbul’da edebiyat öğretmenliği yaptı. Vefa, Kabataş Lisesi ve Amerikan Kız Koleji edebiyat öğretmenliklerinde bulundu. 1933’de Onuncu Yıl Marşı’nın sözlerini Behçet Kemal Çağlar ile birlikte yazım yaptı.

    Ankara ve İstanbul’daki öğretmenlik yıllarında çeşitli dergi ve gazetelerde şiirler fıkralar yayınladı. Mizah dergilerinde “Deli Ozan” ve “Çamdeviren” takma adlarıyla mizahi manzumeler yazdı[1] 1946’da siyasete atıldı ve 1946'dan 27 Mayıs 1960'a kadar Demokrat Parti İstanbul milletvekili olarak TBMM’de görev yaptı.
    27 Mayıs 1960 ihtilalinin ardından tüm milletvekilleri ile birlikte kısa bir süre Yassıada'da, daha sonra da Celâl Bayar ve diğer DP milletvekilleri ile birlikte Kayseri Kapalı Cezaevi'nde tutuklu kaldı. 16 ay sonra aklanarak serbest kaldı.
    Serbest kaldıktan sonra siyasete dönmek istemedi. Son yıllarını Arnavutköy’deki evinde geçirdi. Yassıada’da arkadaşlarıyla birlikte yaşadığı baskıyı “Zindan Duvarları” adlı bir şiir ile anlattı ve şiiri kitap olarak yayınladı. Eşinin ani ölümünün ardından çıktığı Akdeniz gezisi sırasında Samsun vapurunda Kaş - Fethiye arasında seyrederken 8 Kasım 1973 günü bir gezi sırasında hayatını kaybetti. Cenazesi, 11 kasım 1973’te Zincirlikuyu Mezarlığı’na defnedilmiştir.
    Öğretmenlik yaptığı Kabataş Lisesi’nde 2005 yılında Faruk Nafiz Çamlibel adına bir müze açılmıştır.

    Edebiyat yaşamı
    İlk şiirlerini aruz ölçüsüyle yazdı. Cenap Şahabettin ve özellikle Yahya Kemal'in etkisinde kaldı. “Edebiyat-ı Umumiye” dergisi’nde yayımlanan “Şarkın Sultanları” şiiri, edebiyat çevresinde kendisine yer açmasını sağlayan ilk ürünü oldu. Aruzla yazdığı şiirlerini 1918’de “Şarkın Sultanları”, 1919’da “Dinle Neyden” ve “Gönülden Gönüle” adlı kitaplarında topladı. Sonralarıysa aruz ölçüsünden uzaklaşarak hece ölçüsünü ve Türkçenin yalınlaşması, yabancı kelimelerden ve kalıplardan uzaklaşılması düşüncesini benimsedi. Şiirlerinde hecenin Özellikle 7+7 kalıbına bir ses zenginliği kazandırdı[3]. Milli edebiyatın oluşabilmesi, geliştirilebilmesini misyon edindi ve Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon ile birlikte Türk edebiyat tarihinde “Beş Hececiler”’den biri olarak anılır oldu:

    Sanatçı, halkın yaşantılarından çıkardığı konuları yine halkın söyleyiş ve nazım biçimleriyle dile getirir. Yepyeni görüşler getiren ünlü "Sanat" şiiri, memleketçi şiirin ilk bilinçli bildirisi kabul edilir. Batı etkilerine kapalı, Türk halk şiirine açık bir tutum içindedir.
    Şiirlerinde ele aldığı başlıca temalar aşk, hasret, tabiat, ölüm, kahramanlık ve ihtirastır. 1918-1930 arasında edebiyatın tek kuvvetli aşk şairi olarak tanınmıştır. Duygu ve düşünceyi bir arada yürüten, romantik ve realist konuları ve hayatları işleyen şiirleriyle ün yapmıştır. Yolcu ile Arabacı şiirindeki yolcuyu ruha, arabacıyı bedene benzettiği örneklerdeki gibi başarılı teşbihleriyle tanınır.

    Şiirin yanı sıra, yurt ve ulus sevgisini işlediği veya toplumsal gerçeklere yöneldiği oyunlar da yazdı.
    1933 yılında Kayseri Lisesi’nden öğrencisi Behçet Kemal ile birlikte yazdığı sözler, Cemal Reşit Bey tarafından bestelendi ve eser, cumhuriyetin 10. yıl kutlamaları için düzenlenen marş yarışmasını kazandı.
    Yazarın tek romanı, 1936’da yayımlanan “Yıldız Yağmuru”dur. Bu romanında şair Şuküfe Nihal Hanım’a aşkını anlattığı düşünülür.

    Eserleri
    Şiir kitapları[değiştir | kaynağı değiştir]
    Şarkın Sultanları ( 1918)
    Dinle Neyden (1919)
    Gönülden Gönüle (İstanbul 1919)
    Çoban Çeşmesi (1926)
    Suda Halkalar (l 1928)
    Bir Ömür Böyle Geçti (1932)
    Elimle Seçtiklerim (1934)
    Boğaziçi Şarkısı (Sadettin Kaynak ile birlikte, 1936)
    Tatlı Sert (mizahî şiirler, 1938)
    Akıncı Türküleri (1938)
    Akarsu (1940)
    Heyecan ve Sükûn (1959)
    Zindan Duvarları (kıta tarzında şiirler, 1967)
    Han Duvarları (İstanbul 1969).
    Zafer Türküsü
    Tiyatro oyunları
    İlk Göz Ağrısı (Paul Hervieu’den uyarlama, 1922)
    Sevk-i Tabîî (H. Kistemaeckers’den adapte, Sermet Muhtar Alus’la birlikte, 1925’te sahnelenmiş; basılmamış eser)
    Canavar (1926)
    Akın (1932)
    Özyurt (1932)
    Kahraman (1933)
    Ateş (1939)
    Dev Aynası (adapte, 1945’te oynanmış; basılmamış eser)
    Yayla Kartalı (1945)
    Okul temsilleri[değiştir | kaynağı değiştir]
    Numaralar (1928)
    Bir Demette Beş Çiçek (1933)
    Yangın (1931; “Hanım Şiir Yazacak, Yeni Usûl, Mektublar” ile birlikte,1933)
    Kanbur (Yarın mecmuasında yayımlanıp yarım kalmış, 1922)
    Roman[değiştir | kaynağı değiştir]
    Yıldız Yağmuru (1936)
  • 94 syf.
    Fikret Adil - Beyaz Yollar Mavi Deniz

    Büyük bir onur duydum; böyle büyük bir ustanın bu güzel kitabından, ilk alıntıları yapmış olmakla ve ilk inceleme şerefine ulaşmakla.Umarım bir çok kişiye esin kaynağı olurum bu şekilde.Aslında unuttuğumuz bu güzide yazarımızı hatırlatmış olmayı umuyorum.

    ●Yazarımız hakkında çok kısa bilgi vererek başlamak istiyorum.

    ~Fikret Adil Kamertan~
    Türk Yazar, Gazeteci, Çevirmen

    1901’de İstanbul’da dünyaya geldi. Babası, askeri hekim, Operatör Mahmut Adil Bey'dir. Mahmut Adil Bey, edebiyatla ilgili bir kimseydi ve Tevfik Fikret hayranlarındandı.Bu sebeple oğluna Fikret adını vermiştir.
    Fikret Adil, Galatasaray Lisesi son sınıf öğrencisi iken okuldan ayrılıp gönüllü olarak Millî Mücadele’ye katılır. Cumhuriyetin ilan edileceği günlerde İstanbul’a döner.
    Ve tedavi olmak için gittiği İsviçre’de 5 Haziran 1973’te hayatını kaybeder.

    Hayatıyla ilgili çok detaya girmeyi lüzum görmedim açıkçası.Çünkü, kitabı alıp okursanız eğer, Adil hakkında en besleyici bilgiyi, yakın dostu Hüsamettin Bozok'dan dinleyebilirsiniz.Kitabın önsözü bir dosttan anılarla gayet doyurucu ve özel olmuş, ben anlatımını pek beğendim.

    ●Beyaz Yollarda Mavi Deniz Yolculuğumuza Başlayalım Mı O Zaman?

    Entellektüel gönül adamı Fikret Adil, İstanbul'dan başlayan yolculuğuna beni de dahil etti.Intermezzo kitabında dediği gibi;
    "His ile mantıktan birisini seçmek lâzım gelse, ben, muhakkak hissi alırım."
    Bende hislerimi yanıma alarak devam ettim kendileriyle.Fikret Adil, Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu ile güzel vakit geçirdim. İstanbuldan Ege'ye, Ege'den Akdeniz'e uzanan uzun bir serüvene katıldım.Yolların beyaz tozuna bulana bulana, mavi göğün ve arada denizin de eşlik etmesi ile tabiatın yeşiline, tarihin kalıntılarına şahitlik ederek yollara revan olduk.Ben bu yollarda bu kadar çok hikaye olduğunu nereden bilebilirdim, onlara eşlik etmeseydim eğer...

    Siz kamyonların insanlar gibi isimleri olduğunu biliyor muydunuz? Peki cehennem taşının ahtapotu kaşındırdığını ve ahtapotun beyaza karşı bir düşmanlığı olabileceğini? Kibele, tanrıların anası imiş ve Artemis'in heykelleriyle de hiç birimiz ilgilenmedik doğrusu.Sevgili Adil ile hayatta bunlardan çok daha önemli şeyler olduğuna karar verdik.Şöyle ki, kendi tarihimize sahip çıkıp bilmemiz gerektiğine, çocuklarımızı gereksiz bilgilerle meşgul etmek yerine, onları yoğurmanın daha güzel yolu olan, insani değerlerimizi kullanmak olduğuna kanaat getirdik.
    Ve ağaçlar efendim.Onları öldürmesinler.Biz yolculuğumuz esnasında çok fazla cesetle karşı karşıya kaldık.
    Hazin.Çok hazin!

    Şimdi siz bana soracaksınız biliyorum ama uçaktaki adamın sırrını katiyen anlatamam! Tek kelime dahi etmeyeceğime dair söz verdim.Çakır Ayşe ile ilgili de bir şey söyleyemiyorum.Çünkü, Paluko'nun bu özel hikayesini, Ali Reis bile anlatamadı bize;
    Paluko " Birak be Ali Reis," diyordu, "birak zanim!"
    Yani susmak lazim bazen:))
    Sustuk!

    Ne güzel anılara, hikayelere, insanlara, mekânlara misafir oldum.Daha neler var bir bilseniz.Gezmiş, görmüş, hissetmiş hatta yaşamış kadar oldum.
    Ah güzel adam Fikret Adil, teşekkür ederim.Ne kadar İNSAN'sın sen.Sevgi insanısın vesselam.

    Okuyun dememe gerek var mı? Bence yok:))
    Keyifli okumalar lütfen.






    ●FİKRET ADİL'İN ESERLERİ

    ANI-ÖYKÜ: Asmalımescit 74 (1933), İntermezzo (1955), Avare Gençlik (1959, Gardenbar Geceleri adıyla, 1990).

    GEZİ: Beyaz Yollar Mavi Deniz (1959).


    Fikret Adil'in çalıştığı gündelik gazeteler, sırasıyla; Cumhuriyet, Son Posta, Politika, İkdam, Son Telgraf, Ulus, Zafer, Haber, Tan, Yeni İstanbul ve Son Havadis'tir.
    ● Kendi başına Artist adlı haftalık resimli bir sanat dergisi de çıkarmıştır.
    ●Fikret Adil'in yazılarını yayımladığı dergiler de şunlardır: Hareket, Yeni Adam, Ağaç, S.E.S, Aydede , Yeditepe, Akis ve Meydan.
  • Geçip giden kırık yıllardan, uzun yağmurlardan sonra çocukluğunu geçirdiği, ilk gençlik sivilcelerini çıkardığı, o küçük şehre geri dönmüştü. Yolların tozu yine aynıydı, okula gitmek için sabah saat altıda bindiği içi küf kokan minibüsler yine aynıydı. Değişen hiçbir şey yok burada diye düşündü. Mevsimlerin geçeceğini, yılların yekpare bir anın parçaları gibi birbirine dönüşeceğini ama bu şehrin hep aynı kalacağını hayal etti.

    Şehrin kömür dumanları yüzünden sarı rengi bozarmış okulunun önüne geldi. Bir an durdu. İçinde boşalan, benliğini ezen bir şeyler vardı; ağlamaklı oldu. İçinde bir şeylerin çekildiğini duyumsadı. Neden buraya gelmişti ki sanki? Ne yapacaktı burada, geçmişi geri mi getirecekti? Kaybettiği diriliğine, gençliğine, toyluğuna yeniden mi kavuşacaktı?

    Okulun gri bahçe kapısını iteleyip içeri girdi. Kapının tek seferde açılmasına şaşırmadı. Bu okulun belki varolduğundan beri kapılarını herkese açtığını biliyordu. Okulun bahçesinde futbol veya basketbol oynayan çocuklar daima bulunur, yorgun düştükleri, susadıkları her zaman bahçenin çeşmelerinden kana kana su içebilirlerdi.

    Çeşmelerin olduğu yere oturdu.Bir taraftan çocukları izliyor bir taraftan da önüne açtığı suyun şırıltısını dinliyordu. Suyun sesi ona hep rahatlatıcı gelmiştir. Şimdi de huzur bulacağını, kendini yatıştıracağını düşünüyordu ki bir eli omzunda hissetti. Dönüp bakmasıyla yüzünün bembeyaz kesilmesi bir oldu. İşte oydu, kendisi. Lise yıllarındaki o çelimsiz, kimsenin durup dinlemediği, üstüne hiç düşünmediği kendisi.

    Bir vakit sonra kendine geldi. Yan yana oturuyorlardı. İlk karşılaşmadaki o şok anı geçmiş miydi? Artık kaçmak istediği tıfıl ilk gençliği ile yüzleşecek miydi?

    Çocukluklarından konuştular. Hani okulun açık penceresinden okula girmişlerdi de öğretmenin kitabını tam ortasından ikiye makasla kesip dışarı çıkmışlardı. Hani o beyaz tenli, sevimli kız vardı. Çıkma teklif etme düşüncene rağmen edemiyordun. Bir arkadaşın günün birinde pat diye kıza her şeyi dökmüştü. Bir daha bakabilmiş miydin kızın yüzüne? Sınıfta uçak yapıp attığın takdir belgesinin hocanın kafasına denk gelmesine ne demeli peki?

    Saatler geçti. Okuldan çıkma vakitleri gelmişti artık, hava kararıyor ve akşam ezanı ile birlikte yeni yetme çocuklar evlerine dönüyorlardı. Karınları da bir hayli acıkmıştı. Bahçeden sessizce ayrıldılar.

    Günler geçiyor, o ise çocukluğu ile geçen günlere mutlulukla bakamıyordu artık. Biraz da sıkılmıştı. İnsan kendine geçmişini hatırlatan insanlardan her zaman sıkılırdı.

    İki haftadır birlikte yaşadıkları pansiyonun kapısını çekti, kirli paslı sokaklardan yürüyerek şehrin garına geldi.

    Bir daha bu şehre adımını atmayacaktı.

    Not: Bu öyküyü Babil Serisi’nden Kaçan Ayna kitabındaki ilk öykü Havuzda Bir Yansı öyküsüne nazire olarak yazdım. Kendisiyle karşılaşma konusunu Borges de bir öyküsünde işliyordu. Koskoca Borges başka öyküleri taklit edebiliyorsa naçizane ben niye etmeyeyim dedim.

    Bir de bu konu Behzat Ç.de de işlenmişti. Behzat yaşlı hali ile bir barda karşılaşıyordu:

    https://youtu.be/xit_2MS0EXs

    Bu şarkı da benden:

    https://youtu.be/TLXGPJaw7_s