• Günlük hayatın keşmekeşini düşlere sığdıran insanlar... Elimde çayım yanan sobanın başında gaz lambası ışığında yansıyan suretten dinledim bazı öyküleri. Bazılarında ise deniz kıyısında esen rüzgara verdim kulağımı, arada martı çığlıkları eşlik etti bu sohbete...

    Yazarın kalemini beğendim. Diğer kitaplarını da inceleyip okuma listeme ekleyeceğim.
  • Hakkari'de Bir Mevsim kitabını okuduktan sonra okuma listemde yer alan bir kitaptı Doğu Öyküleri.Bu kitap iki bölümden oluşuyor;ilki görece uzun olan öyküler,ikincisi ise minimalist öyküler.Ferit Edgü minimal kelimesini ilk defa Binbir Hece isimli kitabında kullanmış ve Doğu Öyküleri kitabıyla da hayata geçirmiş.Kitapta 17 adet minimal öykü var."Minimal ne ola ki?" diyenler için de Ferit Edgü kısaca "hiçbir fazlalığı içinde barındırmayan bir yapıya ulaşmak,yalınlık.ayıklamak,arıtmak..." şeklinde açıklıyor.

    Doğu öyküleri Hakkari'de Bir Mevsim'in yönetmeni Onat Kutlar'a ithaf edilmiş.Kitap "Birkaç Sözcük" hikayesi ile başlıyor.Bu öykü girizgah diye nitelendirilebilir.Hakkari'ye yazarın ayak basışı,orada kalışı ve şimdiki zamanda anımsayışlarına dair anekdotlar var.İkinci öykü ise Mardinli taş ustası Mirza'nın öyküsü.Üçüncü İbramın Oğlu İbramın öyküsü.Özellikle bu son iki öyküde gerçek ve kurgu arasında gittim geldim.Bazen Ferit Edgü okurken "Bu anlatılanların ne kadarı gerçek acaba ?" diye soruyorum kendime.Sonra okuduğum bir yazısı aklımaO geliyor.Orada şöyle diyordu :"Ben minimal öykülerimde her şeyden önce "olay"ı önemsiyorum.Ama benim "olay"larım,gözümüzün gördüğü olaylar değil.Çünkü ben,kendimi bir tanık yazar görenlerden değilim.Olayları,gözlerimi kapadığımda daha iyi görüyorum.Yıllar önce söylediğim gibi,düş ile gerçek koşut gidiyor yazdıklarımda."Bu yazısıyla düş ve gerçek arasında gitmemin abes olmadığını görmemle aslında sorumun cevaplandığını da görüyorum.Ferit Edgü benim için minimalist bir öykücü olduğu kadar doğudan bahsederken mistik kahramanlar dolu bir mesel anlatıcısı da.

    İbramın oğlu İbram öyküsünden sonra dördüncü olarak "İnsan Kokusu" öyküsü geliyor.Buna işaret düştüm.Çünkü öykünün bitimi çok hoşuma gitti.Öykü boyunca başka bir minimalist öykücü olan Çehov'un Bozkır'ından alıntılar yapan yazar "Bozkır, bu benimkine benzeyen hem de benzemeyen o günlerin hüzünlü yolculuk öyküsü,belki bilirsiniz,'Bu hayat nasıl bir hayat olacak acaba?' sorusuyla biter." cümlesiyle öyküsünü bitirmiş.Hakkari'den ayrılış öyküsü olan bu öykü Çehov'un Bozkır'ına selam çakmış ve özellikle kahvede ardı ardına içilen çaylar bölümüyle de benim epeyi ilgimi çekmiştir.Yazar belki bilirsiniz demiş ama ben duymamıştım bile.Bozkır öyküsünü okuyacağımı da belirterek beşinci ve son uzun öyküye geçeyim.Bu kitapta bayılarak okuduğum öykü işte budur.Bir dağ köyüne yeni konut yapmak için atanan iskan sorumlusunun öyküsü.Anlatmayayım, okursunuz;çok güzel.

    Daha sonra kitabın ikinci bölümüne geçiyoruz.17 tane minimalist öyküye daha doğrusu.Burası Hakkari'de Bir Mevsim kitabını okuma hissi verdi bana.Ama bazı bazı yarım bir his diyebilirim.Fal ve Hoş öyküleri özellikle ilgimi çekti.Bu kısmı okurken sürekli "Tanrının bile unuttuğu bir köy,ölümle iç içe yaşayan ölümle zorunlu ahbap olan köylüler,kar-yağmur-çamur-tipi,gece inen kurtlar,gaz lambası ışığında derin sayıklamalar ;yabancılaşma,yabancılama,içe dönme,izole olmuş ya da edilmiş bir toplum gibi durum ve kavramları sıkça görüyoruz.İlk bölüme oranla arayış,yalnızlık ve ölüm temaları çok daha yoğun hissediliyor.Bu öykünün sonunda kitap bitiyor.

    Yazarımızın da son cümleleri gibi "Onlardan biri gibi oluyoruz belki de..."zamanla,bilmiyorum,kitaba hakim olan o karlı havayı soluyor gibi.muhtarla konuşuyor ve öykü dinliyor gibi yani düşle gerçek arasında bir yerde gibi.
  • Evet benimde kitap okuma gözlüğüm sokak lambasi :)) )) evet yanliş duymadınız sokak lambasi :)
    Hatta resmini de buraya birakabilirim:))
    https://i.hizliresim.com/LD6YGV.jpg
    Hem odanin ışığını yakıp uyuyanlari rahatsiz etmiyorum hem de kitap okuyabiliyorum:)))
  • Karşı pencerede, her karşılaşmamızda bana tatlı tatlı gülümseyerek "nasılsın fıstık" diyen bir adam vardı. Ona aşık olmuştum. Sanırım o da bana aşıktı. Yoksa neden bana her gün gülümsesin ki. Tek sorunumuz onun 35, benimse 5 yaşında olmamdı. Ama aşkın yaşı yoktu. O yaşta kara sevdanın pençesine düşmüştüm. Hep onun yanında olmak ister, ona gitmek için ağlar ve saatlerce susmazdım. Gece gün pencerede bekler, onu görmediğim günler ve ışığının yanmadığı gecelerde deli olurdum. Varlığı perdeler arkasından gözüken bir ışık olsa bile o ışık hep yansın isterdim. Bilirdim oradaydı ve bana çok yakındı. Onun ışığı yanıyorsa ben rahatça uykuya dalar, yok eğer yanmıyorsa ikide bir kalkıp ışığı kontrol eder uyuyamazdım. Neredeydi neden yoktu ki?

    Uyanır uyanmaz aklıma gelen ilk şey yine o olurdu. Gelip bizim evde yaşasa ne güzel olurdu diye düşünürdüm. Hiç kimseye dokundurtmak istemediğim pilli konuşan bebeğimle sadece o isterse oynayabilirdi. Tüm oyuncaklarımı her şeyimi verebilirdim ona. Pencereden uzaktan uzağa seyretmektense yanımda olur bana hep gülümser tatlı tatlı konuşur diye düşünürdüm.

    Nasıl bir aşk acısı çektim ve bunu nasıl yansıttım bilmiyorum ama ailemin ricasıyla haftanın belli saatlerinde bana seslenip evine davet etmeye başladı ve ben merdivenleri uçarak inip onun yanına gitmeye başladım.

    İsmi Utku idi ya da Ufuk ve doktordu. Ben her gün ona resimler çizerdim. Büyük bir hediye gibi ona götürürdüm ve o çok beğendiğini söyleyip duvarına yapıştırırdı. Zaman geçtikçe resimler çoğalmıştı. Duvarın rengi bile gözükmüyordu benim çizdiğim resimlerden. Abidik gubidik şeyler çizmiş olsam da Utku herbirini bir sanat eseri gibi görüyor çok beğendiğini söylüyordu. Çünkü bana aşıktı 😜

    Benimle oyunlar oynar, bana gitar çalar, şarkı söylerdi. Bir rica sonucu küçük bir çocuğu oyalardı işte bense bunu büyük aşk sanırdım. Onun yanında zaman hiç geçmesin isterdim. Beraber bulaşıkları yıkar, tost yapar yerdik. Bana minik bir davul almıştı. Artık gitar çalarken ona eşlik edebiliyordum. Onunla, beş sene önce başlayan hayatımın en eğlenceli saatlerini geçiriyordum. Sonrasında ise "Şimdi sen evine git ben seni yine çağırırım" diyerek beni gönderirdi ve tekrar çağırışına kadar onun özlemiyle yanıp tutuşurdum.

    Ve çok kalın kitapları vardı. Hayran hayran seyrederdim kitaplarını. İnsan birine aşık oluyorsa ona ait her şeye aşık oluyormuş bunu anlamıştım. Kitaplara olan aşkım, Utku ile başlamıştı. Kitaplar sanırım tıp kitaplarıydı. Okuma yazma bilmediğimden ara sıra kitapların resimlerine bakardık. Resimlerden ve anlattıklarından hiçbir şey anlamasam da onun anlatması hoşuma giderdi. Şimdi nerede çok kalın bir kitap görsem aklıma ilk düşen Utku olur ve gülümserim.

    Miden ağrırsa hastaneye gel ben seni muayene ederim demisti bir keresinde. Ve o günden sonra ben, onun çağırmadığı günlerde vücudumda nerede olduğu ve ne işe yaradığını bilmediğim bir midenin çok ağrıdığını bahane edip hastaneye gitmek isterdim.

    Ve birgün yine pencereden bakarken gördüğüm manzarayla yıkıldım. Utku'nun büyük ayaklı lambası, karton maket arabası sokaktaydı. Evet taşınıyordu. Sanırım tayini falan çıkmıştı. Hemen koştum ve "Seninle geleceğim." dedim. "Tatlım şimdi ben gideyim eşyaları yerleştireyim sonra gelip seni alacağım." demişti veda ederken.

    İçim paramparça olmuştu çünkü o gidiyordu. Sarıldım ağladım bırakmak istemiyordum. O gün giydiği mor gömleğin (veya tişört) omuz kısmını gözyaşlarımla ıslatmıştım.

    Zorla çekip aldılar beni aşkımın kollarından. Umutla ve hüzünle arkasından bakakaldım bir süre. Eşyalarını doldurduğu küçük kamyona son kez bana el sallayıp binip gitmişti. Öyle sıkı sarılmışım ki beni çekip alırlarken sert davranmışlardı ve kollarım birkaç gün sızlamıştı.

    İlerleyen saatlerde Utku belki vazgeçip geri gelmiştir diyerek evine gittim kapının kolunu indirdim. Her zamanki gibi açıktı. Utku ben geleceğim diye kapıyı yine kilitlememiş diye düşündüm. Ama ev bomboştu. Bütün eşyalar gitmişti. Devamlı üzerinde oturarak dönüp durduğum döner sandalye bile yoktu ortada. Sadece duvarda onun için çizdiğim resimleri bırakmıştı. İkinci bir yıkımdı bu. Ben çok beğeniyor değer veriyor zannediyordum ama o giderken koca evde sadece onları bırakmıştı ve de bir iki poster. Birazcık küsmüş olsam bile senelerce umudumu yitirmedim. Bir gün gelip beni alacaktı.

    Ve o gün hiç gelmedi. Ara sıra yine aklıma gelir çocukluk aşkım, umudum ve ilk hayal kırıklığım. Şimdi Utku nerelerde neler yapıyor hiç bilmiyorum. Zaten şu an 60 65 yaşlarında falan olmalı. Facebook üzerinden çok aradım ulaşamadım soy ismini bilmediğimden. Yüzü aklımda yok. Görsem tanımam. Bulsam bile o küçük kız bendim diyemem utanırım çok saçmalıklar yapmıştım o zamanlar. Elbette onunla tanışmak isterim ama bu olayı yazmamın nedeni Utku'yu bulmak değil.

    Bugün market çıkışı gördüğüm tatlı bir kız çocuğuna çikolata vermek istedim. Kız neye uğradığını şaşırdı istemem istemem diyerek korkup kaçtı. Yine Utku geldi aklıma. Utku ne kadar iyi birisiydi. Sadece Utku değil tüm büyükler çok iyiydi. Sokakta kim şeker, çikolata verse hiç yok demezdik. Çünkü o zamanlar büyüklerin amacı sadece çocukları sevindirmekti. Şimdilerde kimse, benim ailem gibi çocuğunu fazla tanımadığı, yalnız yaşayan bir adamın evine göndermesi bir yana çocuklara yabancılardan çikolata almayı bile yasak etmişler. Ben küçükken insanlar çok iyiydi bunu anladım.

    Yine dayanamadım. Utku isminde 60 yaş üstü doktor yani mideden bahsettiğine göre dahiliyeci bir tanıdığı olan var mı 😄😆
  • Akşamleyin sözleştiğimiz saatte kapısını tıklattım, kapı hemen açıldı: Oda donuk bir loşluk içindeydi, sadece masanın üzerindeki küçük okuma lambası karanlık mekâna sarı ışık saçıyordu.
  • geceleri aynı odada beraber uyuduğum kardeşlerim uyurken kitap okurdum. Onlar rahatsız olmasın diye koşulların elverdiği ölçüde bir fener elde etmiştim(çakmağı kırıp içindeki feneri okuma lambası yapmıştım).
    Ne zamanlar yaşıyoruz! şimdilerde ise koşullar neler sunmuyor ki insanlara? Lâkin yine okur yok...
  • Miami'den Paris'e uçuyorduk. Türbülans gittikçe şiddetlenmeye başlamıştı. Uçak yükselip alçaldı, bardaklar havada uçuşmaya ve yolcular endişeyle etraflarına bakınmaya başladı. Bir şeyler okuyarak kendimi oyalamaya çalıştım ama okuma lambası çalışmaz hale gelmişti. Durumu kabin görevlisine bildirdiğimde , az ve öz konuştu : '' Don't worry , you will see enough light in paradise '' ( ''Endişelenmeyin , cennette yeterince ışık göreceksiniz! '' )