• Emekliye yeni ayrılmış öğretmenin. 30 yıl boyunca anadolu nun çeşitli köylerinde öğretmenlik yapmıştır. Emeklikte rahat bir yaşam planlamaktadir.başlarda emeklilik planladığı gibi güzel geçmiştir. Her geçen gün arkadaslari,mahalleli öğretmenden sogumasi duygusu veriyorlardi. Bunlar üzerine maddi durumu da kötülesmeye başlar. Bu nedenle valiliğe başvurarak yeniden öğretmen olmak istediğini belirtir. Öğretmenin başvurusu kabul edilir. Sakarya'ya bağlı keltepe köyüne ilk öğretmen olarak atanır. Öğretmen köye vardığında hiç beklediği gibi olmadi. Öğretmenlik yaptığı eski köylere benzemiyordu. Köy çorak, bakımsız , en kotusude bataklikti... İnsanlar'da aynıydı . İlgisiz ve negatif insanlardi. Köyde hafız adinda biri kendisine yardım eder. Ona kalacak yeri gösterir. Kendisine yemek getirildiğinde yemekte ekmek bulamadığında koyun ismini "EKMEKSİZ KÖY"koyar. Hafızla konusur hafız kendini tanıtır ne iş yaptığını , nereden geldiğini, ne iş yaptığını anlatır. Öğretmen o gece çok düşünür...Köy ona çok itici gelir. Orada yaşayamayacağını düşünür. Sabah olunca karşısında tanimdaigi birini görür,konuşup tanışırlar adı sarı çavuş idi. Sonra birlikte köyü dolaşırlar..
    Köyün geçmişinden öğretmen çok etkuleniyor, köy türkmen koyu idi. Köyü ve köylüyü tanıdıkça verdiği karardan vazgecer. Köy hakkında bilgisi genelde imam ve müezzin den alır.
    imam; uzun boylu, akıl danisilan köylü üzerinde söz sahibi olan felç geçirmiş,yatalak ve yenilikci bir imam dir.Öğretmen imamı sık sık ziyaret eder. İmam:"Köyün dirliğine el atmadikca darülfünun açsanız nafile." yani egitim lerin etkili olmayacaklarını söyler.
    Öğretmen de köyün hizmetlerin gerekliliğini tesbit etmek için köyde nüfus sayımı yapar ve bunları dosyalar. Öğretmen köylüyü tanımak için gezmişti. Muhtarın ağıl ve samanlik olarak kullandığı okul bir derslik ve bir odadan olusuyordu. Okulun tekrar yapılanması için öğretmen polatlı ya gider. Polatlida eski tanidiklarindan yardım alarak ankaradan yardım almak için bir dilekçe yazar. Ogretmenin bu çabaları Köy le kaynasmasina neden olur. İlk defa okul gören çocukların heyacanini ve neşesini görür...
    Ogretmenin bir projesi vardı bataklığı kurutmak ve köyü eski haline getirmekti. Polatlida yeni tanıştığı kaymakama bu düşüncesini söyler. Kaymakam olumlu cevap verir. Ankaradan gelen fen memurları incelemeler yaparlar. Bu işi yapacaklarını söylediler. Öğretmeninde dersleri başlamıştı, dersleri butun köye veriyordu. İnsanın kabiliyetlerini beirli bir yönde uyandırmak ve geliştirme işidir gibi düşünüyordu.
    Yetkillilerinin köye gelip gidişleri arttı gerçek durumu saptadılar bataklığin kurutulması için teknik islemlere başlanilmistir. kısa Bir süre içinde bataklığı kurutmuslardi. Burası artık keklikpınarı olabilecekti. Işte bundan sonra topargin uyanışı yani köyün uyanışı başlar..Ogretmenin ilk geldiği gün ki gibi bir köy ve insanlar yoktu. Geleceğe umutla bakan insanlar vardır. Bataklık bu inanclai insanlara yenilmis, yok olmuştu. Sakarya projesi üzerinden bu projeler isleniyordu. Toplantıda bir ziraat mühendisin (Ayhan bozkır) görüşleri alınır.
    "köyde birlik"fikrini açıklar. Devlet imkanlarını halka açmalı köylülere yardımcı olunmalı, köylünün yapamayacağı işleri devletin üstlenmesi lazim.
    Ayhan bozkirin "KOYDE BİRLİK" fikrinde uzlaşirlar. Öğretmen köye Ayhan bozkır ve tapu kadastro memurlariyla köye gider. Toprak uzeine üretim yapmaya karar verirler. Öğretmen eskişehir şeker fabrikası ile görüşür şirkete bağlı mühendisler köye geldiler şeker pancarı hakkında köylülere bilgi verirler. Hatta bir grub köylüyü eskişehir şeker fabrikası ve birçok yeri görmeleri için davet ederler. köylüler şeker fabrikasını gezerler ve şeker pancarı ekmeye karar verirler...
    Köylü bir kazanç elde ettikleri için çok mutluydular, bunun yanında köydeki eğitimler devam ediyordu. Okuma -yazma , vatandaş lik, bilgileri veriliyordu . Gece kurlarının içeriği değişir toprakla ilgili teknik bilgiler üretilmeye başlarlar. Ogretmenin isteği üzerine devlet köye fidan gönderir. Ayhan bozkır tarafından belirlenen yerlere fidanlar dikildi bütün köylü dikmen için seferber olmak zorunda kaldılar.
    Pancar üretiminden sonra hayvan yetiştiriciliği gündeme geldi.devletin desteğiyle doğu anadolu(kars, ardahan )'dan inek getirildi gelişen ticaretle kooperatif açılır. Bütün bunlar olunca köy yapıları oluşmaya başlandı. Ogretmenin yardıma na bir öğretmen daha atandı adı süleyman ışık idi. 25 yaşlarındaydı keltepeyi öğretmeninin tavsiyesi üzerine seçer. Süleyman ışık', gelmesiyle öğretmenin yükleri azalır. Eskişehir şeker fabrikası tarafından mustafa ağa gönderilir mustafa ağa işinin ehli, işini seven birisiydi köylülere çok yardımı dokunuyordu...
    Bu kadar gelişme olurda ABD ve batılılar bizi rahat birakirmi. Köye bir kaç yabancı geldi. Yabancılar "yatılı bölge okulları"kurmak için köyde yer arıyorlardı , öğretmenle konuşurlar ogretmeninde fikrini almak isterler, öğretmen;"
    Çocukların köklerinden kopmadan eğitim yapılması gerekiyor"
    Dedi. Ogretmene turkiye yi gezmeler için rehber olarak gelmesini ister. En uygun yer olarak keltepeye yakın karanlık dereye yapmayı uygun bulurlar.
    Süleyman ışık'ın eşi yeni öğretmen olarak köye atandi.genç-kız ,anne adayı ve annelere verdiği kurslarda geliştirir. Bayanlara kıyafet bicip dikmeyi ve okuma yazmayı öğretir.
    Keltepeliler ve devletin imkanlarıyla köy kurulmuştu yeni evler,yeni cami, yeni okul, kooperatifler kurulmuştu. Köy açılış için hazırdı uygun bir gün seçmek istiyorlardi ilk zaferin kazanıldığı gün olarak yani 14 eylül sakarya zaferi günü olarak kararlaştırıldı.
    Artık halk bilinclenmis topraklar uyanmisti çok urun elde edilmişti.
    Köyün açılış günü vali, kaymakam, egitim müdürü yan köylerden heyetler gelmişti açılışta artık keltepeyi örnek bir Köy olarak gösterebilirdi , adı keltepe değil keklikpinar olacaktı....
    İlk gün buralarda yapamam diyen öğretmen burayı çok sevmis ve yaptıklarından çok huzur duymustu, köylere Ogretmene bir ev yapmışlardı artık orda yaşamaya devam etti...
  • Sylvia Plath 'in hayat hikayesini bildiğim için daha farklı bir duyguyla başladım kitabı okumaya. Kitapları okumadan yazarlar hakkında bilgi edinmek bir huy oldu bende. Yazarın hayat hikayesini öğrenince daha bir başka oluyo. Kitabı okumadan Sylvia filmini izlerseniz bence daha farklı bir bakış açısı olur. Kitabın ana karakteri Esther Greenwood. Esther'in üniversite hayatını,iş hayatını ,aşk hayatını anlatıyor. Daha sonra dışına çıkamadığı bir fanusun içine giriyor. Yazma yeteneğini,okuma yeteneğini kaybediyor. Yemiyor,içmiyor,uyuyamıyor. Kendini bir yerden atmak istiyor vazgeçiyor,denizde boğulmak istiyor olmuyor,asmaya çalışıyor evin tavanı pek uygun değil. Birkaç olumsuz denemeden sonra annesine uzun bir yürüyüşe çıkacağım diye not yazıp, bir şişe ilaç alıp evin bodrumuna giriyor. Annesi notu görünce telaşlanıp polise haber veriyor. Sonra bodrumda inlerken bulup kurtarıyorlar. Daha sonra bir kliniğe yatırıyorlar. Ölmekten beter bir hale geliyor. İntihar eden insanlar hep dikkatimi çekmiştir. Eline iğne batsa,ufak bir çizik olsa dayanamayan insanların intihar eden insanlara güçsüz demesi bana tuhaf geliyor. Bir insanın canından vazgeçebilecek hale gelmesi ve bunu yapacak cesareti kendinde bulması kolay olmasa gerek. Çok değişik duygularla okuduğum bir kitap. Bir fanusunda içinde olup ,dışarıya da çıkamama hissi gerçekten çok bunaltıcı.
  • Yıllar öncesinde Yuri Davidov un Özgürlük ve Yabancılaşma adlı kitabının girişinde okuduğum eski bir masal vardı. Bir gün uyuyan bir adamın ağzından içeri yılan girer ve midesine yerleşir. Adam korkunç bir ağrıyla uyanır ve yılanın midesine indiğini fark eder. Yılan ise sürekli tehditler ve emirler yağdıran despot bir varlıktır. Adam korkunç eziyetlere uğramamak için yılanın tüm emirlerini yerine getirir. Bu esaret dolu yaşamın üzerinden aylar yıllar geçer. Güzel bir ilkbahar sabahı uyanır ve yılanın midesinden çekip gittiğini fark eder. Önce benliğini büyük bir sevinç sarar, bu yeniden özgür olmanın getirdiği bir sevinçtir, ama hemen sonra anlar ki artık ne yapacağını bilmemektedir. Çünkü yılanın despotluğu altında geçen yıllar boyunca, kendi iradesini, bildirim gücünü yılanın iradesine onun bildirim gücüne tabi kılmıştır ve artık ne yapacağını bilmemektedir.

    Masalımız bu kadar. Sizce kahramanımız hayata karşı yaşam istencini ve iradesini kendi içinde yeniden yaratabilir mi? Bu ve benzeri soruların yanıtı için Paulo Freire'in "Ezilenlerin Pedagojisi" adlı eserinin bizlere önemli ölçüde ışık tuttuğunu söyleyebiliriz.

    Yazıya başlarken insana dair bir biriyle çelişen iki ayrı düşünceyi karşı karşıya getirelim. İlki Fransız bir düşünür Althusser'in; "insanlar yapıların basit birer taşıyıcısıdır". İkincisi ise özel olarak Marx'ın ve genel olarak da Marksistlerin ileri sürdüğü üzere "insanlar tarihin yapıcıları, onun belirleyici öznesidir". Bu birbirine zıt iki ayrı düşünce Freire'in "Ezilenlerin Pedagojisi" eserinin eksenine koyduğu ve tartışmaya açtığı temel sorundur.

    Ancak burada Freire bir eğitim bilimci, uzman bir pedagog olarak sorunu eğitim temelinde tartışmaya açarak, eğitimin verilip verilmemesi üzerinden değil, öğreten ile öğrenenin, bilgiyi elinde tutan ile ona ihtiyaç duyan insan arasındaki ilişkinin doğası üzerinden sorgulamaya çalışıyor. Özgürlüğün birinin diğerine öğreterek bahşedeceği bir şey olmadığını, böyle bir tutumun sahte bir yüce gönüllülük dışında bir anlam taşımadığını ileri sürmektedir.

    Freire, eserinde kendisine ait özgün sayılabilecek bir kavram ileri sürüyor: "Conscientizaçao" (sosyal siyasi ve ekonomik çelişkileri kavramak ve gerçekliğin insanları ezen koşullarına karşı harekete geçmek için gereken öğrenme süreci) anlamına geliyor.

    Brezilya da, eğitim tarihi ve felsefesi profesörü olarak görev yaptığı 1947 yılında halka, geliştirmiş olduğu kavramın işaret ettiği özgürleştirmeyi amaçlayan bir okuma yazma yöntemi önerir. Bu yöntem, okuma yazma öğrenenlerin günlük yaşamından doğrudan esinlenmiş bir gereci ve bunu konu alan metinleri kullanarak onları gerçek anlamda siyasi olarak bilinçlendirmeye dayanmaktadır. Yöntem, Goulart hükümeti tarafından 1963-64'te resmileştirilir ancak 1964 darbesi ile geliştirmiş olduğu eğitim yöntemi, iktidara karşı tehlikeli bulunur, bu nedenle tutuklanır, sonrasında ise ülkesini terk etmek zorunda kalır ve 16 yıl boyunca sürgün yaşar.

    Kitabın girişinde sekterizmi savunmuş olduğu problem tanımlayıcı eğitim yönteminin zehiri olarak tanımlayan Freire, sağcı sekteri, bugünü evcilleştiren ve dolayısı ile yarını evcilleştirilmiş bugün üzerinden yeniden üreteceğine inanan insanlar olarak tarif ederken, solcu sekteri ise yarının önceden tasarlanmış, kurulmuş olduğuna inanan, dolayısı ile geleceği bir tür kaçınılmaz bir kader, bir akıbet sayan insanlar olarak tanımlar.

    Freire her iki sekter tutumu da gerici bulur. Her ikisinin ortak özelliğini ise kendi doğalarını yadsımış olmalarında bulur. İnsanın insanlaşma çabası karşısında insandışılaşma ezilenin tercihi ve seçeneğidir, çünkü ezilenin rüyası ezen olmaktır. Tarım reformu istiyorlarsa bu daha fazla toprağa sahip olmak, kendileri gibi ezilenlerin patronu olma isteğinden kaynaklanmaktadır.

    Özgürlüğü, insanın dışında bir ideal, bir mit ya da bir fikir olarak görmediğini, özgürlüğü, kendini yetkinleştirmenin, özünü gürleştirmenin yetisi ve eylemi olduğunu ileri sürmekte ve bundan hareketle de zorunluluğun bilincine işaret etmektedir. Zorunluluğun bilinci ise ezilen için aşılması gereken sorunlu bir uğraktır, sorunludur çünkü binlerce yıl mitlerle koşullanmış aklı ile özgürlüğün bedelini ödemekten korkar, korkar çünkü ezilen gerçekliği içinde ezen olma isteğinden vazgeçmenin yarattığı boşluğu neyle nasıl dolduracağı bilincinden yoksundur. Conscientizaçao, Freire açısından ezilenin kendi gerçekliğinin bilincinden yoksun oluşuna karşı, kendi bilincini yaratma ve kendini gerçekleştirme eyleminden başka bir şey değildir.

    Eğitimin praksist bir karakteri olmaksızın insanın dönüşemeyeceğini ileri süren Freire, egemen olan eğitim sisteminin özünün tam da bu nedenle, bir çeşit bankacı eğitim modeli olduğunu söyler. Herhangi bir edimde bulunmayan insanın yetisi, kendini aşmak yönünde değil, var olan yetinin körelmesi yönünde işlev görür. Kapitalist sistemin eğitim anlayışı açısından bu sorun, bilinçli olarak yaratılan bir sonuç değil, hesaplanması mümkün olmayan durumların bir sonucu olarak yaşanan bir talihsizlik olabilir. Bankacı eğitim modelinin özü, anlatıcı ile dinleyici arasındaki ilişkinin biçimi ile belirlenir.

    Öğrenciler, doldurulması gereken boş birer kap, hakkında düşünülen, disipline edilen, yalnızca alan, öyle olması gereken basit birer nesne konumundadır. Eğitimci ise her şeyi bilen, düşünen, konuşan, disipline eden ve yapan konumundadır. Bilginin sonsuz çeşitliliği karşısında kurulmuş olan bu eşitsiz ilişki biçimi insanı yaratıcı olmayan mekanik, ezberci varlıklar haline dönüştürmekte, bunun da ötesinde pısırıklığını kabul ettiği, boş bir kap olarak doldurulmasına izin verdiği ölçüde de iyi bir öğrenci sayılmaktadır. Eşitlikçi olmayan bu eğitim modeli doğası gereği, bilginin otoritesini elinde tutanın aynı zamanda mesleki otoritesi olarak da işlev gördüğü ve tam da bu nedenle bunu, öğrencilerin özgürlüğünün karşıtı olarak kullanılabilmektedir.

    Bankacı eğitim modelinde insan ile dünya arasında bir kutupsallığın olduğunu ileri süren Freire, söz konusu eğitim modelinin insanı, yaşadığı dünya üzerinde hiçbir gerçeklikle ilişkili olmayan basit bir izleyici olarak tarif etmektedir. Böyle bir insan kendisi için bilinçlenmiş bir varlık olarak değil, nasıl olması gerektiğinin bilincini taşıyan sürekli bugünü üreten mekanik varlık olarak tarif eder.

    Özgürlüğün bir sorun olarak var olmasının, ezen ezilen ilişkisinin doğasıyla son derece ilişkili olduğunu ileri süren Freire, bunu aşmanın yolu olarak bankacı eğitim modeline karşı, ezilenin kendisini gerçekleştirmesine olanak verecek olan "problem tanımlayıcı eğitim’" modeli olduğunu gösterir

    Bu modelde hiç kimse idrak edilen nesneyi kendi özel mülkiyeti olarak görmez ve geçerli olan şey sürekli her durumda bir idrak etme halidir. Öğrenci ile öğretenin düşünme eyleminin ortak özneleri olarak tarif eder ve en önemlisi de eğitimcinin bizzat kendisinin de eğitilen ile birlikte eğitilmesi gerektiğini öngörür. Yani öğreten ve öğrenenin bu eğitim sürecinin hem nesnesi hem de öznesi olarak devindiği dinamik bir süreç.

    İnsan ancak tanımlayabildiği bir gerçeğin dönüşümünde belirleyici ve gerçekçi bir iradeyi ortaya koyabilir. Bunu anlayabildiği, idrak edebildiği ölçüde bir özne olarak kendisi ve gerçeklik durumları hakkında bir yargı geliştirebilir. Bu nedenle gerçekliğin insanın yararına dönüşümünü sağlayacak olan şey Freire'e göre, bankacı eğitim modeli karşısına konabilecek olan problem tanımlayıcı eğitim olabilir. Bunun, insanı daha fazla eleştirel kılacağı, kendisine ve kendisinin dışındaki gerçekliğe daha az yabancılaşan varlık olacağı anlamına gelmektedir.

    Metin Cabadağ
  • 5 yıl önce Karadeniz turuna çıktığımda aldığım bu kitabı çevremdeki birçok kişinin aşırı beğenmesi bende epey bir beklenti oluşmasını sağladı. Hatta okumaya başladığımda Türkiye'den Sudan'a beraber geldiğim bir Türk arkadaşımın birkaç defa satın aldım, burdada 3. seferi okudum demesi şaşırmama sebep oldu.

    Kitaba gelecek olursak; beklentimi yüksek tuttum galiba istediğim kalitede bir eser olmadığını düşünüyorum. Belki daha önce Mevlana ve Şems'i anlatan daha iyi kitap okumam etkili olmuş olabilir. Her ne kadar roman olsa da birçok konu havada kalmış ve naçizane az buçuk dini bilgime aykırı gelen durumlarda var. Bu konuda Dücane Cündioğlu'nun incelemesinde bahsedilenleri çok bariz hissediyorsunuz. Kitap Mevlana ve Şems hakkında bilmediklerimizi öğrenmemiz için merak uyandırması tek iyi tarafı diyebilirim.

    Bu kitabı henüz okumayanlar çok fazla birşey kaçırmış olmaz ama zaman geçirmek için okuyabilirsiniz. Kitabı bugün hayatında Türkiye'ye hiç gelmemiş çok iyi Türkçe okuma, yazma ve konuşmaya sahip Sudan'da edindiğim en hazine olan arkadaşım Ahmet'e hediye edeceğim. Okuyacağı ilk Türk romanı olacak :) . Bu arada Sudan'da bir kütüphane kurulmasına ön ayak oldum :) . Hayat felsefem okuyalım-okutalım. Herkese bol kitaplı günler dilerim.
  • "Evet İstar Kralrahibi iyi bir adamdı. Bu sizi şaşırttı mı? Şaşırtmamalı çünkü ikiniz de öylesi bir iyiliğin neler yapabileceğini gördünüz. İyiliğin kadim simgesini elflerde gördünüz! Hoşgörüsüzlük, esnemezlik ve ben haklı olduğuma göre bana inanmayanlar haksızdır görüşüne sebep olur."

    Kitabın son sayfalarındaki bu alıntının mantıksızlığına ve kendi içindeki çelişkisine nereden başlasam bilemiyorum. Yazar ablamız bunu yazarken bu cümleye nasıl inanmış acaba? Kardeşim eğer o dediğin şeyler varsa bu zaten iyilik değildir. Birinin iyi gibi görünüp kötü şeyler yapmasını nasıl "iyilik" olgusunun kötü olabileceğine bağlanabildiğini anlamıyorum. Hayır bu o kadar mantıksız ki yazacaklarımın, bunun mantıksızlığını açıklayabilecek kapasitede olduğunu düşünmüyorum. Seriyi buraya kadar okuyup bu cümleyi görünce 3 kitap da bu garip temel üzerinde oluşturulmuş gibi geliyor. "Bütün bu acılar sadece bunun için miydi?" diye hayıflanıyorsunuz Laurana'nın dediği gibi. Ama 375.sayfayı es geçerseniz güzel okunabilir bir kitap. Şimdi sakinleştiğime göre biraz da 375.sayfanın dışındaki şeylerden bahsedeyim. Neden bilmem yazarın, karakterlerin bazı belirgin özelliklerini alıp bunları alakasız yerlerde benzetme yoluyla kullanması çok hoşuma gitti. Bir örnek: "Keder, suçluluk, umutsuzluk ve öfke Tanis'in içinde ihtiyar büyücünün ateş toplarından biri gibi patladı." Ateş topları genel olarak mizahi bir unsur olarak geçiyor kitapta ama birinin mizahla alakası olmayan acısını betimlemek için kullanılmış. Bilmem belki de ben çapraşık şeylerden hoşlanıyorumdur.
    Kitabın kapağından da bahsetmeden geçemeyeceğim. Kapağa büyük bir kepçe spoiler dökmüşler. Buna rağmen esrarengiz bir şekilde bu spoileri farkeden kimseyi görmedim ben dahil. Okuduktan sonra kapağı bir süre süzünce gördüm. Sanırım insanlar kitap okuma heyecanından kapakları pek incelemiyorlar. Ancak kitap bitip melankolik bir moda girince hüzünlü hüzünlü kitaba baktığında kapağı fark edebiliyorsun.
    Ah unutmadan hayatımın en ilginç deneyimlerinden birini yaşadım bu kitapta. Bir kitap karakteri canlanarak mideme yumruk indirdi. Ben akson ve dendritlerimde bunu hissettim. Hiç beklemediğim bir şey yaptı. Yani yapmıştı... Bu ikinci okuyuşum ve çoğu yeri atladım. Bu yazıyı yazma sebebim de yukarıdaki felsefeye tepkisiz kalmamak istememdi. (İlk okuduğumda bu siteden haberim olmadığı için arkadaşlarımın başını şişirmiş olabilirim.) bu sebeple pek de bir inceleme sayılmaz bu. Seri hakkında yazdığım daha kapsamlı bir inceleme için Güz Alacakaranlığın Ejderhaları kitabına bakabilirsiniz.
    Bir de son sayfada Raistlin'in şiiri var ki incelememi gayet güzel bir şekilde bitirdikten sonra bile kendinden bahsettiriyor. Adam kardeşine bir şiir yazmış; hem hakaret ediyor hem seviyor. Tam teşekküllü bir demagoji örneği. Şiirde, unursmaadığını iddia ettiği tüm karakterlerden de bir şekilde bahsetmesi de gözlerimi yaşarttı.
  • Zweig haklı olarak niçin Amerika kıtasına 'Amerigo Vespuci'nin adının verildiğini sorguluyor. Ama unutmayalım ki, bu sorgulama 1900'lü yılların ilk döneminde yapılmış. Şimdi bize basit (ki, mevzu basit de değil) gelebilir ama bize de okullarda hep Amerika'yı Kolomb buldu ama orasını Hindistan sandığı için yani yeni kıta olarak görmediğinden dolayı Kolomb ismiyle
    anılmadı diye biliyorduk. Bu kadar. Ama, onlarca soru sorulup cevabını pek bulamadığımız veya 'niçin' sorusunun cevabını tam olarak bilemediğimiz bir durumdur bu. Tam bu noktada Zweig da oturmuş, araştırmış, okumuş ve yazmış.

    Ya! Burada bir yanlışlık olmasın demiş. Ne demek Kristof Kolomb keşfetmiş ama Amerigo Vespuci'nin adı verilmiş. Ne ayak bu diyerek bu kitabı yazmış. Ben de Zweig ne demiş diyerek kitabı okumaya başladım ve bakalım bu olayın içeriği nedir; yanlışlık ve doğruluk durumunu öğrenelim.

    Zweig biyografi ile bir şeyleri bize anlatmaya çalışıyor. Gerçekten de Amerika kıtasını kim keşfetmiş ve niçin bu isim verilmişin 'tarihini' okuyacağız. Yani bir çeşit 'Yıldızın Parladığı Anlar' (#27623852) diyebiliriz bu kitap için.

    Amerigo Vespuci'nin adı niçin verildi. Bir kaşif mi yoksa dolandırıcı, sahtekar mı? Ve Zweig çok önemli bir şey söylüyor okuyuculara. Kısaca diyor ki, tüm bildiklerinizi unutun, kafanızın içini boşaltın ve Amerika kıtasının biçimini, görünümünü kafanızdan silerek bu kitaba bakın. Bazı olayların
    tam aydınlatılabilmesi için biraz da kafayı 'temizlemek' daha doğru olmaz mı?

    Hem ön yargı hem de bildiğimiz doğru veya yanlışlarla dünyayı şekillendirmeye kalktığımızda çevremizde yaşanan bazı olayları tam olarak kavrayamadığımız oluyor. O yüzden Zweig okuyucuyu baştan uyarıyor. Amerika ismi dahil her şeyi unutun ve hiç duymadığınız bir şeymiş gibi olaya bakarak durumu anlamaya çalışın.

    Kitap, 'Amerigo' başlığında bir girizgahla başlayıp, Zweig'in yazma amacı hakkında kısa bilgiler veriyor. Tarihsel durum kısmında ise 1000 yılından başlayıp fetihlerin olduğu dönemin bir panoraması sunuyor. Belki benim dikkatimi çekti ya da ben biraz abartıyorum ama ilgimi çeken bir cümleyle başlıyor:
    "Yıl 1000. Batı dünyasının üzerinde uyuşturucu bir uyku ağırlığı vardır." Acaba burada ne demek istiyor. Batı dünyasındaki uyuşukluğu, uyuşmayı nereyle kıyaslıyor.
    Batıyı batıyla kıyaslamadığına göre doğuyla mı yoksa başka bir yerle mi kıyaslıyor; belki de güney veya kuzeyle. Çünkü devamında Zweig diyor ki, "İnsanların gözleri etrafını dikkatle gözlemleyemeyecek kadar yorgun, duyuları merakla harekete geçemeyecek kadar tükenmiştir" (s:14).

    Bir zamanlar o kadar fetihler yapmış Roma'dan başlayıp, Mısır'a, Britanya'ya kadar yelken açanlar niye şimdi yoklar
    diye de bir soru soruyor. Korktuklarından mı diye de devam ediyor. Bir zamanlar seyyahlar vardı, dolaşırlardı, kitaplar vardı, okunurdu ama şimdi atalet içinde bir yapı; durağan bir Batı, ilerlemeyi kendince sonlandıran bir batıyı görüyoruz diyor.

    Dünyanın mahşer gününe yaklaştığına inanan topluluklar, herşeyden elini eteğini çekip tamamen inzivaya çekildiğinden bahseder.

    Batı, bu fetihler neticesinde o farklı, dinsiz ya da başka türlü isimlerle çağrılan toplumlardan daha da ileri gitmek için öğrenmenin, okumanın önemini kavrayıp, Siena, Salamanco, Oxford gibi yerlerde üniversiteler açılır.

    1300 yılında Batı'yı yeni bir cesaret kaplar. Artık Güney'e Hindistan'a, Mısır üzerinden bir yol olduğu öğrenilir. Ama bir sorun var. Buralar 'dinsizlerin' kontrolünde. Peki, ne yapılacak?

    1400 yılında Hindistan'a ulaşmak için Marko Polo'nun anlatımlarının etkisiyle ataletten kurtulmalarını sağlayacak bir cesaret gelir ve devir yeni şeyleri keşfetme zamanı derler.

    Gemide çalışan mürettebatının çoğu, okuma yazması olmayan sıradan kişilerden oluşurdu. O zaman içinde insanlar yeni yerlerin keşfedildiğinden habersizdi.
    Bir kişi çıkıp gelir ve kimsenin duymadığı, bilmediği, görmediği yerleri gördüm, gittim, duydum diye anlatmaya başlarsa, diğerlerinin de ilgisini çeker ve o kişi artık aranan, istenen ve bilen biri olur. Gitmese de, görmese de ama duyduklarını gördüm diye anlatmasıyla iş değişir.


    Ve Amerigo Vespuci'ye ait olduğu iddia edilen ve kendisinin yazdığı söylenen belgeyi Zweig 'asla yazmamış ve Vespuci'nin günlükleri gibi bir eser de günümüze ulaşmamıştır' (s:37) diyerek olayı kendince kapatır. [Anne Frank'ın Günlüğü ve Sultan Abdülhamit'in Hatıra Defteri bu sahte günlük/defterlere örnek sayılabilir]

    Peki o zaman Vespuci'yi ön plana kim çıkardı? Yapılan hata mı, yanlış anlaşılma mı yoksa gerçeğin ifadesi mi? Bir matbaacı, bir rapor ve şimdiler de bile süren tartışmaların kaynağı nedir?

    'Tarihsel bir yanlışlığın hikayesi'n de Zweig'i okuduğumuzda, gerçekten de ilginç bilgiler ulaşıyoruz. Zweig bunu 1942'de yayımladığına göre çok önceleri aramış, incelemiş. Şimdi bile bu tarz çalışma yapanların sayısı az olduğunu düşünürsek Zweig büyük emek harcamış.

    Bir de Zweig'i okuduğumuzda sanki karşımızda ya da amfide konuşarak, örnekler sunarak yani kısaca dikte ettiren değil, öğreten, bilgilendiren ama bunun yanında sanki yaşamış gibi bize olayları anlatır bir durumla karşılaşıyoruz.

    Anlatım dili oldukça akıcı ve sorular sorarak ilerlediği için bize sonrakini merak ettiriyor.

    Ama özellikle biyografi eserleri bence hikayelerden çok daha etkili ve çok başarılı. Tabi ki, ustaya not verecek halimiz yok. O bize olayları anlatmış şimdi bizde anladığımızı anlatmaya çalıştık, esas Zweig bize not vermeli.

    Amerika adının nasıl oluştuğunu anlatmak için bile kendisini borçlu hissetmiş ve yazmış. Çeşitli söylentiler, yazılar, belgeler eşliğinde Amerigo'nun America'ya dönüşünü ve Kolomb'u, Vespuci'yi ve devrin diğer kişilerini de anlatarak örgüyü bitirmiş.

    1512 yılına geldiğimizde Zweig çok güzel anlatımıyla Vespuci'nin sessiz sedasız gömülmesini de anlatır. Ayrıca Kolomb da aynı şekilde kimse bilmeden duymadan gömüldü diyerek bir durum tespiti de yapar.

    Kitap ilerledikçe ağırlık artıyor. İzinler, yayınlar birbiri içine giriyor. O yüzden çok dikkatli okunmasında fayda var. Yoksa anlaşılmaz.

    Zweig derin inceleme sunmuş. Hem de 1940'lı yıllar da! O yüzden bile okunmaya değer ve tarihin içinden nasıl bilgi, belgelerin çıkartılıp, bunların birleştirilip ortaya bir eser sunmanın güzel örneği diyebilirim.

    Ezcümle: Okuduğum kitap Can Yayınları'na ait, 8.Baskı Haziran 2017 yılına ait. Hem yayımcı hem de çevirmenin eline sağlık. 19-21 Eylül 2018 tarihinde okunup notlar çıkartılmış ve 10 Ekim 2018 tarihinde bu yazı yazılıp, siteye eklenmiştir. Tavsiye ederim.